12 Ekim 2010

Muhammed Tiryaki röportajı

estarabi.blogspot.com'un yazarı Muhammed Tiryaki'yle elektronik posta yoluyla bir röportaj yaptık (burada yaptım mı demem gerekiyordu acaba?). Kendisine değerli vaktinden ayırdığı için çok teşekkür ederim. Bu benim röportaj serisinde gerçekleştirdiğim ilk röportajımdı. Daha önce Sinema dergisinin en arkasında yer alan fikis soruları kendime sormuştum. İleride de Agah Özgüç'le, Zeki Demirkubuz'la ve Finlandiya'dan tanıdıklarım aracılığıyla Aki Kaurismaki'yle röportaj yapma planlarım var. Bu arada tanınmış olmayan, sinemayla az ilgilenen kişilerle de röportaj yapmayı planlıyorum; çünkü herkesi dinlemeyi seviyorum. Halkı küçümserim evet ama onları dinlemekten de geri durmam. Herkesin bir hikayesi, söyleyecek bir şeyleri vardır. Fakat bu röportaj işi sanıldığı kadar kolay değilmiş onu öğrendim. Buyrun bakalım:

Sinemayla ilgilenmeye ne zaman, hangi şartlarda başladın?
Sinemaya ne zaman ve nasıl başladığımı anlatabilmem için aslında müzik koleksiyonu yapmaya başladığım vakitlerden bahsetmeliyim. Zira 13 yaşımdayken aldığım, Erkin Koray, Barış Manço, Edip Akbayram gibi isimlerin albümlerinden sonra eski popüler müziklerimizin kullanıldığı filmlere de göz atma isteğim oluştu. Bu sayede çok uzun bir süre Yeşilçam filmlerini ezberleyene kadar izledim. Bugün bile hala o salon filmleri ya da Arzu Film ekolü tüm detaylarıyla aklımdadır. Üniversite son sınıfa kadar da (2003-2004 diyelim) sıkı bir Yeşilçamcı olarak devam ettim. Yabancı sinema izlesem de günlük seyirlik bir sevgiden öteye gidememişti. Ne zaman ki The Godfather'ı izledim o zaman sinemanın her alanı ve her coğrafyasında önemli bir şeyler yakalayabileceğimi gördüm. Bunun dışında arşiv yapmaya başlayalı çok olmadı, 2 yıllık bir mazim var.

O zaman seni bir quize tabi tutayım. "Sev Kardeşim" (1972) filminde Zeki Alasya'nın sünnet olan Halit Akçatepe'ye getirdiği hediye neydi? (şaka şaka)..Hikayemiz birbirine benziyor. Peki blog yazma fikri nasıl oluştu?
:)) Zeki Alasya'nın elinde ördekle içeri girişi unutulur mu hiç. Ama bak, o filmde Tarık Akan'la Hülya Koçyiğit'in sahilde çay içtiği sahnede bir Orhan Gencebay şarkısı çalıyordu arkada, o şarkıyı hatırlayamıyorum şimdi de :))
Blog yazma fikri tamamen diğer site ve interaktif sözlüklerde başkasının/başkalarının koyduğu kurallarla yazma işinden sıkıldığım için çıktı. Aslında 3-4 yıl önce açtığım ve müzik ağırlıklı olan bir blogum daha vardı ama o yarıda kaldı. Şimdiki blogu da yüzde 60 sinema içerikli olsun diye açtım ama o oran yüzde 90'lara çıktı. Sadece kendi blogum değil, seninki de dahil birçok blogda değme köşe yazarlarına ya da dergi yazarlarına taş çıkartacak yazılara rastlıyorum ama maalesef biz alternatif medya gibi bir konumda kalıyoruz.

Blogların alternatif kalması gerçekten kötü bir şey mi? İnsanlar bazen alternatife de ihtiyaç duymazlar mı?
Eğer popüler olan, belli bir kalitenin üzerindeyse o zaman alternatif kalmanın hoş bir imajı vardır ama insanlar/kurumlar sizin ve sizin gibilerin yaptıklarına oranla berbat işler çıkarıp parsayı götürebiliyor ve toplumu yönlendirebiliyorlarsa o zaman pozisyon sorunlu bir konuma düşüyor. Misalen; Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde günlük televizyon akışının yer aldığı sayfanın editörüne bakabilirsin. 1 hafta boyunca tüm filmlere 3 yıldız verdiğini biliyorum ben adamın (Mevlüt Tezel). Ya da Ömür Gedik'in herhangi bir yazısını okumak yeterlidir. Bir baştansavmalık, bir halk nasıl olsa yer anlayışı, beni, bizim gibilerin antrenman sahasından maç sahasına çıkmamız gerektiği konusunda düşündürüyor.

Doğru, sana katılıyorum. Benim asıl kastettiğim, her şey yoluna girmiş gibi görünse dahi alternatif seslere ihtiyaç olmalı gibi bir fikirdi. Sinemaya dönelim. Değişik coğrafyalardan önemli şeyler yakalayabileceğini söyledin. Hangi coğrafyalarda dolaştın şimdiye kadar? Bloğunda en sevdiğin 10 film var fakat genel olarak sinema beğeninden bahseder misin?  
Bir kere her şeye rağmen katıksız bir Hollywood taraftarıyımdır ki günümüzde Hollywood'u diğer sinema alanlarından yukarıda görenler genelde pek hesaba alınmamaya başladı. Ama yine de buna pek kulak asmıyorum. Hollywood içerisinde de mümkün mertebe klasik sinema büyülemiştir beni. Bir Hitchcock filminden daha fazla eğlence ve gerilimi birarada kimse veremez bana. Billy Wilder'ın hikaye anlatıcılığı özel efektlerle asla yakalanamayacak. Ya da hiç kimse Frank Capra kadar sinemasını umudun ve iyiliğin bayrağı haline getirememiştir. Günümüze ait olup da klasik sinemaya dahil ettiğim tek isim de Clint Eastwood'dur. Ama Spielberg-Coppola-Scorsese üçlüsünün yeri elbette ayrıdır. 70'lerin ikinci yarısındaki politik-gerilimler ya da David Fincher'ın filmi kavrama yeteneği yeri ayrı olan mevzular. Açıkçası Hollywood dışına çok özel bir gözle bakmak hiçbir zaman tam tatmin edemedi beni. Bergman-Fellini-Antonioni gibi Hollywooddışı klasikler hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Herkesin ayıla bayıla izlediği uzakdoğu filmleri (hele ki Yedi Samuray) bende kalp sıkışmasına falan sebep oluyor:)) Tüm bunların yanında benim için çok özel bir sinema varsa o da son 15 yılın Alman sinemasıdır. Klasik Hollywood'un kalitesine az da olsa yaklaşabilen tek akımdır benim için.
 Bir de yönetmenler, ülkeler ve akımlar haricinde sabit oyuncularım vardır, en kötü filmlerine kadar her işini seyrettiğim ya da seyretmeye çalıştığım. Al Pacino başta gelir mesela. Clint Eastwood'un oyunculuğunu yönetmenliği kadar göklere çıkarmam ama yine de her filmini (1-2 tanesi hariç) defalarca izlemişimdir. Elbette, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Meryl Streep, Daniel-Day Lewis gibi isimler de vardır listemde. Ama mesela pek kimsenin peşine düşmeyeceği Ed Harris gibi Pete Postletwhite gibi isimlere de büyük hayranlık duyarım. Saçmasapan avantür filmlerini bir kenara alırsak Cüneyt Arkın da bir başka özel ismimdir. 

Ben de senin gibi dünyada en iyi sinemayı Amerikalıların yaptığını düşünüyorum. Bloğuna göz atılınca Eastwood ve Hitchcock hayranlığın hemen göze çarpıyor. Bu ikisi sanat filmleri yönetmeninden ziyade zanaatkar yönetmenler olarak bilinir. "art house" sanat filmlerine bakışın nasıldır peki? 
Şöyle söyleyim; genel anlamda art house etkinliklere içerdiği filmlerin benimle uyuşmayan niteliklerinden ötürü ilgisizimdir ama Türkiye özelinde her büyükşehirde bu türden filmleri gösteren sinemateklerin olmasını isterdim. Bildiğim kadarıyla Ankara'da sinematek yoktur mesela.

Etkinliklerden ziyade senin filmlerini takip ettiğin, beğendiğin bir yönetmen var mı anlamında sormuştum. Veya seni çok etkilemiş bir film, bir performans var mı?
Sudie and Simpson vardı mesela yıllardır yeniden izlemek istediğim ama hiç karşılaşamadığım bir örnek olarak. Colours adında bir kısa deneme hoşuma gitmişti ama dediğim gibi bu yapımlar çok fazla sinema tercihlerime dahil olmadığından belleğimdeki örnekleri azdır.

Peki Türk sinemasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun? 2000li yıllar 90lara hem nicelik olarak hem de nitelik olarak nal toplattı gibi.
Üzerinde uzun uzun yazılacak bir konu bu. Ama genel hatlarıyla şunları söyleyebilirim. 2000'lerde konusu olmayan, en kötü oyunculuklarla çevrili filmler çekilmiş olsaydı bile yine 90'lara nal toplatırdı gibi. Çünkü ülkemizde 90'lar neredeyse sıfıra yakınlarda seyretti. Nicelik olarak 2000'ler, sinemamızın tüm dönemlerine fark attı; o ortada, ama nitelik olarak pek aynı şeyi düşünmüyorum. Ne 60'lar gibi altın yılların ne de 70'ler gibi aile sineması konusunda dünyanın en iyilerinden biri olan Yeşilçam'ın yanına yaklaşamıyor 2000'ler. Teknik anlamda değil tabii. Sektör artık tekniğe hakim olmaya başladı nihayet. Şu an Türk sinemasının en önemli sorunu filmlerin tamamen ayrışması ve ortalama film şablonunu tutturamaması. Ya sulu zırtlak popüler filmler ve olmayan kaliteleri mevcut ya da toplumun çok az bir kesimi tarafından izlenen (bu tabiri pek sevmem) sanat filmleri ve tartışılır kaliteleri. Ödüllü filmlerle gişe rekortmeni filmler gırla gidiyor ama sinemamıza en az 10 yıllık ivme sağlayacak filmlerin varlığından hala yoksunuz.

Peki arada kalan, popüler sinemanın nitelikli örnekleri diyebileceğimiz hiç mi film yok?
Var elbette. Dünyanın en kötü tür ve akımının bile nadir iyi örnekleri mutlaka vardır. Pardon ve Beynelmilel mesela. Kimi eksikliklerine rağmen son dönemin en kaydadeğer iki filmidir kanımca. Her ikisinin de yönetmenlerinin ilk filmleri olması önemli ayrıca.

Peki bloğuna giren günlük ziyaretçi sayısını biliyor musun? Bu konuda bir hedefin var mı? Takip ettiğin bloglar var mı?
Oscar törenlerinden önce çok yoğun bir mesai yapmıştık 4 arkadaş. O dönem günde 150-200 farklı kişi vardı ama sonra sayı düştü. Yüksek sayıda bir okuyucu kitlem yok açıkçası. Yazdığım yazıları hemen hemen hiçbir yerde duyurmuyorum, haliyle ne kadar reklam o kadar rating durumu vaki. Belirli bir hedefilm de yok. Takip ettiğim sadece 3 blog var: Kadri Karahan'ın kişisel notları, senin ve Stardust'ın blogları.

Yazılarından anlaşılacağı üzere benim gibi 70ler Amerikan sineması hayranısın. Sence neden bu dönem bu kadar parıltılı?
70'lerin önemi bence 60'ların zayıflığıyla alakalı gibi. 1971'de Hollywood batmak üzereyken, artık sinemalara kimse gitmezken, yılda neredeyse 1-2 kaliteli film yapılırken eski sinemacıların perdeyi terk edip yerini yenilere bırakmasıyla bir anda olağanüstü işler çıkıverdi ve hem ekonomik hem de kalite bakımından kötü gidiş sona erdi. Tek başlarına Love Story, The Godfather ve Jaws'ın enflasyondan arındırılmamış gişe rakamlarının 65-70 arası toplam gişeden The Sound of Music'i çıkardığımızda oluşan rakamın yarısını teşkil ettiğini biliyoruz mesela. Aynı parıldama 90'lar için de geçerli kanımca. 80'ler günümüzde iyice moda haline gelmiş olmasından dolayı pek kimse bu yorumuma katılmaz ama bana kalırsa 80'ler sineması da pek yenilikçi ve kalabalık değildi. Elbette istisnalar hariç. 90'lar yeni oyuncularla sıçrama yaptı.
70'lerin yerinin ayrı olmasının bir nedeni de şüphesiz Vietnam ve Nixon olayları. 2000'ler Hollywood'unun bir türlü tam olarak yararlanmayı beceremediği 11 Eylül Olayları'na nazaran 70'lerin yönetmenleri Vietnam ve Nixon olaylarından evrensel doğrular çıkarıp müthiş hikayeler yarattılar. Tek başına Apocalypse Now bile bu farkı yaratmaya yetti.
Başka bir unsur da 60'larda Avrupalıların Amerikalı sinemacılara her açıdan fark atmalarından çıkardıkları dersti. Dünyaya neyi satacaklarını iyi bilen bir endüstriyel sinemacılar grubu oluştu. Hele de Gulf & Western şirketinin sinemayla ilgilenmeye başlamasıyla finans sorununu da çözen Hollywood 90'lardaki konvansiyonel sinemaya giden yolu açtı.
 Bu konuda daha çok maddeler açılır ama bu kadarı yeterli sanırım:))

Erzincan Kemah'ta yaşıyorsun. Daha önce gitmediğim bir yer. Dolayısıyla pek bilgim yok o yüzden soruyorum. Bir sinemasever olarak bu ilçede yaşamanın dezavantajları var mı?
Kemah'ı bu konuda direkt konuşma-dışı bırakıyorum, çünkü sinema ürünlerine ulaşılabilirlik açısından kesinlikle hiçbir özelliği yok. Zaten yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı dağlık bir ilçeden de bir şey beklemiyorum ama Erzincan bir il merkezi olarak bu konuda fazlasıyla sinir bozucu. DVD terimini film marketleri bile kullanmıyorlar. Hala VCD kiralama dönemi devam ediyor Erzincan'da. Korsan DVD zaten yok da yasal DVD satan tek bir dükkan bile yok. Bu konuda çok çok az da olsa işime yarayan tek yer Migros. O da 30 çeşit filmi 6 ayda zor çeviriyor. Sinema dergisi geçen aya kadar 4 dükkanda varken artık sadece Migros'ta. 2 salonlu sineması neredeyse haftanın en kötü filmlerini getiriyor. Yahşi Batı gibi, Ankara'da olsam asla sinemada izlemeyeceğim bir film için sinemaya gittim burada. Yoksa sinemaya gitme alışkanlığımı kaybetmek üzereydim neredeyse. Dolayısıyla film arşivim ve internet de olmasa Erzincan'da bir sinemasever olarak asla yaşayamazdım.

İngilizce biliyor musun? Bilmiyorsan, bu konu film izlemeye engel teşkil ediyor mu?
Bir İngilizce öğretmeni meslektaşım vardı. Bir yabancı dili ya hiç bilmezsin ya da tam bilirsin derdi. Bu durumda ben hiç bilmiyorum:)) Altyazı olmadan film izleyebilecek duruma gelemedim henüz, ama izlerken de çok karışık bir cümle yoksa genelde altyazıya bakmadan izleyebiliyorum.
Bağımsız sinema hakkında ne düşünüyorsun?
Bağımsız sinemacıların tek sorunu kendilerini seyirciden de "bağımsız" tutmaları. Konvansiyonel sinema içerisinde popülerliği az olması doğal ama ayrıksılık dengesini de tutturabilmekte fayda var. Little Miss Sunshine gibi Oscar'a aday olabilecek duruma gelmiş örneklerin daha da çoğalması gerekiyor. İşleri de zor oysa. Bağımsız sinema için Kardemir Karabükspor örneğini verebilirim mesela. Çok çok iyi futbol oynamalarına rağmen üç büyüklerle olan maçları dışında TV'de izleyemiyoruz bu futbolu. Bağımsız filmler biraz da böyle. İlgiyi arttırabilmek lazım.

İyi bir filmin tarifini nasıl yaparsın?
Benden önce Billy Wilder yapmış bile. Malum, sinemanın 10 kuralından ilk 9'u seyirciyi sıkmamaktır lafı. Tabii ki bu yetmez. Transformers filmleri de seyirciyi sıkmıyor ama iyi bir film değiller. İyi film için en önemli kural, kendi amacıyla çelişmemesi. Vaadettiğini yerine getirebilmesi. Bir korku filmi, korkutmuyorsa iyi bir film değildir. Bunun gibi. Oyunculukların ve hatta figürasyonun en azından işlerini doğru yapabilmeleri. Son olarak, mutlaka ve mutlaka izleyiciye yeni bir şey sunabilmeleri. Bazen bir filmin tamamı yolunda gitmez ama 1 dakikalığına öyle bir sahne içerir ki bu bütün filmi kurtarabilir. Bunların yanısıra kişisel beğenim sembolik anlamlar taşıyan filmlerden yanadır.
Peki içerik veya biçim, bunlardan birine daha fazla önem veriyor musun? Ne bileyim NBC mi Zeki Demirkubuz mu gibi yani?
Ben bir filmi bir bütün olarak görüyorum. Her yönüyle harika olan bir filmin müzikleri filmin dokusuna uymuyorsa o film kusursuz olamaz. Belki iyi bir film olur ama bir şekilde eksik kalır. Biçim ise iyi kullanamayan bir yönetmenin elinde bombadır, patlamadan filmi bitirebilmek gerekir. Sanırım bunu bugüne kadar hatasız getirebilen tek yönetmen vardı o da Hitchcock. Bu açıdan örneğini şu şekilde değiştireyim: James Cameron, biçime o kadar takıldı ki Avatar'ın içini doldurabilmeyi ihmal etti. Öte yandan Kathryn Bigelow içeriği zengin tutup biçime önem vermeyince The Hurt Locker eksik kaldı. Neyse ki ikisini birden başarabilen Inglourious Basterds vardı da 2009 tamamen boş geçmedi:))

Peki son soru, sinemada farklı bir kariyer hedefin var mı?
Sinemanın herhangi bir meslek kolunda aktif bir iş yapmak gibi bir hedefim olmadı hiç. Zaten bunun için gereken yetenek vs... bende mevcut değil. Eleştirmen/yazar olarak da üzerinde çalıştığım ve uzun süredir pek üstüne düşemediğim Al Pacino kitabımı bitirip bir "kitaplı yazar" olmak istiyorum sadece. Gerisini zaman gösterir zaten.


Klasik sahne 4: It's gonna be all right Nicki


The russian roulette - The Deer hunter
Yükleyen jedall. - Tüm sezonlar ve tüm bölümler

İşte gerçek bir klasik sahne. Michael Cimino'nun 1978 tarihli "The Deer Hunter/Avcı"sı savaş karşıtı filmler içerisinde çok önemli bir yere sahiptir. Onunla ancak "Apocalypse Now/Kıyamet" veya "Full Metal Jacket" aşık atabilir. Bu videoyu hazırlayanlar her ne kadar biraz fantaziye kaçmışlarsa da bu sahne dayanması zor bir psikolojik baskı sahnesidir filmde geçen. Savaşın tüm pisliğini iliklerine kadar hissettirir insana. "It's gonna be all right Nicki" repliği ve o Vietnamlı adamın "maaoouuw" (maaoouuw Vietnamca'da tetiğe bassana lan ayı anlamına gelir ve maaoo-tetik kökünden gelmektedir) şeklinde DeNiro'ya gömmesi benim için gerçekten bir klasiktir. Paylaşmak istedim. Paylaşımın için teşekkürler dostum (Türk forum geyikleri)...

10 Ekim 2010

Emir Kusturica gitti


Çok sevdiğim ve birçok filmini izlediğim Emir Kusturica Türkiye'den ayrıldı, belki de bir daha gelmeyecek. Hiçbir filminde İslam karşıtlığı görmedim Kusturica'nın. Aksine insan ve doğa sevgisi, yaşama tutkunluk düzeyinde bağlılık, yerel motifleri fetiş düzeyinde kullanma vardır onun sinemasında. Aynı zamanda zamanla yitirilen değerler, zedelenen vijdanlar, kaybedilen insanlıklar falan çok inceden inceye seyirciye aktarılır. Bugün Taraf gazetesinden Yıldıray Oğur kendisinin "ne olmuş yani müslüman kadınlar hamile kalmışlarsa, kürtaj olsunlar olur biter" dediğini yazmış. Ben internetteki araştırmalarımda bu veya buna benzer kadınlara yönelik bir demecine rastlamadım. Rastlayan varsa lütfen yorum bölümüne bıraksın, biz de aydınlanalım. Kendisi kadınlara yönelik bir şey söylediğini reddediyor. Ntv'deki röportajı bu linkte. Giderken söyledikleri de burada. Burnuma pis kokular geliyor. Cuma akşamı Almanya-Türkiye futbol müsabakasında Mesut Özil'i yuhalayanlarla aynı frekanstaysalar bütün bunların arkasındakiler, sizinle aynı gezegende bulunmaktan bile üzüntü duyuyorum.

"İki Dil Bir Bavul" TRT Haber'de


Trt Haber kanalında Pazar günleri nitelikli Türk filmleri yayınlandığını yazmıştım. Bugün de saat 22:30'da çok iyi bir film var. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın beraber çektikleri yarı kurmaca yarı belgesel bu film dimağlarda hoş bir tad bırakan cinsten. İzlemediyseniz kaçırmayın. Bütün önyargılarınızı ve ezberlerinizi çarşıya, pazara göndererek tabi.

Benim Bursaspor'um Edward Norton




Bloğun adının marlonbarando olması bazı insanlarda Marlon Brando hayranı olmalı gibi bir yargıya sebep oluyor. Marlonbarando, benim 10 sene önce Yahoo tavla oynamak için mail adresi alırken uydurduğum bir kelime oyunuydu.  Bu işe başlarken bu kadar ciddiye alacağımı bilseydim bu ismi koymazdım. Artık değiştirmem de zor; çünkü birçok kişi bu isimi Google'a yazarak siteye giriyor.
Bazıları dört büyükleri sever: Brando, De Niro, Nicholson, Pacino. Marlon Brando'nun bir çok filmini izlemiş olmama, biyografisini okumuş olmama ve kendisinin bazı performanslarını beğenmeme rağmen, ben üç büyüklerciyimdir. Yani sırasıyla De Niro'cu, Nicholsun'cı ve Pacino'cuyum. Herkesin hakkını teslim ettiği iyi oyuncuları ben de seviyorum elbette. Bunların dışında Benim Adamlarım diye tarif ettiğim; Steve Buscemi, Paul Giamatti, Seth Rogen, Cengiz Sezici, Stanley Tucci, Danny Trejo, Ufuk Bayraktar, John Goodman gibi fazla önemsenmeyen oyuncuların da takipçisiyimdir. Edward Norton bu üç büyüklere en çok yaklaştırdığım kişilerden biri, belki de birincisi. Onun unutulmaz bir performans sergilediği söylenen "Primal Fear/İlk Korku"yu (1996) nihayet izledim ve sonuç muhteşem. Aralarında Matt Damon'ın da bulunduğu 2100 kişiyi geride bırakıp seçildiği Aaron rolü Norton'ın sinemadaki ilk rolü. Muhteşem başlangıçlar diye bir liste olsa gözünüzü kırpmadan koyabileceğiniz bir performansı var Norton'ın. Ona ayak uyduran Richard Gere bile iyi bu filmde. Bu güzel kadını nereden hatırlıyorum acaba diye bana soru sorduran Laura Linney de çok başarılı bir performans sergiliyor (cevap harika Amerikan indie'si  "The Squid and the Whale/Mürekkep Balığı ve Balina"). "Primal Fear" iyi bir mahkeme filmi. Seyircide arınma ve rahatlama duygusunu elde etmek için en iyi türlerden biridir mahkeme filmi. İyi performansı sergilemek için de aktörlere bol bol malzeme sunar. Hemen aklıma gelenler "A Few Good Man/Birkaç İyi Adam"daki Jack Nicholson, "The Devil's Advocate/Şeytanın Avukatı"nda Al Pacino, "To Kill A Mockingbird/Bülbülü Öldürmek"te Gregory Peck vs. "Primal Fear"daki mahkeme sahnelerinde öyle unutulmaz bir performans göremiyoruz oyunculardan ama dediğim gibi tüm film boyunca Norton'dan görüyoruz. Film, sonunda kadın ile erkeği öpüştürmediği için ayrıca takdirimi kazandı. Efendim, unutulmaz sürpriz son mu bakmıştınız?

09 Ekim 2010

"To Catch a Thief" (2008)

 

Bu Mr. H'nin değil, Mr. D'nin "To Catch a Thief"i. Daha önce çok amatör film çalışmam olan "Rear Window: A Kitsch Version"u yayınlamıştım. Dördüncü sınıf öğrencileriyle, kötü bir kamerayla ve bir günde çekilen bu filmi paylaşmak istedim. Dario Argento'dan, Alfred Hitchcock'tan, Bernard Herrmann'dan bihaber olan çocuklar çok eğlenmişlerdi.   

08 Ekim 2010

Agah Özgüç "Türk Filmleri Sözlüğü"


Dün kitaplığımı düzenlerken Agah Özgüç'ün "Türk Filmleri Sözlüğü"nü görünce biraz duraklayıverdim. Çünkü bu kitabı elde etmek için Ankara Dost Kitabevi'ndeki sinema kitapları bölümünü yaklaşık bir 10 yıl boyunca (1994-2004) üç beş günde bir ziyaret etmiştim, aynı şekilde İstanbul'da bazı girişimlerim olmuştu. 18-19 yaşlarındayken ilk defa gittiğim Yeşilçam'da birilerine sormuştum. Türk filmi gibi...IMDB ile ilgili o kadar görüş bildirirken, yıllarca benim için bir fetiş objeye dönüşen bu takdire şayan eserden bahsetmemek olmaz. Dünyada örneği var mıdır acaba? Bir kişinin tamamen kişisel çabalarıyla oluşmuş, o ülkede çekilen bütün filmlerin yer aldığı bir sözlük...2009'a kadar getirmiş sözlüğünü sevgili Agah Özgüç. Bu hizmeti için sırtımda taşırdım kendisini. Bu sözlüğün yanında 13 kadar da kitabı ve sayısız araştırma, inceleme yazısı bulunuyor. Benim "Sözlük"ten daha önce edindiğim ve daha çok kullandığım bir de "Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü" adlı kitabı var ki bugün varoluşları hakkında kimsenin bilgi sahibi olamayacağı insanları bile arşivlemiş. Helal olsun. Milliyetçilik böyle bir şey olsaydı keşke. Çok basit yani: kan grubuna bağlı olmayan bir konuyu sevmek, o konuda çalışmak ve ortaya bir ürün koymak.

07 Ekim 2010

"Kick-Ass" (2010)


Henüz Türkiye'de gösterime girmeyen Matthew Vaughn filmi "Kick-Ass" için bazı altyazı sitelerinde "Canlarına Oku" gibi bir Türkçe ad var. Sizin öneriniz ne olurdu "Kick-Ass"in Türkçe adı için? Benim samimi önerim "Kıçımın Süper Kahramanı"dır. Tabi ki böyle bir isim koymacaklar; fakat film süper kahraman olmaya çalışan bir salağı konu edindiği için uygun giderdi diye düşünüyorum. IMDB Top 250'de görünce izlemek istedim "Kick-Ass"i. Film tam bir tür kırması olarak değerlendirilebilir. İzlemeden önce de filmin ilk yarım saati falan boyunca da Judd Apatow tarzı bir komedi olduğunu düşündüm. Tabi bu şartlanma da "Superbad/Çok Fena"da abazan Fogell rolünde dikkatimi çekmiş Christopher Mintz-Plasse'nin "Kick-Ass"de de sorunlu bir ergeni canlandırmasıydı. Bu arada Christopher'la beraber Hit-Girl rolünde harikalar yaratan Chloe Moretz'e de dikkatinizi çekmek istiyorum. İkisi film boyunca fazlasıyla rol çalıyorlar. Bir Judd Apatow filmi gibi ilerleyen "Kick-Ass" daha sonra çok başarılı bir polisiye gerilime dönüşürken, sonlara doğru da soluk kesici bir aksiyon olmayı başarıyor. Bu tür gezinmelerini de aslında hep süper kahraman filmleriyle dalga geçme fonunda gerçekleşiyor. 2010'un en güzel sürprizlerinden biri olduğu öne sürülen "Kick-Ass" gerçekten de size tadından doyulmaz bir 110 dakika vaat ediyor.


Kick-Ass - Trailer / Bande-Annonce #2 [VO - HD]
Yükleyen Lyricis. - Tüm sezonlar ve tüm bölümler

06 Ekim 2010

İşçi Üçlemesi


Geçtiğimiz Haziran ayında Finlandiya’nın başkenti  Helsinki’ye gittiğimde insanı rahatsız edecek kadar fazla olan bir dinginlikle karşılaşmıştım. Etrafta neredeyse yoka yakın bir problem potansiyeli vardı. Her şey yolunda ve düzenli gibi görünüyordu. Yayalar gece yarısı bomboş yolda bile kırmızıda duruyorlardı (aslında olması gereken buydu, dönüş yolunda Kocaeli civarlarında insanların otobanda karşıdan karşıya geçtiklerini gördüm). Yaptığımız sohbetlerde ülke insanının dünyanın en dürüst milletlerinden biri olduğu, kimsenin kimsenin malında gözü olmadığını falan tekrarlıyorlardı insanlar. İkiyüzlü bir ahlak anlayışının olmadığını yerinde gözlemledim. Her yerde başa bela olan ırkçılığın, yabancı düşmanlığının olmaması ise söz konusu değildi. Pek sinema için uygun bir mekan olmadığını düşünüyordum Helsinki’nin. Ta ki Aki Kaurismaki’den haberdar olana kadar. Kendisi ağabeyi Maki Kaurismaki’yle beraber Finlandiya sinemasının en önemli yönetmenlerinden. Sanat filmleri kategorisine girebilecek minimalist, sert söyleme sahip, gerçekçi filmler yapıyor. Bir filmin 90 dakikadan fazla olmaması gerektiğini savunuyor. Çoğu filmi 70 dakika civarında, yani “İşçi Üçlemesi”ni bir günde izleyebilirsiniz. Hiçbir zaman bir başyapıt veremeyeceğini iddia ediyor. 20 film çekip emekli olacağını söylemiş bir röportajında (şu anda 15 uzun metraj kurgusal eseri var). Gerek melodram kalıplarına başvurmasıyla gerekse de insanı bir kere bile güldürmeyen inanılmaz kötümser bir kara mizaha sahip olması dolayısıyla Rainer Werner Fassbinder’e benzetiliyor ama son zamanlara kadar yönetmenin hiçbir filmini izlemediğini söylemiş. Jim Jarmusch’la da tarzlarının benzediğini okudum bir iki yerde fakat bu fikre katılamayacağım. Bence Zeki Demirkubuz’a daha yakın bir tarzı var. Abbas Kiarostami’yle isim ve soy isimleri çok benzemesine ve iyi dost olmalarına rağmen zıt bir bakış açıları var. Daha önce yazdığım üzere Kiarostami “umut vardır ve hayat güzeldir” derken Kaurismaki’ye göre ne umut vardır ne de hayat güzeldir.Oldukça sade bir dil kullanmaları, minimalist çalışmaları, alabildiğine gerçekçi olmalarıyla benzeşebilirler. İnternette tesadüfen üçlemelerle ilgili okuduğum bir yazı sayesinde haberim oldu Aki'den. Şimdi üzerine eğilmem gereken yönetmenler listemde.
“Shadows in Paradise?/Cennetteki Gölgeler” (1986)
“İşçi Üçlemesi”nin ilk filmi diğer filmler gibi bir işyerinde (workplace) açılış yapıyor. Çöp kamyonlarını ve çalışanları izliyoruz açılışta. Bu filmin kaybedenleri Nikander ve Ilona. Film daha çok Nikander'i anti-kahramanlaştırıyor. Kendisi Helsinki'de çöpçülük yapmaktadır ve kendisiyle aynı sınfta yer alan Ilona ile net olmayan bir ilişki yaşamaktadır. Kendisini ifade etmekte zorlanan Nikander, insanlara nasıl yaklaşması gerektiği konusunda sorunlar yaşamaktadır. Karşısındaki Ilona da çok bilinçli bir karakter değildir ve zaafiyetleri vardır. (SPOILER) Filmin sonunda önerilen işçiler birleşiniz ve evlenip mutlu olunuz ffinali yerine kafalarda daha fazla düşünce çağrıştıracak bir final düşünülseydi daha ilginç bir film olabilirdi "Shadows in Paradise". Belki de hiçbir zaman başyapıt çekemeyeceğim derken haklıydı. Bir başyapıt değil ama gönül rahatlılığıyla yedi verilen bir film "Shadows in Paradise". Tıpkı Zeki Demirkubuz filmleri gibi.

“Ariel” (1988)

 Bir filmde acemice çekilmiş bir kavga, yaralama, ölme veya harala gürele sahnesi görünce, o film benim gözümde bir kademe aşağıya iniyor. "Ariel" de içerisinde böyle bazı karikatür sahneler barındırıyor; fakat üçlemenin ruhundan, diğer filmlerin sarsıcı etkisinden, Helsinki hapishanesini resmetme açısından başarısız değil. Bu filmde itilip kakılan işçi aynı zamanda taşradan gelme ve yersiz yurtsuz bir insan. Sistem bütün enstrümanlarıyla kendisine karşı. (SPOILER) Yine hep destek tam destek mesajı veriliyor filmde ve yine bir yerlere gidip kurtulma opsiyonu sunuluyor işçi kardeşimize.


“The Matchfactory Girl/Kibritçi Kız” (1990)


Evet doğru tahmin ettiniz, film kibrit fabrikasından görüntülerle başlıyor. Bu seferki kaybedenimiz de diğer filmdekiler gibi hayata tutunamayan, umduğunu bulamamış belki bir şeyler umut etmeye dahi fırsat bulamamış biri. Anne babasının kendisine karşı hissettikleri nefret, fark edilmeme gibi insanı dağlayan bir problem, iş yaşamında değer verilmeme sömürülme gibi sorunlarla mücadele ediyor. Kaurismaki filmlerinin favori mekanlarından olan kafe bar gibi yerlerden birinde bir karşı cinsle tanışıp bir de onun tarafından değersizleştirilince film kopuyor Iris için. Diğer filmlerin aksine buradaki anti-kahramanın yanında yer alan bir sınıfdaşı, bir destekleyici kaybeden falan yok. Sistem karşısında tamamen yalnız Iris. Bu sistemin önemli bir bölümünü de erkek egemenliği teşkil ediyor. Bu yönüyle sosyalizmden çok feminizme biraz daha yakın bir film "The Matchfactory Girl". Üçlemenin en bireysel filmi. 

Genel olarak üçlemeyi başarılı buldum. En büyük avantajı ancak iyi filmlerde hissedebileceğiniz yalnızlık, izole edilmişlik duygusunu çok başarılı bir şekilde vermesi. Ticari kaygıdan uzak, tamamen bir şeyler dile getirme arzusuyla çekilmiş bu filmleri mutlaka görmelisiniz derim. Kaurismaki'nin söyleyecek şeyleri var çünkü.  

03 Ekim 2010

Yan sanayi serseri aşık Fassbinder

29 Ocak'ta bundan sonra Jim Jarmusch'çuyum diye yazarken Fassbinder filmlerine de eğileceğimi yazmıştım. "Fox ve Arkadaşları" iyi bir filmdi. Yönetmenin İkinci Dünya Savaşı Üçlemesi'nin ilk iki ayağı olan "Die Ehe der Maria Braun/Maria Braun'un Evliliği" (1975) ve "Die Sehnsucht der Veronika Voss/Veronica Voss" (1982) adlı filmlerini de izledim bu arada, fakat bu iki filmin içine girmesi çok zordu. Alman tarihi ve kültürünü iyi bilmediğim için bu iki filmden yeteri kadar lezzet alamadım. Bu arada Fassbinder'in ilk uzun metrajı "Liebe ist kalter als der Tod/Aşk Ölümden Soğuktur"u izledim. Sanırım bu isimde, arabesk şarkıcı Bergen'in hayatını anlatan bir Türk filmi de mevcutmuş. Yalnız ve güzel ülkemden hırsızlığın bir örneği daha. Mafya ve suç dünyası fonunda üçlü bir aşk/arkadaşlık hikayesi "Liebe ist kalter als der Tod". İlk film olmasına rağmen tüm Fassbinder özelliklerini barınıdırıyor içerisinde. Fassbinder modern toplumun insanı dişlileri arasında öğüttüğünü düşünür ve bu eziyetin ilişkilerde de bir taraf tarafından yansıtıldığını göstermek ister filmlerinde. Bu filmde de gerek dugusal ilişki gerekse de arkadaşlık ilişkisi, içerilerinde bir sömürme barındırıyor. Kimse kimseyi rahat bırakmıyor. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Fassbinder filmlerinde genellikle görülen ırkçılık temasından "Liebe ist kalter als der Tod"da nasibini bir Türk alıyor. Fassbinder'in kendisinin oynadığı Franz adlı kadın satıcısının bir Türk kadın satıcı tarafından öldürülmek istemesi üzerine, ekip harekete geçiyor ve Türkü öldürüyorlar. Sonrasındaysa Türkün ölümünün Alman otoriterler tarafından hiç de önemsenmediğini ama aynı olayda hayatını kaybeden Alman kız içinse Franz'ın sorgulandığını görüyoruz. Bütün bunlar bir yana "Liebe ist kalter als der Tod" çok enteresan bir sinemacının ipuçlarını vermesi açısından önemli bir ilk film. Ve kesinlikle bir biçim filmi. Jean-Luc Godard'ın "Breathless/Serseri Aşıklar" filmine hem içerik hem de biçim olarak oldukça benziyor. Fransız Yeni Dalga ve tiyatro etkileri filmde açıkça görülüyor. Umursamaz tavırlarıyla Fassbinder, omuzdaki kameradan Belmando'yu fazlasıyla andırıyor. Camp (kitschliğin bilinçli kullanılması) estetiği, Brecht etkisi ve Fassbinder'in fobilerle dolu alabildiğine kötümser Almanya'sı bu filmde bir araya gelmiş gibi duruyor. Fassbinder'e meraklıysanız mutlaka görmelisiniz, böyle bir merakı olmayanlarınsa görmek isteyebileceği bir film değil "Liebe ist kalter als der Tod".   

30 Eylül 2010

"Looking For Eric" (2009)

Tıpkı "Bend It Like Beckham\Hayatımın Çalımı: Beckham" gibi futbolla flört eden bir İngiliz filmi ve isminin Türkçe çevirisinde çalım kelimesi geçiyor. Ken Loach'un "Looking For Eric"i "Hayata Çalım At" çevirisiyle gösterime çıktı Türkiye'de. Eric Bishop tipik bir kaybeden. Dibe vurmak üzere. Sonradan öğreniyoruz ki hayatının aşkını bebek emzirirken görmek onu nakavt ediyor ve ikisini terk ediyor. 30 sene sonra bu kişiyi görmesi gerekiyor ve ne yapacağını bilemiyor. İki ayrı kadından olduğu anlaşılan iki ergen oğlunun sorunları da her şeyin üstüne sos olmaktadır. İmdadına içtiği ot sonrasında kendisiyle iletişime geçen efsanevi futbolcu Eric Cantona'nın hayali yetişiyor. Bu hayali de Eric Cantona kendisi oynuyor ve çok çok başarılı. Aslında bir amatör oyuncunun üstüne bu kadar yük bindirmek riskli bir işti Ken Loach için fakat Cantona bu işin hakkından fazlasıyla geliyor. Bazı futbol blogları bu filmi tanıtmaya başlamışlardır veya yakında başlayacaklardır. Sert tavrına alışkın olduğumuz Ken Loach'tan incelikli bir film gelmiş bu sefer. Tam bir Cumartesi öğleden sonra filmi. 

28 Eylül 2010

"High Plains Drifter" (1973)

 
Clint Eastwood'un artık yönetmenlikte ısınma turları atmaya başladığı film olarak değerlendirilebilir "High Plains Drifter/Kasabadaki Yabancı". Bu filmden önce "Play Misty For Me\Ölümün Sesi"yle (1971) ilk filmini çekmişti. Bu şaşırtıcı ve özgün ilk filmin ticari başarısı hakkında bir fikrim yok ama Eastwood'u tekrar isimsiz şarışın rolünde görüyorsak bunun iki sebebi olmalı. Birincisi Eastwood ilk filmde ticari anlamda başarısız oldu, yönetmen olarak da mutlaka bir kariyer yapmak istediği için tutması daha garanti bir şablona döndü. İkinci olarak da Eastwood'un gerçekten yapmak istediği şey bu türe bir selam çakmaktı. Öyle veya böyle veya başka bir sebepten yola çıkarak elimizde iyi bir film var. Filmi izlemediyseniz yazının bundan sonrasını okumayınız. Film baştan aşağı alegorik simgelerle dolu. Yüksek düzlüklerde sürüklenmekten bıkmış olan tanrısal figür yeryüzüne iner ve intikamını alır.  Bu tanrısal figür de Eastwood'a özgü anti-kahraman özelliklerinden vazgeçmiş değildir. Ona yan bakan kendisini ya samanlıkta ya mezarlıkta bulur. Bir klasik kahraman gibi her şeyi yapmaya muktedirdir fakat kasaba insanlarına kin duyduğu için onlara önce eşeklerini kaybettirir sonra da buldurtur. Film adeta bir dinsel semboller resmi geçididir. Bu dinsellik doğrucu davutluk şeklinde değil de hikayenin merkezinde ölüm olmasından dolayı filmde yer almaktadır. Ben filmi Eastwood'un abartılı Blondie tripleri dışında çok beğendim. 70li yıllardan bir muhteşem film daha diye tanımlıyorum "High Plains Drifter"ı.

Düzeltme: Aslında bu linki vermeyi yazıyı yazarken düşünüyordum, fakat unutmuşum. Kendisi buraya yorum bırakınca hatırladım. Yeni bir sinema blogu keşfettim. Muhammed Tiryaki'nin estarabi.blogspot.com adresli blogu bir harika. Çok çalışkan bir arkadaş. Eastwood'la ilgili şu yazısına ve Mr. H'le ilgili şu yazısına bakmanızı tavsiye ederim.

"Little Miss Sunshine" minibüsü

Bu minibüsten ne kadar çok aradığımı yazmıştım. Benim için bulması çok zor bir objeydi (precious). Bir iki kişiye hediye etmek ve kendime de bir tane edinmek yaklaşık iki yılımı aldı. Şimdi her tarafta varlar.   

27 Eylül 2010

Buyrun ne bakmıştınız? / İstismar filmi

Nihayet muradıma erdim. Danny Trejo'yla ilgili yazımda bu filmi merakla beklediğimi yazmıştım. Hikayeyi biliyorsunuz. "Grindhouse" projesinin bir çıktısı "Machete/Ustura". Meşhur sahte fragmanı bir hatırlayalım. 


Filmi izledikten sonra biraz kafam karıştı. "Machete" iyi bir eğlencelik hiç kuşkusuz. Hiç yavaşlamayan temposuyla size adrenalin dolu bir 100 dakika vadediyor. Peki "Machete" gerçekten bir b filmi mi? Yoksa b filmi kalıplarını kullanarak çekilen zekice film gibi bir tür mü doğuyor? "Grindhouse" çok özgün bir projeydi ve bence hakettiği övgüyü de aldı. Peki biz "Machete"den ne bekliyoruz? B filmi gibi çekilmiş ama aslında gizliden gizliye b filmi olduğunu reddeden bir film mi? Bu tavır artık ne yazık ki özgün değil. O yüzden "Machete"yi izlerken sıkıldım. Çünkü "Machete" aslında istismar filmlerin de istismarından başka bir şey değil.  

26 Eylül 2010

The worst f**king job in the world


Yaptığım bir gözleme Woody Allen'ın da katıldığını görmek beni mutlu etti. Kadın garsonlarla ilgili bir yazı yazmıştım. Amerikan filmlerindeki kadın garsonların, sıklıkla birer kaybeden (loser) stereotip olarak yansıltıldığını iddia etmiştim. O yazıdan sonra izlediğim Martin Scorsese'nin "Alice Doesn't Live Here Anymore/Alice Artık Burada Oturmuyor" (1974) adlı filminde de kaybeden bir bayan garson görmüştüm. Woody'nin "Deconstructing Harry/Yaramaz Harry"sinde de benim fikirlerimi destekleyen bir diyalog var. Kadın düşkünü, növrotik, New York'lu yazar ile siyahi fahişe arasında geçiyor. Fahişe soruyor "Niye bunalıyorsun?", yazar "Bunalıyorum işte, sen hiç bunalmaz mısın, işinden bunalmaz mısın?", fahişe baklayı çıkartıyor ağzından "İşim iyidir, garsonluk yapmaktan bin kat iyidir.". Bunun üzerine Woody "
Çok komik. Tanıdığım bütün fahişeler garsonluktan bin kat iyi diyor. Garsonluk dünyanın en kötü mesleği olmalı. İnanılmaz." diyor. Garsonluk, fahişeliğe tercih edilmeyecek bir meslek olarak algılınıyor Cookie adlı karakter tarafından. Bu durumu şablonlar çıkarmayı ve stereotip yaratmayı çok seven Amerikan sinemasının bir hatası ve bu hatayı farkeden Woody'nin itirazı olarak algılıyorum. Tüm konuşma metni aşağıda:

Woody- Cookie, sen tam bir sanatçısın. Dudaklarını Smithsonian'a koysalar yeridir.
Cookie-Biraz zorlandın. Beceremeyeceksin sandım.
Woody-Biraz odaklanma sorunum var. Ama sonunda doğru fantaziyi buldum. Altıncı caddede görüdüğüm bir kadını... Ve Svetlana Stalin'i beraber düşündüm. Şu diktatörün kızını. İşe yaradı.
Cookie- Bu haplar ne için?
Woody-Onlar mı? Bunalım.
Cookie-Niye bunalıyorsun?
Woody-Bunalıyorum. Sen hiç bunalmaz mısın? İşinden sıkıldığın olmaz mı?
Cookie-İşim iyidir. Garsonluk yapmaktan bin kat daha iyi.
Woody-Çok komik. Tanıdığım bütün fahişeler garsonluktan bin kat iyi diyor. Garsonluk dünyanın en kötü mesleği olmalı. İnanılmaz.
Cookie-Niye üzgünsün bakayım?
Woody-Manen iflas ettim. Bomboşum.
Cookie-Nasıl yani?
Woody-Korkuyorum. Ruhum yok. Anlıyor musun? Bak, gençken Lefty'i beklemek... Godot'yu beklemekten daha az korkutucuydu.
Cookie-Ben kaçırdım.
Woody-Evrenin parçalanmakta olduğunu biliyor musun? Karadelik nedir bilir misin?
Cookie-Elbette. Paramı onun sayesinde kazanıyorum.

25 Eylül 2010

Cemaatçi Rambo


Bu Rambo dünyanın birçok bölgesinde varlığını sürdüren The Brethren cemaati üyesi. Olabildiğince basit bir hayatı savunan cemaat üyeleri; motorlu taşıtlar, tv, sinema, alkol, sigara, kızartma gibi dünyevi zevklerden ellerini ayağını çekmek istemektedirler. Garth Jenings'in 2007 tarihli "Son of Rambow/Rambo'nun Oğlu" adlı filminden, facebookta hayranı olduğum Sundance Film Festival sayfası sayesinde haberim oldu. Robert Redford'un kişisel çabalarıyla hayata geçirilen Sundance Film Festival adını, aktörün oynadığı "Buthch Cassidy and the Sundance Kid/Sonsuz Ölüm) (1969) filminden alır. Her yıl dünyanın her yerinden indie filmler Utah'a gelir ve Oscar'a alternatif olan Sundance Bağımsız Film Festivali'nde yarışırlar. "Son of Rambow" da İngiltere menşeili, bu yarışmada yarışmış bir bağımsızdır. The Brethrens cemaati üyesi William Proudfoot (isme bak) adlı ufaklık, bir gün derste öğretmen televizyonu açınca, tv kendisine haram olduğu için, sınıf dışına çıkar. Aynı esnada yan sınıfın ve genelde okulun problem çocuğu Lee Carter da dersten atılmıştır. İkisi bir kazaya bulaşırlar ve soluğu idarede alırlar. Sonra aralarında bir bağ oluşur ve William kazara Carter'ın sinemada korsan çekim yaptığı Rambo filmini seyreder (film 80lerde geçiyor). Carter abisinin kamerasını araklayarak çekmeyi düşündüğü aksiyon filmindeki dublörlük işi için William'ı düşünmektedir. İki kafadar hoş bir amatör film çekme sürecine başlarlar. Bu arada aralarında oluşan kuvvetli bağı zedelemek işi Fransa'dan gelen değişim programı öğrencisi Didier'e düşecektir. Dostluk üzerine hoş bir çocuk filmi olarak değerlendirilebilir "Son of Rambow". Eskiden yılbaşı günleri TRT'de yayınlanan filmler gibi bir havası var. Hiçbir cemaatin hayalgücünün önünde duramayacağı da mesaj olarak filmde veriliyor. Amatör film çekme sevdası üzerine çekilmiş "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak","İki Film Birden", "Zack and  Miri  Make a Porno/Garip Bir Aşk Öyküsü" gibi filmleri akla getiriyor. Eh işte!

Son of Rambow Trailer
Yükleyen levierge. - Filmler ve diziler Dailymotion'da

24 Eylül 2010

Kanal D'nin ayıbı

Geçenlerde kanallar arasında gezinirken tanıdık bir melodi çarptı kulağıma. Sergio Leone'nin veda filmi olan "Once Upon a Time in America/Bir Zamanlar Amerika"nın pan flütle çalınan muhteşem tema müziği.  Müziğin sahibi herkesin önünde saygıyla eğildiği müzisyen Ennio Morricone. Kanal D denen sığ kanal "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" adlı sığ bir dizi çekmiş ve bu tema müziğini kullanıyor.  O kadar kulak tırmalıyor ve o kadar iğreti duruyor ki yani Zeki Demirkubuz bir "American Pie" çekse o kadar yakışmaz. Müzikleriyle öne çıkan filmler listemde yer vermiştim bu filme. Çok sevdiğim için çok tepki verdim bu Türkish esnaflığına. Mail attım ve tepkimi ortaya koydum. Hep kolaya kaçmak yerine zoru seçmeyi ne zaman başaracağız ülke olarak?

"I Killed My Mother" (2009)

"I Killed My Mother/Annemi Öldürdüm"ün en ilgi çekici özelliği bence yönetmeni Xavier Dolan'ın 20 Mart 1989 doğumlu olması. Orson Welles'in "Citizen Kane/Yurttaş Kane"i yönettiğinde 26 yaşında olmasıyla benzerlik kuruldu, Dolan'ın "I Killed My Mother"ı 20 yaşında yönetmesi ve Cannes'de SACD ödülü alması. Otobiyografik diyor filmi için Dolan. O halde 20 yılda korkunç şeyler yaşamış olmalı. Filmde 16 yaşında bir ergen Hubert. Eşcinsel. Annesiyle beraber yaşıyor. Annesinin çıldırtan ilgisizliği ve nefret edilebilir olması ise malum filmin en büyük kozu. Hubert yaklaştıkça annesi kaçıyor ve bir takım sinsi manevralarla Hubert'tan nefret ettiğinin ona hissettiriyor. Kısaca yaşamı cehenneme çeviriyor Hubert için. Hubert bir yerde "ben neden herkes gibi değilim" diyor. Sanırım bu pek de hoşlanmadığı farklı olma durumunun sebebi olarak annesini görüyor. Sürekli psikolojik şiddete maruz kalmış biri olarak mutsuz ve duyarsız biri olması gayet normal. Sahici annesi filmi izlediğinde bu ben değilim demiş, Dolan ise filmi izlerlerken çok eğlendiklerini ama orada gösterilen şeylerin gerçek olduğunu bildiğini söylüyor. Ben filmin kopardığı yaygarayı biraz abartılı buluyorum. 20 yaşında biri için evet çok iyi bir film ama yıllardır Almadovar'dan beklenen ama bir türlü gelmeyen başyapıt da değil. Ayrıca Hubert da zaman zaman en az annesi kadar antipatik oluyor.  

Alternatif anti-kahraman listem

John Ford'un 1956 tarihli "The Searchers/Çöl Aslanı"nı izlediniz mi? Anti-kahraman nedir sorusunun cevabı: bu filmde John Wayne'nin oynadığı Ethan Edwards karakterinin tam tersidir olmalı. Orada Edwards'ın kişiliğinde hiçbir yanlış bulamazsınız (aslında günümüzden bakınca ırkçı, ayrımcı gözüküyor ama film kurgusu içerisinde tökezleyen hiçbir yönü yoktur demek istiyorum). Batı anlatı dünyası Antik Yunan'dan beri kahraman yaratmayı sevdi ve hala bunu birçok sanat eserinde sürdürüyor. Türkiye'nin de dahil olduğu Doğu anlatı dünyası için de durum aynı. Üniversitedeyken okuduğumuz Christopher Marlowe eseri "Dr. Faust" ile başlayıp Viktorya dönemi İngiliz edebiyatıyla şekillenmeye başlayan anti-kahramanların doruk noktası bence Emily Bronte'nin "Wuthering Heights/Uğuldayan Tepeler" romanındaki Heatcliff karakteridir. Bu romanın bir iki sinema versiyonu da vardır. Orada da görüleceği üzerine Heathcliff, yani anti-kahraman, klasik kahramanın hiçbir açık vermeyen mükemmel mizacının aksine bazı kişisel kusurlara sahiptir. Bazen fiziksel kusurları da olabilir. Klasik kahramanın aksine çetrefilli işi gerçekleştirmek için isteksiz de olabilir. Kanun kaçağı, sapkın,şiddet eğilim sahibi olabilir; hırsızdır, kadın-çocuk-yaşlılara acımayabilir, faşist, şerefsiz olabilir. Sinemadaki en iyi anti-kahraman Travis Bickle'dır çoklarına göre. Tyler Durden'lar, Edward Scissorhands'ler, Hannibal Lecter'lar, Mad Max'ler, John Mclaine'ler, Dirty Harry'ler, İsimsiz Blondie'ler, Leon'lar, Gelin'ler  falan en bilinen anti-kahramanlardır. Bunlar benim de en sevdiğim anti-kahramanlardır. Geçtiğimizi günlerde tanıtımını yaptığım listverse.com sitesindeki en iyi 10 anti-kahraman listesine de bir göz atmanızı öneririm. Benim bu yazıda gerçekleştirmeyi düşündüğüm şey, başlıktan da anlaşılacağı üzere alternatif bir liste hazırlamak.

10- Alvin Straight (Richard Farnsworth)- "The Straight Story/Straight'in Hikayesi" (1999), David Lynch.
Aslında manyak ruhlu karakterler yaratmada usta olan David Lynch'in Alvin Straight'i bir anti-kahramanda olması gereken birçok özelliğe sahiptir. Arasının bozuk olduğu kardeşinin kötü olduğunu öğrenen Alvin Straight, yüzlerce km. ötedeki kardeşini görmeye bir çim makinesiyle gitmek ister ki yaşı buna hiç müsait değildir. Tankla, helikoptere dalan John Rambo'dan ne kadar farklı değil mi?

9- Jack Twist (Heath Ledger) - "Brokeback Mountain/Brokeback Dağı" (2005) Ang Lee.
Ethan Edwards'ın kemiklerini sızlatan bir film "Brokeback Mountain" ve bir karakter Jack (f**ing) Twist. Hani şu gey kovboyların filmi. Hiç aklında yokken dağa çıkıp gey olan ve bununla mücadele edip, yenik düşen Jack Twist'i çok ilginç (ve başarılı) bir anti-kahraman olarak değerlendiriyorum. Bu ezber bozucu filmin anti-kahramanı Jack bence en az Joker kadar başarılı bir performanstır. (Jack Nicholsun'un Joker'ini daha başarılı buluyorum bu arada).

8- Rupert Pupkin (Robert De Niro) - "The King of Comedy/Komedi Kralı" (1982) Martin Scorsese.
Zamanında filmle ilgili bir şeyler yazarken, isminin sürekli yanlış telafuz edildiğinden bahsetmiştim. Bu yazıyı yazarken ben de aynı hataya düştüm ve ismini yanlış yazdım. Filmde kendisini hafife alanlara yapığı gibi bana da mı esaslı bir ders verecek acaba? Rupert Pupkin bence unutulmaz bir anti-kahraman.

7- Bree (Felicity Huffman) - "Transamerica" (2005) Duncan Tucker.
Cinsiyet değiştirme ameliyatı için son hazırlıklarını yapan ve bunun için para biriktiren travesti Bree, yıllar önce yaşadığı bir gecelik ilişkiden bir oğlu olduğunu öğrenir. Üstelik oğlu hapistedir ve ondan yardım istemektedir. Gider ve oğlunu hapisten kurtarır. Oğlu onu kilise görevlisi bir misyoner zannetmektedir. New York'tan L.A'e araba yolculuğu başlar. Mükemmel bir yol filmidir "Transamerica". Yukarıda verdiğim kısa özetten de anlaşılacağı üzere Bree de su katılmamış bir anti-kahramandır. Jack Twist ve Bree'yi bu listeye almamdan dolayı homofobi yaptığım anlaşılmasın. Bu karakterlerin cinsel tercihleri hayatlarına ve de dolayısıyla filme inanılmaz bir yön veriyor ve hem karakterleri hem de filmleri unutulmaz kılıyor.

6- Johnny (David Thewlis) - "Naked/Çıplak" (1993) Mike Leigh.
Çok uzun zamandır bu anti-karaman yazısını yazmayı planladığım için "Naked" ile ilgili yazımda Johnny'den bahsetmiştim. Yüz kızartıcı bir suç işlemek gibi bir anti-kahraman ayırt edici özelliğe sahip Johnny. Kendisinde ahlam mahlak hak getire ama anti-kahraman işte na'parsın!

5- Kowalski (Barry Newman) - "Vanishing Point/Ölüm Noktası" (1971) Richard Sarafian.
Tarantino'nun "Death Proof/Ölüm Geçirmez"inde karakterlerden biri, Amerikan sinemasında çekilmiş en iyi film "Vanishing Point"tir der. Bu filmdeki Kowalski karakteri anlaşılmaz olduğu kadar saygı değerdir de ama suça bulaşmıştır. Kamu mallarına ve başkasının malına zarar vermek gibi kanunen ceza almasını gerektirecek eylemler yapar. Bu filmi izleyip de Kowalski'nin yanında yer almayacak bir insan düşünemiyorum. Eastwood da öyle hissetmiş olmalı.

4- Bennie (Warren Oates) - "Bring Me The Head of Alfredo Garcia/Bana Onun Kellesini Getirin" (1974) Sam Peckinpah.
Geçen ay bu filme değinmiş ve Bennie'yi gözüm kapalı en iyi anti-kahramanlar listeme sokarım demiştim. Uyurken bile güneş gözlüğünü çıkarmayan ve bir avuç dolar için ne şerefsizlikler yapan Bennie, bu adamda iyi bir şeyler olmalı düşüncesini filmin sonuna kadar seyircide canlı tutabiliyor. Anti-kahramanlık da bu olsa gerek.

3- Erika Kohut (Isabelle Huppert) - "Le Pianiste/Piyano Öğretmeni" (2001) Michael Haneke.
Erika'nın adı geçtiğinde, Well, well, well derdi bir Amerikan filmi karakteri. Nasıl anlatmalı ki? En rahatsız edici 20 film listemde yer alıyordu "Le Pianiste". Norman Bates alınmasın ama Erika da izlediğim en tuhaf karakterlerden biri. Bu tuhafın yanına manyak ve psikopat kelimelerini de ekleyebiliriz. Cinsel manyaklıklar en çok anti-kahramanlara gidiyor bana göre. Erika, hadi canım sen de diyebileceğiniz bir bayan. Haneke'nin hayal dünyasının en uç örneklerinden biri.

2- Robert Eroica Dupae (Jack Nicholson) - "Five Easy Pieces" (1970) Bob Rafelson.
Sen o kadar müzik dersleri al, parıltılı bir piyanist ol sonra da üst sınıf aileni bırak git inşaatlarda çalış. Sınıf atlamanın tersi için nasıl bir kelime grubu bulabiliriz acaba? Peki Robert'ı her şeyden nefret ettiren sebep neydi? Kendisini misogony 'den (kadından nefret etme) giderek misantrophy'ye (insanoğlundan nefret etme) sürükleyen şeyler üzerine bir şeyler söylemek iddiasında "Five Easy Pieces". Nicholson'ın zaten en iyi yaptığı şey anti-kahraman canlandırmak. 

1- Rıza (Rıza Akın) - "Rıza" (2007) Tayfun Pirselimoğlu. 
Ve oscar Rıza'ya gider..Ne zaman bu film gelse aklıma, filmden bir replik olan ve yazımın başlığında da kullandığım bu hayat hiç değişmeyecek cümlesi gelir aklıma. Rıza da suça bulaşıyor ve ahlaki düşüklük içerisinde. İpotek altında olan kamyonunu kurtarmak için her türlü anti-kahramanlığı deniyor. Ve her anti-kahramanda yaşadığımız gibi ondan nefret edemiyoruz.

Nefret ettiklerimiz için ileride yazacağım Unutulmaz 10 Şerefsiz Performansı adlı yazımı bekleyiniz. Bu yazıyı yazabilmek için Sam Peckinpah'ın "Pat Garrett and Billy the Kid" filminden feragat ettim. Yazıyı yazarken yaptığım sörfler esnasında karşılaştığım bir anti-kahraman daha var ki onu listeye almayı unutmuşum. Jüri özel ödülünü de Ali'ye gönderiyorum.

21 Eylül 2010

"Koker Üçlemesi": Nasıl becerebiliyor?

Önce "Taste of Cherry/Kirazın Tadı" ardından "Close-Up/Yakın Plan" şimdi de "Koker Üçlemesi"...Beş filmini izlediğim Abbas Kiarostami artık benim için gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biridir. Bu kadar etkili yaşama sevinci, insan sevgisi ve umut aşılayan başka bir yönetmen aklıma gelmiyor şu anda. Peki bunu nasıl beceriyor? İran devrimi gerçekleştiğinde Batıya kaçan aydınların aksine İran'ı terketmeyecek kadar, varoluşunu borçlu olduğu unsurları bu kadar tutkuyla seven bir insan becerebilir bunu ancak. Gündelik hayatta hiç de üzerinde durmayacağımız ufak ayrıntılardan öyle evrensel öyküler çıkarıyor ki hayran kalmamak elde değil. "Koker Üçlemesi" de tam da bu tanıma uygun üç başyapıt düzeyinde film. Filmlerin ortak noktası Türkiye sınırına yakın bir yer olan Koker'de geçmesi; ancak Kiarostami son iki film ve "Taste of Cherry"i yaşamın değerini anlatan bir üçleme olarak görüyor. Bu üç filmin yaşamın değerini konu ettiği gerçek fakat benim gibi hiç kimse "Koker Üçlemesi"nin inkarını inandırıcı bulmuyor.
"Where is the Friend's Home/Arkadaşımın Evi Nerede?" (1987)
Çocuk oyunculara başrol veren filmleri hep riskli bulmuşumdur ve onlara temkinle yaklaşmışımdır; ancak arşivimin en değerli filmlerinden biri olacağını hiç tahmin etmezdim "Where is the Friend's Home?"un. Film bir ilköğretim sınıfında açılıyor. Öğretmen ödevleri kontrol ediyor ve Muhammed Rıza adlı öğrenci kitabını kuzeninin evinde unuttuğu için öğretmenden azar işitiyor. Burada Rıza'nın bir ağlama sahnesi var ki 40 yıllık oyunculara taş çıkartır. Filmin kahramanı Ahmet yanlışlıkla Rıza'nın kitabını da eve getiriyor ve mutlaka ona geri vermeli diye düşünüyor. Rıza üçlemenin diğer filmlerinde de geçen Poşteh'te ikamet etmektedir ve Ahmet'in ne yapıp edip oraya ulaşması gerekmektedir. Bu bölümde Ahmet'in annesine laf anlatma daha doğrusu laf anlatamama sahnesi var ki bana göre kusursuz bir sinematografisi var. Bir kaç gün sonra yorumlayacağım "J'ai tue ma mere/Annemi Öldürdüm" adlı Fransız filmindeki anneden bile daha gıcık bir anne rolü var. Sonra Ahmet'in nefes kesici yolculuğu başlıyor ve yetişkinlerle çocukların çelişkisi çok hoş bir şekilde perdeye yansıtılıyor. Poşteh'teki yaşlı adam karakteri de unutulmaz bir karakter bence. O on dakikalık rolü boyunca neredeyse hayatın anlamını özetleyiveriyor. Karakterle bu kadar özdeşleşme yaptırabilen çok az film vardır. Ben sinemayla ilgileniyorum diyen herkesin mutlaka görmesi gereken bir film "Where is the Friend's Home?".


Filmin afişi zaten birçok şeyi anlatıyordur. Sizler benim düştüğüm hataya düşmeyin ve bu filmi "Where is the Friend's Home?"u izlemeden izlemeyin. Öyle yapsaydım bu filmi çok daha fazla severdim eminim. 1990 yılında meydan gelen büyük İran depreminde yaklaşık 40.000 kişi hayatını kaybetti. Ve deprem Koker yakınlarında meydana geldi. Bu filmi çekmeye eminim Kiarostami'nin niyeti yoktu fakat böyle büyük bir acıdan sonra mutlaka kendisini bir şeyler yapmak zorunda hissetti ve ortaya bu yarı belgesel yarı kurgusal film çıktı. Film içinde film tekniğini çok kullanır Kiarostami. Burada da kurgusal kahraman üç yıl önce çekilen "Where is the Friend's Home?"un yönetmeni ve Ahmet karakterini bulmak için oğlu ile birlikte arabasıyla Koker'e doğru gidiyor. Tabi yol üzerinde belgeselci gözüyle Kiarostami bize acıdan kareler gösteriyor. Fakat insanların gündemi hiç de öyle korkunç değil. Kimisi evlenme derdine düşmüş, kimisi tuvalet taşı satın alıyor, kimisi de o sırada oynanan Dünya Kupası telaşında. Kiarostami umut her zaman vardır ve hayat güzeldir mottosunu bu filme iyiden iyiye yedirmiş. Filmin adı: "Life, and Nothing More…/Ve Yaşam Sürüyor".

Bu filmi de mutlaka en son seyretmelisiniz. "Through the Olive Trees/Zeytin Ağaçlarının Altında", "Life, and Nothing More…"un çekim hikayesi fonunda mükemmel bir aşk hikayesini işliyor. Yine kurmaca bir yönetmen var, hatta onun Hanım Şiva adlı bir asistanı da var. Bu ikisi Koker'e doğru yola çıkarlar ve "Life, and Nothing More…"daki oyuncuların bulunması hikayesidir "Through the Olive Trees". Artık iyice büyümüş olan Ahmet de vardır bu oyuncular içerisinde. Film "Life, and Nothing More…"daki damat rolünü oynayan Hüseyin ve sevdiği kızın inanılmaz naif aşk öyküsüne yoğunlaşmaktadır asıl. Umut Hüseyin için de var mı acaba? Her halde hiçbir kelime, herhangi bir filmde; selam kelimesinin bu filmde geçtiği kadar geçmemiştir.
Tek kelimeyle mükemmel bir sinema örneği. Basit bir kamera ve amatör oyuncularla nasıl başyapıt çekilir Kiarostami bize gösteriyor bu filmde ve üçlemenin diğer filmlerinde.

16 Eylül 2010

"Children of Men" (2006)

Post-apokaliptik türde bir film olan "Children of Men/Son Umut" hiçbir zaman beni fazla heyecanlandırmadı ama mutlaka izlemeliyim diye düşündüm. 2027'ye doğru artık dünyada hiçbir kadın hamile kalamaz ve tam bir kaos ortamı yaşanmaktadır. Eski bir aktivist olan Theo, hamile bir kadını emin ellere teslim etmek gibi çok çetrefil bir işle kendisini görevlendirilmiş bulur. Özet verme faslını hiç sevmiyorum. Filmdeki aksiyon oranını eksik buldum. Yabancı düşmanlığı eleştirisini de çok derin bulmadım ama bazı etkileyici sahneler vardı. Mesela onca yıl sonra bebek gören hükümet güçleri ve mülteciler kısa bir zaman şok oluyorlar ve iki dakika geçmeden savaşmaya kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu sahne etkileyiciydi. İyi ama sıkıcı olan filmlerden biri. Örnek mi?

1- "Stealing Beauty/Çalınmış Güzellik"
2- "The Elephant Man/Fil Adam"
3- "Snatch./Kapışma"
4- "Paths of Glory/Zafer Yolu"
5- "The Village/Köy"
6- "The 39 Steps/39 Adım"
7- "Everything You Always Wanted to Know About Sex/Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey"
8- "Edward Scissorhands/Edward Makaseller"
9- "The Rocky Horror Picture Show"
10- "Sevmek Zamanı"

Not: Bu listeyi yedi puan verdiğim filmler içerisinden seçtim.

13 Eylül 2010

S-BBBB

Yani Sevimli Bir Bağımsız Bahtsız Bedevi filmi...Bunların sevimli olmayanları için Oliver Stone işi "U-Turn/Kaybedenler"i veya Coenlerin "Blood Simple/Kansız"ı örnek verebiliriz. Kevin Smith'in (filmdeki Silent Bob karakteri) binbir fedakarlıkla ve zorluklarla çekmeyi başardığı bu sevimli bağımsız kısa zamanda külte dönüşmüş ve video raflarından en fazla çalınan film olmayı başarmıştır. 27.000 dolarla müziklerin telif hakları tutarının, filmin 26.000 dolar tutan masraflarını aşması da sinema tarihinde bir ilk olmuş (evet evet imdb trivia). Bu arada 1994 tarihli "Clerks./Tezgahtarlar"dan bahsediyoruz. "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" de olduğu gibi, filmin siyah beyaz olması dışında hiçbir itirazım yok. İzlediğim en iyi komedi filmlerinden biri. Sürekli sürpriz servis etmesiyle "The Hangover/Felekten Bir Gece"ye benziyor. İçerisinde çok trajik olaylar ve oldukça müstechen bir dil barındırmasına rağmen insanı tedirgin etmeyen, yaşama sevinci sunan filmlerden biri olmayı başarmasını da ilginç buluyorum doğrusu.

12 Eylül 2010

Şark kurnazlığı


2007 tarihli Tarantino Rodriguez ortaklığında gerçekleşen "Grindhouse" projesi vardı hatırlarsanız. Neydi grindhouse? Grind=çıtırtı, house=ev...80li yıllarda biri karete biri de pespaye erotik film olmak üzere iki film oynatan sinemalara verilen addı grindhouse. Projeksiyondan gelen çıtırtı seslerinden esinlenerek bu ad verilmişti. Benim ilk gittiğim sinema da 86-87 yılında Ankara, Keçiören'de bu tarz bir sinemaydı. Bu ortak projede Tarantino "Death Proof/Ölüm Geçirmez", Rodriguez de "Planet Terror/Ölüm Gezegeni" adlı iki stilize edilmiş B filmi çektiler. Filmler Amerika'da beraber vizyona girdiler ama esnaf Türkiye'de ayrı ayrı vizyona girdiler. Gelenek yerini bulsun diye bu iki film arası için sahte fragmanlar çektiler. Bunlardan "Machete" o kadar beğenildi ki Rodriguez bu fragmanın filmini yapmaya karar verdi. Fragmanda Machete olarak gözüken kişi hakkında benim bir yazı yadığım Danny Trejo'ydu. Fragmana ve filme en çok ilgi çeken kişi Trejo olduğu için onun resminin yer aldığı bir afiş kullanılmalıydı. Aşağıdaki gibi. Ama esnaf Türkiye dağıtımcısı ne yaptı? Trejo'yu kimse tanımaz, Robert De Niro'nun olduğu (yukarıdaki) afişi kullanalalım dediler. Ayrıca filme adını veren machete de ustura değil bildiğiniz döner bıçağı. Bizim gibi bu işleri az çok takip eden kitleyi kandıramadılar ama cahil halkı kandırdılar. HAYIRlı olsun.

10 Eylül 2010

B€nd€ duygu$al filimleri felan sewiyorummmm : )

Bir sığ genç başlığı attım. Fakat Michael Caton-Jones'un "This Boy's Life/Bu Çocuğun Hayatı" (1993) hiç de sığ bir film değil. Amcamın oğlu Haydar'la "Inception/Başlangıç"ı izledikten sonra "DiCaprio'nun çok gençken iyi oynadığı bir film var neydi o?" diye sordu. Benim de aklıma Oscar adaylığı aldığı "What Is Eating Gilbert Grape/Gilbert'in Hayalleri" (1993) geldi. "Hayır hayır, baba bir aktörle oynadığı bir film var" dedi. İşte o film "What Is Eating Gilbert Grape"le aynı yıl çekilen "This Boy's Life"dı ve o baba aktör de Robert De Niro'ydu. Önümüzdeki günlerde "Unutulmaz Şerefsiz (Asshole) Performansları" adlı bir yazı yazacağım ve De Niro'nun bu filmdeki Dwight performansını o listeye ekleyeceğim. Bir rolü bu kadar itici kılmayı başarabilmek ancak De Niro gibi büyük sanatçıların gerçekleştirebileceği bir şey olsa gerek. Film 50li yıllarda geçiyor. Erkeklerden yana şansı pek yaver gitmeyen Caroline genç oğluyla maceradan maceraya akarken karşılarına asshole Dwight çıkar ve izdivaç gerçekleşir. Kendi komplekslerinin acısını Tobby'de (DiCaprio) çıkarmaya çalışan Dwight hayatı bu ikisine zindan eder. Kaybetmek, kaybetmek nereye kadar? Herkesin limitlerini açıkça sergileyen bu psikolojik dramı izlemediyseniz kaçırmayın derim. Sürükleyici film tanımına yüzde yüz uyuyor. Dönem filmlerine karşı olan mesafeli duruşum devam ediyor yalnız...

02 Eylül 2010

"This Is It" (2009)

Biliyorsunuz Türkiye'de kör ölür badem gözlü olur. Bunun en son örneğini İhsan Doğramacı'da yaşadık. İnzivaya çekilmeden önce o kadar eleştiriliyordu ki bütün sorunların kaynağı o zannederdiniz, öldükten sonra yıkama yağlamacılar müthiş bir performans sergilediler. MJ ile ilgili 27 Aralık 2008'de bir yazı yazmıştım. O yazıdaki video silinmiş maalesef ama şuradan bakabilirsiniz. Yani demek istediğim Michael Jackson'ı ölmeden övdüğüm için vicdanım rahat. Üç gün önce yeni oyuncağımı aldım. Samsung UE-40C6000 mkv formatını gösteren bir televizyon. Bu formatta film izlemek inanılmaz keyifli. 3D olayını bir dükkanda kısa bir süre denedim ve benim için olmazsa olmaz bir şey olmadığına karar verdim. Şu an itibarıyle 3D olmayan ve 40 inç olan en iyi televizyonda sanırım Samsung UE-40C6000. "This Is It/İşte Budur"u mkv formatında izledim. Michael Jockson'ı ölüme götüren provaların belgeseli. Çok da yeni bir şey vaad etmemesine rağmen Michael Jockson'ın o yaşta şaşırtıcı performansını görmek için izlenebilir. Yönetmeni de Kenny Ortega'ymış.