Theo Angelopoulos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Theo Angelopoulos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Haziran 2011
En sevdiğim 10 yönetmen
Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:
1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg
Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:
10- Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.
9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.
8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).
7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.
6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin.
5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.
4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.
3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.
2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre.
1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.
31 Mayıs 2011
"Messi rocks Ronaldo sucks" (2011)
Bu bloğu açtığım sıralarda arada sırada futboldan da bahsedeceğimi yazmıştım; çünkü o zamanlar bir futbol blog çılgınlığı vardı (hala var). Sonra bu kadar futbol bloğu içerisinde benim yazacaklarıma hiç de gerek yok diye düşünmüştüm. Sanırım bir tek Brezilyalı Ronaldo'yla ilgili kısa bir yazı yazdım. Gerisi de gelmedi zaten. Bu başlığı atmayı ve bu yazıyı yazmayı çok istedim; çünkü Messi tutkuyla takip ettiğim ve çok sevdiğim bir spor insanı. Aslında bu yazı biraz sinemayla da ilgili. Yönetmen olma hayallerimin bir parçası da ismi "He Rocks She Sucks" olan kadın-erkek çıkmazını anlatan filmdir. Bu başlığı Messi ve Ronaldo'ya uyarladım. Son yıllarda Ronaldo denen apaçiyle Messi adlı sanatçının karşılaştırılması medyada sıkça yer buluyor. Bir iki hafta önce apaçinin iddiasız takımlara karşı oynanan maçlarda üst üste goller bularak La Liga gol rekorunu kırması bazı ronaldoculara üste çıkma fırsatı verdi ama geçen Cumartesi Wembley'de olanlardan sonra sanırım onlar da 40 gole rağmen ağızlarını açamayacaklardır. Ronaldo 40 gol attı. İstatistiklerden mi konuşacağız? Oldu o zaman, başlıyorum. Kaynak olarak mackolik.com ve wikipedia.com'u kullandım. Messi bugüne kadar 269 maçta 180 gol atmıştır. Ortalama 0,66. Ronaldo'nun ise 412 maçta 209 golü var. Ortalama 0,50. Bu ortalamada meydana gelecek bir puanlık bir artışın bile ciddi emek istediğini belirtmek isterim. Ronaldo Messi'den bu kadar çok maç oynamasına rağmen 73'e 83'lük gibi çok az bir farkla Messi'den daha fazla asist yapmış. Bu da kendisinin ne kadar egoist, Messi'nin de ne kadar takım oyuncusu olduğu gerçeğini bize gösteriyor. Bir de önemli maçlar kriteri var. Öyle ya büyük futbolcu büyük maçlarda sahneye çıkmalı. Son 20 yılda şampiyonlar liginde yarı final veya final oynayan takımlara karşı atılan gol sayısında Messi'nin 38'e 29'luk gibi ezici bir üstünlüğü var. Bu arada Ronaldo'nun Messi'den iki yaş büyük olduğunu hatırlatmak isterim. Yapılan çapraz koşular, öldürücü paslar, kritik anlarda insiyatif almalar, top kazanmalar, fair-play ruhu gibi konulara da girersek bu karşılaştırmanın ne kadar absürd olduğunu daha iyi farkederiz. Bugün google'a veya wikipedia'ya "Ronaldo" yazarsanız Christiano Ronaldo'nun değil Brezilyalı Ronaldo'nun çıktığını görürsünüz. Bu bile çok şey anlatıyor aslında. Benim izlediğim en iyi futbolcu Zidane diyordum fakat Messi sırf şu üç senede yaptıklarıyla bırakın Zidane, Maradona, Pele'yle kıyaslanmayı; bir Alfred Hitchcock suspense'yle, bir Robert De Niro oyunculuğuyla, bir Rachmaninov piyano eseriyle, bir Angelopoulos görüntü yönetimiyle falan kıyaslanmalı. Ne mutlu bana ki tutkuyla bağlandığım bir performansçım var. Sinemayla ilgililenmek kadar ayrıcalıklı yapıyor insanı. Messi'de en çok neyi seviyorum biliyor musunuz? Futbol oynama tutkusunu. Dünyayı büyülediği Wembley finalinin dönüşünde bile uçakta futbol oynayacak kadar tutkuyla bağlı bu oyuna (kaynak: acetoblog.com).
Ve daha 24 çarpı 365 gün bile yaşamadı.
13 Kasım 2010
Yine işimiz var
Ne zaman yeni bir yönetmen keşfetsem; ona yoğunlaşıyorum, oturup bütün filmlerini izliyorum. Bunu yaparken kronolojik sırayı takip etmem gerekirken, ben en iyi filmlerini önce izliyorum. Sonra da kötü filmleri kalıyor ve o bölüm oldukça sıkıcı olabiliyor. Jarmusch'da, Haneke'de, Angelopoulos'da, ve en son Kaurismaki'de hep böyle oldu. "Bad Lieutenant/Kötü Polis"in (1992) yönetmeni Abel Ferrera'ya da önümüzdeki günlerde eğileceğim ve yine yoğun bir mesai beni bekliyor anlaşılan. Kendisi New York'un Little Italy'si Bronx'da doğmuş. Buradan çıkan Scorsese ve ekibi yıllarca maço filmler yaptı. Abel Ferrera'da o kafadan ama biraz daha provokatif olmayı tercih ediyor. Bağımsızlık ruhuna ihanet etmiyor. Filmleri grafik şiddet ve erotizm dolu. İnsan doğasınından bir yere gitmeyen kötücüle odaklanmış durumda. New York'da geçen rahatsız edici suç öykülerine yoğunlaşıyor. Yani tam bana göre bir yönetmen. İlerleyen günlerde birçok filmiyle ilgili yazılarım olacak. "Bad Lieutenant" da uzun zamandır hakkında yazılar okuduğum bir filmdi. Alternatif anti-kahraman listemi yazarken, bu filmi izlemiş olsaydım bir şekilde bir yerlere iliştirirdim diye düşünüyorum. Filmde Harvey Keitel'in oynadığı ismi bile olmayan Teğmen (lieutenant) katıksız bir anti-kahraman. Uyuşturucu, alkol, şiddet eğilimi, kumar tutkusu, ağzı bozuk olma durumu, cinsel sapkınlıklar, inançsızlık, ilkesizlik gibi bir anti-kahramandan bekleyebileceğimiz bütün özelliklere sahip. Gerçekten filmin isminin hakkını verecek kadar kötü bir polis. (SPOILER) Günün birinde iki Hispanik Amerikalının bir rahibeye akıl almaz bir şekilde tecavüz etmesi, teğmenin hayatında çok büyük değişikliğe sebep oluyor. Daha mı iyi oluyor? Hayır. Sadece ne kadar kötü olduğunun farkına varıyor ve bu olay ne yaparsa yapsın asla iyi olamayacağını anlamasını sağlıyor. Artık iyiyle kötü kırması bir ucubeye (virtue freak) dönüşüyor. Tuhaf ve rahatsız edici bir film "Bad Lieutenant". Kült mertebesine ulaştığı için nefret edeni de çok. Kutsal değerler üzerinden provokasyon yapmasıyla birçok insanın tepkisini çekmiş. Bu provokatif Scorsese'le tanışmak için en uygun film "Bad Lieutenant".
09 Temmuz 2010
Yarılmadım
"Recep İvedik 2"yi izlediğimde yarıldım diye bir başlık atmıştım. Sigara Yanıkları bloğun yazarlarından Travis "bari sen yapma yahu" diye yazmıştı. O aralar ben Angelopoulos filmlerini falan yazıyordum bol bol. Herhalde şaşırmış olmalı, Angelopoulos filmleri izleyen birisinin Recep İvedik'e gülmesine. İlk iki Recep İvedik filmlerinde zeka parıltısı bulmadığımı iddia etmem kendimle çelişmem anlamına gelir. "Yahşi Batı"da tek saniye bile gülmediğimi ve filmi hiç enteresan bulmadığımı da belirtmek istiyorum. Yani burada beni güldüren şey salt tuvalet edebiyatı ve küfür değil demek istiyorum ki Recep İvedik açıkça küfür kullanmaz. Evet Recep İvedik bir projedir, esnaflığın en başarılı örneklerinden birisidir, ticari sinemanın Türkiye'deki en başarılı karşılığıdır, banaldir, iğrençtir; ama zeka yoksunu, katıksız tuvalet edebiyatı da değildir. İlk iki filmdeki hikaye kurgusu da iyi kötü vardı; fakat bu son filmde bu kurgu tamamen boşlanmış ve birinci "Vizontele" gibi ardı ardına sıralanan skeçler bütününe dönüşmüştür. Ara ara tebessüm ettirmenin ötesinde basbayağı güldüren anlar mevcuttur ama bu bahsettiğim yönüyle çok eksik bir filmdir bana göre. Kendi adıma, ilk iki filmin hatrına bir şans daha vereceğim ekibe. Bu sefer de özentisiz bulursam üçüncü serisinden sonra izlemeyi bıraktığım "Saw/Testere" serisi gibi vedalaşacağım kendileriyle.
24 Haziran 2009
"Trilogy: the Weeping Meadow" (2004)
Theo Angelopoulos ile olan ilişkimde sona geliyorum. Elimde bir tane filmi kaldı. O da 230 dakika olduğu için ne zaman izlerim hiç bir fikrim yok. Trilogy: The Weeping Meadow (Üçleme: Ağlayan Çayır, 2004) uzun soluklu bir hikaye anlatımı, yerel motiflerin kullanımı, olağanüstüötesi görüntüleri, etkileyici tema müziğiyle tipik bir Angelopoulos filmi. Film Angelopoulos'un en iyi filmi olmamasına rağmen, içerisinde sinema tarihine geçebilecek sahneler barındırıyor. Resimdeki sahne örneğin. Koyunların ağaca asılıdığı sahne de çok etkileyici. Son 20 dakikada uyukladım ve filmin sonuna doğru uyandım. Sahne o kadar etkileyiciydi ki o 20 dakikayı bir daha izledim. Üçlemenin ikinci ayağı 2008 yılında çıktı ve izlemek için sabırsızlanıyorum.
13 Nisan 2009
"The Suspended Step of the Stork" (1991)
Dayanamıyorum yine Angelopoulos filmleri izliyorum. Bu arada sizden habersiz, Days of 36 (36 Günleri,Thedoros Angelopoulos, 1972) adlı bir filmini de izledim. Dandikti. The Suspended Step of the Stork (Leyleğin Havada Kalan Adımı, Thedoros Angelopoulos, 1991) ise nefes kesici bir film. Bir insanın her şeyi bırakıp gitmesi gibi oldukça ilginç bir temaya sahip. Şimdi burada gitmek-kalmak üzerine büyük laflar etmek isterdim de benim tercihim işin ameleliğini yapmak. Filmleri tanıtmak, yermek, teknik özelliklerinden dikkat çekenleri tanıtmak, ilginç resim ve videolar yüklemek...Mesela, üç beş ay önce Türkiye'de "Issız Adam'ı (Çağan Irmak, 2008) izleyip ilişkiler üzerine büyük büyük laflar etme mahalle baskısı" vardı. Ben bunu yapmak istemedim. Yapamayacağımdan değil. Altı üstü kurgusal bir eser olan bir filmle hayatın anlamanın çözülemeyeceğini düşündüğüm için kaçındım böyle bir şeyden. O yüzden bu filmle ilgili büyük laflar, hele de şiirsel büyük laflar etmek istemiyorum. Halkın deyimiyle manyak bir film.
29 Mart 2009
"Voyage to Cythera" (1984)
Zihnimin bir Angelopoulos filmi izleyemeyecek kadar meşgul olmasına rağmen -seçimlerden dolayı değil-, oturup Voyage to Cythera'ı (Kitara'ya Yolculuk, 1984) izledim. Uzun yıllar sürgünde kalmış bir adamın evine dönmesi ve bu dönüş sonucunda çevresindekilerle çatışmasını anlatıyor film. Türkiye'de sık rastlanılan, arsayı müteahhite teslim etmeyen inatçı yaşlı insanlar vardır. Bu filmdeki kahraman da benzer bir duruş sergiliyor ve sahip olduğu tarlaları belediyeye istimlak etmiyor. Bu tarlalar onun için bir aidiyet sembolü. Yine ustalıkla kotarılmış uzun planlar var filmde. Angelopoulos'a biraz ara vermeyi düşünüyorum. Hepsi iyi ama hepsi birbirine benziyor.
01 Mart 2009
"The Beekeeper" (1986)
Angelopoulos'un yolculuğu devam ediyor. Bu kez yolcumuz tüm zamanların en yakışıklı oyuncularından biri, Marcello Mastroianni. Kızının evlenmesi, mevsimlik bir işe çıkması ne kadar etkiler bir insanı? Bunlar sadece ufak bahaneler de olabilir; tıpkı okuldaki tarih kitaplarında Avusturya-Macaristan veliahtının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesinin 1. Dünya Savaşının sebebi olarak verilmesi gibi.. Yine mükemmel fotoğraflar, mükemmel diyaloglar ve oyuncuları havaya sokan bir atmosfer yaratmış Angelopoulos. Bu adam reklam filmi çekse yine etkileyici olurdu herhalde.
14 Şubat 2009
"Landscape in the Mist" (1988)
Thedoros Angelopoulos'un üçüncü filmini de izledim. Landscape in the Mist (Puslu Manzaralar, 1988) bazı yerlerde okuduğuma göre Angelopoulos'un en iyi filmi değil bana göre. Yine birileri, mükemmel görüntüler eşliğinde bir arayış içerisinde. Bu sefer arayış içerisinde olanlar iki çocuk. Almanya'daki kimliği meçhul babalarını arıyorlar. Bir cuma akşamı nöbetinde izlediğim için filmi, içine girmek çok mümkün olmadı. Angelopoulos filmleri mümküse sakin bir yerde, sakin bir kafayla izlenmeli. Bir de çocuklardan biri şiir okumaya başlayınca iyice koptum filmden. Evet gizlemiyorum, şiiri ve şiirsel lafazanlıkları sevmiyorum. Mesela benden şöyle bir yazı asla okuyamazsınız:Ve hayatın çatık kaşlı yüzü bakıyordu sığınacak sıcacık bir liman arayan iki zavallı çocuğa...Puslu manzaralarda kaybediyorlardı umutlarını, hayallerini ve gelecek adına güzel olan ne varsa...Uzanmış bir eli geri itmek midir hayat yoksa...Dönmüş bir sırtı sıvazlayarak ve...Aslında bütün gülücükler sahte miydi?..Neden?..et cetera et cetera...
30 Ocak 2009
"Eternity and a Day" (1998)
Angelopoulos'la birbirimizi tanıma sürecimiz devam ediyor. 125 dakika gibi, bir Angelopoulos filmi için kısa sayılabilecek uzunluktaki Eternity and a Day (Sonsuzluk ve Bir Gün, 1998); hayatı bir arayış içerisinde geçmiş olan ve son gününü yaşadığını bilen bir yazarın, flashbacklerle düşsel bir şekilde anlatılan anıları eşliğinde bu son gününde yaşadıklarını anlatıyor. Bu yazarın hayatı boyunca aradığı şeyin ucu buraya da dokunuyor. Bir Yunan şairin, Osmanlıya karşı ayaklanan Yunan halkına ilham vermek için yazdığı fakat bitiremediği bir şiirin kaybolan satırlarını arıyor filmin kahramanı. Fakat bu durumun filmde ajitasyon olacak bir şekilde verilmediğini söylemek isterim. Brahms'ın Macar danslarını andıran müziği unutulacak cinsten değil. Bu kadar başarılı bir çocuk oyuncu gördüğümü de hatırlamıyorum. Veya hatırlamak için çok düşünmem lazım diyeyim. Ve görüntü yönetimi...Diyecek söz yok. Adam bu işi biliyor. Fotoğrafa bakınız ve filmde bunun gibi sayısız olağanüstü güzel görüntüler olduğunu hesaba katınız, ne demek istediğimi o zaman anlayacaksınız. Spike Lee'nin 25th Hour (25. Saat, 2002) adlı filmiyle hikaye açısından benzerliğini de ilginç buluyorum.
20 Ocak 2009
"Ulysses' Gaze" (1995)
Theodoros Angelopoulos, uzun zamandır üzerinde durulması gereken yönetmenler listemde yer alıyordu. Nihayet bugün ilk Angelopoulos filmini izledim. Ama ne film...Ulyses's Gaze (Odesanın Bakışı, 1995) 90lı yıllardın en iyi filmlerinden biridir desem fazla itiraz eden çıkmaz herhalde. Aslında yanılıyorum, çıkacaktır. Aşağıda saydığım filmler sizin favori filmlerinizdense Ulyses' Gaze'den uzak durunuz: Armageddon (Armageddon, Michael Bay, 1998), Mr. & Mrs. Smith (Bay ve Bayan Smith, Doug Liman), The Perfect Storm (Kusursuz Fırtına, Wolfgang Peterson, 2000), Cannibal Holocaust (Ruggero Deudato, 1980), Hababam Sınıfı Üç Buçuk (Ferdi Eğilmez, 2006), I Am Legend (Ben Efsaneyim, Francis Lawrence, 2007) vs. vs...Olağanüstü güzel bir işçiliği var filmin. Her anlamda üstün bir eser. Bu kadar uzun planları bu kadar ustalıkla çekmek benim diyen yönetmenin yapabileceği bir şey değil. Videoda filmin en çok ses getiren sahnelerinden birisini göreceksiniz. Tema müziği dağlayan cinsten. Hikaye anlatımı açısından da on numara bir film. Adı bile belli olmayan bir adamın eşsiz sekanslar eşliğinde Balkanlarda yaptığı acı veren bir yolculuk filmde anlatılan. Her planda karakterin ruh halini siz de yaşayacaksınız. Daha ne desem...Halkın deyimiyle "böyle bi filim yok abijiim!". Filmi izlerken, Harvey Keitel'ın filmdeki en zayıf halka olduğunu düşünüyordum, keşke Al Pacino'yu oynatsaymış diye içimden geçirmiştim. Film bittikten sonra internette yaptığım araştırmada, yönetmenin aslında Pacino'yu oynatmayı düşündüğünü sonradan Keitel'da karar kıldığını öğrendim. Pacino oynasaydı eminim film çok daha klas olacaktı. Angelopoulos'la ilişkimiz daha yeni başladı, henüz birbirimizi tanıma aşamasındayız (:P) ancak hislerim bana diyor ki çok büyük bir sanatçıyla karşı karşıyayım. Haneke'de de aynısı olmuştu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



