Jim Jarmusch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jim Jarmusch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Haziran 2011
En sevdiğim 10 yönetmen
Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:
1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg
Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:
10- Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.
9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.
8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).
7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.
6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin.
5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.
4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.
3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.
2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre.
1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.
27 Şubat 2011
"New Rose Hotel" (1998)
"Bad Lieutenant/Kötü Polis" ve "Ms. 45/Bayan Kırkbeşlik"i izledikten sonra Provokatif Scorsese diye adlandırdığım Abel Ferrera'nın filmlerine eğilme kararı almıştım. Araya çok zaman girse de bu haftasonu kendisinden iki film izledim (bu arada düne; bir buçuk film, dört buçuk maç, bir dostlar muhabbeti, bir buçuk saat okuma sığdırmayı nasıl başardım hala anlamış değilim). İlk film olan ve daha az iyi olanı "New Rose Hotel". Türkiye'de gösterime girmemiş, Yeni Gül Oteli mi diyelim? Filmleri genelde yönetmenler için izlerim ama bu filmde beni cezbeden birçok oyuncu vardı. En başta her zaman çok beğendiğim, tam bir alternatif süper star olan Willem Dafoe. O kişilikli fiziğiyle ve etkileyici ses tonuyla bitkisel hayata girmiş birini canlandırsa veya bir Michael Bay filminde oynasa bile izlenirdir benim için. Jim Jarmusch filmlerinden aşina olduğum ve özellikle "Stanger Than Paradise/Cennetten de Garip" filmindeki Willie performansıyla gönlümü fetheden John Lurie. İtiraf ediyorum kendisini filmde göremedim veya farkedemedim...Ama olsun onun filmde bir yerlerde olduğunu bilmek güzeldi. Ve Asia Argento. Uzun zamandır filmlerini izlemiyorum ama bir zamanlar bana feleğimi şaşırtan İtalyan yönetmen Dario Argento'nun kızı. Kendileri çirkin baba-güzel kız formülünün en başarılı temsilcilerindendir:
Bu filmde de inanılmaz çekici gözükmekte Asia Argento. Abel Ferrera'nın provokatif anlatım tarzında kendisini çok iyi ifade edebilmiş. O tarz filmde her daim mevcut. Fakat bütün bunlara rağmen çok başarılı bulduğum bir film olmadı "New Rose Hotel". Biçimsel artıları bir yana, içerik olarak zayıf kaldı. Filmin neredeyse son yarım saati önceden olanların flashback olarak tekrarlanmasıydı. Evet Ferrera manyak evreni yaratabilmişti ama içini hakkıyla dolduramamıştı. Hikayede ilginç olabilecek birçok sekans çekilmemiş, gizemli hava yaratma isteğine kurban edilmişti. Mesela filmi izlerken eminim herkes; para karşılığında o bilim adamını ayartmak üzere tutulmuş kızla (Argento), bilimadamının tanışma sahnelerini görmek istemiştir. Ama bunlar hiç gösterilmemiş direkt olarak aylar sonrasına geçilmişti. Sonuç olarak sadece biçimsel olarak provokatif olabilen bir film olmuş "New Rose Hotel" ama az önce izlediğim "The Blackout/Karartma" öyle mi? Hayır, her yönüyle yapı bozucu bir film. Az sonra...
Bu filmde de inanılmaz çekici gözükmekte Asia Argento. Abel Ferrera'nın provokatif anlatım tarzında kendisini çok iyi ifade edebilmiş. O tarz filmde her daim mevcut. Fakat bütün bunlara rağmen çok başarılı bulduğum bir film olmadı "New Rose Hotel". Biçimsel artıları bir yana, içerik olarak zayıf kaldı. Filmin neredeyse son yarım saati önceden olanların flashback olarak tekrarlanmasıydı. Evet Ferrera manyak evreni yaratabilmişti ama içini hakkıyla dolduramamıştı. Hikayede ilginç olabilecek birçok sekans çekilmemiş, gizemli hava yaratma isteğine kurban edilmişti. Mesela filmi izlerken eminim herkes; para karşılığında o bilim adamını ayartmak üzere tutulmuş kızla (Argento), bilimadamının tanışma sahnelerini görmek istemiştir. Ama bunlar hiç gösterilmemiş direkt olarak aylar sonrasına geçilmişti. Sonuç olarak sadece biçimsel olarak provokatif olabilen bir film olmuş "New Rose Hotel" ama az önce izlediğim "The Blackout/Karartma" öyle mi? Hayır, her yönüyle yapı bozucu bir film. Az sonra...
13 Kasım 2010
Yine işimiz var
Ne zaman yeni bir yönetmen keşfetsem; ona yoğunlaşıyorum, oturup bütün filmlerini izliyorum. Bunu yaparken kronolojik sırayı takip etmem gerekirken, ben en iyi filmlerini önce izliyorum. Sonra da kötü filmleri kalıyor ve o bölüm oldukça sıkıcı olabiliyor. Jarmusch'da, Haneke'de, Angelopoulos'da, ve en son Kaurismaki'de hep böyle oldu. "Bad Lieutenant/Kötü Polis"in (1992) yönetmeni Abel Ferrera'ya da önümüzdeki günlerde eğileceğim ve yine yoğun bir mesai beni bekliyor anlaşılan. Kendisi New York'un Little Italy'si Bronx'da doğmuş. Buradan çıkan Scorsese ve ekibi yıllarca maço filmler yaptı. Abel Ferrera'da o kafadan ama biraz daha provokatif olmayı tercih ediyor. Bağımsızlık ruhuna ihanet etmiyor. Filmleri grafik şiddet ve erotizm dolu. İnsan doğasınından bir yere gitmeyen kötücüle odaklanmış durumda. New York'da geçen rahatsız edici suç öykülerine yoğunlaşıyor. Yani tam bana göre bir yönetmen. İlerleyen günlerde birçok filmiyle ilgili yazılarım olacak. "Bad Lieutenant" da uzun zamandır hakkında yazılar okuduğum bir filmdi. Alternatif anti-kahraman listemi yazarken, bu filmi izlemiş olsaydım bir şekilde bir yerlere iliştirirdim diye düşünüyorum. Filmde Harvey Keitel'in oynadığı ismi bile olmayan Teğmen (lieutenant) katıksız bir anti-kahraman. Uyuşturucu, alkol, şiddet eğilimi, kumar tutkusu, ağzı bozuk olma durumu, cinsel sapkınlıklar, inançsızlık, ilkesizlik gibi bir anti-kahramandan bekleyebileceğimiz bütün özelliklere sahip. Gerçekten filmin isminin hakkını verecek kadar kötü bir polis. (SPOILER) Günün birinde iki Hispanik Amerikalının bir rahibeye akıl almaz bir şekilde tecavüz etmesi, teğmenin hayatında çok büyük değişikliğe sebep oluyor. Daha mı iyi oluyor? Hayır. Sadece ne kadar kötü olduğunun farkına varıyor ve bu olay ne yaparsa yapsın asla iyi olamayacağını anlamasını sağlıyor. Artık iyiyle kötü kırması bir ucubeye (virtue freak) dönüşüyor. Tuhaf ve rahatsız edici bir film "Bad Lieutenant". Kült mertebesine ulaştığı için nefret edeni de çok. Kutsal değerler üzerinden provokasyon yapmasıyla birçok insanın tepkisini çekmiş. Bu provokatif Scorsese'le tanışmak için en uygun film "Bad Lieutenant".
06 Kasım 2010
"Made In Europe" (2007)
Habertürk köşe yazarı Ece Temelkuran benim takip ettiğim, fikirlerine değer verdiğim bir insan. Erkek kardeşi İnan Temelkuran ise benim yazdığım Çeviri Hatası 4 yazısında anılmıştı. O yazıda bahsi geçen "Bornova Bornova" filminde kullanılan Yürütücü Yapımcı kullanımı yerine, Temelkuran'ın ilk filmi "Made In Europe"da Katılımcı Yapımcı diye bir tabir var. Ben bu konudan bahsetmiştim diye düşünürken, yönetmenin ikinci filmiyle ilgili olarak bu konuda yorum yaptığımı hatırlayamadım. Temelkuran'ın iki filmi var; ancak ben "Bornova Bornova"yı izledikten sonra bile kendisini her yapılan işi takip edilecek yönetmenler listeme almıştım. "Made In Europe" da tam beklediğim gibi her sahnesinde yönetmenlik becerisini seyirciye hissettirebilen, iyi bir yönetmeni müjdeleyen bağımsız bir film. Filmin çekim aşaması çok tanıdık bir hikaye. Eşin dostun yarımıyla kotarılmış bir ilk film. Üretim süreci açısından bana "Clerks./Tezgahtarlar"ı hatırlattı. Film olaraksa Fatih Akın'ın ilk filmi "Kurz und schmerzlos/Kısa ve Acısız", Scorsese'den "Mean Streets/Arka Sokaklar"i, Jarmusch'dan "Night On Earth/Yeryüzünde Bir Gece"yi ve bütün Tarantino filmlerini (diyalog filmi olması açısından) hatırlattı. Film tercihini, klasik anlamda bir karakter çözümlemesi, hikaye gelişimi, kurgusal hileler yerine birbirlerinden kopuk olan diyaloglar ve karakterlerin ruh halleri betimlemesinden yana kullanıyor. Fakat bu tercih öyle özentisizce yapılmış bir tercih değil, aksine her bir kelimenin bile düşünülüp de oraya koyulduğunu hissediyorsunuz. 11 Eylül saldırıları sonralarında bir zamanda Avrupa'nın üç başkentinde (Madrid, Paris, Berlin) yaşam savaşı veren Türkiye göçmenlerinin, kısa zaman dilimlerinde aralarında yaşadıklarına odaklanıyor film. Bu kaybeden insanların ruh halini çok başarılı bir şekilde yansıtıyor. Kompleksleri ve ayrımcılıklarıyla beraber resmediliyor bu tablo. Sanırım bu iki konu "Bornova Bornova"da da olmaları sebebiyle, Temelkuran'ın sinemasında sıkça göreceğimiz temalar olacak. Avrupa'da ayrımcılığa uğrayan bu insanlar, fırsatını buldukları ilk anda bu ayrımıcılığı başka bir insana yöneltiyorlar. Bu da insan doğasında var olan kötücüle olan nice yönetmen ilgisinden biri olmalı. Demirkubuz, Haneke, Kaurismaki, Lynch, Hitchcock örnekleri verilebilir kabaca. Sokaklarda geçen sahnelerin siyah-beyaz, karakterlerin başbaşa kaldığı bina içi sahnelerin renkli olması da anlamlı. Bir destek mesajı olarak okunabilir bu uygulama ama öyle kör gözüm parmağa bir dayatma yok. Ellerine sağlık İnan Temelkuran. İki adet röportaj linkini veriyorum.
Röportaj 1
Röportaj 2
Röportaj 1
Röportaj 2
02 Kasım 2010
"Leningrad Cowboys Go America" (1989)
Bugüne kadar izlediğim Aki Kaurismaki filmlerine hiç benzemeyen; fakat bugüne kadar izlediğim tüm Jim Jarmusch filmlerine çok benzeyen "Leningrad Cowboys Go America/Leningrad Kovboyları America Gidiyor" afişten de anlaşılacağı üzere absürd bir film. Filmde New York'lu araba satıcısı rolünde gözüken Jim Jarmusch sadece oyuncu olarak destek vermekle kalmamış, anlaşılan tarzını da Kaurismaki'ye iyice bir empoze etmiş gibi görünüyor. Filmde işten atılan bir kaybeden yok. Aksine sürekli hayatın anlamsızlığını anlatmaya çalışan diyaloglar ve görüntüler mevcut. Boş boş bakmalar, saçma replikler, absürd imgeler tam da bir Jim Jarmusch filminden çıkmışcasına. Zaten Jarmusch'un 1991 tarihli "Night On Earth/Yeryüzünde Bir Gece"de de Kaurismaki her türlü desteğini vermişti. Böyle bir paslaşma olayı mevcut yani iki favori yönetmenim arasında. Bu film için "This Is Spinal Tap/İşte Spinal Tap"in Fin versiyonu yorumları da mevcut. Tuhaf bir rock grubunu anlatmasıyla evet benziyorlar ama "This Is Spinal Tap"in mockumentary (sahte belgesel), "Leningrad"ın da tamamen kurgusal olması bence tam bir benzerlik kurulmasına engel oluyor. Filmdeki müziklerin dikkat çekici derecede iyi olduğunu belirtmeliyim. 1989 yılında Berlin Duvarının çökmesi, SSCB'de Gorbaçov reformları bu filmin oluşmasına çok katkıda bulunmuş diye düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla sosyalist olan Kaurismaki SSCB'deki uygulamaları eleştiriyordu ve bazı filmlerindeki Rus karakterlerle bu eleştiriyi dile getiriyordu. Bu filmdeyse doğrudan bir eleştiri var. Grup üyeleri dikkat çekici bir düzeyde koyun sürüsü insanlar ve grubun lideri de dikkat çekici bir düzeyde kapitalist bir sömürücü. Bu eleştirinin direkt olarak Sovyetlere yöneltildiğini düşünüyorum. Bayağı alışmıştım bu aralar Aki'nin filmlerine, o anlamda değişik bir tat bıraktı beğeni dünyamda; öte yandan uzun zamandır da Jarmusch filmi izlemiyordum. İyi oldu.
06 Ekim 2010
İşçi Üçlemesi
Geçtiğimiz Haziran ayında Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye gittiğimde insanı rahatsız edecek kadar fazla olan bir dinginlikle karşılaşmıştım. Etrafta neredeyse yoka yakın bir problem potansiyeli vardı. Her şey yolunda ve düzenli gibi görünüyordu. Yayalar gece yarısı bomboş yolda bile kırmızıda duruyorlardı (aslında olması gereken buydu, dönüş yolunda Kocaeli civarlarında insanların otobanda karşıdan karşıya geçtiklerini gördüm). Yaptığımız sohbetlerde ülke insanının dünyanın en dürüst milletlerinden biri olduğu, kimsenin kimsenin malında gözü olmadığını falan tekrarlıyorlardı insanlar. İkiyüzlü bir ahlak anlayışının olmadığını yerinde gözlemledim. Her yerde başa bela olan ırkçılığın, yabancı düşmanlığının olmaması ise söz konusu değildi. Pek sinema için uygun bir mekan olmadığını düşünüyordum Helsinki’nin. Ta ki Aki Kaurismaki’den haberdar olana kadar. Kendisi ağabeyi Maki Kaurismaki’yle beraber Finlandiya sinemasının en önemli yönetmenlerinden. Sanat filmleri kategorisine girebilecek minimalist, sert söyleme sahip, gerçekçi filmler yapıyor. Bir filmin 90 dakikadan fazla olmaması gerektiğini savunuyor. Çoğu filmi 70 dakika civarında, yani “İşçi Üçlemesi”ni bir günde izleyebilirsiniz. Hiçbir zaman bir başyapıt veremeyeceğini iddia ediyor. 20 film çekip emekli olacağını söylemiş bir röportajında (şu anda 15 uzun metraj kurgusal eseri var). Gerek melodram kalıplarına başvurmasıyla gerekse de insanı bir kere bile güldürmeyen inanılmaz kötümser bir kara mizaha sahip olması dolayısıyla Rainer Werner Fassbinder’e benzetiliyor ama son zamanlara kadar yönetmenin hiçbir filmini izlemediğini söylemiş. Jim Jarmusch’la da tarzlarının benzediğini okudum bir iki yerde fakat bu fikre katılamayacağım. Bence Zeki Demirkubuz’a daha yakın bir tarzı var. Abbas Kiarostami’yle isim ve soy isimleri çok benzemesine ve iyi dost olmalarına rağmen zıt bir bakış açıları var. Daha önce yazdığım üzere Kiarostami “umut vardır ve hayat güzeldir” derken Kaurismaki’ye göre ne umut vardır ne de hayat güzeldir.Oldukça sade bir dil kullanmaları, minimalist çalışmaları, alabildiğine gerçekçi olmalarıyla benzeşebilirler. İnternette tesadüfen üçlemelerle ilgili okuduğum bir yazı sayesinde haberim oldu Aki'den. Şimdi üzerine eğilmem gereken yönetmenler listemde.
“Shadows in Paradise?/Cennetteki Gölgeler” (1986)
“İşçi Üçlemesi”nin ilk filmi diğer filmler gibi bir işyerinde (workplace) açılış yapıyor. Çöp kamyonlarını ve çalışanları izliyoruz açılışta. Bu filmin kaybedenleri Nikander ve Ilona. Film daha çok Nikander'i anti-kahramanlaştırıyor. Kendisi Helsinki'de çöpçülük yapmaktadır ve kendisiyle aynı sınfta yer alan Ilona ile net olmayan bir ilişki yaşamaktadır. Kendisini ifade etmekte zorlanan Nikander, insanlara nasıl yaklaşması gerektiği konusunda sorunlar yaşamaktadır. Karşısındaki Ilona da çok bilinçli bir karakter değildir ve zaafiyetleri vardır. (SPOILER) Filmin sonunda önerilen işçiler birleşiniz ve evlenip mutlu olunuz ffinali yerine kafalarda daha fazla düşünce çağrıştıracak bir final düşünülseydi daha ilginç bir film olabilirdi "Shadows in Paradise". Belki de hiçbir zaman başyapıt çekemeyeceğim derken haklıydı. Bir başyapıt değil ama gönül rahatlılığıyla yedi verilen bir film "Shadows in Paradise". Tıpkı Zeki Demirkubuz filmleri gibi.
“Ariel” (1988)
Bir filmde acemice çekilmiş bir kavga, yaralama, ölme veya harala gürele sahnesi görünce, o film benim gözümde bir kademe aşağıya iniyor. "Ariel" de içerisinde böyle bazı karikatür sahneler barındırıyor; fakat üçlemenin ruhundan, diğer filmlerin sarsıcı etkisinden, Helsinki hapishanesini resmetme açısından başarısız değil. Bu filmde itilip kakılan işçi aynı zamanda taşradan gelme ve yersiz yurtsuz bir insan. Sistem bütün enstrümanlarıyla kendisine karşı. (SPOILER) Yine hep destek tam destek mesajı veriliyor filmde ve yine bir yerlere gidip kurtulma opsiyonu sunuluyor işçi kardeşimize.
“The Matchfactory Girl/Kibritçi Kız” (1990)
Evet doğru tahmin ettiniz, film kibrit fabrikasından görüntülerle başlıyor. Bu seferki kaybedenimiz de diğer filmdekiler gibi hayata tutunamayan, umduğunu bulamamış belki bir şeyler umut etmeye dahi fırsat bulamamış biri. Anne babasının kendisine karşı hissettikleri nefret, fark edilmeme gibi insanı dağlayan bir problem, iş yaşamında değer verilmeme sömürülme gibi sorunlarla mücadele ediyor. Kaurismaki filmlerinin favori mekanlarından olan kafe bar gibi yerlerden birinde bir karşı cinsle tanışıp bir de onun tarafından değersizleştirilince film kopuyor Iris için. Diğer filmlerin aksine buradaki anti-kahramanın yanında yer alan bir sınıfdaşı, bir destekleyici kaybeden falan yok. Sistem karşısında tamamen yalnız Iris. Bu sistemin önemli bir bölümünü de erkek egemenliği teşkil ediyor. Bu yönüyle sosyalizmden çok feminizme biraz daha yakın bir film "The Matchfactory Girl". Üçlemenin en bireysel filmi.
Genel olarak üçlemeyi başarılı buldum. En büyük avantajı ancak iyi filmlerde hissedebileceğiniz yalnızlık, izole edilmişlik duygusunu çok başarılı bir şekilde vermesi. Ticari kaygıdan uzak, tamamen bir şeyler dile getirme arzusuyla çekilmiş bu filmleri mutlaka görmelisiniz derim. Kaurismaki'nin söyleyecek şeyleri var çünkü.
13 Eylül 2010
S-BBBB
Yani Sevimli Bir Bağımsız Bahtsız Bedevi filmi...Bunların sevimli olmayanları için Oliver Stone işi "U-Turn/Kaybedenler"i veya Coenlerin "Blood Simple/Kansız"ı örnek verebiliriz. Kevin Smith'in (filmdeki Silent Bob karakteri) binbir fedakarlıkla ve zorluklarla çekmeyi başardığı bu sevimli bağımsız kısa zamanda külte dönüşmüş ve video raflarından en fazla çalınan film olmayı başarmıştır. 27.000 dolarla müziklerin telif hakları tutarının, filmin 26.000 dolar tutan masraflarını aşması da sinema tarihinde bir ilk olmuş (evet evet imdb trivia). Bu arada 1994 tarihli "Clerks./Tezgahtarlar"dan bahsediyoruz. "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" de olduğu gibi, filmin siyah beyaz olması dışında hiçbir itirazım yok. İzlediğim en iyi komedi filmlerinden biri. Sürekli sürpriz servis etmesiyle "The Hangover/Felekten Bir Gece"ye benziyor. İçerisinde çok trajik olaylar ve oldukça müstechen bir dil barındırmasına rağmen insanı tedirgin etmeyen, yaşama sevinci sunan filmlerden biri olmayı başarmasını da ilginç buluyorum doğrusu.
28 Haziran 2010
Jim Jarmusch filmleri 3
Aslında bahsetmediğim bir filmi kaldı. "Broken Flowers/Kırık Çiçekler". Bir kaç vakte kadar izleyeceğim "The Limits of Control/Kontrol Limitleri"ni yeni bir film izlemiş gibi değerlendireceğim. Böylelikle Jarmusch filmografisini tamamlamış olacağım. Aslında "Coffees and Cigarettes" adlı bir uzun metrajı daha var izlemediğim. Bu filmin aynı adla çekilmiş bir çok kısa film versiyonu da mevcut olduğu için hepsini toparlayıp izlemek istiyorum. 2005 tarihli bu filmi, Jarmusch'un 80lerden sonra çektiği ilk harika film olarak değerlendiriyorum ben. Yine umursamaz, larç bir Jarmusch karakteri sevgilisinden tekmeyi yer, bu arada evine esrarcengiz bir mektup gelir. Mektup eski yamuk yaptığı bir sürü sevgilisinden herhangi birine aittir ve bir oğlu olduğunu ve oğlunun kendisini aramak üzere yola çıktığını yazar. Bir anda hayatın o kadar da boş olmadığını keşfeden Jarmusch karakteri eski sevgililerini bir bir ziyaret etmeye başlar. Ve film harika bir yol filmine (adventure) dönüşür. Bu tür eski tanışıklıklarla yıllar sonra bir araya gelmek insanda sarsıcı etkilere neden olur. Jarmusch karakteri ve kadınlar da bu etkilere maruz kalıyorlar. Süpper bir film. Benim adamlarımdan biri olan Bill Murray ve artık hepsi birer orta yaş üstümtırak kadın olan zamanın afet-i devranları. Sharon Stone ve Jessica Lange mesela. Bütün oyunculuklar çok iyi. Süpper bir film ve filmin jenerik müziği olan süpper bir şarkı...The Greenhornes Ft. Holly Golightly - There Is an End - Watch more funny videos here
22 Haziran 2010
Jim Jarmusch filmleri 2
Night on Earth (Trailer) - Funny bloopers are a click away
"Night on Earth/Yeryüzünde Bir Gece"
91 tarihli bu film Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki'de (geçen hafta oradaydım) taksi şoförlerinin müşterileriyle yaşadıkları ilginç maceraları anlatıyor. Benigni'li Roma bölümü genelde en çok sevilen bölümdür ama benim favorim Winona Ryder'lı Los Angeles bölümü. Tam bir Jarmusch karakterinden beklenildiği üzere ayağına kadar gelen devlet kuşunu sallamıyor Ryder'ın oynadığı taksi şoförü. En az ilgimi çeken bölüm de Helsinki bölümü oldu, aynı bölüm gibi sıkıcı bir şehir olarak düşünüyorum Helsinki'yi. New York bölümünü de efsane oyuncu Armin Mueller-Stahl ("Shine/Parıltı"daki zalim baba) ve iki sevimli zenciyle başarılı oluyor bana göre. Bu filmi Jarmusch'un en iyi filmi olduğunu iddia edenlere rastladım ki bu kadar olur (tam bir ekşi sözlük aazı oldu).
DEAD MAN - HQ Trailer ( 1995 ) - For more funny movies, click here
"Dead Man/Ölü Adam"
90larda Jarmusch bana göre 80ler kadar iyi değil. Bu filmin de en iyi filmi olduğunu iddia edenler var ama bence kesinlikle öyle değil. Öncelikle film neden siyah-beyaz? Sen artık bağımsız filmlerin prensi olmuşsun, iyi bir hikaye anlatıcı-filozof olarak kabul görmeye başlamışsın, Japonların maddi manevi her türlü desteğini almışsın, daha neden gidip de siyah-beyaz film çekerek risk alıyorsun? Adım adım ölüme giden bir adamın tuhaf yolculuğu. Hiç tutmadım bu filmi.
GHOST DOG : The Way Of The Samurai - HQ Trailer ( 1999 ) - The funniest movie is here. Find it
"Ghost Dog: The Way of the Samurai/Hayalet Köpek: Samuray Tarzı"
Jarmusch Japonları iyi tavlamıştır. Filmlerine sponsor olurlar, o da arada sırada böyle gönüllerini alır işte. Haşa "Ghost Dog"a kötü film diyemem! Yine umursamaz, filozofvari bir Jarmusch karakteri. Bir mafya babası tesadüfi bir şekilde hayatını kurtardı diye, kendini samuray zannettiği için hayatını ona adayan zenci bir kiralık katil. Ne kadar ilginç bir karakter değil mi? Bir de bunun İngilizce bilmeyen İspanyol bir sırdaşı(!) var ki anca bir Jarmusch filminde dilini bilmediğiniz bir insanla sırdaş olabilirsiniz. Kaçırmayınız derim.
19 Haziran 2010
Jim Jarmusch filmleri 1
"Permanent Vacation/Daimi Tatil"...Sounds good to me...Ben bu filmi siyah beyaz hatırlıyordum. Arşivden kontrol ettiğimde renkli olduğunu gördüm. O sahnede Allie "sounds good to me" diyordu ve bu cümle o karakteri ve filmi ve yönetmeni çok iyi açıklıyordu. Jarmusch'un bu açılış filmi tam olarak bir film bile kabul edilmez bazıları tarafından. Bir vagabond (sokaklarda aylak aylak gezen) vagabond'luk yapar film boyunca. Jarmusch'un favori teması olan hayatın anlamsızlığı da böylece servis edilmiş olur. Çok güzel görüntüler, diyaloglar var filmde. Şu meşhur dans sahnesini bir izleyelim:
"Down by Law/İçeridekiler"
İşte favori Jarmusch filmim. Son yılların en favori filmlerimden. Tek itirazım siyah beyaz oluşuna. Renkli çok daha içine girilebilir olacağından dolayı, unutulmaz bir klasik olacağı düşüncesindeyim. Roberto Benigni'nin varlığı filmin en büyük artısı. O kadar sevimli ki kendisi, tek başına filmi alıp götürüyor. Şarkıcı Tom Waits ve Jarmusch'un sık çalıştığı oyuncu/müzisyen John Lurie de Benigni'ye çok iyi uyum sağlıyorlar. Espiriler bir harika. Bu üçlünün özellikle de Benigni'nin salaklıkları gülmekten kırıp geçiriyor. Waits ve Lurie hayatın anlamsızlığının farkındalar ama bu sevimli İtalyan'a onlar da kayıtsız kalamıyorlar. Filmin fragmanı Waits'in söylediği "Jockey Full of Bourbon" adlı muhteşem şarkı eşliğindeki açılış sahnesi:"Mystery Train/Gizemli Tren"
Harika bir Jarmusch filmi daha. Inarritu filmlerinden çok çok önce çekilen bu film onun kurgularını andırıyor. Elvis hayranı Japon çift, kocasının tabutuyla ne yapacağını şaşırmış İtalyan kadın, ve hiç yoktan cinayet işleyen iki salak (biri Steve Buscemi daha ne olsun). Bu üç hikaye Memphis'te bir otelde kesişiyor. Bağımsız film böyle olur diye bağırıyor bu film. Unutulmaz bir deneyim. Jarmusch filmlerini tarih sırasına göre inceliyorum. Daha önce "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" adlı filmi yazmıştım. Jarmusch'un en beğendiğim filmleri bu ilk dönemi olan 80li yıllara denk geldi. Diğer filmleri de kötü değil; ancak bence bu 80li yıllar Jarmusch filmografisi benzersiz.
19 Nisan 2010
Jim Jarmusch
29 Ocak'ta bundan sonra Jim Jarmusch'cuyum diye yazmıştım. Bütün kurgusal filmlerini izledim. Bir tanesi hariç hepsine bayıldım. Bir tek Coffee and Cigarettes'leri izlemedim; çünkü o filmin bir çok kısa versiyonu bir de uzun versiyonu var. Bu filmleri bulmak için uzun bir mesai harcamalıyım. Bir de son filmini izlemedim. Onun da canlılığı halen devam ettiği için, Jim Jarmusch'un bütün filmlerini izledim diyebiliyorum kendime. Bu filmleri ilerleyen günlerde antoloji şeklinde sizlere tanıtacağım. Gelelim Jim Jarmusch'a. Kendisi o kadar bağımsız bir yönetmen olduğunu iddia ediyor ki filmlerin üzerine yapıştırılan "bağımsız" kelimesinden bile rahatsız; çünkü bu etiketin bir pazarlama hilesi olduğunu düşünüyor, fakat bazıları da onun Japonlara satılmış olduğunu ve dolayısıyla bağımsız olmadığını söylüyorlar. Geç keşfettiğim bu bağımsız yönetmenin sinemasının özelliklerine bakalım:*Filmleri diyalog filmi sınıfına giriyor.
*Karakterler boşvermiş gibi görünen ama derinliği olan karakterler.
*Yolculuk teması her filminde var.
*Hiçbir filminde bir tek dille yetinmiyor.
*Müzik kullanımı filmlerinde çok başarılı.
*Hayatın anlamsızılığı en büyük derdi.
*Bazı filmlerini siyah-beyaz çekiyor ve bence hiç de iyi etmiyor.
*Parayı genelde Japonlardan buluyor.
*Yıldız oyuncuları bile anlamsız hayatın bir parçası gibi gösterebilmeyi başarıyor.
*Umursamaz, güvenilmez, çok kolay satışfekşın yapabilecek karakterler filmlerinde bolca bulunuyor.
*Filmlerinin dublajına izin vermiyor.
*Görsellik hilelerinden uzak duruyor.
*Kara mizahı çok iyi kullanıyor.
Çok çok iyi bir sineması var Jarmusch'un. Yukarıda anlatmaya çalıştığım özellikler size hitap ediyorsa Jarmusch'dan iyisini bulabileceğinizi sanıyorum.
29 Ocak 2010
Bundan sonra Jim Jarmuschçuyum
Hep adını duyardım da ilk filmini izlemek bugüne nasip oldu. Jim Jarmusch Amerikan bağımsız sinemasının en bilinen, en takdir edilen yönetmenlerin biri. Filmcilik konusunda dik bir duruşu var. Ticari kaygılardan tamamen uzak kalan, hayatın güzelliklerinin küçük ayrıntılarda yattığını düşünen birisi. Stranger Than Paradise (Cennetten de Garip, 1984) tipik bir Jim Jarmusch filmi. Macar asıllı Willi'nin teyzekızı Eva Budapeşte'den New York'a gelir ve 10 gün Willie'nin evinde kalır. Bir sene sonra Willie ve Eddie Cleveland'a Eva ve teyzesini ziyarete gider. Üçüncü bölümde ise Willie, Eddie ve Eva cennete yani Florida'ya gider. Film üç bölümden oluşuyor görüldüğü üzere. Her bir bölümde küçük ayrıntılar, olağanüstü güzel diyaloglar filme karakterini veriyor. Bağımsız, yol ve küçük ayrıntı filmi.. Daha ne isterim! Dört ana karakterden diğer küçük rollere kadar bu filmdeki oyunculuklar inanılmaz başarılı. Hepsi filmin ruh halini kavrayabilmiş ve ona göre oynuyorlar. Stranger Than Paradise aslında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen fakat çok şey anlatan filmlerden. Filmle ilgili bahsetmek istediğim diğer bir konu da modern zamanlarda siyah-beyaz çekilen filmlerle ilgili bir sorunum var. Eski siyah-beyaz filmleri çok sevmeme rağmen bu tavırı anlamakta zorlanıyorum. İnandırıcılıktan uzak buluyorum bu filmleri. Tabi yönetmenin asıl amacı inandırıcılıktan uzaklaşıp, yabancılaşma efekti yaratmaksa ona bir şey diyemem; ancak bu film renkli çekilseydi daha iyi olurdu kanısındayım. Özür: filmi çekmeye Wim Wenders'ın Der Stand der Dinge (Nesnelerin Durumu, 1982) filminden arta kalan parçalarla başlanılmış. O film de siyah-beyaz. En yakın zamanda bu filmi de izleyeceğim. Bu aralar Jim Jarmusch ve Rainer Werner Fassbinder filmlerine yoğunlaşacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








