John Lurie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John Lurie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011

"New Rose Hotel" (1998)

"Bad Lieutenant/Kötü Polis" ve "Ms. 45/Bayan Kırkbeşlik"i izledikten sonra Provokatif Scorsese diye adlandırdığım Abel Ferrera'nın filmlerine eğilme kararı almıştım. Araya çok zaman girse de bu haftasonu kendisinden iki film izledim (bu arada düne; bir buçuk film, dört buçuk maç, bir dostlar muhabbeti, bir buçuk saat okuma sığdırmayı nasıl başardım hala anlamış değilim). İlk film olan ve daha az iyi olanı "New Rose Hotel". Türkiye'de gösterime girmemiş, Yeni Gül Oteli mi diyelim? Filmleri genelde yönetmenler için izlerim ama bu filmde beni cezbeden birçok oyuncu vardı. En başta her zaman çok beğendiğim, tam bir alternatif süper star olan Willem Dafoe. O kişilikli fiziğiyle ve etkileyici ses tonuyla bitkisel hayata girmiş birini canlandırsa veya bir Michael Bay filminde oynasa bile izlenirdir benim için. Jim Jarmusch filmlerinden aşina olduğum ve özellikle "Stanger Than Paradise/Cennetten de Garip" filmindeki Willie performansıyla gönlümü fetheden John Lurie. İtiraf ediyorum kendisini filmde göremedim veya farkedemedim...Ama olsun onun filmde bir yerlerde olduğunu bilmek güzeldi. Ve Asia Argento. Uzun zamandır filmlerini izlemiyorum ama bir zamanlar bana feleğimi şaşırtan İtalyan yönetmen Dario Argento'nun kızı. Kendileri çirkin baba-güzel kız formülünün en başarılı temsilcilerindendir:
Bu filmde de inanılmaz çekici gözükmekte Asia Argento. Abel Ferrera'nın provokatif anlatım tarzında kendisini çok iyi ifade edebilmiş. O tarz filmde her daim mevcut. Fakat bütün bunlara rağmen çok başarılı bulduğum bir film olmadı "New Rose Hotel". Biçimsel artıları bir yana, içerik olarak zayıf kaldı. Filmin neredeyse son yarım saati önceden olanların flashback olarak tekrarlanmasıydı. Evet Ferrera manyak evreni yaratabilmişti ama içini hakkıyla dolduramamıştı. Hikayede ilginç olabilecek birçok sekans çekilmemiş, gizemli hava yaratma isteğine kurban edilmişti. Mesela filmi izlerken eminim herkes; para karşılığında o bilim adamını ayartmak üzere tutulmuş kızla (Argento), bilimadamının tanışma sahnelerini görmek istemiştir. Ama bunlar hiç gösterilmemiş direkt olarak aylar sonrasına geçilmişti. Sonuç olarak sadece biçimsel olarak provokatif olabilen bir film olmuş "New Rose Hotel" ama az önce izlediğim "The Blackout/Karartma" öyle mi? Hayır, her yönüyle yapı bozucu bir film. Az sonra...

19 Haziran 2010

Jim Jarmusch filmleri 1

"Permanent Vacation/Daimi Tatil"
...Sounds good to me...Ben bu filmi siyah beyaz hatırlıyordum. Arşivden kontrol ettiğimde renkli olduğunu gördüm. O sahnede Allie "sounds good to me" diyordu ve bu cümle o karakteri ve filmi ve yönetmeni çok iyi açıklıyordu. Jarmusch'un bu açılış filmi tam olarak bir film bile kabul edilmez bazıları tarafından. Bir vagabond (sokaklarda aylak aylak gezen) vagabond'luk yapar film boyunca. Jarmusch'un favori teması olan hayatın anlamsızlığı da böylece servis edilmiş olur. Çok güzel görüntüler, diyaloglar var filmde. Şu meşhur dans sahnesini bir izleyelim:



"Down by Law/İçeridekiler"

İşte favori Jarmusch filmim. Son yılların en favori filmlerimden. Tek itirazım siyah beyaz oluşuna. Renkli çok daha içine girilebilir olacağından dolayı, unutulmaz bir klasik olacağı düşüncesindeyim. Roberto Benigni'nin varlığı filmin en büyük artısı. O kadar sevimli ki kendisi, tek başına filmi alıp götürüyor. Şarkıcı Tom Waits ve Jarmusch'un sık çalıştığı oyuncu/müzisyen John Lurie de Benigni'ye çok iyi uyum sağlıyorlar. Espiriler bir harika. Bu üçlünün özellikle de Benigni'nin salaklıkları gülmekten kırıp geçiriyor. Waits ve Lurie hayatın anlamsızlığının farkındalar ama bu sevimli İtalyan'a onlar da kayıtsız kalamıyorlar. Filmin fragmanı Waits'in söylediği "Jockey Full of Bourbon" adlı muhteşem şarkı eşliğindeki açılış sahnesi:



"Mystery Train/Gizemli Tren"

Harika bir Jarmusch filmi daha. Inarritu filmlerinden çok çok önce çekilen bu film onun kurgularını andırıyor. Elvis hayranı Japon çift, kocasının tabutuyla ne yapacağını şaşırmış İtalyan kadın, ve hiç yoktan cinayet işleyen iki salak (biri Steve Buscemi daha ne olsun). Bu üç hikaye Memphis'te bir otelde kesişiyor. Bağımsız film böyle olur diye bağırıyor bu film. Unutulmaz bir deneyim.



Jarmusch filmlerini tarih sırasına göre inceliyorum. Daha önce "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" adlı filmi yazmıştım. Jarmusch'un en beğendiğim filmleri bu ilk dönemi olan 80li yıllara denk geldi. Diğer filmleri de kötü değil; ancak bence bu 80li yıllar Jarmusch filmografisi benzersiz.

29 Ocak 2010

Bundan sonra Jim Jarmuschçuyum

Hep adını duyardım da ilk filmini izlemek bugüne nasip oldu. Jim Jarmusch Amerikan bağımsız sinemasının en bilinen, en takdir edilen yönetmenlerin biri. Filmcilik konusunda dik bir duruşu var. Ticari kaygılardan tamamen uzak kalan, hayatın güzelliklerinin küçük ayrıntılarda yattığını düşünen birisi. Stranger Than Paradise (Cennetten de Garip, 1984) tipik bir Jim Jarmusch filmi. Macar asıllı Willi'nin teyzekızı Eva Budapeşte'den New York'a gelir ve 10 gün Willie'nin evinde kalır. Bir sene sonra Willie ve Eddie Cleveland'a Eva ve teyzesini ziyarete gider. Üçüncü bölümde ise Willie, Eddie ve Eva cennete yani Florida'ya gider. Film üç bölümden oluşuyor görüldüğü üzere. Her bir bölümde küçük ayrıntılar, olağanüstü güzel diyaloglar filme karakterini veriyor. Bağımsız, yol ve küçük ayrıntı filmi.. Daha ne isterim! Dört ana karakterden diğer küçük rollere kadar bu filmdeki oyunculuklar inanılmaz başarılı. Hepsi filmin ruh halini kavrayabilmiş ve ona göre oynuyorlar. Stranger Than Paradise aslında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen fakat çok şey anlatan filmlerden. Filmle ilgili bahsetmek istediğim diğer bir konu da modern zamanlarda siyah-beyaz çekilen filmlerle ilgili bir sorunum var. Eski siyah-beyaz filmleri çok sevmeme rağmen bu tavırı anlamakta zorlanıyorum. İnandırıcılıktan uzak buluyorum bu filmleri. Tabi yönetmenin asıl amacı inandırıcılıktan uzaklaşıp, yabancılaşma efekti yaratmaksa ona bir şey diyemem; ancak bu film renkli çekilseydi daha iyi olurdu kanısındayım. Özür: filmi çekmeye Wim Wenders'ın Der Stand der Dinge (Nesnelerin Durumu, 1982) filminden arta kalan parçalarla başlanılmış. O film de siyah-beyaz. En yakın zamanda bu filmi de izleyeceğim. Bu aralar Jim Jarmusch ve Rainer Werner Fassbinder filmlerine yoğunlaşacağım.