Yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2011

En sevdiğim 10 yönetmen


Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:

1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg

Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:

10-  Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.

9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.

8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).

7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.

6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin. 

5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.

4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.

3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.

2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre. 

1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.

15 Ağustos 2010

"Başlangıç"ın yönetmeninden

Veya "The Dark Knight/Kara Şovalye"nin yönetmeninden. "Batman Begins/Batman Başlıyor"un, "Prestij"in hatta "Memento/Akıl Defteri"nin yönetmeninden. Bu filmin şu anda yeni bir dvd versiyonu çıksa bu başlıkların hepsi atılabilir. Christopher Nolan için yeni Stanley Kubrick lafları ortalıkta dolaşmaya başlayınca bu debut (başlangıç) filmini izlemek istedim. O tarihlerde ünsüz bir kişi olan Nolan, yakın arkadaşlarının desteğiyle işten arda kalan Cumartesi günlerinde çalışarak bu şaheseri ortaya çıkarmış. 67 dakikalık, bir çırpıda izlenilen ama her Nolan filminin yaptığı gibi zihinde gizemli sorular sordurmayı başarabilen bir film "Following/Takip" (1998). Kurgu konusunda ne kadar titiz ve özgün olabildiğini bildiğimiz Nolan daha bu ilk filminde sineması hakkında seyirciye fikir verebiliyor. Bu adam gizem (mystery) türüne tapıyor. Bu yönüyle Kubrick'den ziyade Hitchcock'a daha yakın belki de. Zaten bence "Following" entellektüel altyapısı fazlaca gelişmiş bir Hitchcock filminden başka bir şey değildir. Filmdeki karakterler unutulmaz kategorisine giriyor bence. Tanımadığı insanları takip ederek varoluşunu tanımlayan genç adam, başkalarının evlerine girerek onlar hakkında fikir yürüten Cobb ve neyin peşinde olduğu belli olmayan gizemli sarışın. Bir kaç mantık hatası ( o kadarı normal) hiç bir aksayan yönü olmayan mükemmel bir film "Following". "3-Iron/Boş Ev"in de esin kaynağı bence.

02 Ağustos 2010

"Inception" (2010)

Inception: Movie Trailer. Watch more top selected videos about: Inception, Marion Cotillard

im
Bir arkadaşım vardı; şu olmazsa adam değilim, bu olmazsa adam değilim derdi sürekli. Onu hatırlayarak bu başlığı attım. Christopher Nolan'ın "Inception/Başlangıç"ı bu sene oscar almazsa adam değilim. Senaryo dalında da, en iyi film dalında da alacaktır. Henüz "Shutter Island/Zindan Adası"nı izlemediğim için DiCaprio'nun ödülü alıp alamayacağını bilemiyorum. Yani DiCaprio alacaktır da hangi filmle alacaktır onu kestiremiyorum. Top 250'de üçüncü sıraya yerleştiğini görünce izlemek farz oldu diye düşündüm. Christoper Nolan Batman'lerden sonra iyice star bir yönetmene dönüşmüş durumda. Görkemli, gizemli, destansı filmler çekiyor. Onun filmlerinde iyice konsantre olmak gerekiyor. "The Dark Knight/Kara Şovalye"yi Ankara'da IMAX izlemiştim. Adamlar hem film arası vermemişlerdi hem de sesle görüntü senkronizasyonunda sorun vardı. O yüzden iyi konsantre olamadan izlemiştim "The Dark Knight"ı. "Inception"ın ikinci yarısı başladığında ufak bir dalgınlık filme konsantre olmamı engelledi. Siz siz olun bir an için bile konsantrasyonunuzu bozmayın bir Nolan filminde. "Memento/Akıl Defteri"nde bunu başarmıştım ve sonuç olağanüstüydü. Her ne kadar "Inception"ı bir daha izleyecek olsam da onun çok iyi bir film olduğunu ve modern bir klasiğe dönüşeceğini biliyorum. Senaryo, görüntü yönetimi, oyuncu yönetimi konusunda parmak ısırtacak bir yapıt. Ama listede dokuzuncu, onuncu sıraya inecektir önümüzdeki aylarda. Bunda sekiz vererek benim de katkım olacaktır.

01 Ağustos 2010

İki harika Vuudi filmi

Nereden esti "Mighty Aphrodite/Sevimli Fahişe" ve "Deconstructing Harry/Yaramaz Harry"yi izlemek diye sorarsanız, benim adamlarımdan Paul Giamatti'nin oynadığı Woody Allen filmi izlemek istedi canım. Ne yazık ki ikisinde de pek kayda değer rolleri yoktu Giamatti'nin. Kendisi şöyle bir adam:

Ama iyi oldu; çünkü bu iki film de katıksız, mükemmel Vuudi filmleriymiş. Bazen yönetmen Vuudi'yi mi yoksa oyuncu Vuudi'yi mi daha çok seviyorum diye kendime soruyorum. Sanırım ikisini bütün olarak seviyorum, aksi takdirde kamera önünde olmadığı filmlerini (iyi filmler olmasına rağmen) de benimserdim.

Tarih sırasına göre gidelim. 1995 yapımı "Mighty Aphrodite"nin Sevimli Fahişe olarak çevrilmesine kendisinin tepkisi nasıl olur du acaba? Kafayı sallayıp bir türlü lafa giremeyerek tepki verirdi herhalde. Sonra da Jeeeesus derdi eminim. Sevimli fahişe rolünü oynayan ve çok güzel bir kadın olan (Tarantino'nun eski sevgilisi) Mira Sorvino ve Woody Allen süper bir ritm yakalıyorlar beraber. Sorvino bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu oskarını aldı. Bu konuda da itirazım var. Filme adını veren karakter olan ve filmin büyük bölümünde başrol erkeğe eşlik eden karakter, başrol erkekle gönül ilişkisi yok veya fahişe diye mi yardımcı kategoriden değerlendirildi acaba? Çok açık şekilde film Linda Ash'in filmi. Burada yine akademinin esnaflığını görüyoruz. Muhtemelen o yıllarda uzun yıllar birlikte olduğu Mia Farrow'un evlatlığıyla gönül ilişkisi başlayan Allen, evlatlık konusu kafasını karıştırdığı için böyle bir film yapmış olmalı. Klasik Yunan trajedyasından bir çok ögeyi barındırıyor film. Koro, deus ex machina, Oedipus kompleksi, tanrılar filmde geçti töreni yapıyorlar. Vuudi'nin en akıcı, en tempolu filmlerinden biri. Tarzına hayran olan bir kişinin bu filmi sevmeyeceğini düşünemiyorum.


"Deconstructing Harry" (1997) de replik hazinesi bir film. Tanıdık bir Vuudi karakteri var. New York'lu növrotik, kadın düşkünü yazar. Yani kendisi. Filmde iki adet kurgu var. Biri kanlı-canlı Harry'nin hayatı; diğeri de romanlarında geçen, kanlı-canlı Harry'nin hayatından serbestçe esinlenerek yarattığı karakterlerin bölümleri. Mükemmel diyaloglar, mükemmel kadın-erkek ilişkisi replikleri ve mükemmel bir Vuudi oyunculuğu. İnsan bir Woody Allen filminden daha ne ister değil mi? Kafa dağıtmaya bire bir bu iki filmi görmediyseniz kaçırmayın derim.

29 Temmuz 2010

İran sineması beni heyecanlandırıyor

Kiarostami'nin "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nı izledikten sonra İran sinemasına eğilmeliyim demiştim. Abbas Kiarostami'nin filmografisindeki en yüksek puanlı film olan "Close-Up/Yakın Plan" bana bu başlığı yazdırdı. "12 Angry Men/12 Kızgın Adam", "A Few Good Men/Bir Kaç İyi Adam", "Sabotage/Sabotaj", "To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek" gibi mahkeme filmleri izlemiştim daha önce. "Close-Up" uzak ara izlediğim en iyi mahkeme filmi diyebilirim. Filmi böyle bir kategoriye sokmak haksızlık olsa da içeriğinden haberdar etmek için böyle iddialı bir cümle kurdum. Yarı gerçek yarı kurmaca bir dolandırıcılık (fraud) öyküsü "Close-Up". Kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf (onun filmlerine de eğileceğim) gibi tanıtıp bir aileyi dolandıran Hossain Sabzian'ın duruşması ve kurgusal dahilikler eseri olan çekimler filmi oluşturuyor. Gerçek bir mahkeme izler gibi Sabzian'ın yakın plan görüntülerini izliyorsunuz ve insan denen karmaşık yaratığı anlamaya çalışıyorsunuz. Özellikle filmin finali unutulmaz. Kişilik bölünmesini bu kadar iyi anlatan bir sahne çok az vardır. Sadece iki filmini izlememe rağmen Abbas Kiarostami'nin çok büyük ve gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorum ve muhteşem bir sinema duygusuna sahip olduğunu hissediyorum. Bundan sonra Abbas Kiarostami'ciyim. Bu arada filmin sonunda kendisini oynayan ve afişteki motoru süren kişi olan Mohsen Makhmalbaf'ın filmleri de beni şimdiden heyecanlandırıyor. İran dilini de çok melodik ve çok sevimli bulduğumu belirtmeliyim.

15 Temmuz 2010

"Bekleme Odası"nı tekrar izlemek

Geçenlerde İstanbul'da Cihangir'de bir kahveye gittim. Dediklerine göre Zeki oraya takılıyormuş. Gerçi görseydim ne yapacaktım bilmiyordum ama orada bazı Zeki filmlerinde ve bazı diğer nitelikli filmlerde oynamış aktör Ufuk Bayraktar'ı gördüm. Bir kaç gün önce beni ziyarete gelen arkadaşım da sürekli "Bekleme Odası"ndan bahsedince, tekrar izlememek kaçınılmaz oldu. "Bekleme Odası"nı izleyince her üç beş yılda bir Zeki külliyatını yeniden ele almak lazım diye düşünmeye başladım. Zira üç sene önce izlediğim bu film o tarihlerde zihnimi bu kadar meşgul etmemişti. Çok ilginç buldum Zeki'nin "Bekleme Odası"nda yapmak istediklerini. Tam olarak da kavramış değilim. Bu filmi çekmesinin iki sebebi olabilir gibi geliyor bana:
1. sebep (yaygın görüş) Zeki kendisine tanrısal bir varlık muamelesi çeken hayranlarından sıkılmış olmalı ki kendisini tüm zaafiyetleri, limitleri ve üç kağıtçılıklarıyla perdeye yansıtıyor ve "ben de sizin gibi bir ademoğluyum" mesajı vermeye çalıştı. Menemende sigara söndüren, maç izleyen, kolaylıkla yalan söyleyen, hatun götüren, insan satan ve bilimum [normal] insan davranışı.
2. sebep de şu olabilir gibi geliyor bana. Zeki kendisiyle dalga geçerek veya kendisiyle dalga geçebilen bir insan profili çizerek yine takdir bekliyor, insanları etkilemeye çalışıyor. Ağır mı oldu? Kendisini tanımıyorum ama insan doğasını az çok tanıyorum. Birisi bu bloğa yorum yaptığı zaman mutlu olduğumu itiraf etmek istiyorum. Bu da buna benzer bir şey olabilir. Böyle bir durum varsa kendisini ayıplamam; çünkü o üreterek, ortaya bir şey koyarak bunu yapmış olur o zaman. Bir de hiçbir şey üretmeden takdir bekleyenler var, onları ayıplarım işte.
Her iki durumda da kendisi benim en sevdiğim yerli yönetmen olmaya devam ediyor. Filmde bir yerde asistanı kendisine "bütün filmleriniz takdir ediliyor" gibi bir yıkama-yağlama servis ediyordu, o da "bırak ya hepsi palavra" diyordu. Kendisiyle karşılaşsam şunu sormak isterdim: sen gerçekten insan doğasını anlamaya mı çalışıyorsun?.


Zeki Demirkubuz - Bekleme Odası from elmalma brand communication serv on Vimeo.

28 Haziran 2010

Jim Jarmusch filmleri 3

Aslında bahsetmediğim bir filmi kaldı. "Broken Flowers/Kırık Çiçekler". Bir kaç vakte kadar izleyeceğim "The Limits of Control/Kontrol Limitleri"ni yeni bir film izlemiş gibi değerlendireceğim. Böylelikle Jarmusch filmografisini tamamlamış olacağım. Aslında "Coffees and Cigarettes" adlı bir uzun metrajı daha var izlemediğim. Bu filmin aynı adla çekilmiş bir çok kısa film versiyonu da mevcut olduğu için hepsini toparlayıp izlemek istiyorum. 2005 tarihli bu filmi, Jarmusch'un 80lerden sonra çektiği ilk harika film olarak değerlendiriyorum ben. Yine umursamaz, larç bir Jarmusch karakteri sevgilisinden tekmeyi yer, bu arada evine esrarcengiz bir mektup gelir. Mektup eski yamuk yaptığı bir sürü sevgilisinden herhangi birine aittir ve bir oğlu olduğunu ve oğlunun kendisini aramak üzere yola çıktığını yazar. Bir anda hayatın o kadar da boş olmadığını keşfeden Jarmusch karakteri eski sevgililerini bir bir ziyaret etmeye başlar. Ve film harika bir yol filmine (adventure) dönüşür. Bu tür eski tanışıklıklarla yıllar sonra bir araya gelmek insanda sarsıcı etkilere neden olur. Jarmusch karakteri ve kadınlar da bu etkilere maruz kalıyorlar. Süpper bir film. Benim adamlarımdan biri olan Bill Murray ve artık hepsi birer orta yaş üstümtırak kadın olan zamanın afet-i devranları. Sharon Stone ve Jessica Lange mesela. Bütün oyunculuklar çok iyi. Süpper bir film ve filmin jenerik müziği olan süpper bir şarkı...


The Greenhornes Ft. Holly Golightly - There Is an End - Watch more funny videos here

22 Haziran 2010

Jim Jarmusch filmleri 2


Night on Earth (Trailer) - Funny bloopers are a click away

"Night on Earth/Yeryüzünde Bir Gece"
91 tarihli bu film Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki'de (geçen hafta oradaydım) taksi şoförlerinin müşterileriyle yaşadıkları ilginç maceraları anlatıyor. Benigni'li Roma bölümü genelde en çok sevilen bölümdür ama benim favorim Winona Ryder'lı Los Angeles bölümü. Tam bir Jarmusch karakterinden beklenildiği üzere ayağına kadar gelen devlet kuşunu sallamıyor Ryder'ın oynadığı taksi şoförü. En az ilgimi çeken bölüm de Helsinki bölümü oldu, aynı bölüm gibi sıkıcı bir şehir olarak düşünüyorum Helsinki'yi. New York bölümünü de efsane oyuncu Armin Mueller-Stahl ("Shine/Parıltı"daki zalim baba) ve iki sevimli zenciyle başarılı oluyor bana göre. Bu filmi Jarmusch'un en iyi filmi olduğunu iddia edenlere rastladım ki bu kadar olur (tam bir ekşi sözlük aazı oldu).


DEAD MAN - HQ Trailer ( 1995 ) - For more funny movies, click here

"Dead Man/Ölü Adam"
90larda Jarmusch bana göre 80ler kadar iyi değil. Bu filmin de en iyi filmi olduğunu iddia edenler var ama bence kesinlikle öyle değil. Öncelikle film neden siyah-beyaz? Sen artık bağımsız filmlerin prensi olmuşsun, iyi bir hikaye anlatıcı-filozof olarak kabul görmeye başlamışsın, Japonların maddi manevi her türlü desteğini almışsın, daha neden gidip de siyah-beyaz film çekerek risk alıyorsun? Adım adım ölüme giden bir adamın tuhaf yolculuğu. Hiç tutmadım bu filmi.


GHOST DOG : The Way Of The Samurai - HQ Trailer ( 1999 ) - The funniest movie is here. Find it

"Ghost Dog: The Way of the Samurai/Hayalet Köpek: Samuray Tarzı"
Jarmusch Japonları iyi tavlamıştır. Filmlerine sponsor olurlar, o da arada sırada böyle gönüllerini alır işte. Haşa "Ghost Dog"a kötü film diyemem! Yine umursamaz, filozofvari bir Jarmusch karakteri. Bir mafya babası tesadüfi bir şekilde hayatını kurtardı diye, kendini samuray zannettiği için hayatını ona adayan zenci bir kiralık katil. Ne kadar ilginç bir karakter değil mi? Bir de bunun İngilizce bilmeyen İspanyol bir sırdaşı(!) var ki anca bir Jarmusch filminde dilini bilmediğiniz bir insanla sırdaş olabilirsiniz. Kaçırmayınız derim.

19 Haziran 2010

Jim Jarmusch filmleri 1

"Permanent Vacation/Daimi Tatil"
...Sounds good to me...Ben bu filmi siyah beyaz hatırlıyordum. Arşivden kontrol ettiğimde renkli olduğunu gördüm. O sahnede Allie "sounds good to me" diyordu ve bu cümle o karakteri ve filmi ve yönetmeni çok iyi açıklıyordu. Jarmusch'un bu açılış filmi tam olarak bir film bile kabul edilmez bazıları tarafından. Bir vagabond (sokaklarda aylak aylak gezen) vagabond'luk yapar film boyunca. Jarmusch'un favori teması olan hayatın anlamsızlığı da böylece servis edilmiş olur. Çok güzel görüntüler, diyaloglar var filmde. Şu meşhur dans sahnesini bir izleyelim:



"Down by Law/İçeridekiler"

İşte favori Jarmusch filmim. Son yılların en favori filmlerimden. Tek itirazım siyah beyaz oluşuna. Renkli çok daha içine girilebilir olacağından dolayı, unutulmaz bir klasik olacağı düşüncesindeyim. Roberto Benigni'nin varlığı filmin en büyük artısı. O kadar sevimli ki kendisi, tek başına filmi alıp götürüyor. Şarkıcı Tom Waits ve Jarmusch'un sık çalıştığı oyuncu/müzisyen John Lurie de Benigni'ye çok iyi uyum sağlıyorlar. Espiriler bir harika. Bu üçlünün özellikle de Benigni'nin salaklıkları gülmekten kırıp geçiriyor. Waits ve Lurie hayatın anlamsızlığının farkındalar ama bu sevimli İtalyan'a onlar da kayıtsız kalamıyorlar. Filmin fragmanı Waits'in söylediği "Jockey Full of Bourbon" adlı muhteşem şarkı eşliğindeki açılış sahnesi:



"Mystery Train/Gizemli Tren"

Harika bir Jarmusch filmi daha. Inarritu filmlerinden çok çok önce çekilen bu film onun kurgularını andırıyor. Elvis hayranı Japon çift, kocasının tabutuyla ne yapacağını şaşırmış İtalyan kadın, ve hiç yoktan cinayet işleyen iki salak (biri Steve Buscemi daha ne olsun). Bu üç hikaye Memphis'te bir otelde kesişiyor. Bağımsız film böyle olur diye bağırıyor bu film. Unutulmaz bir deneyim.



Jarmusch filmlerini tarih sırasına göre inceliyorum. Daha önce "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" adlı filmi yazmıştım. Jarmusch'un en beğendiğim filmleri bu ilk dönemi olan 80li yıllara denk geldi. Diğer filmleri de kötü değil; ancak bence bu 80li yıllar Jarmusch filmografisi benzersiz.

14 Haziran 2010

"Küçük Kıyamet" (2006)

"Vavien"i izledikten sonra Taylan kardeşleri dikkatle izlemek gerek diye düşünmeye başlamıştım. İlk filmleri "Okul"u da bazılarının yaptığı gibi yerden yere vurmamıştım. Vavien'deki muhteşem performanstan sonra "Küçük Kıyamet"i izlemek kaçınılmaz olmuştu. Bu filmi de beğenmeyenler, yerden yere vuranlar var, fakat ben böyle bir tavrın haksız olduğunu düşünüyorum. Korku filminden daha çok gerilim filmi (thriller) diyebileceğim bir film "Küçük Kıyamet". Bunu da başaramıyor denilemez. Çok tanıdık korku/gerilim filmi numaralarına başvurmuyor değil, ama bunu yapmayan film de pek yok. Yapmadığınız zaman zaten korku/gerilim türünde çığır açmış oluyorsunuz. Taylan Kardeşler hep bu türde ürün verecekler gibi duruyorlar. Takip edenlerdenim.

31 Mayıs 2010

"Tystnaden" (1963)

Ingmar Bergman ile tanımlanamaz dostluğumuz devam ediyor. Kendisini dahi mi buluyorum yoksa evrenine girmekte zorlanıyor muyum emin olamıyorum. Evet Persona (1966) olağanüstü bir filmdi benim için ama Tystnaden (Sessizlik) ve izlediğim diğer bir kaç filmi benim için zorlayıcı filmler oldular. İzlediğim tüm filmlerinin teması ortaktı: iletişimsizlik, mutsuzluk, umutsuzluk, yerleşik değerlere saldırı vb. İsveç kültürü de bayağı bir yabancı olunca, onun filmlerini izlerken kolaylıkla olaydan kopabildim. Tystnaden de Sinema dergisinde dvd klasik bölümünde tanıtılmıştı ve yazı o kadar güzeldi ki hayatımın filmi olacağını düşünüyordum. Öyle olmadı. Ölüm üzerine bir film Tystnaden. Ölüm karşısında insanoğlunun ne kadar çaresiz ve ikiyüzlü olabileceğini sergilemeye çalışıyor. 60lı yılların siyah beyaz filmlerine özgü süper bir görselliği var filmin. Türkiye'de gösterime giren ilk Bergman filmiymiş aynı zamanda.


The Silence - Trailer - The most popular videos are here

21 Mayıs 2010

"Antichrist" (2009)

Lars von Trier'ın bu filmi çekmeden önce iki ay kadar tımarhanede kaldığını ve Cannes'te ekümenik jüri tarafından kadın düşmanlığı suçlamasıyla kınandığını öğrenince içimde izleme isteği depreşti. Lars von Trier'ın çok çok önemli bir yönetmen olduğunu düşünenlerden değilim. Ses getirmemiş bir film çekseydi izler miydim bilmiyorum. Çok sevdiğim bir oyuncu olan Willem Dafoe, Scorsese'nin The Last Temptation of Christ'ında (Günaha Son Çağrı, 1988) Hz. İsa'yı başarılı bir şekilde canlandırmıştı. Yıllar sonra adı Antichrist olan bir filmde oynuyor, acaba antichrist o mu başkası mı? Kadın düşmanlığı suçlamasını hak ettiğini düşünüyorum filmin. Pornografi ve şiddet barındıran içeriği sebebiyle Türkiye'de vizyona girmesi zor gibi görünüyor; ancak öyle abartıldığı gibi aşırı bir şiddet içerdiği falan yok. Antichrist'a varana kadar ne filmler var. Sürekli depresyonda olduğu için ikide bir oyuncularından özür dilemek zorunda kalan bir adamın filmi ilginç olabilir diye düşünmüştüm fakat çok ilgimi çekmedi.

18 Mayıs 2010

İran sinemasına eğilmeliyim

Çünkü çok tanıdık. Sanat eserlerini eserin geldiği kültürden gelenler daha bir farklı algılarlar. Özellikle dil bu farklı algıda önemli bir rol oynar. Bir Kubu Zekirdemiz filmini sizin algıladığınız gibi bir Eskimo asla algılayamaz. İnsanoğluna ait evrensel kişilik özelliklerini, mesajları algılayabilir ama yüzde yüz filmin içine giremez. Diye düşünüyorum. Taste of Cherry (Kirazın Tadı, Abbas Kiarostami, 1997) uzun süre arşivimde bekledi durdu. Muhtemelen Sinema dergisi aracılığıyla izlenecekler listesine eklemişimdir. Bir kaç kere bazı sahnelerine baktığımda, Ankara Bala'ya benzeyen yerlerde sürekli bir arabanın dolaştığını gördüm ve o halleriyle film bana çekici gelmemişti. Dün 93 dakika gibi kısa bir süreye sahip olduğundan ve hadi bir de İran sinemasından bir film izleyeyim diye kafama estiği için izledim. Aslında köklü bir sinema geleneğinin olduğunu bilidiğim İran'ın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Abbas Kiarostami'nin bu filminin Bergman filmlerinden aşağı kalır yanı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yaşam ve ölümün, değer ve değersizliği üzerine çok çarpıcı bir gözlem yapıyor. Sonunda tercihini de çok anlamlı bir şekilde yapıyor. Umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyorsunuz film boyunca ve filmin sonunda birisi geliyor sizi buluyor. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim; çünkü dangoz köşe yazarı değilim. 1997 yılında Cannes'de Altın Palmiye (boş filme vermezler) aldığını belirtmeliyim. Bence mutlaka izlenmesi gereken bir film. İran'ın kozmopolit yapısı filmde de çok etkili bir şekilde kullanılmış. Bizim ülkemizdeki milliyetçileri kızdıracak bölümler de mevcut filmde; ancak bunlar dar ufuklu insanların dert edecekleri detaylar bana göre. Kültür, dil, mekanlar o kadar tanıdık ki hemen hemen iki üç sahnede bir günlük hayatınızda kullandığınız bir kelime duyuyorsunuz. İran gibi kapalı bir toplumda çekilen nitelikli eserlere bundan sonra hep var olacağım.

15 Mayıs 2010

"Kıskanmak" (2009)

Zeki Demirkubuz'a eğilmeye karar verdiğimde, her gün bir Demirkubuz filmi izliyordum. İçeriden sadece filmlerin seslerini duyan annem "manyak bu la, her gün aynı filmi izliyo" demişti kardeşime. Auteur olmakla ilgili yazımda bundan bahsetmiştim. 23 Aralık 2008'de de şöyle bir yazı yazmıştım. Bir buçuk sene sonra bugün nihayet Kıskanmak'ı izleyebildim. İtiraf etmek gerekirse filmi izlerken acaba laflarımı yutuyor muyum yoksa yutmuyorum diye gidip geldim. Hala karar veremedim. Evet bu, kesinlikle iyi bir film ama bir Demirkubuz filmi mi değil mi karar veremiyorum. Hiç yapmadığı şeyleri yaptı Zeki Demirkubuz Kıskanmak'ta.
1- İlk defa bir dönem filmi çekti. Çok da ayrıntılı düşünmeyerek, Türkiye'de çekilmiş başarılı bir dönem filmi hatırlamıyorum ben. Belki biraz Salkım Hanımın Taneleri. İstanbul Kanatlarımın Altında'da kocaman tuvaller boyanarak eski İstanbul havası verilmeye çalışıldığını düşünürsek, bu durumu kolaylıkla teşhis edebiliriz. Zeki Demirkubuz'un da en önemli özelliği günümüz dünyasında geken, gerçekçi, sert filmler çekmek. Hala bir dönem filminin bir Demirkubuz filmi olamayacağını düşünüyorum. Çünkü bir dönem filmi Zeki Demirkubuz'un karşı olduğu "sinema hilelerine" çok başvurur. Etkileyici olmak için -mış gibi yapmak zorundadır, bu da Demirkubuz'un sinema anlayışına ters düşer.
2- İlk defa müzik kullandı. Müziği de sinema hilelerinden biri olarak görür ve bugüne kadar hiç kullanmamıştır. Burada kasttettiğim müzik kullanımı sahne içerisinde bir dekor gibi kullanılan müzik değil; bir duyguyu ifade etmek, seyirciyi alıp başka diyarlara sürüklemek için arka fonda çalan müzik kullanımı.

3- Sevişme sahnesi. Sanırım
Yazgı'da ima yoluyla bir şeyler vardı. C Blok'u da kendi deyimiyle yol haritasını aradığı bir film olarak kabul edersek, ilk defa sevişme sahnesi kullandı Zeki Demirkubuz.
4- Kıyıda köşede kalmış insanları değil, şehrin ileri gelenlerini işledi. Burjuva ahlakını masaya yatırdı.

5- Görsellik numaralarına başvurdu.

6- İlk defa afişte photoshop uygulamasına yer verdi.
Görüldüğü gibi Demirkubuz için bir çok ilki barındırıyor Kıskanmak. Amacım onu yargılamak, niye böyle yaptın demek değil. Herkes ve herşey gibi Demirkubuz da değişiyordur muhakkak. Teknik unsurlar göz önünde bulunduruluduğunda bir Demirkubuz filmi olmadığını düşündüğüm Kıskanmak, hissiyatta katıksız bir Demirkubuz filmi. Bundan sonra sinema yazılarında sıkça okuyacağımız üzere Kıskanmak'ın Senihası tam bir Demirkubuz karakteri. Kuşatılmışlıkla yaşıyor. Demirkubuz filmlerinde olduğu gibi kötülüğü temsil ediyor, ama infaz edilmiyor.

19 Nisan 2010

Jim Jarmusch

29 Ocak'ta bundan sonra Jim Jarmusch'cuyum diye yazmıştım. Bütün kurgusal filmlerini izledim. Bir tanesi hariç hepsine bayıldım. Bir tek Coffee and Cigarettes'leri izlemedim; çünkü o filmin bir çok kısa versiyonu bir de uzun versiyonu var. Bu filmleri bulmak için uzun bir mesai harcamalıyım. Bir de son filmini izlemedim. Onun da canlılığı halen devam ettiği için, Jim Jarmusch'un bütün filmlerini izledim diyebiliyorum kendime. Bu filmleri ilerleyen günlerde antoloji şeklinde sizlere tanıtacağım. Gelelim Jim Jarmusch'a. Kendisi o kadar bağımsız bir yönetmen olduğunu iddia ediyor ki filmlerin üzerine yapıştırılan "bağımsız" kelimesinden bile rahatsız; çünkü bu etiketin bir pazarlama hilesi olduğunu düşünüyor, fakat bazıları da onun Japonlara satılmış olduğunu ve dolayısıyla bağımsız olmadığını söylüyorlar. Geç keşfettiğim bu bağımsız yönetmenin sinemasının özelliklerine bakalım:
*Filmleri diyalog filmi sınıfına giriyor.
*Karakterler boşvermiş gibi görünen ama derinliği olan karakterler.
*Yolculuk teması her filminde var.
*Hiçbir filminde bir tek dille yetinmiyor.
*Müzik kullanımı filmlerinde çok başarılı.
*Hayatın anlamsızılığı en büyük derdi.
*Bazı filmlerini siyah-beyaz çekiyor ve bence hiç de iyi etmiyor.
*Parayı genelde Japonlardan buluyor.
*Yıldız oyuncuları bile anlamsız hayatın bir parçası gibi gösterebilmeyi başarıyor.
*Umursamaz, güvenilmez, çok kolay satışfekşın yapabilecek karakterler filmlerinde bolca bulunuyor.
*Filmlerinin dublajına izin vermiyor.
*Görsellik hilelerinden uzak duruyor.
*Kara mizahı çok iyi kullanıyor.
Çok çok iyi bir sineması var Jarmusch'un. Yukarıda anlatmaya çalıştığım özellikler size hitap ediyorsa Jarmusch'dan iyisini bulabileceğinizi sanıyorum.

10 Nisan 2010

"Vavien" (2009)

Vavien (Yağmur Taylan, Durul Taylan) bana hep Blood Simple'ı (Joel Coen, Kansız, 1984) çağrıştırıyordu. Filmin türüyle ilgili hep "kara-mizah" diye söz edildiği ve Blood Simple'ın en iyi kara-mizahlardan biri olduğu için. Vavien'in yönetmenlerinin kardeş oluşu da bir benzerlik konusuydu. Gerçi Blood Simple'ın jeneriğinde Joel Coen yazar ama filmleri kardeşi Ethan Coen'le beraber yönettikleri bilinir. Sanırım ilke defa The Ladykillers'da (Kadın Avcıları, 2004) ikisinin adı yönetmen olarak geçti. Bu konuyu fotoğraflı motoğraflı bir yazı konusu yapabilirim. Taylan biraderler de sinema dünyamızda böyle tanınıyorlar. Ayrıca filmde Coenlerin favori konusu, suçu yüzüne gözüne bulaştırmış (botching a crime) aptal karakter de mevcuttu. İşte bu yüzden film bana hep Blood Simple'ı hatırlatırdı. İzlemeden önce çok iyi bir film olduğundan emin olduğum bir filmdi Vavien. Beni yanıltmadı da. Türklerin aksiyon ve korku çekemeyeceklerini; ancak iyi komedi ve dram çekebileceklerini söylemiştim. Tek başına komedide yine sorunlar var demiştim. Vavien de bildiğiniz üzere bir kara-komedi. Benim en sevdiğim türlerden biri. Üstüne bir de gerilim sosu ve taşra hayatı eklenince tadından yenmez oldu açıkçası. Başta Engin Günaydın olmak üzere bütün oyuncular olağanüstü iyi performans sergiliyorlar. O montofol oğlan rolü ne kadar başarılı öyle. İç Anadolu aksanı ne kadar da sırıtmıyor. Sadece bu bölgeye özgü melodisiyle "kardaş" kelimesi çok başarılı kullnılmış. İşlevsel küfürler ne kadar da yerinde. Kısacası çok emek verildiği her karesinden belli olan, pırıl pırıl bir film Vavien. Taylan biraderlerin ve Engin Günaydın'ın sinemamızda her daim var olmalarını diliyorum.

08 Nisan 2010

"Fahriye Abla" (1984)

Show Tv'iyle ilgili bir şeyler yazmıştım. Fahriye Abla (Yavuz Turgul) da showda izleyip beni derinden etkileyen Türk filmlerinden biriydi. Nereden icap ettiyse bir daha izlemek istedim. Youtube'da film mevcut, meraklısı varsa oradan izleyebilir. Yavuz Turgul'un ilk filmi olmasının yanında Şener Şen'siz de tek filmidir Fahriye Abla. 80li yılların mahalle kültürüne dair arabesk, devrimci bir güzellemedir. Gidiş gelişleri eksik olmayan tipik bir mahalle aşkı ve 12 Eylül etkileri...(özür dilerim şiirsel laf ettim). Vasat olanları bile bayağı sürükleyici olan bu filmler, teknik olarak ne kadar da güdük kalıyorlar! Sanki müzelik nadide bir eşya gibiler. Anlaşılmaz filmler bunlar. Wim Wenders'ın olağanüstü filmi Paris, Texas ile aynı sene çekildiğine inanmak gerçekten güç. Yazıdan anlaşıldığı üzere bu filmlerle ilgili kafam çok karışık. Paris, Texas beni koltuğa çivilemişti, ama bu filmleri de kollektif hafızadan silip atmak imkansız gibi.

04 Nisan 2010

"Les diaboliques" (1955)

90lı yıllarda Galatasaray Afrikalı bir futbolcu transfer etmişti. Geldiği günün ertesi günü bir spor gazetesi "Cim Bom'un Afrikalısı geldi ve süper çıktı" yazmıştı. Nedense çok komiğime gider bu başlık. O başlığa benzer bir cümle de ben kurayım: Fransız Hitchcock'u olarak adlandırılan Henri-Georges Clousot'dan ilk filmi izledim ve süper çıktı. Benim Mr. H hayralığım malumdur. O yüzden döneminde Fransız Hitchcock'u olarak anılan ve ona rakip olarak gösterilen bu kişinin filmlerine kayıtsız kalamazdım. En iyi filmi de Les diaboliques (Şeytan Ruhlu İnsanlar) kabul ediliyor. Filmin Türkçe adı sanki adi bir b filmiymiş gibi algılanıyor, fakat öyle değil. İlginç bir hikayesi var filmin. Henri-Georges Clousot, Alfred Hitchcock'tan yalnızca bir kaç saat önce kitabın yazarlarıyla görüştüğü için film haklarını satın alıyor. Bunun üzerine Hitchcock yazarlara (iki kişiler) bir kitap sipariş ediyor ve o sipariş sonucunda Vertigo (Ölüm Korkusu, 1958) ortaya çıkıyor. Filmi izlemeden önce internette araştırma yaptım. İlk defa tanık olduğum bir şekilde filmin sonunda yönetmen seyirciye "burada gördüklerinizi lütfen kimseye anlatmayın" diye not düşmesine rağmen, Ekşi Sözlük'te dangozun biri uyarı yapmadan çok önemli bir spoiler (filmin sağlıklı bir şekilde izlenmesine engel olan bilgi) verdiği için filmden maksimum tadı alamadım. Yine de son yıllarda izlediğim en iyi gerilim filmlerinden biriydi diyebilirim. Özellikle sonlara doğru filmde gerilim tavan yapıyor. Filmi Hitchcock çekseydi acaba daha çok sever miydim? İngiltere'de değil de Amerika'da çekseydi sanırım daha çok severdim. Fransızca filmlerle pek aram yok.

30 Mart 2010

"Ada: Zombilerin Düğünü" (2010)

Şimdi ben bu filmi 2010lar diye mi etiketleyeceğim? Nihayet ben de yönetmen olan biriyle e-posta yoluyla da olsa iletişime geçtim diyebileceğim. Ada: Zombilerin Düğünü'nün yönetmenlerinden Murat Emir Eren'le (diğeri Talip Ertürk) bir dönem birkaç kez mailleşmiştik. Kendisi Sinema dergisinde eleştirmendir. Çok da çalışkan, çok yönlü bir eleştirmendir. Ben kendisini biraz fazla Türk sineması hayranı buluyorum. Yaşayan en büyük on yönetmen listesi hazırlanırken kendisinin Metin Erksan'ı listeye koyacağından adım gibi emindim ve de yapmıştı. Bunun üzerine kendisine bir e-posta göndermiştim, o da bir şeyler yazmıştı. [Rec] ile ilgili yazımda el kamerasıyla çekilen filmlerle sorunum olduğunu yazmıştım. Türk korku filmleriyle de sorunlarım var, adında iki nokta üst üste olan filmlerle de sorunlarım var. 1- Türklerin iyi dram ve komedi yaptıklarını düşünüyorum. Sadece komediyi de iyi yapamıyorlar ama dramı ve dram içinde komediyi iyi yapabiliyorlar zaman zaman; ancak korku ve aksiyon için biraz daha beklemek gerekiyor herhalde. 2- Başlığında iki nokta üst üste olan filmlerse genelde kötü devam filmleri veya bazen de yapımcılarla yönetmenler arasında ikiliğe sebep olan filmler oluyorlar. Bu yüzden bu filmlere baştan ısınamıyorum. Film adlarının benim için önemli olduğunu yazmıştım. Bu yüzden filme temkinli yaklaştım. Zaten sırf Murat Emir Eren yüzünden izledim filmi. Peki o kadar çok iyi film izlemiş biri, sinemayı avucunun içi gibi bilen biri nasıl oluyor da bu kadar sıradan bir film yapabiliyor. Gerçekten efsanevi bir yönetmen olabilmeyi düşündü mü acaba? Godard gibi eleştirmenlikten gelip de çığır açan biri olmayı düşledi mi? Bence aklına geldi, ama şu anda Türkiye'deki prodüksiyon şartlarının da etkisiyle bunun olmayacağını anladı. Bir de zombiler ağır çekim gibi yürümezler mi? Bunlar resmen koşuyorlar.

08 Mart 2010

"Hayat Var" (2008)

Bütün filmlerine yedi verdiğim Reha Erdem'den nihayet sekizlik bir film bana göre. Reha Erdem karakterleri robotvaridir, filmleri ise boşluk duygusu verir izleyiciye. Onun için hiçbir şeyin olmaması çok şey anlamına gelir. Karakterleri idealize edilmekten uzak, genelde hemen manipüle olabilen tiplerdir. Hayat Var'ın kahramanı Hayat da böyle bir karakter. Kötücül bir dünyanın eseri. 13 yaşındaki kız çocukları genelde masumiyeti simgelerken, bu kız hiç de öyle değil. Damarına basılırsa yapmayacağı kötülük yok gibi. O yüzden de çok sahici bir karakter bana göre. Yine çok iyi bir oyunculukla karşı karşıyayız. Ve tabi ki çok iyi bir yönetmenlik. Bazı çevrelerce sanat filmi olarak adlandırılan ve sıkıcı bulanan eserlere çok benziyor ama iyi ki ben böyle filmleri seviyorum.