Karşılaştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karşılaştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Ekim 2009

"Eden Lake" (2008)

Geçen sene bu zamanlar İngiltere'de bir kasabaya gece yarısı inmiştim. Etrafımda gezinen 15-16 yaş grubuna mensup, motosikletli bebelere çok benzeyen bebeler Eden Lake'de (Kanlı Göl, James Watkins, 2008) haftasonu tatili için kırsala giden bir çifte hayatı zehir ediyor. Bu aralar sıkça vizyona giren dandik korku filmlerinin aksine, Eden Lake boşa kürek çekmiyor ve bir korku-gerilim filminden ne beklerseniz karşılığını veriyor; ama fazlasıyla değil. Taşı gediğine oturtan bir film. Arabayı devrinde kullanıyor. Arabayı devrinde kullanmayan veya korku-gerilim filminden ne beklerseniz karşılığını fazlasıyla veren, 70li yıllara ait, Eden Lake'e benzeyen bir film var. Straw Dogs (Köpekler, Sam Peckinpah, 1971) bence korku filmi çekmeye çok müsait olan İngiltere kırsalını bir fon olarak çok iyi kullanıyor ve tabiatında mevcut olan iyi film sıfatı sayesinde unutulmaz bir klasiğe dönüşüyor. Dustin Hoffman'in her zamanki gibi üst düzey oyunculuğu ve diğer İngiliz aksanlı oyuncuların da üstün performansıyla film gerçekten izlemeye değer.

27 Eylül 2009

"Das Experiment" (2001)

Böyle başlığında das, auf olan filmleri çok severim (Das Boot, Das Leben der Anderen, Auf der anderen Seite, Angst essen Seele auf gibi). Şu sonuncusuna değinmem lazım bir ara, çok ilginç bir film. Her insanda hali hazırda var olan şiddet eğilimini, şerefsizleşme potansiyelini bilimsel bir şekilde ortaya çıkarmak için tasarlanan ve rastgele seçilmiş 20 bireyi bir hapishaneye tıkarak işe girişen bir deneyi konu alıyor Das Experiment (Deney, Oliver Hirschbiegel, 2001). Tıpkı A Clockwork Orange'da (Otomatik Portakal, Stanley Kubrick, 1971) olduğu gibi. Das Experiment'te gönüllük esas ve işin sonunda para vadedilirken, A Clockwork Orange'da faşizan bir şekilde mahkumlar bu deneyin kobayı oluyorlar. Das Experiment'in başrolünde Fatih Akın'ın favori oyuncularından Moritz Bleibtreu oynuyor. Bleibtreu zaten dünyaya oyuncu olarak gelmiş bir isim bana göre. Inglorious Basterd'de (Soyguncular Çetesi, Quentin Tarantino, 2009) olduğu gibi; yine bir Alman, unutulmaz bir şerefsiz portresi çiziyor. Jestus von Dohnanyi'nin oynadığı Gardiyon Berus performansı görülmeye değer. İtiraf edeyim, Alman sinemasını Fransız sinemasından daha çok seviyorum. Çok iyi filmler yapıyorlar. Das Experiment de bunlardan biri. Bu arada filme sesiyle destek veren Fatih Akın'ın, Auf der anderen Seite'nin (Yaşamın Kıyısında, 2007) bitişiyle ilgili olarak Das Experiment'ten etkilendiğini düşünüyorum. Belki de sadece tesadüftür.

12 Eylül 2009

İki tane çok merak edilen Türk filmi

Yıllardır merak ettiğim iki filmi nihayet izledim. Bu iki film de 90lı yıllara ait; yani Türk sinemasının en verimsiz, en bunalımlı, en çok eleştirilen dönemine. 1972 yılında 302 falan film çekilen ülkemizde, yanlış hatırlamıyorsam 1991-92'de falan 13-14 film çekilmişti. İşte bu dönemde ortaya çıkan bu iki film hakederek külte dönüşmüştü. Bir çok kez televizyonda verilmesine rağmen, ben kaçırmıştım bu filmleri. Nihayet bir şekilde izlemiş bulunuyorum.

Dönersen Islık Çal (Orhan Oğuz, 1993) tam da en bunalımlı döneme denk geliyor. Kız Kulesi Aşıkları, Sarı Tebessüm, Yengeç Sepeti gibi saçma sapan filmlerin çekildiği bir dönem. Nitelikli, alternatif tavrıyla dikkat çeken bir yapım. Marjinal hikayesi, o döneme göre söylenmemiş şeyleri söylemesi filmi kült yapıyor. O yıllarda Ferdi Tayfur'un, Fadimenin Düğünü klibiyle de popüler olan travestiler üzerine ilk kez bu kadar ciddi bir çalışma gerçekleştirildiğini görüyoruz (Kemal Sunal filmlerindeki Kız İsmet'i saymazsak). Hatta filmde fahişeyi oynayan, gencecik Derya Alabora "Bunlar çıktı, bizim işler kesatlaştı" diyor. Orhan Oğuz çok üst düzey bir yönetmen değildir: bence bu filmi farklı kılan kişi senaryo yazarıdır. Cemal Şan, benim çok sevdiğim Sekiz Gün Üçlemesi'nin yönetmeni. O zamandan belliymiş nitelikli bir yönetmen olacağı. Bu iki marjinal karakteri bulup, onlara bir noktada buluşturmak, aralarındaki dostluğu etkili bir şekilde perdeye yansıtmak maharet istiyen bir şey olsa gerek. Bu film hep, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar'la (Atıf Yılmaz, 1993) beraber anılır. Aynı yıl gösterime girdiği ve aynı camiayı yansıttığı için.

Sinan Çetin Bay E'nin (1995) sonunda,bir film eleştirmenini konuşturarak aklı sıra eleştirmenlere giydirmiş. Çok da haklı şeyler söyleyen eleştirmene "ne diyor bu ya" gibi bir tavır takınan Sinan Çetin, son zamanlarda hep çuvalladı; ancak Bay E gerçekten kült olmayı hak eden bir film. Yavaş yavaş bunalımdan çıkılan bir dönemde çekilmesi, filmi teknik olarak da başarılı kılıyor. Tür olarak fantastik bir film Bay E. Yani mantık falan ararsanız maça otomatikman mağlup başlarsınız. Yapacağınız şey oturup, yönetmenin hayal gücünün ne kadar genişleyebildiğini seyretmek. O dönem için biraz erken olabilir bu tarz bir film çekmek ; ama kült filmin tanımı da budur zaten. Zamanında anlaşılamamış olmak bir filmi kült yapan en önemli özelliklerden biridir. İlgi çekici, hayatta bir kere izlenmeyi hak eden bir film Bay E.

23 Ağustos 2009

"Blow Out" (1981) "Blowup"dan (1966) daha iyi!

Son zamanlarda esinlenme, araklama, uyarlama, yeniden çevrim vb. konularda çok yazı okuduğum için aklıma bu kıyaslama geldi. Günümüzde çok tartışılan konular bunlar. Özellikle Tarantino (ondan önce de sıkça De Palma) filmlerinde çekinmeden bunları uyguladığı için tartışılır oldu. Artık günümüzde eski filmlere gönderme yapmayan film zor bulunur oldu. Bunları yakalayınca torpidoda boncuk bulmuşcasına sevinen sinefiller de çok sıkıcı olmaya başladılar. Blow Out'un (Patlama, Brian De Palma, 1981) Blowup'dan (Cinayeti Gördüm, Michelangelo Antonioni, 1966) esinlenerek çevrildiği ayan beyan ortadadır. Kimse de buna itiraz etmez; çünkü Blow Out çok iyi bir filmdir.

En sevdiğim Antonioni filmidir Blowup. Diğer filmlerini çok sevdiğimi söyleyemem. Gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden biri olarak kabul edilse de benim tercihim bu şekilde. Bir fotoğraf karesini büyütmek anlamına gelir blowup. Filmin Türkçe adı en ilginç bulduğum adlardan biridir. Cinayeti gördüm diyerek spoilerın (filmlerin sağlıklı bir şekilde izlenmesini etkileyen bilgi) kralını vermişler. Hemen anlıyorsunuz ki filmde bir cinayet var ve adam o cinayeti görecek, başına işler gelecek. Aynen öyle oluyor zaten. Imdb'de filmin türü için mystery yazıyor: yani gizemli, egzantirik, asortik, esrarcengiz... Girişimci Türk işletmecisinin elinde bu gizem kuşa dönmüş oluyor böylece. Filmin başrol oyuncusu, son filmi Romantik (Sinan Çetin, 2007) olan ama benim Dario Argento klasiği Profondo Rosso (Derin Kırmızı, 1975) ile hatırladığım David Hemmings. Kusursuz stilize edilmiş görüntü yönetimi ve dingin yapısı ile dikkatini çeken çok başarılı bir film Blowup. Aynı anda hem iyi bir sanat filmi hem de cahil halkın, Hıncal Uluç'un falan zevk alacağı iyi bir seyirlik. İzleyeceğim film illa yeni bir filmi olsun demeyenlerdensiniz bu filmi kaçırmayınız.

Tarantino'nun ilk üç favori filmi arasında yer alır Blow Out. Birincisi Il buono, il brutto, il cattivo (İyi Kötü Çirkin, Sergio Leone, 1966), ikincisi de Rio Bravo'dur (Kahramanlar Şehri, Howard Hawks, 1959). Bir adam, bir ses kayıt cihazıyla (Blowup'ta bu fotoğraf makinesiydi), bir cinayeti görür. Görünürde 80lerin sıradan bir polisiye gerilimidir Blow Out; ancak o kadar usta işi bir kurgusal yapıya sahiptir ki The Usual Suspects'le (Olağan Şüpheliler, Bryan Singer, 1995) veya The Hangover'la (Felekten Bir Gece, Todd Philips, 2009) aşık atabilir. Şu aşağıdaki fotoğraftaki adamların adını bilmediğim spor dalında buzların içinde kaydıkları gibi filmin içinde kayar gidersiniz. Asla bir sanat filmi değildir, ama yedinci sanatın en iyi filmlerinden birisidir. Esinlendiği filmden daha iyi bir film olarak hatırladığım ender yapımlardan birisidir Blow Out.

17 Ağustos 2009

İki David Cronenberg filmi

Kanadalı yönetmen David Cronenberg'in sadece eXistenZ (Varoluş, 1999) adlı filmini izlemiştim. Bilimkurguya olan yatkınlığını biliyordum. Çok seçici olduğum bir tür olan bilimkurgudan film izlemek benim için her zaman bir risktir. Hıncal Uluç'un Milan Baros için "golcü değil" şeklinde saçmalaması gibi ben de bazı çok beğenilen bilimkurgu filmlerini beğenmemişimdir. David Cronenberg beni yarı yolda bırakmadı.

The Fly (Sinek, 1986) Star televizyonunda defalarca yayınlandı ve ben hep kaçırdım. Ayıp etmişim. Cronenberg'in yaratıcılığını gösterdiği bir film The Fly. Korku türüne de yakın olan bir bilimkurgu filmi. Efektlerin ne kadar başarılı olduğunu resimden anlayabilirsiniz. Alien serisinden aşağı kalır bir yanı yok bence. Mizah ögesi filmin başlarında fazlaca devreye giriyor ve makara bir film mi diye içinizden geçirmiyor değilsiniz; fakat giderek film öyle karanlık bir atmosfere bürünüyor ki ürperiyorsunuz. Mizah ve aşk-meşk işlerine bu kadar bulaşıp da yine de feci bir film olmayı başarabilmek önemli bence.

İşte kült film budur. Hideo Nakata'nın Halka serisinde kimden esinlendiğini artık daha iyi anlıyorum. Videodrome (1983) teknolojik bir aletten nasıl lanet gelebileceğini anlatan çok iyi bir film. Aynı The Fly'da olduğu gibi; efektler, hikaye örgüsü, oyunculuklar, ışık kullanımı, diyaloglar, atmosfer yaratımı, seyirciyi içine alma, tırsıtma, merak duygusu uyandırma, izleme isteği yaratma konusunda çok başarılı bir film. Zaten filmin kendisi izlemek üzerine inşa edilmiş, seyircide de benzer bir istek uyandırıyor film. Sürükleyici kelimesi burada eksik kalıyor. Videodrome görsel bir şey, kelime bulamıyorum. Bu arada filmin başrol oyuncusu James Woods gözlük taktığında İbrahim Altınsay'a çok benziyor.

24 Temmuz 2009

İki manyak yeniden çevrim

Bu bloğu takip edenler bilir ki yeniden çevrime karşı olan birisiyim. Orijinal bir şeyler yaratmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yeniden çevrimler genelde asıllarından kötü olurlar, ancak bazen böyle daha iyileri de çıkar. Elbette ki bu yazıda ele aldığım iki yeniden çevrimin asıllarından daha iyi olması, onların asıl filmlerin mirasını sömürdükleri gerçeğini değiştirmiyor.
My Bloody Valentine (Sevgililer Günü Katliamı, George Mihalka, 1981) Tarantino'nun favori korku filmlerinden olması sebebiyle ilgimi çekti. "Gördüğüm en kanlı film" demiş Tarantino. Filmlerdeki kan, revan olayları için gore kelimesi kullanılır İngilizcede. Şöyle bir karşılaştırma yapayım: Yeniden çevrimdeki (Patrick Lussier, 2009) gore oranı FC Barcelona'nın oynadığı futbolsa, orijinal filmdeki gore oranı FC Konyaspor'un oynadığı futbol olabilir anca. O dönemlerde omurilikten aşağıya çınnn diye bir ses göndermiş olabilir; fakat günümüzde pek etkilemiyor. Yeniden çevrimdeyse, Harry Warden iyi kazma-kürek işi çıkartıyor. Vuruyor, kırıyor, kesiyor, biçiyor...İbrahim Üzülmez'in futbolu gibi bir şey bu. Hassas bünyeler uzak dursun. Basında bazı haberler okudum. Filmi iyice araştırmadan, etmeden; romantik bir film zannedip sevgililer gününde filme giden çiftler olmuş. Eğer bu çiftlerdeki dişi kişilik salaksa, aralarında nasıl diyaloglar geçti merak ediyorum doğrusu. Yeniden çevrimin kurgusunun daha zekice olduğunu da belirtmeyelim. My Bloody Valentine (2009) benim gördüğüm en kanlı filmlerden biriydi.
İkinci filme gelirsek, şu afişe bakar mısınız? "Korkudan bayılmamak için sürekli kendinize bu sadece bir film, bu sadece bir film diye tekrarlayınız" diyor. Yeniden çevrimi (2009), amcamın oğlu Haydarla sinemada izledik. Orijinal filmin, Wes Craven gibi korku filmlerinin duayeni bir adamın 70lerde geçen, kötü şöhretli bir film olduğunu öğrenince iyice merakım arttı. İzleyince karşılaştırma yapabildim. Yeniden çevrimdeki gore oranı Lionel Messi'nin oynadığı futbolsa, orijinal filmdeki gore oranı Ümit Ozan'ın (eski FC Çaykur Rizesporlu, kalın bacaklı futbolcu) oynadığı futbol olabilir anca. Aynı şekilde, kurgusu daha iyi yeniden çevrimin.
Böyle istisnalar olabiliyor. O yüzden futbol pardon sinema sürprizlere açık bir oyun-sanat dalı.

11 Temmuz 2009

İlişkiler üzerine bir film

Woody Allen'ın Avrupa macerası devam ediyor. Ben kendisinin sıkı bir hayranı olmama rağmen, oyuncu olarak yer almadığı filmlere bir türlü ısınamıyorum. Vicky Cristina Barcelona (Barselona Barselona, 2008) da çok ısınamadığım bir film oldu. Bence Woody demek mizah demek ancak; filmde mizah adına doyurucu pek bir şey bulamıyoruz. Tamam egzotik Barselona görüntüleri var da bir Woody Allen filminde arayabileceğim en son şeylerden biri yerel motifler olurdu herhalde. Ha ilişkilerin karmaşıklığı üzerine başarılı bir film derseniz, Closer'ı (Daha Yaklaş, Mike Nichols, 2004) gördünüz mü derim. Üstelik Closer da yerel motifler de var (Londra). İlişkiler üzerine söz söyleyen çok başarılı bir film Closer. Daha devrimci, daha cesur, daha yaratıcı. Sinematoğrafi anlamında Vicky Chirstina Barselona'ya tur bindirir. Dön artık New York'a Woody!

11 Mart 2009

"Beyoğlu'nun Arka Yakası" (1986) & "Gece, Melek ve Bizim Çocuklar" (1993)


Birbirlerine benzediğini düşündüğüm iki film hakkında yazacağım bugün. Atıf Yılmaz'ın Gece, Melek ve Bizim Çocuklar'ı (1993) ve Şerif Gören'in Beyoğlu'nun Arka Yakası (1986). Bu iki film de İstanbul, Beyoğlu fuhuş sektörünü fon olarak kullanıyor. Karakterleri arasında; fahişler, travestiler ve madde bağımlıları var. Bu sektörün iğrençliğini göstermek için, Beyoğlu'nun Arka Sokakları biraz mizahi bir üslup kullanırken Gece, Melek ve Bizim Çocuklar oldukça rahatsız edici bir üslup kullanıyor ve karanlık bir evren çiziyor. İkinci filmin oyuncularının (Uzay Heparı, Derya Arbaş) genç yaşta ölmesi de magazin basını tarafından kötü şöhret olarak yorumlanmaktadır. Hassas bünyeleri sarsabilecek sahne ve diyalogları barındıran bu film aslında Atıf Yılmaz'ın genel tarzı dışında bir film olarak kabul edilir. Atıf Yılmaz'ın diğer filmlerindeki magazinel asiliğin aksine gerçekten asi ruhlu bir filmdir Gece, Melek. Avangard diyebileceğimiz bir film çekmiştir Atıf Yılmaz. Sanırım ilk defa bu filmde kendi seslerini kullanmış olan iki kötü oyuncuya (Tarık Akan, Oya Aydoğan) sırtını dayayan, Beyoğlu'nun Arka Yakası ise sarsıcı diyaloglara ve sahnelere sahip olmasına rağmen avangard bir film değildir. Bir çok insan böyle bir filmin varlığından bile haberdar değildir. O yıllarda fırtına gibi esen "Seni Sevmeyen Ölsün" şarkısı insana biraz tebessüm veriyor o kadar.

28 Ocak 2009

"The General" (1927)

Sinema dünyasında hep bahsedilir. Charlie Chaplin, çağdaşı Buster Keaton'ı kıskanıp yolunu kesmiştir. Aslında Buster Keaton O'ndan çok daha yetenekli bir sinema insanıymış falan... Okuduğum birçok kaynakta, Charlie Chaplin'in kişiliği hakkında olumsuz görüş bildiren çok sayıda insan var. Bu konuda fazla yorum yapamayacağım. Elimdeki tek Buster Keaton filmi, 1927 tarihli The General (General, Buster Keaton, Clyde Bruckman) adlı film. Şarlo'nun filmleriyle beraber izlediğim en iyi komedi filmlerinden biri. Yine; kapasitesinin üstünde bir işe girişen, girişmek zorunda kalan, sakar, kırılgan, duygusal, azimli bir adamın bir görevi (task) ifa etmek için verdiği inanılmaz mücadele ve bu mücadele esnasında meydana gelen akıl almaz absürtlükleri anlatıyor The General. Çok eski zamanlardan unutulmaz bir film mi bakmıştınız? The General tam size göre öyleyse. Elimde başka bir Buster Keaton filmi yok, fakat Sunset Blvd.'da (Sunset Bulvarı, Billy Wilder, 1950) bir cameosu (ünlü kişilerin filmlerde görünmesi) olduğunu hatırlıyorum.

12 Ocak 2009

Biyografisini bekliyorum

Franz Liszt (1811-1886) gelmiş geçmiş en önemli piyanistlerden biridir. Ruhunda kopan fırtınalar eserlerine de yansır ve dinlerken bu fırtanalar kapılıp alabora olmak çok olasıdır. "Manyak" diye tabir edebileceğimiz eserleri, yapıtlarının çoğunluğunu oluşturur. Bu eserleri çalmak da oldukça zordur ve kendisi de zaten bu eserleri icra ederken bir çok piyanoyu kırmıştır. Evet yanlış okumadınız, piyanoları kırmıştır. Bir ara yolu Türkiye'den de geçen Liszt'e sinema dünyası nedense ilgi göstermemiştir. Bir Rachmaninov güzellemesi olan Shine'da (Parıltı, Scott Hicks, 1996) bir iki cümle ile geçtiğini hatırlıyorum. Beethoven ve Mozart için yapılan biyografik filmlerden birisinin de Liszt için yapılmasını kendi adıma ve halkım adına Hollywood'dan rica ediyorum. Sinemaya uyarlamak için fazlasıyla malzeme mevcut hayatında. Yaşlılığını canlandırmak için De Niro mükemmel bir seçim olur. Bu arada "manyak" bir eseri için aşağıdaki play butonuna basınız.



04 Ocak 2009

Belki de sadece tesadüftür 3

Raising Cain (1992)


Psycho (1960)
Söz konusu kişi Brian De Palma olunca tesadüf olmadığını Moğolistan ÖSYM Başkanı da biliyor ama ben yine de belgelemek istedim. Psycho'daki (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960), içinde kadın cesedi bulunan arabayı bataklığa atma sahnesinin aynısı Raising Cain'de (İçimizdeki Şeytan, Brian De Palma, 1992) de var. Brian De Palma'daki Hitchcock esinlenmelerine itirazım olmadığını belirtmiştim. Bu arada kendisinden son zamanlarda ne kadar çok bahsettim değil mi? Neyse; Raising Cain, O'nun merak ettiğim son filmiydi. Fazlasıyla tatmin olduğumu söylebilirim. Bu adam bölücü. Ekranı bölüyor, kişilikleri bölüyor, cinsiyetleri bölüyor, yapışık ikizleri bölüyor ve bunu çok iyi yapıyor. Psycho içinse çok çılgın projelerim var. Devam filmlerini izleyeceğim, bana şans dileyin. Kan grubum B Rh -.

02 Ocak 2009

Seth Rogen

Judd Apatow ve ekibi demişken, bu ekibin en önemli elemanı Seth Rogen'e dikkatinizi çekmek isterim. Knocked Up'taki (Kaza Kurşunu, Judd Apatow, 2007) bum (serseri) rolünü oynayan kişi. Kendisini oynuyor gibi bir havası var. Ayrıca Superbad'in (Çok Fena, Greg Mottola, 2007) de yazarlarından biri ve bıyıklı polis rolünü oynayan kişi. Benim asıl dikkatinizi çekmek istediğim konu; eğer bir gün Joel Coen'in epik filmi The Big Lebowski (Büyük Lebowksi, 1998) yeniden çekilecek olursa, The Dude (Ahbap) rolü için O'ndan daha iyi bir seçim düşünemiyorum. Salaş, serseri duruşuyla bu role cuk oturacaktır. Walter Sobchak ve Donny rolleri için ise şu anda ortalıkta iyi duracak birilerini göremiyorum. Olsun, aynı ekip Seth Rogen'le bir daha çeksin, izleriz yine. Öyle değil mi The Big Lebowski severler?

28 Aralık 2008

Buscemi vs. Cavcı

Demirkubuz vs. Haneke başlıklı yazıma benzer bir yazı yazacağım bugün. Steve Buscemi ve Osman Cavcı'nın tiplerinin ve Demirkubuz ve Haneke'deki kadar keskin olmasa da, tarzlarının da benzediğini düşünüyorum. İkisi de bol miktarda salak adam rolü oynamıştır. Osman Cavcı genelde bu rolde ısrar ederken belki de etmek zorunda kalırken, Steve Buscemi değişik rollere soyunmasını da bilmiştir. Örneğin O'nu Fargo'da (1997, Joel Coen) inanılmaz bir rolde izleriz. Osman Cavcı'nın ise Hababam Sınıfı Güle Güle'deki (1981, Kartal Tipet) abazan öğrenci ve Muhsin Bey'deki (1987, Yavuz Turgul) üçkağıtçı yardımcı eleman rolleri akılda kalmıştır. İkisinin de eli kalem tutar. Steve Buscemi Coen Kardeşlerin filmlerinde genelde ölür, Osman Cavcı'nın da İbrahim Tatlıses ile oynadığı bir filmde "Yandım anam!" diyerek öldüğünü ve benim tekrar izlemeyi çok istediğim Zavallı adlı filmde öldüğünü hatırlıyorum. Sonuç olarak ikisi de enteresan tipler ve perdeye çok yakışıyorlar.

30 Eylül 2008

Demirkubuz vs. Haneke veya Demirkubuz & Haneke

Sadece tarzları değil tipleri de benziyor. Türkiye'nin Michael Hanekesi Zeki Demirkubuz veya Avusturya'nın Zeki Demirkubuzu Michael Haneke...Çağımızın sorunu olan iletişimsizlik her iki yönetmenin de favori teması. Haneke'nin filmlerinde hep Anna ve Georg isimlerini kullanması gibi, keşke Zeki de hep Uğur ve Bekir isimlerini kullansaydı, her ne kadar "Masumiyet" ikinci filmi olsa da.

27 Eylül 2008

There is "soul" in 70s!







Martin Scorsese'ydi sanırım: "70lerde neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk" diyen kişi. "Vanishing Point" ve "The Driver" 70ler Amerikan sinemasının iki adet güzel filmi. 70lerin ruhunu çok iyi yansıtıyorlar. Bir çok ortak nokta keşfettim iki film arasında. Birincisi her ikisinde de çok başarılı takip sahneleri var. Her ikisinde de "derinliği" olan bir suçlu başrolde. Dil açısından da benzerler. Karakterler 70ler Amerikan filmlerinde sıkça görülen öznesiz cümle kuruyorlar: looks like....guess.....must be.....suppose.... ve de kısa cümlerler kuruyorlar. I will, I did, he does, you are gibi. "Vanishing Point" Tarantino'nun "Death Proof" filmine esin kaynağı olmasıyla adını duyurmuştu. Amerikan kırsalından eşsiz görüntülerle, hikayeye çok iyi katılmış ilginç yan karakterleriyle çok iyi bir yol filmi "Vanishing Point". "The Driver" ise 70lerde New York sokaklarında geçmesiyle zaten maça kafadan 1-0 galip başlıyor. Oyunculukların da çok iyi olması bu filmi daha da izlenir kılıyor. Özellikle gıcık polis rolünde Bruce Dern bir harika. İzleyiniz, izletiniz efendim.



23 Eylül 2008

Gross!


"Cannibal Holocaust" ve "Pink Flamingos" arşivimde bulundurmayı reddettiğim iki iğrenç film. Kurgu olup da en rahatsız edici sahneleri izleyebilen ben bu iki filmi izlerken zorlandım. "Cannibal Holocaust"tan başlayalım. Birçok ülkede yasaklı olan bu filmin uncut versiyonunu internetten bulup izledim. Yönetmen de yıllar sonra bu filmi çekmekten duyduğu pişmanlığı dile getirmiştir. Filmin kusuru kamera önünde canlı canlı hayvanların öldürülmesi idi. Geçenlerde Türk sinemasından en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Reha Erdem'in ilk filmi "A Ay"ı izliyordum. 1989 yapımı filmde bir böceğin bacakları kopartıldı. Çok yadırgadım. Günümüzde film yapımcıları bu konuda çok daha hassaslar. Kesinlikle hiçbir hayvanın çekimlerde zarar görmesini istemiyorlar. Ama "Cannibal Holocaust"ta resmen holocaust hayvanlara yapılıyor. Dünyanın en önemli, en iyi filmini çekseniz bile bir karıncanın bile hayatına kastedemezsiniz. Bu cüreti kimse kendinde bulmamalıdır. Gelelim "Pink Flamingos"a. Ne desem ki? İzleyenler bilir...İzlemeyenler de izlemesinler. John Waters tersine bir estetik anlayışını benimsemişmiş. O'na şu soruyu sormak isterdim. Ne gerek var bu kadar iğrençliği insanlara göstermeye? Gerçekten ne gerek var? Bu iki filmin hayranı olup da sık sık izleyen insanları da anlayamıyorum. Ha ben sık sık "The Texas Chainsaw Massacre" filmini izlerim. Ama o tamamen kurgu. Bu iki filmi ise izledim ve bir daha izlemem, arşivimde de bulundurmamnokta








22 Eylül 2008

Ne koydun la kafana?


Dario Argento'nun en iyi "giallo"larından biri olan Tenebrae'de (1982) Levent Kırca'nın meşhur skecini hatırlatan bir sahne var. Acaba "esinlenme" var mı diye düşünmeden edemiyor insan. Argento ve Kırca'nın çok farklı iki branşta eser verdiklerini düşününce bu düşünce pek geçerli gibi görünmüyor. Sahi, Dario Argento sever misiniz?