İyi oyunculuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İyi oyunculuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2011

Kürt sorunu üzerine üç film


Sumru: Bu ülkede lanetlenmiş olanlar kimler diye düşünürüm hep.
Ahmet: 20 sene sonra ne olacak acaba. Sen ne düşünüyorsun?
(Gelecek Uzun Sürer)

Bu ülkede k.ü.r.t harfleri yan yana gelince tüyleri diken diken olan epeyce bir insan olmasına rağmen kanıyla canıyla böyle bir sorunun var olduğunu kimse inkar edemez herhalde. Benim bu konudaki yerim her zamanki yerde. Toplumu, sınıfsal çelişkiler üzerinden tahlil etmeye çalışıyorum. Kürt sorununun kaynağını da sınıflı toplum yapısında veya başka deyişle bu yapı yaratılmak ve güçlendirilmek isterkenki süreçte arıyorum. Çözümünü de bu yapının yıkılmasında görüyorum. İçeriği boş vatan sevgisi de bende hiç gelişmediği için; ne NATO güdümünde bir Kürdistan’da (veya Türkiye’de) yaşamaktan, yaşıyor olmaktan memnun olabilirim ne de bir karış bile vermeyiz (ama füze kalkanı projesine hiçbir şey demeyiz) diye haykıran fetiş tutkularım var. Bölünmemiş bir ülke ne demektir? Veya bağımsız bir ülke ne demektir? Özgür bir halk nasıl olur? Türkler özgür müdür? Bu teferruatları iyi düşünmek gerek. Kürt ve Türk emekçileri yan yana gelirlerse ancak sorunları çözebilirler. Başka durumlarda çözümsüzlük içerisinde enerjilerini ve hayatlarını kaybetmeye devam ederler diye düşünüyorum ben. Sinemamızın bu sorun üzerine birkaç cılız istisna haricinde önemli eserler veremediğini de biliyoruz. Hangi sorun üzerine iyi eserler verdi sorusu da cevaplanmayı bekleyen bir soru olarak karşımızda duruyor. Tesadüf eseri şu anda televizyonda yayınlanan Handan İpekçi’nin “Büyük Adam Küçük Aşk” (2001) adlı filmi benim bu mesele üzerine bir şeyler söylemeye çalışan filmler içerisinde favorilerimdendir. Son dönemde Kürt sorunu üzerine üç film izledim:

1-      “Gelecek Uzun Sürer” (2011), Özcan Alper.

İlk filmi “Sonbahar”la dikkatleri üzerine çeken Özcan Alper’in ikinci filmi “Gelecek Uzun Sürer” için sanki bir ilk film gibi olmuş yorumları birçok sinemasever tarafından yapıldı. Çok şey anlatmak isteyip başaramamak birçok filmin kaderi olmuştur. “Gelecek Uzun Sürer” de bu kaderi paylaşıyor. 90’lı yılları hatırlatmak istiyor. On binlerce insanın öldüğü o yılları. Şehit kelimesini hiç sevmiyorum. Hem dini bir içeriği var hem de ölme ve öldürmeyi kutsayan bir anlamı. Devrim şehitleri lafı da bir oxymoron teşkil ediyor bana göre. O yıllarda aşağı yukarı 10-15 bin insan faili meçhul cinayetlerde hayatını kaybetti. “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bile gönderme yapılan beyaz Reno Toros arabalar sokak ortasında fütursuzca insanları öldürüyordu. İstanbul’dan Diyarbakır’a giden Sumru oryantalist bir bakış açısıyla Kürtçe ağıtlar derlemek istiyor. Bu esnada bir sinemasever olan Ahmet’le tanışıyor. Ahmet de Kürt hareketine katılıp katılmama konusunda kararsız kalmış, kişisel çelişkileri olan bir insan. Bu ağıtlar için faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybeden insanlarla görüşmeler yapılıyor. Bu görüşmeler belgeselvari bir atmosferde seyirciye sunuluyor. Bu sunuş tarzı bence filmin sinemasal ruhunu zedeliyor ve başarısızlığı getiren önemli etmenlerden biri oluyor. Yine bir ilk film acemiliğinde gözlemlenebilecek işlevsiz yan karakterler veya yan hikayeler bu filmde mevcut. Bunlardan biri Ermeni kilisesi papazı Anto dayı. Kürt sorunu gibi çetrefilli bir sorunun üzerine gitmek isterken araya bir de en az onun kadar çetrefilli bir sorun olan Ermeni sorununun da üzerine gitmeye çalışmak cesaret isteyen bir tavır. “Gelecek Uzun Sürer”i izlemiş bir kişinin zihninde 90’larda yaşanılanlarla ilgili soru işaretleri yaratmak istenmiş, aynı şekilde 1915 için de soru işaretleri yaratılmak isteniyor. Bugün Hemşince diye bilinen dilin de aslında Ermenice olduğu ve dolayısıyla Karadeniz bölgesinin etnik yapısının da çok bilinmeyenli bir denklem olduğu soru işareti de yaratılmak isteniyor ki pek tabi ki bu pek mümkün olmuyor. Sumru’nun örgüte katılan eski sevgilisiyle yaşadıkları da başlı başına bir film olabilecekken özentisizce araya sıkıştırılmaya çalışılıyor ve güzelim çelişkiler güme gidiyor. Bir de bu filmde beni rahatsız eden Ahmet karakterinin sinemaseverliği oldu. Artık filmlerde duvarında nitelikli filmlerin afişleri olan karakterler görmek sıradanlaştı. Pek bir özgünlüğü kalmadı. Hatta “Gelecek Uzun Sürer”, yaklaşık 10 yıl önce Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”ta yaptığını yapmaktan hiç çekinmiyor. Tarkovski’nin “Stalker”ını izleyen sinemaseverle sıradan halktan biri filmin sıkıcılığı üzerine bir diyaloğa giriyorlar. Birilerinin; Özcan Alper’e bir şeyler anlatmak için bu kadar hevesli olmasına gerek olmadığını, minimalizm diye bir şeyin olduğunu hatırlatması gerekiyor. Bunları yapabilmesi için uzun bir geleceğinin olduğunu düşünüyorum.

2-      “Press” 2010, Sedat Yılmaz.
        
Yine doksanlarla ilgilenen bir film “Press”. Hatta o yıllarda geçen bir dönem filmi. Film başarısız bir bilgisayar efektiyle açılıyor. Evden dışarı çıkan bir karakter var. Yolun kenarında bilgisayarla iliştirilmiş beyaz Toros’ları görüyoruz yine. O yıllarda Kürt hareketinin temsilciliğini yapan “Özgür Gündem” adlı gazetenin maruz kaldığı baskılar üzerine bir film. Yine Diyarbakır’da geçiyor. “Gelecek Uzun Sürer”e göre daha beğendim filmi ama yine de iyi bir film diyemiyorum. Oyuncuların amatörlükleri ve dolayısıyla seyircinin hissettiği yabancılaşma duygusu filmin handikapı. Bu oyuncuların geliştirdiği yine işlevsiz ve niteliksiz mizah duygusu, filmin oldukça gergin olan ve bence olması gereken atmosferini zedeliyor. Film, anlatmak istediğini anlatmayı bir bakıma başarıyor ama insanların yıllar sonra hatırlayacağı bir sanat eseri olmaktan uzak bana göre.

3-      “Oğul” (2011), Atilla Cengiz.

Bu üç film içerisinde en sevdiğim film bu oldu. Hafif melodramatik ögeler barındırsa da sonuç bu. Aslında direkt olarak Kürt meselesi üzerine bir film diyemeyiz “Oğul” için. Kürt meselesi burada bir yan motif olarak kabul edilebilir. Belki de bu yan motiflerden en önemlisi ama film toplumsallıktan çok kişiselliğe daha yakın. Tam da Erdoğan’ın Dersim için özür dilediği günlerde izledim bu filmi. Dersim (Tunceli) çok özel bir yerdir. Ben ne zaman bir Dersim’liyle tanışırsam bir iki saniyelik bir es oluyor. Bu es süresince ikimizde o katliamı düşünüyoruz ve yine o es süresince sayısız düşünce geçiyor beynimizden. Erdoğan mı? Bence onlar hiçbir şey için özür dileyemezler, hiçbir şeyle yüzleşemezler, hiçbir meseleyi de çözemezler. Zaten çözümsüzlük için varlar. 20 yaşından küçük Giresun’lu bir genç Dersim’e gitmek istiyor. Gitme sebebi fındık toplamaya gelen Dersim’li sevgilisinden o sene haber alamayışı. Dersim’e gitmek ne kadar da zor bir şey onun için? Zaten gidemiyor da. Yol boyunca karşılaştığı sözlü tacizlerin üstüne bir de askerler oraya girmesine izin vermeyince işler sarpa sarıyor. Otostopla şehre gitmek isterken fındıktan dönenleri taşıyan bir kamyona biniyor. Burada film iki babanın dramına dönüşüyor. Özellikle Rıza Akın’ın çizdiği Zaza baba portresi unutulmaz diyebilirim. Rıza Akın’ın ne kadar da geç keşfedilmiş bir yetenek olduğuna hayıflanıyorum kendi adıma. Giresun’lu genç rolündeki Enes Atış’ın da çok iyi bir performans gösterdiğini hatırlatalım. Gerçekçi sahneler ve diyaloglar barındıran, ilgi çekici bir film “Oğul”. Mütevazi olma çabalarının haklı gereği olarak gerçekten mütevazi. İlgiyle izlenilebilir. Bu filmden sonra insanlardaki mezar tutkusunu da düşündüm. Vücudunu, öldükten sonra, tıp fakültelerinde kadavra olarak kullanılmak üzere bağışlamış biri olarak anlayamadığım bir tutku bu. Şu anda yaşayan yedi milyar insanın 100 sene sonra mezarları olacak mı? Sanmam. Gidişat böyleyken bu saçma tutkuyu bir kenara bırakmak gerekiyor diye düşünüyorum.      

15 Mayıs 2011

Dokuz buçuktan on


Ne oluyoruz? "Scarecrow/Korkuluk"tan iki buçuk sene sonra bir filme on vermeyi düşündüm. Gaza gelmeyeyim diye bekletiyorum, biraz sakinleşince notumu vereceğim. Bir önceki yazıda anılan Serdar Turgut yazısında geçtiği için merak uyandı içimde ve "All That Jazz/Bütün O Caz" hayal kırıklığından sonra işte gerçek bir 70ler Amerikan filmi. Mükemmel bir açılış sahnesine sahip. Texas'ta toz toprak içinde kalmış, estetikten yoksun bir Amerikan taşra kasabası. Çalışmayan bir araba, kötü country müzikleri çalan sıkıcı bir radyo kanalı ve zevksiz bir kafe. Sırp asıllı Amerikalı yönetmen Peter Bogdanovich'ten hayatın bogdanlığı üzerine mükemmmel ötesi bir film. 1971'te çekilen ve 15-20 yıl öncesini anlatan bir filme dönem filmi diyebilirsek bir dönem filmi "The Last Picture Show/Son Gösteri". Adından başlayalım. Filmin genel teması olan elimizden akıp yiten güzel şeylerden biri olan kasabadaki film gösterimlerinin sonuncusuna vurgu yapıyor "The Last Picture Show". Artık televizyonlar olduğu için kimse sinemaya gitmek istemiyor ve bir zamanlar kasabanın tek eğlencesi olan sinema salonu kapanıyor. İkinci Dünya Savaşı ve Kore muharebeleri arasında geçen durgun dönemde Amerikan halkının psikolojik dünyası filmde en çok tahlil edilen tema. Soğuk savaş yavaş yavaş başlıyor ve dünya kutuplara ayrılıyor. 70lerde Vietnam ve Kore savaşının getirdiği psikolojik yıkıma, Watergate skandalı ve Kennedy suikastıyla artan güvensizlik ortamına nasıl gelindiğinin çok başarılı bir tahlili olarak değerlendirebiliriz filmi. Filmin çok sağlam bu toplumsal yanının yanında bir de kadın erkek ilişkileri üzerine ilginç tezler sürmesi de başka bir artısı. Her iki cinsten veya her yaş grubu insandan kaynaklanabilen cinsel sömürü ve ikiyüzlülük çok başarılı bir şekilde teşhir ediliyor. Her biri çok başarılı olan oyunculardan bahsetmek istiyorum:
Jeff Bridges (Duane): Daha önce başıma geldiği üzere, Bridges'ı 20 yaşındayken bile izlesem bana Dude'ı hatırlatıyor. Bu filmde de saf ve biraz kaba delikanlı rolünde döktürüyor Bridges.
Cybill Shepherd (Jacy): "Taxi Driver"ın donuk Betsy'si rolünden tanıdığım Shepherd, bu filmde terbiyemi bozmadan bir sıfat bulamayacağım bir genç kızı canlandırıyor. Imdb'den araştırmalar yapınca ve bazı ettiği sözleri öğrenince sıradan bir hayatı olmadığını öğreniyoruz. Bir şey ima etmek istemedim.
Ellen Burstyn (Lois): "Alice Doesn't Live Here Anymore/Alice Artık Burada Oturmuyor" filmiyle bahsettiğim Burstyn kısa rolüne rağmen muhteşem bir komposizyon çiziyor. O kasabada yaşayan ve herkes kadar namuslu olan evli bir kadını canlandırıyor.
Timothy Bottoms (Sonny): Daha önce bir filmde izlemişim kendisini ama dikkatimi çekmemişti. Bazı seyirciler filmdeki en dürüst karakter diyebilirler ama ben katılamayacağım. Herkes kadar o da sıradan ve dürüst. Çok başarılı.
Bunlar dışında Aslan Sam, dilsiz Billy ve bayan garson Genevieve gibi kısa ama çok başarılı canlandırılmış karakterler de var filmde. Katıksız bir başyapıt diyebilirim "The Last Picture Show" için ve her şeyine sonuna kadar kefilim. En kısa zamanda "Texasville" adlı devam filmini izlemek istiyorum. Imdb notu beş küsür olan bir filmi bu kadar çok izlemek isteyeceğim aklıma gelmezdi.

04 Mayıs 2011

Aa, Beşiktaşlı Kovacevic gelmiş

Tarih: 1 Mayıs 2011. Yer: Taksim Meydanı.
İlyas Salman benim diyaloga girdiğim ikinci sinema oyuncusu oldu. Birincisi Tuncel Kurtiz'di. İstaiklal caddesinde bir keresinde de Sami Hazinses'i görmüştüm. Şimdi yaşasaydı ve görseydim kendisine yapışır ve bu blog için mutlaka bir röportaj yapardım. İlyas Salman fiziğinin avantajını çok iyi kullanmış bir oyuncudur. İnanılmaz yeteneğine de kimsenin laf edebileceğini sanmıyorum. O yılların popüler atmosferi içerisinde çok nitelikli filmlerde oynamasa da (Sarı Mersedes hariç) her zaman oynadığı filme kişilik katmayı başarmıştır. İlyas Salman'ı o yaşlı haliyle görünce kendisinin defalarca kez izlediğim filmlerini hatırladım. Şu aralar büyük kanallarda yayınlanmasa da 90lı yıllarda bu filmler her gün yayınlanıyorlardı ve benim hayatımın önemli bir bölümünü işgal ediyorlardı. Özellikle de "Ya Ya Ya Şa Şa Şa" (1985) adlı filmi hatırladım. Başlıktaki diyalog o filmde geçiyordu ve beni inanılmaz güldürüyordu. O sahneyi ararken filmdeki İlyas gerçeği öğreniyor adlı sahneye rastladım. Ve paylaşmak istedim.

20 Şubat 2011

"Tape" (2001)

Aynı şey "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nda da olmuştu. Aylarca bilgisayarımda bir başyapıt bekletmişim de haberim yokmuş. Bu arada bir sürü gerekli gereksiz film izlemişim. "Before"larla ilgili yazı yazarken Richard Linklater'ın iyi bir diyalog yazarı olduğunu yazmışım. "Tape/Kaset" filmi de tıpkı "Before"lar gibi tam bir diyalog bombardımanı ama daha ilk dakikadan itibaren sizi içine alıp bitene kadar bırakmayan filmlerden. Amerikalı oyun yazarı Stephen Balber'in aynı adlı oyunundan perdeye uyarlanmış "Tape". Doğal olarak tek bir mekanda geçiyor. Tiyatral havasında olan filmlere karşı mesafeli olmama rağmen "Tape"in olağanüstü zekice yazılmış diyalogları ve kurgusu sayesinde filmi bir dakika bile sıkılmadan izledim. Liseden beri arkadaş olan Vince ve John yönetmenin (veya yazarın) egosuyla alter-egosu gibiler. Arkadaşlıkları hiç bitmeyen bu ikili iyiyle kötünün ebedi ve ezeli mücadelesi şeklinde tezahür ediyor gibi görünüyorlar. Film ilerledikçe tıpkı hayattaki gibi iyi ve kötü tamamen birbirine giriyor ama açılışta sanki resim bu. Vincent uyuşturucu satıcısı, motelde kalıyor, ortalıkta donla dolaşıyor, bira içiyor vs. Bu motellerin Amerikan filmlerindeki imajını çok ilginç buluyorum. Bütün kaybedenler, b insanları, bayan garsonlar, Psycho'lar ve çapkınlar orada. Motelde bulunan ve içerisinde saygınlık barındıran bir eylem veya insana sık rastlamıyoruz. Vincent burada türlü polimler düzenliyor. Derken odaya John geliyor. Sıkı durun: bağımsız film yönetmeni, festival için orada ve iyi bir otelde kalıyor. Toplumun nereye gittiği üzerine tezi olan filmler çekiyor iddiasında. Tabi Vince buna o beyaz kıçıyla gülüyor. Onun da herkesten bir farkı olmadığını kanıtlamak istiyor. Yıllardır aralarında olan gizli rekabetin etkisiyle tabi. Şişman bir arkadaşım vardı. Eminim çocukken yaramazdır da. Birgün iki aile masada çocuklarla beraber yemek yerken, bir yellenme sesi duyulmuş. Annesi kimin yellendiğini merak etmeden "Serkan kalk masadan!" diye bunu kovmuş olay yerinden. Bunun acısını bir türlü unutamıyor ve ben değildim, o janti çocuklardan biriydi der durur. Vincent da o hesap hep masadan kovulan çocuk olmaktan bıktığı için aslında Mr. Virtue'nın aslında ne mal olduğunu kanıtlamak istiyor. Bunun için bulduğu enstrüman lisedeki kız arkadaşı Amy'dir. Kendisiyle çıkmıştır ve kızla ondan sonra John çıkmıştır. Bu acıyı unutamayan Vincent, gizli bir teyp kasedinin her şeyi çözeceğini ve arınacağını umar ama işler, diyaloglar öyle bir sarpa sarar ki içinden üçü de çıkamaz. Kim masum, kim suçlu? Herkes eteğindekileri döker ve ağzınız açık bir şekilde filmi bitirirsiniz. Klostrofobik ortamda geçiyor film. Tek mekan. Bir motel odası. Dolayısıyla harçlığınızla nasıl başyapıt çekersinize bir örnek daha var elimizde. Oyunculuklar inanılmaz başarılı. "Before"ların jönü Ethan Hawke Vince rolünde çok inandırıcı. John rolünde Robert Sean Leonard da çok başarılı. Kendisi "Dead Poet's Society/Ölü Ozanlar Derneği"nde oynamış. Bu filmin Türkiye'de bir geyik muhabbeti potansiyeli olduğunu biliyorum ve altı vermişim arşivime göre, fakat hiçbir şey hatırlamıyorum filmle ilgili. Ethan Hawke'ın o zamanki karısı Uma Thurman Kill Bill öncesi Amy rolünde bana göre döktürüyor. Bundan sonra Richard Linklater'ın takipçisi olacağım ve geçmiş işlerini en yakın zamanda bitireceğim. Şiddetle tavsiye ediyorum. İyi pazarlar.   

 

06 Şubat 2011

"Copie Conforme" (2010)

Sinemada bir Abbas Kiarostami filmi izlemek hoş bir deneyim oldu benim için. Yakın zamanda keşfettiğim bu büyük sanatçının İran dışında çektiği ilk film "Copie Conforme/Aslı Gibidir" isminin akıllara getirdiği üzere gerçekle kopya arasında gidip gelen düşsel bir film. Blogda özet vermeyi sevmiyorum ama bu film için kısa bir özet yapmak zorundayım affınıza sığınarak. Sanat eserlerinde gerçek ve kopya üzerine uzmanlaşmış bir İngiliz yazar kitabının tanıtımı için İtalya'nın Toscana bölgesine gelir. Burada kitabıyla ilgilenen sanat tarihi galericisi Fransız kadınla tanışır. Kadın kitap üzerine konuşmak ister. Ve dokuzda kalkacak trene kadar adamla kadın konuşmak üzere turistik bir mekana giderler. Burada kahve içerken mekan sahibi, adamla kadını karı kocaymış gibi algılar. Sohbet geliştikçe ikili karı koca gibi davranmaya başlarlar. Ve film ikilinin gerçekle kurgu arasında gidip gelen diyalogları eşliğinde devam eder. "Copie Conforme" hemen akla "Before"ları özellikle de ikincisi olan sunset'i getiriyor. Gerek yaş yakınlığı gerekse de kitap tanıtım turu açısından ikincisine daha yakın. Kadın erkek ilişkisi üzerine savunduğu tezler açısından da yakınlar. Kadın her zamanki gibi soru işareti erkek de ünlem işareti. Abbas Kiarostami çok duyarlı ve iyi biri olduğu için ve Doğulu mistisizmine sahip olduğu için biraz daha insancıl ve daha az kırıcı olabiliyor ama "Before"lar bence daha sert bir söyleme sahipler. Kiarostami açık bir şekilde kadından yana tavır koymaktadır. Erkeğin ilgisizliğini ve antidemokratik tavrını eleştirir. Kadının bazı fazlaca kaçan talepkar tavrının ise eleştirip eleştirmediği konusunda emin değilim. Juliet Binoche'nin Cannes'de ödül alan destansı oyunculuğunu da övmek farzdır bana göre. Film tipik bir Kiarostami filmi gibi araba içinde geçen sohbet sahnesiyle başlıyor. Onun o arabada geçen hayat üzerine oldukça ilgi çekici diyaloglar barındıran sahnelerine tek kelimeyle bayılıyorum. Bir çok filminde gördüğüm film içinde film veya yönetmen karakter bu filmde yok. Yukarıda bahsettiğim gibi kurguyla gerçeğin birbirine girmesi sahnesiyse fazlasıyla mevcut. Basit hikayelerden evrenseli yakalama yeteneğini de bu filmde gösteriyor ve neden büyük bir sanatçı olduğunu bizlere kanıtlıyor. İran'da sansürde yaşanan gelişmeler umarım kendisini etkilemez ve bu kokuşmuş ortamda çölde vaha diyebileceğimiz filmler çekmeye devam eder.   

02 Ocak 2011

Feys

Facebook'un hikayesini hepimiz biliyoruz. 2004 yılında Marc Zuckerberg tarafından Harward üniversitesi yurdunda kurulan sanal arkadaşlık sitesi günümüzde bir fenomene dönüşmüş durumda. 500 milyon aktif kullanıcıya sahip ve Türkiye 23 milyon kullanıcıyla Amerika, Endonezya ve Birleşik Krallıktan sonra dördüncü sırada yer alıyor. 26 Eylül 2006'dan sonra herkese açık olan Facebook'a ben yaklaşık bu tarihten bir yıl sonra üye olmuştum. Yani Türkiye'de ve yaşadığım şehirde ilklerden biriyim. İlk zamanlar çok hoşuma gidiyordu. Ne zaman Superwall olayı çıktı yani video, resim paylaşmak mümkün oldu kamyonun freni patladı. Türkçe dil seçeneğinin de mümkün olmasından sonra Recep İvedik'in dediği gibi ipini koparan gelmeye başladı. Bu kadar popüler olmasının sebepleri bana göre: 1- İnsanlarda potansiyel olarak var olan "Rear Window" etkisi, yani gözetleme merakı. Kompleksli ruhun kendisinin yapamayıp da başkalarının yapabildiğiyle ilgilendiği sır değil. Facebook bu konuda çok ucuz maaliyeti olan bir olanak sunuyor insanlara. 2- Facebook'un insanlara yine emek sarfetmeden bir somebody (önemli kimse) olma imkanı sunması. Hayatında kitap kapağı açmamış insanlar bu platformda kanaat önderi gibi hareket edebiliyorlar. Sakız kabından çıkmış sözler, bir sürü anlamsız yorum, bir sürü gereksiz grup sayesinde hayatta bir şey başaramamış insanlar bir topluluğun üyesiymiş gibi kendilerini hissedebiliyorlar. Bilmem kimin bilmem kime verdiği ayar veya kapak cevap türü videolar, nefret söylemini içselleştiren gruplar, iddia ederim şunu şunu yapabilirim tipi topluluklar sayesinde; sistem tarafından iliklerine kadar sömürülen insanlar katarsis yaşamış oluyorlar. Günümüz toplumunun en büyük sorunlarından biri olan sığlaşmanın çok önemli bir enstrümanı olarak görüyorum Facebook'u. Peki bu kadar eleştiriyorsun da sen neden kullanıyorsun feysi derseniz? Kullanmıyorum. Hesabımı kapattım. Facebook hesabı olmayınca insan kendini bir şey sanıyor. Şimdi kendimi somebody hissediyorum diyebilirim. Orada geçirdiğim ve bana hiçbir şey katmayan zamanı artık daha faydalı işlerde kullanabilirim.



Facebook hesabımım David Fincher'ın "The Social Network/Sosyal Ağ"ını izledikten sonra değil önce kapatmıştım. Gelelim filme. Daha önce de bir kaç kere yazmıştım. Biyografi filmlerini genel olarak sevmiyorum; çünkü bu filmlerin bir misyonu oluyor. Ne anlatırsa anlatsın o kişinin etrafında dönüyor her şey. Bütün yan hikayeler, bütün yan karakterler o kişiye bağlanıyor. Biyografi türünden iyi filmler de izledim. "Shine/Parıltı" gibi çok iyi bulduğum örnekler de var ama ben bir Al Capone biyografisi yerine "The Untouchables/Dokunulmazlar" gibi Al Capone'nun bir yerlerinden iliştiği bir filmi tercih ederim. "The Social Network" de Facebook'un kurucusu Marc Zuckerberg'in biyografisi. Senariste göre yüzde yüz gerçek değil. Ama film eveleyip gevelemeden Zuckerberg'e asshole (şerefsiz faşist iki yüzlü) muamelesi yapıyor. Bütün emeği geçenleri 300, 500 milyon dolar verip defeden ve 25 milyar dolarlık Facebook'a sahip olan Zuckerberg, filme göre bu motivasyonu kendisini terk eden kız arkadaşından intikam almak için yapıyor. Bana inandırıcı gelmedi. Dolayısıyla filmin dramatik çatışma anlamında sorunlu olduğunu düşünüyorum. Dünyanın şu andaki en büyük fenomenini yaratan adamın motivasyonunu bu bildik Hollywood (hatta Yeşilçam) numaralarıyla açıklamak kolaya kaçmak değildir de nedir? Yine de ilgi çekici ve sürükleyici bir film diyebilirim "The Social Network" için; fakat bunu Facebook ve kurucusunun şu anda çok büyük bir fenomen olmasına bağlıyorum ben. Imdb Top 250'de ne işi var hala anlayabilmiş değilim? Favori yönetmenlerimden biri saydığım David Fincher'ın ilk dört filmi; "Alien 3/Yaratık 3", "Se7en/Yedi","The Game/Oyun" ve "Fight Club/Dövüş Klübü". Sonrasındaysa galiba sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olacak bir yönetmenin filmografisi değil kanımca. Neyse umudumu kaybetmeyeyim en iyisi. Bu blogda bana ettiğim lafları yalatacak işler çıkmasını gerçekten çok istiyorum ve böyle bir şey olunca belgeliyorum da zaten.

21 Ekim 2010

"Die Fremde" (2010)

Almanya'nın bu filmi oscar adayı olarak göndermiş olduğuna gerçekten inanmak zor. "Die Fremde/Ayrılık"ı pek özgün bulamadığımı itiraf etmeliyim, halbuki "Gegen die Wand/Duvara Karşı" kıvamında bir film izleyeceğimi düşünmedim değil. Tabi bu tahminler araştırma yapmadan yapılmış tahminlerdi. Klişe argümanlara ve melodramatik unsurlara fazlasıyla bulaşan "Die Fremde" neredeyse bir Yeşilçam yapıtı gibi duruyor bazı anlarda. Filmdeki oyunculuklar da kafamı karıştırdı. Benim adamlarımdan olan Settar Tanrıöğen ve Ufuk Bayraktar yine parıldıyorlar, iki yüzlü ahlakçı abi rolünde Tamer Yiğit de iyi iş çıkarıyor, fakat diğerleri çok etkileyici bir performans sunmuyorlar bana göre. Mesela kusursuz İstanbul Tükçesi ve rafine edilmiş diliyle Derya Alabora, köyde doğmuş büyümüş Anadolu kadını rolünde inandırıcılıktan uzak duruyor. Filmin en büyük artısı özentili kamera işçiliği gibi geldi bana.

10 Ekim 2010

Benim Bursaspor'um Edward Norton




Bloğun adının marlonbarando olması bazı insanlarda Marlon Brando hayranı olmalı gibi bir yargıya sebep oluyor. Marlonbarando, benim 10 sene önce Yahoo tavla oynamak için mail adresi alırken uydurduğum bir kelime oyunuydu.  Bu işe başlarken bu kadar ciddiye alacağımı bilseydim bu ismi koymazdım. Artık değiştirmem de zor; çünkü birçok kişi bu isimi Google'a yazarak siteye giriyor.
Bazıları dört büyükleri sever: Brando, De Niro, Nicholson, Pacino. Marlon Brando'nun bir çok filmini izlemiş olmama, biyografisini okumuş olmama ve kendisinin bazı performanslarını beğenmeme rağmen, ben üç büyüklerciyimdir. Yani sırasıyla De Niro'cu, Nicholsun'cı ve Pacino'cuyum. Herkesin hakkını teslim ettiği iyi oyuncuları ben de seviyorum elbette. Bunların dışında Benim Adamlarım diye tarif ettiğim; Steve Buscemi, Paul Giamatti, Seth Rogen, Cengiz Sezici, Stanley Tucci, Danny Trejo, Ufuk Bayraktar, John Goodman gibi fazla önemsenmeyen oyuncuların da takipçisiyimdir. Edward Norton bu üç büyüklere en çok yaklaştırdığım kişilerden biri, belki de birincisi. Onun unutulmaz bir performans sergilediği söylenen "Primal Fear/İlk Korku"yu (1996) nihayet izledim ve sonuç muhteşem. Aralarında Matt Damon'ın da bulunduğu 2100 kişiyi geride bırakıp seçildiği Aaron rolü Norton'ın sinemadaki ilk rolü. Muhteşem başlangıçlar diye bir liste olsa gözünüzü kırpmadan koyabileceğiniz bir performansı var Norton'ın. Ona ayak uyduran Richard Gere bile iyi bu filmde. Bu güzel kadını nereden hatırlıyorum acaba diye bana soru sorduran Laura Linney de çok başarılı bir performans sergiliyor (cevap harika Amerikan indie'si  "The Squid and the Whale/Mürekkep Balığı ve Balina"). "Primal Fear" iyi bir mahkeme filmi. Seyircide arınma ve rahatlama duygusunu elde etmek için en iyi türlerden biridir mahkeme filmi. İyi performansı sergilemek için de aktörlere bol bol malzeme sunar. Hemen aklıma gelenler "A Few Good Man/Birkaç İyi Adam"daki Jack Nicholson, "The Devil's Advocate/Şeytanın Avukatı"nda Al Pacino, "To Kill A Mockingbird/Bülbülü Öldürmek"te Gregory Peck vs. "Primal Fear"daki mahkeme sahnelerinde öyle unutulmaz bir performans göremiyoruz oyunculardan ama dediğim gibi tüm film boyunca Norton'dan görüyoruz. Film, sonunda kadın ile erkeği öpüştürmediği için ayrıca takdirimi kazandı. Efendim, unutulmaz sürpriz son mu bakmıştınız?

10 Eylül 2010

B€nd€ duygu$al filimleri felan sewiyorummmm : )

Bir sığ genç başlığı attım. Fakat Michael Caton-Jones'un "This Boy's Life/Bu Çocuğun Hayatı" (1993) hiç de sığ bir film değil. Amcamın oğlu Haydar'la "Inception/Başlangıç"ı izledikten sonra "DiCaprio'nun çok gençken iyi oynadığı bir film var neydi o?" diye sordu. Benim de aklıma Oscar adaylığı aldığı "What Is Eating Gilbert Grape/Gilbert'in Hayalleri" (1993) geldi. "Hayır hayır, baba bir aktörle oynadığı bir film var" dedi. İşte o film "What Is Eating Gilbert Grape"le aynı yıl çekilen "This Boy's Life"dı ve o baba aktör de Robert De Niro'ydu. Önümüzdeki günlerde "Unutulmaz Şerefsiz (Asshole) Performansları" adlı bir yazı yazacağım ve De Niro'nun bu filmdeki Dwight performansını o listeye ekleyeceğim. Bir rolü bu kadar itici kılmayı başarabilmek ancak De Niro gibi büyük sanatçıların gerçekleştirebileceği bir şey olsa gerek. Film 50li yıllarda geçiyor. Erkeklerden yana şansı pek yaver gitmeyen Caroline genç oğluyla maceradan maceraya akarken karşılarına asshole Dwight çıkar ve izdivaç gerçekleşir. Kendi komplekslerinin acısını Tobby'de (DiCaprio) çıkarmaya çalışan Dwight hayatı bu ikisine zindan eder. Kaybetmek, kaybetmek nereye kadar? Herkesin limitlerini açıkça sergileyen bu psikolojik dramı izlemediyseniz kaçırmayın derim. Sürükleyici film tanımına yüzde yüz uyuyor. Dönem filmlerine karşı olan mesafeli duruşum devam ediyor yalnız...

28 Ağustos 2010

Sevgiliyle izlenebilecek son film

Todd Solonz'un "Happiness/Mutluluk"u (1998) aslında Sam Mendes'in "American Beauty/Amerikan Güzeli"nden (1999) bir sene önce çekilmiş olmasına rağmen; evlilik, kadın erkek ilişkisi, cinsellik gibi olgulara Amigo Orhan'ın Mustafa Denizli'ye kafa atması gibi daldığı övgüsü hep "Amerikan Beauty"e yöneltilmiştir.



"Ayy çok gerçekçi filim" diye etiketlenen "American Beauty"i izlemiş olanlar "Happiness"ı izlerlerse ne derler tahmin edemiyorum. Ünlü sinema sitesi premiere.com "En Tehlikeli 25 film" listesine "American Beauty"i değil de "Happiness"ı almıştır mesela. Bu örnekleri vermekteki amacım "American Beauty" kötüdür, asıl kafayı atan "Happiness"tır demek istemiyorum. "Happiness"ın, az bilinmesinden dolayı, "American Beauty"den daha sarsıcı bir etkiye sahip olduğunu anlatmak istiyorum. Aslında bir komedi filmi özelliklerine de sahip olan "Happiness"ın, cinsellik üzerine öyle sert söylemleri var ki gerçekten izlemesi zor bir film. Filmde hiçbir pornografik sahnenin yer almadığını da belirtmek istiyorum, çünkü akıllara bu gelmiş olabilir. Fakat kullanılan dil oldukça provokatif. Çok başarılı oyunculuklar var, özellikle kendine güveni olmayan, telefon sapığı rolündeki Philip Seymour Hoffman inanılmaz iyi. Herkes çok iyi. Son zamanlarda bu kadar şok edici bir film izlemedim, evet mideye sıkı bir yumruk indiriyor (eleştirmen tripleri). Evlenmeyi düşündüğünüz bir sevgiliniz varsa klavyenizden h-a-p-i-n-e-s harflerini silin derim.

21 Temmuz 2009

"4 luni, 3 saptamani si 2 zile" (2007)

Bazen dost sohbetlerinde hiçbir sanat dalının sinema kadar etkili olamayacağını savunurum. Sahip olduğu sınırsız olanaklarla bizleri sonu olmayan bir evrene çağırdığı için böyle olduğunu düşünüyorum. Bu fikrim belki ileride değişir; ancak 4 luni, 3 saptamani si 2 zile (Dört Ay, Üç Hafta, 2 Gün, Cristian Mungiu, 2007) gibi filmler çekildikçe böyle düşünmeye devam ediyorum ister istemez. 2007 Cannes Altın Palmiye ödülü sahibi bu film, Komünist Romanya'nın son dönemlerinde geçiyor. Kürtaj gibi çok hassas bir konuyu cesurca ele alıyor film. Filmin büyük bir bölümü bir otel odasında geçiyor. Kanlı sahneler bugün izlediğim Vicdan (Erden Kıral, 2008) adlı dandik Türk filmindekinin çeyreği kadar bile değil. Hatta yok bile denilebilir. Sadece diyalogların yardımıyla film vurucu bir etkiye sahip. İşte sinemanın gücü burada ortaya çıkıyor. İzledikten sonra kendinize gelmekte zorlanıyorsunuz. Allak bullak oluyorsunuz. Filmdeki oyuncular o kadar iyi, o kadar iyiler ki anlatmakta kelime bulamıyorum. Özellikle şerefsiz doktor rolünü oynayan adam kusursuz bir oyunculuk sergiliyor. Film kürtajla ilgiliymiş gibi gözükürken, çözülmeye başlayan rejimin insanlar üzerindeki etkisini çok iyi yansıtıyor perdeye. İnsanların kafalarının karışıklığını, köşeye sıkıştırılmışlık hislerini çok başarılı bir şekilde veriyor. Herkesin kaldırabileceği türden bir film olmadığını söyler, izlemek istiyorsanız bir kez daha düşünün derim. Efendim? Vicdan mı? Bırak abiciim ya! Vakit kaybedersiniz. Ancak ilginçtir, çok iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Murat Han'ı hep dandirik ötesi filmlerde izliyorum. Bundan önce de Mutluluk (Abdullah Oğuz, 2007) adlı ilkokul müsameresinde izlemiştim. Yine daldan dala atladım...

14 Şubat 2009

"Landscape in the Mist" (1988)

Thedoros Angelopoulos'un üçüncü filmini de izledim. Landscape in the Mist (Puslu Manzaralar, 1988) bazı yerlerde okuduğuma göre Angelopoulos'un en iyi filmi değil bana göre. Yine birileri, mükemmel görüntüler eşliğinde bir arayış içerisinde. Bu sefer arayış içerisinde olanlar iki çocuk. Almanya'daki kimliği meçhul babalarını arıyorlar. Bir cuma akşamı nöbetinde izlediğim için filmi, içine girmek çok mümkün olmadı. Angelopoulos filmleri mümküse sakin bir yerde, sakin bir kafayla izlenmeli. Bir de çocuklardan biri şiir okumaya başlayınca iyice koptum filmden. Evet gizlemiyorum, şiiri ve şiirsel lafazanlıkları sevmiyorum. Mesela benden şöyle bir yazı asla okuyamazsınız:
Ve hayatın çatık kaşlı yüzü bakıyordu sığınacak sıcacık bir liman arayan iki zavallı çocuğa...Puslu manzaralarda kaybediyorlardı umutlarını, hayallerini ve gelecek adına güzel olan ne varsa...Uzanmış bir eli geri itmek midir hayat yoksa...Dönmüş bir sırtı sıvazlayarak ve...Aslında bütün gülücükler sahte miydi?..Neden?..et cetera et cetera...

25 Ocak 2009

Sinema 70


Başlıktaki Sinema 70 ile Amerikan sinemasının 1970lerdeki dönemini kastediyorum, bir dönem Ankara’da var olan Sinema 70’i değil…Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim. Martin Scorsese, 70ler Amerikan sineması için “neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk” demiştir. Bloğumu takip edenler fark etmiştir; benim de hayranı olduğum, çok filmle referans verdiğim bir dönemdir 70ler Amerikan sineması. Bu dönemde büyük prodüksiyon başyapıtlarının yanında, low key (iddiasız) denilen küçük bütçeli başyapıtlar da sıkça gösterime girmiştir. Five Easy Pieces (Bob Rafelson, 1970) da bunlardan biri. Filmin Türkçe adını bulamadım. “Five Easy Pieces”, piyanoya başlayanlar için beş basit parça anlamına gelen bir kitabın başlığıymış. Bu filmden nasıl haberim oldu? Sinema dergisinin Ekim sayısında yaşayan en büyük 20 oyuncu diye bir yazı vardı. 10 erkek ve 10 kadın şeklinde bir sınıflandırma yapmışlardı. Erkeklerde iki numarada yer alan (bir numara tahmin edebileceğiniz gibi De Niro) Jack Nicholson’ın en iyi beş performanslarının içerisinde gördüm bu filmi. Nicholson bu filmde gerçekten inanılmaz iyi bir performans gösteriyor. En iyi yaptığı şeyi; yani anti-kahramanı, arıza tipi canlandırıyor. O’nun The Departed’da (Köstebek, Martin Scorsese, 2006) yaptığı fare taklidiyle ne kadar büyük oyuncu olduğu hep söylenir. Videodaki play sekmesine tıkladığınızda O’nun çok iyi köpek taklidi yaptığını da göreceksiniz.

Filme gelecek olursak; (spoiler!!!) Robert Eroica Dupea (!) geçmişine sırt çevirmiş, burjuvazi kökenli bir müzisyen ama arayış içerisinde. Sınıf atlama hayalleri kuranların aksine sınıf düşürüyor, amelelik yapıyor. Giydiği kıyafetler, içtiği içkiler (bira vs. şarap), takıldığı insanlar, konuşma şekli yani kısacası dıştan görünen her şeyi değişirken, erdemden yoksun bir insan olması değişmiyor. Filmden illa ki bir mesaj çıkaralım dersek, sadece burjuvazi sınıfının bir parçası olmak veya sadece işçi sınıfının bir parçası olmak erdemli bir insan olmaya yetmeyecektir diye bir mesaj çıkarabiliriz. Ama Five Easy Pieces, toplumcu (?) bir filmden çok daha fazlası bana göre. Mutlaka görülmesi gereken (a must see) bir film. Nicholson hayranları izlemezlerse ayıp ederler zaten.

22 Aralık 2008

"The Panic in Needle Park" (1971)



The Panic in Needle Park ülkemizde Esrar Bitti adıyla bilinen bir film. Yönetmeni Scarecrow filminin de yönetmeni olan Jerry Schatzberg. Filmin açılışında da açıklama yapıldığı üzere Needle Park, New York Broadway'deki Sherman Meydanı'na uyuşturucu kullanlar tarafından verilmiş bir isim. Panic ise bir kriz, yokluk durumunu ifade ediyor. Bu film Al Pacino'nun ilk başrolü. Bu filmdeki rolüyle The Godfather'daki (Baba, Francis Ford Coppola, 1972) rolünü kapıyor ve sonrasını hepimiz biliyoruz. Mükemmel bir kompozisyon! Zaten kanundışı adamları çok iyi canlandırıyor. Hayranları bu çok da bilinmeyen filmi mutlaka izlesinler. Bir de size hoşluk yapmak istedim. Aşağıdaki resimlerde, bu filmde gözüken ve 70li yıllar Amerikan sinemasındaki kanundışı zenci prototiplerinin örneklerini göreceksiniz.

30 Kasım 2008

"Scarecrow" (1973)

Al Pacino'nun iki Godfather arasında Serpico ve Scarecrow (Korkuluk) adlı iki filmi var. Serpico'yu çok sevdiğimi söyleyemem ama Scarecrow beni derinden etkiledi. Nasıl bir film izlemek istersin diye sorsalar; 70lerde geçsin, yol ve "couple" filmi olsun, içinde Gene Hackman ve Al Pacino olsun, Gene Hackman arıza bir karakteri canlandırsın ve içinde Volkswagen Bus olsun derdim. Sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşünürüm ama Scarecrow'un ilk yarısı Hackman'ın, ikinci yarısı da Pacino'nun. Nedense bu yazıda Scarecrow'un ne kadar muhteşem bir film olduğunu tam olarak anlatamadım gibi bir his var üzerimde. Kısaca şöyle diyeyim o zaman, One Flew Over the Cuckoo's Nest (Guguk Kuşu) ve Paris, Texas karışımı bir film. Yine olmadı!

27 Kasım 2008

Küçük Dev Adam

Sinemada kadın kılığına giren çok erkek görüldü fakat hiçbiri Dustin Hoffman'ın Tootsie (1982) filmindeki kadar inandırıcı olmadı galiba.