Robert DeNiro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Robert DeNiro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2011

"Messi rocks Ronaldo sucks" (2011)


Bu bloğu açtığım sıralarda arada sırada futboldan da bahsedeceğimi yazmıştım; çünkü o zamanlar bir futbol blog çılgınlığı vardı (hala var). Sonra bu kadar futbol bloğu içerisinde benim yazacaklarıma hiç de gerek yok diye düşünmüştüm. Sanırım bir tek Brezilyalı Ronaldo'yla ilgili kısa bir yazı yazdım. Gerisi de gelmedi zaten. Bu başlığı atmayı ve bu yazıyı yazmayı çok istedim; çünkü Messi tutkuyla takip ettiğim ve çok sevdiğim bir spor insanı. Aslında bu yazı biraz sinemayla da ilgili. Yönetmen olma hayallerimin bir parçası da ismi "He Rocks She Sucks" olan kadın-erkek çıkmazını anlatan filmdir. Bu başlığı Messi ve Ronaldo'ya uyarladım. Son yıllarda Ronaldo denen apaçiyle Messi adlı sanatçının karşılaştırılması medyada sıkça yer buluyor. Bir iki hafta önce apaçinin iddiasız takımlara karşı oynanan maçlarda üst üste goller bularak La Liga gol rekorunu kırması bazı ronaldoculara üste çıkma fırsatı verdi ama geçen Cumartesi Wembley'de olanlardan sonra sanırım onlar da 40 gole rağmen ağızlarını açamayacaklardır. Ronaldo 40 gol attı. İstatistiklerden mi konuşacağız? Oldu o zaman, başlıyorum. Kaynak olarak mackolik.com ve wikipedia.com'u kullandım. Messi bugüne kadar 269 maçta 180 gol atmıştır. Ortalama 0,66. Ronaldo'nun ise 412 maçta 209 golü var. Ortalama 0,50. Bu ortalamada meydana gelecek bir puanlık bir artışın bile ciddi emek istediğini belirtmek isterim. Ronaldo Messi'den bu kadar çok maç oynamasına rağmen 73'e 83'lük gibi çok az bir farkla Messi'den daha fazla asist yapmış. Bu da kendisinin ne kadar egoist, Messi'nin de ne kadar takım oyuncusu olduğu gerçeğini bize gösteriyor. Bir de önemli maçlar kriteri var. Öyle ya büyük futbolcu büyük maçlarda sahneye çıkmalı. Son 20 yılda şampiyonlar liginde yarı final veya final oynayan takımlara karşı atılan gol sayısında Messi'nin 38'e 29'luk gibi ezici bir üstünlüğü var. Bu arada Ronaldo'nun Messi'den iki yaş büyük olduğunu hatırlatmak isterim. Yapılan çapraz koşular, öldürücü paslar, kritik anlarda insiyatif almalar, top kazanmalar, fair-play ruhu gibi konulara da girersek bu karşılaştırmanın ne kadar absürd olduğunu daha iyi farkederiz. Bugün google'a veya wikipedia'ya "Ronaldo" yazarsanız Christiano Ronaldo'nun değil Brezilyalı Ronaldo'nun çıktığını görürsünüz. Bu bile çok şey anlatıyor aslında. Benim izlediğim en iyi futbolcu Zidane diyordum fakat Messi sırf şu üç senede yaptıklarıyla bırakın Zidane, Maradona, Pele'yle kıyaslanmayı; bir Alfred Hitchcock suspense'yle, bir Robert De Niro oyunculuğuyla, bir Rachmaninov piyano eseriyle, bir Angelopoulos görüntü yönetimiyle falan kıyaslanmalı. Ne mutlu bana ki tutkuyla bağlandığım bir performansçım var. Sinemayla ilgililenmek kadar ayrıcalıklı yapıyor insanı. Messi'de en çok neyi seviyorum biliyor musunuz? Futbol oynama tutkusunu. Dünyayı büyülediği Wembley finalinin dönüşünde bile uçakta futbol oynayacak kadar tutkuyla bağlı bu oyuna (kaynak: acetoblog.com).


Ve daha 24 çarpı 365 gün bile yaşamadı.  

25 Şubat 2011

"Buried" (2010)

Uyarıyorum bu yazı filmin sağlıklı izlenmesini olumsuz yönde etkileyecek bilgiler (spoiler) içerir. Bu harika filmi izlemeyenler lütfen bu yazıyı okumasınlar...

Evet Puyol topu Valdes'ten aldı. Pique'ye verdi. Ronaldo baskı kurmak istiyor ancak Barcelona buna izin vermiyor. Xavi. Puyol. Tekrar Xavi. İleriye bakıyor, sağda Alves'i gördü. Alves geri dönüyor. Puyol aradan Xavi'ye. Iniesta. Xavi. Inıesta. Xavi. David Villa'ya mükemmel bir ara pası. Villa Iniesta'yı gördü. Iniesta tekrar Xavi'ye döndü. Baskı yapan Mesut. Bacak arasından topu yedi. Busquet. Xavi. Messi atak yaptı. Xavi'den xavivari bir pas ve Messi, Messi, Messi ve goooooooool!!!!

Bu bölümde maç anlattım ki gözünüz bu satırlara kaymasın. Tabutta geçen sahneleri düşününce aklıma "Kill Bill" ve Tarantino'nun hayran olduğu Brian De Palma'nın "Body Double/Sahte Vücutlar"ı geldi. "Kill Bill"de gelin tabutta diri diri gömülürken, orada geçirdiği süre boyunca seyirciyi özellikle de klostrofobisi olan seyirciyi epeyce bir terletmişti. "Body Double"daysa zaten aktörün klostrofobisi vardı ve yüzünde beliren boncuk boncuk terler klostrofobi etkisi yaratma konusunda faydalı işlev görmüştü. Peki baştan sona tabutta geçen bir film var mıydı? Varsa da ben bilmiyorum. Hatta baştan sona tek mekanda geçen bir film de bilmiyorum. "Open Water/Açık Deniz", "Panic Room/Panik Odası", "Rear Window/Arka Pencere", "The Descent/Cehenneme Bir Adım" ve iki gün önce izlediğim "127 Hours/127 Saat" gibi büyük bölümü klostrofobik ortamda geçen filmler hatırlıyorum fakat dediğim gibi baştan sona hem de tabut gibi korkunç bir mekanda geçen bir film hatırlamıyorum. Çok riskli bir film projesi aslında "Buried/Toprak Altında". Bir adam, çakmak ışığı altında doksan dakika boyunca seyirciyi sıkmadan dramatik bir yapı işletecekti. Bu film eleştirmenleri değil de seyirciyi ortadan ikiye bölecektir diye düşünüyorum. Eleştirmenlerin çoğu filmin özgünlüğünü takdir edecektir; ancak seyircinin bir bölümü bu ne la gibi tepkiler verecektir. Tek aktör tek mekan gibi alışılmışın oldukça dışında özellikleri olan "Buried" derinliği olmayan sinema seyircisini sıkabilir. Gerilimi bir dakika bile azaltmadığı için belki bazı ortalama sinema seyircisini tavlayabilir. Onun dışında özgünlük arayanlar filme kayıtsız kalmayacaktır. Ben öğrenciler üzerinde bu deneyimi uygulayacağım. Peki bu adam kim ve onu oraya kim gömdü? Kendisi kendi deyimiyle bir hiçkimse (nobody). Irak'a çalışmak için giden bir kamyon sürücüsü Amerikalı. Iraklılar konvoya saldırıyorlar ve bu kişiyi fidye almak için bir cep telefonu ve çeşitli alet edevatla gömüyorlar. Filmin Amerika'yı Irak'ta işgalci göstermesi ve Irak'lıların yaptığı vahşeti savaş psikolojisiyle birlikte sunması takdirimi kazandı. Filmin sınıf ayrımına dikkat çekmesi ve bazılarının nasıl şanslı doğduğuna dair doğru tezler geliştirmesi de ayrıca takdirimi kazandı. Hele ki şirket yöneticisinin adamı telefonla aradığı ve şerefsizliğin doruk noktası diye adalandırabileceğimiz sahnede filme kendi adıma helal olsun çektim. Finalse sürpriz son arayanlara oldukça tatminkar malzeme sunuyor. Bunlar filmin tezleriyle ilgili beğendiğim özellikler. Filmin teknik anlamda artılarıysa akıllara Hitchcock'u getirebilecek düzeyde. Gerçekten de tamamıyla tabutta geçen bir filmde gerilimi ve dramatik yapıdaki akıcılığı kısıtlı olanaklarla nasıl da başarılı bir şekilde yolunda tutuyor. Rodrigo Cortes yönetti "Buried"ı. Bakıyorum da Hollywood hemen transfer etmiş Cortes. DeNiro'lu, Sigourney Weavor'lı bir film çekiyor şu anda. Daha önce çok örneklerini gördüğümüz şekilde umarım vasatlaşmaz Amerika'da.

10 Ekim 2010

Benim Bursaspor'um Edward Norton




Bloğun adının marlonbarando olması bazı insanlarda Marlon Brando hayranı olmalı gibi bir yargıya sebep oluyor. Marlonbarando, benim 10 sene önce Yahoo tavla oynamak için mail adresi alırken uydurduğum bir kelime oyunuydu.  Bu işe başlarken bu kadar ciddiye alacağımı bilseydim bu ismi koymazdım. Artık değiştirmem de zor; çünkü birçok kişi bu isimi Google'a yazarak siteye giriyor.
Bazıları dört büyükleri sever: Brando, De Niro, Nicholson, Pacino. Marlon Brando'nun bir çok filmini izlemiş olmama, biyografisini okumuş olmama ve kendisinin bazı performanslarını beğenmeme rağmen, ben üç büyüklerciyimdir. Yani sırasıyla De Niro'cu, Nicholsun'cı ve Pacino'cuyum. Herkesin hakkını teslim ettiği iyi oyuncuları ben de seviyorum elbette. Bunların dışında Benim Adamlarım diye tarif ettiğim; Steve Buscemi, Paul Giamatti, Seth Rogen, Cengiz Sezici, Stanley Tucci, Danny Trejo, Ufuk Bayraktar, John Goodman gibi fazla önemsenmeyen oyuncuların da takipçisiyimdir. Edward Norton bu üç büyüklere en çok yaklaştırdığım kişilerden biri, belki de birincisi. Onun unutulmaz bir performans sergilediği söylenen "Primal Fear/İlk Korku"yu (1996) nihayet izledim ve sonuç muhteşem. Aralarında Matt Damon'ın da bulunduğu 2100 kişiyi geride bırakıp seçildiği Aaron rolü Norton'ın sinemadaki ilk rolü. Muhteşem başlangıçlar diye bir liste olsa gözünüzü kırpmadan koyabileceğiniz bir performansı var Norton'ın. Ona ayak uyduran Richard Gere bile iyi bu filmde. Bu güzel kadını nereden hatırlıyorum acaba diye bana soru sorduran Laura Linney de çok başarılı bir performans sergiliyor (cevap harika Amerikan indie'si  "The Squid and the Whale/Mürekkep Balığı ve Balina"). "Primal Fear" iyi bir mahkeme filmi. Seyircide arınma ve rahatlama duygusunu elde etmek için en iyi türlerden biridir mahkeme filmi. İyi performansı sergilemek için de aktörlere bol bol malzeme sunar. Hemen aklıma gelenler "A Few Good Man/Birkaç İyi Adam"daki Jack Nicholson, "The Devil's Advocate/Şeytanın Avukatı"nda Al Pacino, "To Kill A Mockingbird/Bülbülü Öldürmek"te Gregory Peck vs. "Primal Fear"daki mahkeme sahnelerinde öyle unutulmaz bir performans göremiyoruz oyunculardan ama dediğim gibi tüm film boyunca Norton'dan görüyoruz. Film, sonunda kadın ile erkeği öpüştürmediği için ayrıca takdirimi kazandı. Efendim, unutulmaz sürpriz son mu bakmıştınız?

12 Eylül 2010

Şark kurnazlığı


2007 tarihli Tarantino Rodriguez ortaklığında gerçekleşen "Grindhouse" projesi vardı hatırlarsanız. Neydi grindhouse? Grind=çıtırtı, house=ev...80li yıllarda biri karete biri de pespaye erotik film olmak üzere iki film oynatan sinemalara verilen addı grindhouse. Projeksiyondan gelen çıtırtı seslerinden esinlenerek bu ad verilmişti. Benim ilk gittiğim sinema da 86-87 yılında Ankara, Keçiören'de bu tarz bir sinemaydı. Bu ortak projede Tarantino "Death Proof/Ölüm Geçirmez", Rodriguez de "Planet Terror/Ölüm Gezegeni" adlı iki stilize edilmiş B filmi çektiler. Filmler Amerika'da beraber vizyona girdiler ama esnaf Türkiye'de ayrı ayrı vizyona girdiler. Gelenek yerini bulsun diye bu iki film arası için sahte fragmanlar çektiler. Bunlardan "Machete" o kadar beğenildi ki Rodriguez bu fragmanın filmini yapmaya karar verdi. Fragmanda Machete olarak gözüken kişi hakkında benim bir yazı yadığım Danny Trejo'ydu. Fragmana ve filme en çok ilgi çeken kişi Trejo olduğu için onun resminin yer aldığı bir afiş kullanılmalıydı. Aşağıdaki gibi. Ama esnaf Türkiye dağıtımcısı ne yaptı? Trejo'yu kimse tanımaz, Robert De Niro'nun olduğu (yukarıdaki) afişi kullanalalım dediler. Ayrıca filme adını veren machete de ustura değil bildiğiniz döner bıçağı. Bizim gibi bu işleri az çok takip eden kitleyi kandıramadılar ama cahil halkı kandırdılar. HAYIRlı olsun.

02 Nisan 2010

"Falling in Love" (1984)

Dün kendimi bitkin hissettiğim için beni yormayacak bir film izlemek istedim. Bu gibi durumlarda Romance diye adlandırdığımız romantik komediler imdada yetişir. Bu filmde çok sevdiğim iki büyük oyuncu olması da diğer bir tercih sebebiydi. Gerçekten de De Niro en rahat ettiği oyuncunun Meryl Streep olduğunu söylemişti. İkilinin oynadığı başyapıt The Deer Hunter'dır (Avcı, Michael Cimino, 1978). Bu film bir başyapıt değil, çiftler paket taşırken tanışıyor ama yine de sürükleyici tanımını sonuna kadar hakediyor. Falling in Love'ı Ulu Grosbard yönetti ve Türkçe adı Geç Gelen Aşk. Aslında filmin İngilizce adı aşkın geç gelmesine değil gelmesine vurgu yapıyor. Türkiye'deki dağıtımcılarsa ülkedeki iki yüzlü muhafazakarlığı hesaba katarak böyle bir isim vermişler bence. Yine Meryl Streep'in oynadığı iyi bir film olan The Bridges of Madison County (Yasak Aşk, Clint Eastwood, 1995) gibi evlilik dışı bir ilişkiyi aklamaya çalışıyor. Görünürde evlilikleri sorunsuz gibi olan ama tatminsizlik problemi olan bir kadınla bir erkeğin kar topu olması hikayesi Falling in Love. Bir darbeci kendini meşru kılmak için nasıl altyapıyı hazırlarsa Falling in Love da bu iki kahramanı haklı çıkarmak için her türlü hileye başvuruyor. Antipatik iki çocuk, dallama bir koca, hasta bir baba, lavuk arkadaşlar gibi. Ama onlarda bunalmıştı ki...(-de eki bilerek bitişik yazılmıştır, cümle bilerek -ki ekiyle bitirilmiştir).

28 Aralık 2009

"Scent of a Woman" (1992)

Sinema dergisi Haziran ayında, en iyi 75 erkek oyuncu performansını seçmişti. De Niro'nun Travis Bickle performansının ikinci sırada kendine yer bulduğu bu listede, Pacino Dog Day Afternoon'daki (Köpekleri Günü, Sidney Lumet, 1975) performansıyla kendine ilk onda yer bulmuştu. Listeyi incelediğimizde Scent of a Woman'daki (Kadın Kokusu, Martin Brest, 1992) Yarbay Frank Slade performansının olmadığını görünce çok şaşırdım. İlk ve tek oskarını bu rolle alan Pacino benim için elbette çok büyük bir aktördü; fakat bu performansı biraz geç de olsa görünce, en beğendiğim aktör acaba Robert De Niro mu Al Pacino mu diye düşünmedim değil. Scent of a Woman; sadece bu efsanevi oyuncu performansını barındırmasıyla değil, diğer bütün sinematografik özellikleriyle de çok iyi bir film. Benim gibi bugüne kadar hala görmemiş olanlar varsa mutlaka izlesinler derim. O tango sahnesi, o Şükran günü yemeğindeki şerefsiz yeğen sahnesi, o Ferrari sürme sahnesi, intihar teşebbüsü sahnesi; klasik diye işte ben bunlara derim.

26 Nisan 2009

"Righteous Kill" (2008)

Bile bile lades diye buna denir. Hadi okuduğum olumsuz eleştirileri es geçelim, Pacino ile De Niro bir filmde işbirliği yapıyorlar ve yer yerinden oynamıyorsa o filmde iş yok demektir. Çünkü bu ikili daha önce The Godfather Part II (Baba II, Francis Ford Coppola, 1974) ve Heat (Büyük Hesaplaşma, Michael Mann, 1995) adlı filmlerde işbirliği yaptılar ve bırakın yer küreyi uzay bile sallandı. Her ne kadar yaşlanmış da olsalar hala yürüyen karizmalar. Gerçi Al Pacino kırkından sonra cazibesinden çok şey kaybetti ama Robert De Niro bana göre yaşayan en büyük oyuncu. Bir de bonus olarak Carla Gugino var. Film dandirik. İki büyük oyuncu olmasa hiç bir şansı yok. Ben filmi, bu iki büyük oyuncunun bir araya gelmesinin bir olay olduğunu düşündüğüm ve bu olaya tanıklık etmek istediğim için izledim. Sahi, The Godfather Part II ve Heat ne mühteşem filmlerdi değil mi?

20 Şubat 2009

"The King of Comedy" (1982)

İşte size değeri yeterince anlaşılamamış, hakkı teslim edilmeyen filmlere örnek bir eser. The King of Comedy (Komediler Kralı, Martin Scorsese, 1982); Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976), Goodfellas (Sıkı Dostlar, 1990), Raging Bull (Kzıgın Boğa, 1980) gibi en iyi filmler listelerinde her daim en üstlerde yer bulan filmlerin yönetmeni Martin Scorsese'nin ikinci sınıf bir filmi olarak kabul görür. Bence de öyledir. Bu filmlerin klasında olmasa da The King of Comedy, çok iyi bir mizah potansiyeline sahiptir. Rupert Pupkin'in bir loser (kaybeden) olması kaçınılmazdır. İsmi ofsayttır en başta. Türkiye taşrasında çok sık görülen, nüfus memurunun ismi yanlış anlayıp kayıtlara yanlış geçirmesi mi söz konusu acaba? Etrafta binlerce Rubert varken neden adı Rupert, aynı şekilde soyadı neden pumpkin (balkabağı) değil de Pupkin? Hayatının özeti isminde gizli. Ömrü boyunca ciddiye alınmayacak, alay edilecek ve kaybedecek. Gerçekten öyle mi acaba? Bu garip saç tıraşlı, garip kıyafetli, garip isimli adamın da başaracağı bir şeyler yok mu? Mutlaka görün bence.

12 Ocak 2009

Biyografisini bekliyorum

Franz Liszt (1811-1886) gelmiş geçmiş en önemli piyanistlerden biridir. Ruhunda kopan fırtınalar eserlerine de yansır ve dinlerken bu fırtanalar kapılıp alabora olmak çok olasıdır. "Manyak" diye tabir edebileceğimiz eserleri, yapıtlarının çoğunluğunu oluşturur. Bu eserleri çalmak da oldukça zordur ve kendisi de zaten bu eserleri icra ederken bir çok piyanoyu kırmıştır. Evet yanlış okumadınız, piyanoları kırmıştır. Bir ara yolu Türkiye'den de geçen Liszt'e sinema dünyası nedense ilgi göstermemiştir. Bir Rachmaninov güzellemesi olan Shine'da (Parıltı, Scott Hicks, 1996) bir iki cümle ile geçtiğini hatırlıyorum. Beethoven ve Mozart için yapılan biyografik filmlerden birisinin de Liszt için yapılmasını kendi adıma ve halkım adına Hollywood'dan rica ediyorum. Sinemaya uyarlamak için fazlasıyla malzeme mevcut hayatında. Yaşlılığını canlandırmak için De Niro mükemmel bir seçim olur. Bu arada "manyak" bir eseri için aşağıdaki play butonuna basınız.