Harvey Keitel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Harvey Keitel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Kasım 2010
Yine işimiz var
Ne zaman yeni bir yönetmen keşfetsem; ona yoğunlaşıyorum, oturup bütün filmlerini izliyorum. Bunu yaparken kronolojik sırayı takip etmem gerekirken, ben en iyi filmlerini önce izliyorum. Sonra da kötü filmleri kalıyor ve o bölüm oldukça sıkıcı olabiliyor. Jarmusch'da, Haneke'de, Angelopoulos'da, ve en son Kaurismaki'de hep böyle oldu. "Bad Lieutenant/Kötü Polis"in (1992) yönetmeni Abel Ferrera'ya da önümüzdeki günlerde eğileceğim ve yine yoğun bir mesai beni bekliyor anlaşılan. Kendisi New York'un Little Italy'si Bronx'da doğmuş. Buradan çıkan Scorsese ve ekibi yıllarca maço filmler yaptı. Abel Ferrera'da o kafadan ama biraz daha provokatif olmayı tercih ediyor. Bağımsızlık ruhuna ihanet etmiyor. Filmleri grafik şiddet ve erotizm dolu. İnsan doğasınından bir yere gitmeyen kötücüle odaklanmış durumda. New York'da geçen rahatsız edici suç öykülerine yoğunlaşıyor. Yani tam bana göre bir yönetmen. İlerleyen günlerde birçok filmiyle ilgili yazılarım olacak. "Bad Lieutenant" da uzun zamandır hakkında yazılar okuduğum bir filmdi. Alternatif anti-kahraman listemi yazarken, bu filmi izlemiş olsaydım bir şekilde bir yerlere iliştirirdim diye düşünüyorum. Filmde Harvey Keitel'in oynadığı ismi bile olmayan Teğmen (lieutenant) katıksız bir anti-kahraman. Uyuşturucu, alkol, şiddet eğilimi, kumar tutkusu, ağzı bozuk olma durumu, cinsel sapkınlıklar, inançsızlık, ilkesizlik gibi bir anti-kahramandan bekleyebileceğimiz bütün özelliklere sahip. Gerçekten filmin isminin hakkını verecek kadar kötü bir polis. (SPOILER) Günün birinde iki Hispanik Amerikalının bir rahibeye akıl almaz bir şekilde tecavüz etmesi, teğmenin hayatında çok büyük değişikliğe sebep oluyor. Daha mı iyi oluyor? Hayır. Sadece ne kadar kötü olduğunun farkına varıyor ve bu olay ne yaparsa yapsın asla iyi olamayacağını anlamasını sağlıyor. Artık iyiyle kötü kırması bir ucubeye (virtue freak) dönüşüyor. Tuhaf ve rahatsız edici bir film "Bad Lieutenant". Kült mertebesine ulaştığı için nefret edeni de çok. Kutsal değerler üzerinden provokasyon yapmasıyla birçok insanın tepkisini çekmiş. Bu provokatif Scorsese'le tanışmak için en uygun film "Bad Lieutenant".
26 Ocak 2010
"Alice Doesn't Live Here Anymore" (1974)
Benim 70ler Amerikan sinemasını ne kadar sevdiğimi takipçilerim bilirler. Sağ tarafta yer alan etiketler kısmında "70ler" bölümüne tıklarsanız, 70lerle ilgili önceki yazılarıma bakabilirsiniz. Bu döneme karakterini veren, onu etkileyen yönetmenlerden biri ve meşhur "neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk" sözünün sahibi Martin Scorsese (Sıkorsaysi okunur) Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976) filmiyle bilinir en çok. Yönetmenin hayranları, Taxi Driver'dan önce Mean Streets (Arka Sokaklar, 1973) adlı çok güzel bir filminin de olduğunu bilirler. Bu filmdeki başarısı kendisine Alice Doesn't Live Here Anymore'u (Alice Artık Burada Oturmuyor, 1974) çekme şansını getirmiştir. Kariyeri boyunca maço erkek dünyasını anlatan Scoresese'nin kahramanı kadın olan tek filmidir Alice. Yönetmen seçimi aşamasında "Kadınlar hakkında ne biliyorsun?" sorusunu: "Hiçbir şey, fakat öğrenmek isterim" diye yanıtlamıştır Scorsese. Film, o dönemin genel ruh hali içerisinde yine bir kaybeden Amerikan rüyası kurbanını konu alıyor. Alice'i Ellen Burstyn canlandırıyor. Requiem for a Dream'deki (Bir Düş İçin ağıt, Darren Aronofsky, 2000) Sara rolüyle hatırlansa da çok, Alice rolüyle Oskar aldığı, ondan önce de The Exorcist'te (Şeytan, William Friedkin, 1973) Linda'nın annesini oynadığı çok bilinmez. İşte resimleri...

Evlenmeden önce şarkıcılık yapan, evlenince bu hayatı bırakan, 12 yaşında sorunlu bir evlat sahibi, aradığını bulamamış, erkeklerden yana şansız; ancak yine de onlarsız yapamayan bir kadındır Alice. Filmde Alice'in hayatına giren erkeklerden ilki tabi ki kocası. Resimde de görüldüğü üzere ayı karakterli bir adamdır kocası. Yatak odasında bile sigara içer ve şiddete meyillidir. Aralarında her türlü iletişim de sıkıntılı bir vaziyettedir. Filmin hemen başlarında adam bir trafik kazası sonucu ölür ve Alice eski kariyer yaptığı yere doğru oğluyla gitme işinde koyulur. Ağlasa, zırlasa da bu ölüme çok da üzülmez Alice; çünkü bir bakıma o eski güzel günler tekrar gelecektir.
Hedefe varmak için paraya ihtiyaç vardır. Yolda bir kasabada kendine bir şarkıcılık işi bulur Alice. Bir motele yerleşirler oğluyla. Amerikan filmlerinde, şu motellerin nasıl işlendiklerine dair de bir yazı yazmalıyım. Amacına ulaşma yolunda güçlü bir kadın portresi çizmek isteyen Alice, İki üç dakika direnç göstermesine rağmen, hayatına yine bir erkek sokar. Gencecik bir Harvey Keitel, Ben rolüyle harikalar yaratır filmde. Bu adam da hayırsız çıkınca, çok zor bulduğu şarkıcılık işini bırakıp kasabadan ayrılmak zorunda kalır Alice ve oğlu.
Yol üstündeki bir kasabada bir garsonluk işi bulur Alice. Bayan garsonlarla ilgili yazımı haklı çıkarır derecede bir hayat geçiren Alice, yine hayatına bir erkeği sokar. Çiftçi David onun için sakalını kesecek kadar ona değer veriyor gibi gözükse de sonuçta yine Alice'e kendi düşündüğü hayatı yaşatmaya heveslidir.
Çok sevdim bu filmi. İsmi zaten "ben iyi bir filmim" diye bağırıyor. Çok iyi bir karakter çözümlemesi. Olağanüstü başarılı diyaloglar barındırıyor. Oyunculuklar destansı bir yalınlıkta. Yaşasın Scorsese bakış açıcı, yaşasın Actor's Studio elemanları. Filmde hoş sürprizler de var. Mesela 12 yaşında bir Jodie Foster.
Kısacık rolüne rağmen, filmdeki en sempatik karakterlerden biri Audrey rolüyle Jodie Foster. Bir oğlan çocuğu gibi giyinmesi acaba ilerideki...
Şu arkadaki gözlüklü kızı tanıdınız mı?
Başta Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986) olmak üzere bir çok David Lynch filminden tanıdığımız Laura Dern de bu filmde çok kısa gözükerek, filmi daha çok sevmeme sebep oldu.

Evlenmeden önce şarkıcılık yapan, evlenince bu hayatı bırakan, 12 yaşında sorunlu bir evlat sahibi, aradığını bulamamış, erkeklerden yana şansız; ancak yine de onlarsız yapamayan bir kadındır Alice. Filmde Alice'in hayatına giren erkeklerden ilki tabi ki kocası. Resimde de görüldüğü üzere ayı karakterli bir adamdır kocası. Yatak odasında bile sigara içer ve şiddete meyillidir. Aralarında her türlü iletişim de sıkıntılı bir vaziyettedir. Filmin hemen başlarında adam bir trafik kazası sonucu ölür ve Alice eski kariyer yaptığı yere doğru oğluyla gitme işinde koyulur. Ağlasa, zırlasa da bu ölüme çok da üzülmez Alice; çünkü bir bakıma o eski güzel günler tekrar gelecektir.
Hedefe varmak için paraya ihtiyaç vardır. Yolda bir kasabada kendine bir şarkıcılık işi bulur Alice. Bir motele yerleşirler oğluyla. Amerikan filmlerinde, şu motellerin nasıl işlendiklerine dair de bir yazı yazmalıyım. Amacına ulaşma yolunda güçlü bir kadın portresi çizmek isteyen Alice, İki üç dakika direnç göstermesine rağmen, hayatına yine bir erkek sokar. Gencecik bir Harvey Keitel, Ben rolüyle harikalar yaratır filmde. Bu adam da hayırsız çıkınca, çok zor bulduğu şarkıcılık işini bırakıp kasabadan ayrılmak zorunda kalır Alice ve oğlu.
Yol üstündeki bir kasabada bir garsonluk işi bulur Alice. Bayan garsonlarla ilgili yazımı haklı çıkarır derecede bir hayat geçiren Alice, yine hayatına bir erkeği sokar. Çiftçi David onun için sakalını kesecek kadar ona değer veriyor gibi gözükse de sonuçta yine Alice'e kendi düşündüğü hayatı yaşatmaya heveslidir.
Çok sevdim bu filmi. İsmi zaten "ben iyi bir filmim" diye bağırıyor. Çok iyi bir karakter çözümlemesi. Olağanüstü başarılı diyaloglar barındırıyor. Oyunculuklar destansı bir yalınlıkta. Yaşasın Scorsese bakış açıcı, yaşasın Actor's Studio elemanları. Filmde hoş sürprizler de var. Mesela 12 yaşında bir Jodie Foster.
Kısacık rolüne rağmen, filmdeki en sempatik karakterlerden biri Audrey rolüyle Jodie Foster. Bir oğlan çocuğu gibi giyinmesi acaba ilerideki...
Şu arkadaki gözlüklü kızı tanıdınız mı?
Başta Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986) olmak üzere bir çok David Lynch filminden tanıdığımız Laura Dern de bu filmde çok kısa gözükerek, filmi daha çok sevmeme sebep oldu.
20 Ocak 2009
"Ulysses' Gaze" (1995)
Theodoros Angelopoulos, uzun zamandır üzerinde durulması gereken yönetmenler listemde yer alıyordu. Nihayet bugün ilk Angelopoulos filmini izledim. Ama ne film...Ulyses's Gaze (Odesanın Bakışı, 1995) 90lı yıllardın en iyi filmlerinden biridir desem fazla itiraz eden çıkmaz herhalde. Aslında yanılıyorum, çıkacaktır. Aşağıda saydığım filmler sizin favori filmlerinizdense Ulyses' Gaze'den uzak durunuz: Armageddon (Armageddon, Michael Bay, 1998), Mr. & Mrs. Smith (Bay ve Bayan Smith, Doug Liman), The Perfect Storm (Kusursuz Fırtına, Wolfgang Peterson, 2000), Cannibal Holocaust (Ruggero Deudato, 1980), Hababam Sınıfı Üç Buçuk (Ferdi Eğilmez, 2006), I Am Legend (Ben Efsaneyim, Francis Lawrence, 2007) vs. vs...Olağanüstü güzel bir işçiliği var filmin. Her anlamda üstün bir eser. Bu kadar uzun planları bu kadar ustalıkla çekmek benim diyen yönetmenin yapabileceği bir şey değil. Videoda filmin en çok ses getiren sahnelerinden birisini göreceksiniz. Tema müziği dağlayan cinsten. Hikaye anlatımı açısından da on numara bir film. Adı bile belli olmayan bir adamın eşsiz sekanslar eşliğinde Balkanlarda yaptığı acı veren bir yolculuk filmde anlatılan. Her planda karakterin ruh halini siz de yaşayacaksınız. Daha ne desem...Halkın deyimiyle "böyle bi filim yok abijiim!". Filmi izlerken, Harvey Keitel'ın filmdeki en zayıf halka olduğunu düşünüyordum, keşke Al Pacino'yu oynatsaymış diye içimden geçirmiştim. Film bittikten sonra internette yaptığım araştırmada, yönetmenin aslında Pacino'yu oynatmayı düşündüğünü sonradan Keitel'da karar kıldığını öğrendim. Pacino oynasaydı eminim film çok daha klas olacaktı. Angelopoulos'la ilişkimiz daha yeni başladı, henüz birbirimizi tanıma aşamasındayız (:P) ancak hislerim bana diyor ki çok büyük bir sanatçıyla karşı karşıyayım. Haneke'de de aynısı olmuştu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
