Aki Kaurismaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aki Kaurismaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2011

"Jersey Girl" (2004)

Film izlemediğim günlerde üzerimde garip bir durgunluk oluyor. Bir eksiklik hissediyorum. O yüzden her an izlenebilecek 90 dakikalık filmler olsun isterim elimin altında. Geçen sene Aki Kaurismaki'yi keşfettiğim zamanlarda bu konuda çok rahattım. O zamanlar da şimdiki gibi inanılmaz yoğundum ama 10 gibi falan eve geldiğimde 60, 70 dakikalık tipik bir Aki Kaurismaki filmi izleyebiliyordum. Maalesef Kaurismaki filmleri bitti. Kevin Smith'in de "Jersey Girl/Babasının Kızı" adlı filmi uzun süredir elimin altındaydı. Depremzedeler için bir şeyler yapmak istediğim için eve geç geldim ve beni yormayacak bir film izleme niyetindeydim. "Jersey Girl" devreye girdi ve ben buradayım dedi. Geçenlerde Bağımsız Sinema adlı bir kitap okudum.


Yazar Holm bu kitapta ilginç bir bilgi veriyordu. Bağımsız sinemanın tamamıyla bağımsız olması gerektiğini söylüyordu. Yani çekim, dağıtım ve gösterim aşamalarının yönetmen veya şirketi tarafından bizzat yapılması gerektiğini söylüyordu. Bu tanıma göre Star Wars'ların modern üçlemesi bağımsız film sayılmalıydı. Milyonlarca dolar masrafı ve bahsettiğim aşamaları Lucas tarafından karşılanmıştı. Ama bugün kimse Star Wars'a bağımsız film demiyor. Holm bağımsız film tanımının artık içeriğine göre yapıldığını söylüyordu. Yani sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatan ve Sundance film festivaline katılan filmler için kullanan bir tanım olmuştu bağımsız sinema. Miramax, New Gate, Lions gibi şirketlerin aslında büyük studyoların taşeron şirketleri olduğu bilgisini de öğrenmiş oldum. Fark ettim ki ben de bu yanlışa düşmüşüm ve bağımsız diye adlandırdığım filmler hiç de bağımsız değilmiş. Ben de içeriğe göre bu kategorileştirmeyi yapıyormuşum. Yanlış bir tanım da olsa bu tanımı ve bu filmleri seviyorum. Gerçek bir bağımsız filme örnek olarak "Moral Bozukluğu ve 31"i verebiliriz o halde. Dağıtımcı, gösterimci yok. Her şey ilk elden. Kevin Smith'in de ilk filmi "Clerks./Tezgahtarlar" bu anlamda bağımsız. "Jersey Girl" de içerik açısından bağımsız. Yani sıradan insanların, Amerikan banliyölerindeki hayatlarını anlatıyor. Kaybedenler falan var. Bu film için kişisel bir film yorumunu yapabiliriz. Bir sene önce babasını kaybeden ve yine aynı dönemlerde bir kız evlat sahibi olan Smith, tamamen kendisinden esinlenerek bu filmi kotarmış. Tanıdık Smith mizahından eserler de yani üreme ve boşaltım organları temalı espiriler de çok az yoğunlukta hissediliyor. Kesinlikle iyi bir film değil "Jersey Girl" ama üzerinizde tuhaf bir etki bırakıyor. Klişelerin klişeleri var filmde. Aşk ve çocuk sevgisi üzerine benzer tezleri olan milyonlarca film bulabilirsiniz belki. Ama yine de "Jersey Girl" bunların yanında biraz daha samimi geliyor insana. "Jersey Girl", altı puan verdiğim ama sevdiğim filmlerden biri oldu benim için.


Jersey Girl - Trailer   Internapse

09 Haziran 2011

Son Aki Kaurismaki filmleri


Finlandiya'lı yönetmen Aki Kaurismaki, 20 film çekip emekliye ayrılacağını beyan etmişti. Şu anda 16 adet uzun metraj filmi mevcut. Benim izlemediğim iki filmi kaldı. Biri 2011 tarihli olduğu için onu izlemem iki üç yılı alabilir. Diğerini de yakında izlerim. Elimde kalan son filmlerinden iki tanesini izledim. Birincisi ilk filmi olan "Crime and Punishment/Suç ve Ceza" (1983) diğeri de Fransa'da ve Fransızca çektiği "La Vie de Boheme/Bohem Hayatı" (1992). Aki Kaurismaki'nin ben asla başyapıt çekemem dediğini de yazmıştım. Doğru. Hiçbir filmi başyapıt değil ama Kaurismaki sinemasının tuhaf bir büyüsü var. İnsana suçluluk duygusu hissettiren, naif, namuslu filmler bunlar. Yer yer beceriksiz bile olabilen, kitsch ama zihinlerde sorular uyandıran filmler. "Crime and Punishment" bilindiği üzere Dostoyevski'nin romanından bir uyarlama. Rivayete göre romanı okuyan Hitchcock, sinemaya uyarlamanın imkansız olduğunu düşünmüş. Bu düşünceyle çelişen Kaurismaki işe koyulmuş. İlk filminde böyle önemli bir eseri uyarlamanın riskli olduğunu düşünenler var; fakat Kaurismaki kendisine özgü tarzıyla işin altından kalkmayı başarıyor. Hikayeye dünya görüşünün etkilerini de katıyor ve yine sınıf çatışması üzerine ilgiyle izlenen bir film ortaya çıkıyor. Her zamanki donuk, duygusuz, ezilmiş Kaurismaki anti-kahramanı burada da arz-ı endam ediyor ve yine kendi sınıfından bir karşı cinsle gidip gelen bir yakınlık içerisine giriyor. Özentisizce çekilmiş kavga, ölme ve öldürme sahneleri ve bol bol kahve, sigara, alkollü içecek sahnesi daha bu ilk filminde de mevcut Kaurismaki'nin. Sonuçta tarzını seviyorsanız sıkılmadan izleyebileceğiniz tipik bir yedilik Kaurismaki filmi. Bu arada filmin başında bir böcek öldürülüyor. Buna benzer bir sahne Reha Erdem'in "A Ay" (1988) filminde de mevcuttu. Tabii o yıllarda kamera önünde bir canlının (ve de böcek) öldürülmesi çok tepki çekmemiş olmalı. Bugün bile birçok insan altı üstü bir böcek diye düşünüyordur. Ama böyle bir şeye günümüzde asla müsade etmezler ve bence de böcek de olsa bir canlıyı film için katletmek çok yanlış bir davranış.
"La Vie de Boheme"yse tıpkı İngiltere'de İngilizce çektiği "I Hired a Contract Killer/Bir Kiralık Katil Tuttum" gibi Kaurismaki'de iğreti duran bir film olmuş. Fince olmayan ve Helsinki'de geçmeyen Kaurismaki filmlerine karşı bir soğukluğum var. Çok mu tutucuyum ne? Bu sefer bir değil üç kaybeden var filmde. Biri ressam, biri müzisyen biri de yazar. Yani adından da anlaşılacağı üzere bohem hayatı sürmesi şaşırtmayacak üç karakter. Ve bunların başlarına gelen toplumsal, bireysel hayal kırıklıkları. Filmin ilginç özelliği bir film 70 dakika civarında olmalıdır diyen Kaurismaki'nin en uzun filmi olması. 98 dakika "La Vie de Boheme". Gerçi son filmi için imdb'de 103 dakika yazıyor ama çıkalı bir kaç ay olan son filmine kadarki olan filmografisinin en uzun filmi bu. Benim gibi Fransızca'ya alerjiniz yoksa ilgiyle izleyebilirsiniz.

21 Kasım 2010

"Before"lar

Ya iki tane film vardı, böyle bir günde geçiyordu, çok romantikti falan neydi, neydi? Buna benzer cümleler sinema sohbetlerinde duyulur herhalde. O iki filmden benim de haberim vardı; ancak izlemem henüz gerçekleşti. Bir devam filminin bu kadar başarılı olabildiği seriler azdır. Benim uydurduğum bir tanım olan "Before"lar da  başarılı devam filmine örnek verilebilecek bir serinin parçaları. Yönetmen Richard Linklater (buna da eğileceğim) Amerikan bağımsız sinemasının önemli simalarından. Filmlerinin özelliği durmak bilmeyen diyaloglardan oluşması. 1994'te "Before Sunrise/Günbatımından Önce" adlı bir film çekiyor. Çok özgün bir hikayesi var filmin. Avrupa'da dolanmakta olan Jesse, Viyana'dan uçağa binip ülkesinin (Amerika'nın) yolunu tutacaktır. Trende Fransız bir kızla tanışır tesadüf eseri. Kız Paris'e gitmektedir. Viyana'ya gelen Jesse, Celine'le aralarında bir bağ kurulduğunu hisseder ve sabaha kadar Viyana'da dolaşmayı önerir Celine'e. Bu cüretkar teklife şaşıran Celine de aynı bağı hissettiği için kabul eder. Ve yolculuk başlar. Yürüyerek Viyana'nın altını üstüne getiren çift sürekli konuşur da konuşur. Bu yoğun diyalog bombardımanı esnasında çoğunlukla kadın erkek ilişkileri olmak üzere hayata dair çok özgün fikirler duyarız. Birçoğumuzun aslında bilip de reddeder gibi göründüğü fikirlerdir bunlar. Ve klasik anlamda bence hiç de romantik değildir. Bu filmleri romantik bulanlar diyalogları dinlemeyip sadece verilen fotoğraflarla ilgilenmiş olmalı diye düşünüyorum. İkinci film yani "Before Sunset/Gün Batmadan" (2004) bir on yıl sonra Paris'te geçer. Viyana'daki o günü unutamayan Jesse, o güne dair bir kitap yazar ve kitabın tanıtım turunda yolu Paris'e düşer. Bu geziden haberi olan Celine de mekana uğrar ve Jesse'yle karşılaşırlar. Uçağın kalkmasına iki, üç saat kadar vardır ve Jesse bu sefer de Paris'te dolaşmayı önerir Celine'e. Yine bir diyalog bombardımanı. Yine çok ilginç fikirler. Ve yine romantik olarak algılanacak fotoğraflar. Bu on senede hiçbir şey değişmemiş gibi görünse de aslında çook şey değişmiştir. Gerçekleşen ve gerçekleşmeyen olaylarla ilgili bir şeyler yazmak istemiyorum; çünkü izlememiş olanlar için filmlerin büyüsünü bozacaktır. İki adet pırıl pırıl film. İki çok iyi ve çok güzel oyuncu. Benim kişisel tercijim diyalogların biraz azaltılıp şehirlerin biraz daha ön plana çıkarılması olurdu. Çarpıcı bir örnek vereyim: Aki Kaurismaki'in "Take Care of Your Scarf Tatiana/Başörtünün Çaresine Bak, Tatiana" filminin altyazı dosyası MS Word'de 14 sayfa tutarken, "Before Sunrise"ın dosyası 112 sayfa tutmaktadır. Son uyarım: aşk filmleri olarak sunulan bu filmlerin tezi, "Sleepless in Seattle/Sevginin Bağladıkları" veya "You've Got Mail/Mesajınız Var"ın tam karşısında duruyor.  

13 Kasım 2010

Yine işimiz var

Ne zaman yeni bir yönetmen keşfetsem; ona yoğunlaşıyorum, oturup bütün filmlerini izliyorum. Bunu yaparken kronolojik sırayı takip etmem gerekirken, ben en iyi filmlerini önce izliyorum. Sonra da kötü filmleri kalıyor ve o bölüm oldukça sıkıcı olabiliyor. Jarmusch'da, Haneke'de, Angelopoulos'da, ve en son Kaurismaki'de hep böyle oldu. "Bad Lieutenant/Kötü Polis"in (1992) yönetmeni Abel Ferrera'ya da önümüzdeki günlerde eğileceğim ve yine yoğun bir mesai beni bekliyor anlaşılan. Kendisi New York'un Little Italy'si Bronx'da doğmuş. Buradan çıkan Scorsese ve ekibi yıllarca maço filmler yaptı. Abel Ferrera'da o kafadan ama biraz daha provokatif olmayı tercih ediyor. Bağımsızlık ruhuna ihanet etmiyor.  Filmleri grafik şiddet ve erotizm dolu. İnsan doğasınından bir yere gitmeyen kötücüle odaklanmış durumda. New York'da geçen rahatsız edici suç öykülerine yoğunlaşıyor. Yani tam bana göre bir yönetmen. İlerleyen günlerde birçok filmiyle ilgili yazılarım olacak. "Bad Lieutenant" da uzun zamandır hakkında yazılar okuduğum bir filmdi. Alternatif anti-kahraman listemi yazarken, bu filmi izlemiş olsaydım bir şekilde bir yerlere iliştirirdim diye düşünüyorum. Filmde Harvey Keitel'in oynadığı ismi bile olmayan Teğmen (lieutenant) katıksız bir anti-kahraman. Uyuşturucu, alkol, şiddet eğilimi, kumar tutkusu, ağzı bozuk olma durumu, cinsel sapkınlıklar, inançsızlık, ilkesizlik gibi bir anti-kahramandan bekleyebileceğimiz bütün özelliklere sahip. Gerçekten filmin isminin hakkını verecek kadar kötü bir polis. (SPOILER) Günün birinde iki Hispanik Amerikalının bir rahibeye akıl almaz bir şekilde tecavüz etmesi, teğmenin hayatında çok büyük değişikliğe sebep oluyor. Daha mı iyi oluyor? Hayır. Sadece ne kadar kötü olduğunun farkına varıyor ve bu olay ne yaparsa yapsın asla iyi olamayacağını anlamasını sağlıyor. Artık iyiyle kötü kırması bir ucubeye (virtue freak) dönüşüyor. Tuhaf ve rahatsız edici bir film "Bad Lieutenant". Kült mertebesine ulaştığı için nefret edeni de çok. Kutsal değerler üzerinden provokasyon yapmasıyla birçok insanın tepkisini çekmiş. Bu provokatif Scorsese'le tanışmak için en uygun film "Bad Lieutenant".

07 Kasım 2010

"I Hired A Contract Killer" (1990)

Sanırım "Korkusuz Korkak" filminde Kemal Sunal kendisini öldürmesi için bir kiralık katil tutuyordu ve olaylar gelişiyordu. Aki Kaurismaki'nin "I Hired A Contract Killer/Bir Kiralık Katil Tuttum"unda da böyle bir hikaye var. Neyse ki "Leningrad Cowboys Go America/Leningrad Kovboyları Amerika'ya Gidiyor" veya "Hamlet Goes Business/Hamlet İş Bitirmeye Gidiyor" gibi deneysel bir Kaurismaki filmi değil de biraz daha ilgiyle izledim "I Hired"ı. Çok mu tutucuyum ne? Alışıldık Kaurismaki filmleri gibi, film bir işten atılma olayıyla başlıyor. Uzunca zamandır hizmet ettiği iş yeri zamanın değişen koşullarına uymak için kahramanımızı gözünün yaşına bakmadan s**ir ediyor. "I Hired"ın farkı Londra'da geçmesi ve kahramanının bir Fransız olması. Bu da biraz deneysel kaçtı bu arada. Neyse bu işten atılma olayı kişinin çok canını sıkıyor ve adam kendini öldürmek istiyor. Bu keskin karar bana pek inandırıcı gelmedi açıkçası. İnsanın kendisini öldürme kararı alması bu kadar kolay olamazdı bana göre. Beceriksiz adam bu işi beceremeyince arka sokaklara dalıyor ve bir kiralık katil tutuyor. Sonra hayatının aşkıyla karşılaşmaz mı? Diğer Kaurismaki filmlerinde olduğu gibi kadınla erkek çok ayaküstü iki laftan sonra hayatlarının anlamını karşısındaki kişide bulmaya başlıyorlar. Onun filmlerindeki bu tanışma sahnelerini çok seviyorum. Bu işin aslında çok basit bir şey olduğunu, aynı sınıfdaşınızı bulduğunuz anda olayın bitmesi gerektiğini vurguluyor Kaurismaki. Sonra kovalamaca başlıyor ve mantık sınırları zorlanmaya başlıyor bu da filmin en büyük eksiği oluyor bana göre. Yine acemice çekilmiş harale gürele sahneleri ve tuhaf bir son. Google'a yazmaya başlıyınca bile aşağıda çıkmayan bir film "I Hired". Ama izlediğim için yine de memnunum. 

"Hamlet Goes Business" (1987)

Aki Kaurismaki'yle röportaj yapma işi yalan olmak üzere ama ben filmlerini izlemeye devam ediyorum. Tiyatronun beni baydığını belirtmek istiyorum. Tiyatrovari filmlerse beni öldürebilirler. O yüzden şu aralar en az ihtiyaç duyduğum şey bir Shakespeare uyarlaması olabilirdi herhalde (laf aramızda şu aralar en çok ihtiyaç duyduğum şey dört adet sağlam 14 inch jant ve 185 55 R14 ebatlarında lastik, yakınınızda varsa mesaj atın lütfen). Şaka bir yana, Kaurismaki Hamlet'i kendi evrenine uyarlamış ve de bence ortaya çok da ilginç olmayan bir film çıkmış. Benim alerjisi olduğum acemice çekilmiş kavga, ölme, öpüşme sahneleri filmde fazlasıyla mevcut. Bir filmde birisi birisine silahla ateş eder de, ateş edilen kişiden kan gelmezse veya saniyesinde o kişi ölürse o filmden koşarak uzaklaşmak istiyorum. Arşivindeki hangi filmi bir daha izlemeyi arzu etmezsin deseler, "Hamlet Goes Business/Hamlet İş Bitirmeye Gidiyor" üst sıralarda yer alırdı. İlginç bir şey yok, yazacak bir şey de yok. Umarım GS bugün TS karşısında galibiyet alır.

06 Kasım 2010

"Made In Europe" (2007)

Habertürk köşe yazarı Ece Temelkuran benim takip ettiğim, fikirlerine değer verdiğim bir insan. Erkek kardeşi İnan Temelkuran ise benim yazdığım Çeviri Hatası 4 yazısında anılmıştı. O yazıda bahsi geçen "Bornova Bornova" filminde kullanılan Yürütücü Yapımcı kullanımı yerine, Temelkuran'ın ilk filmi "Made In Europe"da Katılımcı Yapımcı diye bir tabir var. Ben bu konudan bahsetmiştim diye düşünürken, yönetmenin ikinci filmiyle ilgili olarak bu konuda yorum yaptığımı hatırlayamadım. Temelkuran'ın iki filmi var; ancak ben "Bornova Bornova"yı izledikten sonra bile kendisini her yapılan işi takip edilecek yönetmenler listeme almıştım. "Made In Europe" da tam beklediğim gibi her sahnesinde yönetmenlik becerisini seyirciye hissettirebilen, iyi bir yönetmeni müjdeleyen bağımsız bir film. Filmin çekim aşaması çok tanıdık bir hikaye. Eşin dostun yarımıyla kotarılmış bir ilk film. Üretim süreci açısından bana "Clerks./Tezgahtarlar"ı hatırlattı. Film olaraksa Fatih Akın'ın ilk filmi "Kurz und schmerzlos/Kısa ve Acısız", Scorsese'den "Mean Streets/Arka Sokaklar"i, Jarmusch'dan "Night On Earth/Yeryüzünde Bir Gece"yi ve bütün Tarantino filmlerini (diyalog filmi olması açısından) hatırlattı. Film tercihini, klasik anlamda bir karakter çözümlemesi, hikaye gelişimi, kurgusal hileler yerine birbirlerinden kopuk olan diyaloglar ve karakterlerin ruh halleri betimlemesinden yana kullanıyor. Fakat bu tercih öyle özentisizce yapılmış bir tercih değil, aksine her bir kelimenin bile düşünülüp de oraya koyulduğunu hissediyorsunuz. 11 Eylül saldırıları sonralarında bir zamanda Avrupa'nın üç başkentinde (Madrid, Paris, Berlin) yaşam savaşı veren Türkiye göçmenlerinin, kısa zaman dilimlerinde aralarında yaşadıklarına odaklanıyor film. Bu kaybeden insanların ruh halini çok başarılı bir şekilde yansıtıyor. Kompleksleri ve ayrımcılıklarıyla beraber resmediliyor bu tablo. Sanırım bu iki konu "Bornova Bornova"da da olmaları sebebiyle, Temelkuran'ın sinemasında sıkça göreceğimiz temalar olacak. Avrupa'da ayrımcılığa uğrayan bu insanlar, fırsatını buldukları ilk anda bu ayrımıcılığı başka bir insana yöneltiyorlar. Bu da insan doğasında var olan kötücüle olan nice yönetmen ilgisinden biri olmalı. Demirkubuz, Haneke, Kaurismaki, Lynch, Hitchcock örnekleri verilebilir kabaca. Sokaklarda geçen sahnelerin siyah-beyaz, karakterlerin başbaşa kaldığı bina içi sahnelerin renkli olması da anlamlı. Bir destek mesajı olarak okunabilir bu uygulama ama öyle kör gözüm parmağa bir dayatma yok. Ellerine sağlık İnan Temelkuran. İki adet röportaj linkini veriyorum.
Röportaj 1
Röportaj 2

02 Kasım 2010

"Leningrad Cowboys Go America" (1989)

Bugüne kadar izlediğim Aki Kaurismaki filmlerine hiç benzemeyen; fakat bugüne kadar izlediğim tüm Jim Jarmusch filmlerine çok benzeyen "Leningrad Cowboys Go America/Leningrad Kovboyları America Gidiyor" afişten de anlaşılacağı üzere absürd bir film. Filmde New York'lu araba satıcısı rolünde gözüken Jim Jarmusch sadece oyuncu olarak destek vermekle kalmamış, anlaşılan tarzını da Kaurismaki'ye iyice bir empoze etmiş gibi görünüyor. Filmde işten atılan bir kaybeden yok. Aksine sürekli hayatın anlamsızlığını anlatmaya çalışan diyaloglar ve görüntüler mevcut. Boş boş bakmalar, saçma replikler, absürd imgeler tam da bir Jim Jarmusch filminden çıkmışcasına. Zaten Jarmusch'un 1991 tarihli "Night On Earth/Yeryüzünde Bir Gece"de de Kaurismaki her türlü desteğini vermişti. Böyle bir paslaşma olayı mevcut yani iki favori yönetmenim arasında. Bu film için "This Is Spinal Tap/İşte Spinal Tap"in Fin versiyonu yorumları da mevcut. Tuhaf bir rock grubunu anlatmasıyla evet benziyorlar ama "This Is Spinal Tap"in mockumentary (sahte belgesel), "Leningrad"ın da tamamen kurgusal olması bence tam bir benzerlik kurulmasına engel oluyor. Filmdeki müziklerin dikkat çekici derecede iyi olduğunu belirtmeliyim. 1989 yılında Berlin Duvarının çökmesi, SSCB'de Gorbaçov reformları bu filmin oluşmasına çok katkıda bulunmuş diye düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla sosyalist olan Kaurismaki SSCB'deki uygulamaları eleştiriyordu ve bazı filmlerindeki Rus karakterlerle bu eleştiriyi dile getiriyordu. Bu filmdeyse doğrudan bir eleştiri var. Grup üyeleri dikkat çekici bir düzeyde koyun sürüsü insanlar ve grubun lideri de dikkat çekici bir düzeyde kapitalist bir sömürücü. Bu eleştirinin direkt olarak Sovyetlere yöneltildiğini düşünüyorum. Bayağı alışmıştım bu aralar Aki'nin filmlerine, o anlamda değişik bir tat bıraktı beğeni dünyamda; öte yandan uzun zamandır da Jarmusch filmi izlemiyordum. İyi oldu. 

26 Ekim 2010

Finlandiya Üçlemesi

Finlandiya'daki tanıdığıma Aki Kaurismaki'yle röportaj yapmak istediğime dair mail attım ve kendisinden (tanıdığımdan) konuyla ilgileneceğine dair cevap geldi. Umarım kabul eder de bu büyük sanatçıyla sanal ortamda da olsa tanışma olanağını elde ederim. Bu arada Kaurismaki filmlerine devam ediyorum. Bazı kaynaklarda Kaybedenler Üçlemesi (Loser Triology) bazı kaynaklarda da Finlandiya Üçlemesi (Finland Triology) olarak geçiyor bu üçleme. Kendisine soracağım sorulardan biri de bu olacak. Bu üçlemeleri adlandırma meselesi. Gerçi kendisi biri işçi üçlemesi biri de kaybedenler üçlemesi ama ben hangisi hangisidir bilmiyorum demiş; fakat yine de daha kapsamlı bir açıklama duymak isterim kendisinden. Bana Finlandiya Üçlemesi daha akla yatkın geliyor; çünkü bir Kaurismaki filminde kaybeden olmaması sürpriz olur. Her filmi kaybedenler üzerine olan bir sanatçının üç eserini alıp sen kaybedenler üçlemesi yapmışsın, ne demek istedin bu filmlerde demek abesle iştigal. Ve de bu üç film sırasıyla işsizlik, evsizlik, ve yalnızlık gibi Finlilerin halı altına süpürdükleri üç sorunu işlediği için bu filmlere Finlandiya üçlemesi demek (eğer denilecekse) daha isabet olur diye düşünüyorum. 

"Drifting Clouds/Sürüklenen Bulutlar" (1996)
Yaptığım araştırmalarda şunu öğrendim ki 1990 yılında Finlandiya'da sarsıcı etkiye sahip bir ekonomik kriz yaşanmış. İşsizlik oranı %3,3'ten bir anda %18'e fırlamış. Finlandiya dünyada en yüksek refah seviyesine sahip yerlerden biri olarak bilinir ve Kaurismaki de bunun böyle olmadığını, orada da sömürü düzeninin en vahşi bir şekilde varolmaya devam ettiğini anlatır filmlerinde. Oscar adaylığını bile reddecek kadar halkçı olan Kaurismaki, bu krizle ilgili bir film yapmasaymış, aynaya bakamayacağını söylemiş ve "Lights In The Dusk" bu şekilde doğmuş. Film tramvay sürücüsü bir koca ile baş garson bir karının işsiz kalmasıyla açılıyor. Fakat gelişmiş kapitalizmle feodalizme yakın kapitalizm arasındaki farkı bu filmde hissedebiliyoruz. Filmde tramvay sürücüsü Lauri kendisine sunulan işsizlik maaşını gururu yüzünden reddebiliyor ve hayatını devam ettirebiliyor. Üstelik bir de arabası var. Bunu övmek için söylemiyorum, sadece Finlandiya'nın durumuna dikkat çekmek istiyorum. Türkiye'de birçok işçi sigortasız çalıştırılır ve işten atılınca kalan maaşlarını bile alamayabilirler. Her Kaurismaki filminde olduğu gibi otoriteyi elinde bulunduran kişi kahramanımızı ezmeye, sömürmeye, aşağılamaya devam ediyor. Bu sindirme düzeni toplumun en küçük birimlerinde bile vuku buluyor. İşte bu yüzden Kaurismaki Fassbinder'e yakın seyrediyor diye düşünülüyor. Bu üçlemede ortak işlenen bazı temalar var. Bunlardan biri karakterin kendi işini kurma ve tekelci sermayeye karşı mücadele etme istekleri. "Dirfting Clouds"da Lauri ve eşi birçok başarısız girişimde bulunuyorlar ve Kaurismaki filmlerinde sık görülen banka müdürü tarafından aşağılanmayla karşılaşıyorlar. Filmde bir diğer dikkat çekici unsur da nostalji merakı ve eski güzel günlere duyulan özlem. Bu özlem şarkılarla da dile getiriliyor. Zaten Kaurismaki şarkılar bazen diyaloglardan daha etkilidir buyurmaktadır. Bu filmde de kurguyla bire bir örtüşen eski şarkılar dinliyoruz ve beklenen etkiyi yaratıyorlar. Film bütün Kaurismaki filmleri gibi dayanışma mesajıyla bitiyor. El ele verip bu da gelir bu da geçer türküsü gibi zorlukların üzerinden geliyorlar gibi görünüyor çiftimiz. Üçlemenin son ayağında üstesinden gelip gelemedikleri veya başka bir deyişle umudun var olup olmadığı seyriciye açıklanacaktır.

"The Man Without A Past/Geçmişi Olmayan Adam" (2002)

 

Türkiye'de 2002 yılında "The Bourne Identity/Geçmişi Olmayan Adam" gösterime girerken acaba dağıtımcı şirket elemanları bu entel-dantel filmi nasılsa Türkiye'de gösterime girmez bari şunun adını çalalım diye mi düşündüler acaba? Ancak Cannes'de ödül alınca 2003 yılında gösterime girebildi Türkiye'de. Bu film de evsizlik üzerine çekilen bir film. Helsinki'ye gelen bir adam parkta saldırıya uğrar ve kafasına aldığı darbelerden dolayı hafıza kaybına uğrar. Şu filmlerde görülen hafıza kaybıyle ilgili kafamda soru işaretleri vardı. Çok kısa bir araştırmadan sonra öğrendiklerimin beni filmlerde olanlarla ilgili olarak tatmin etmediğini söyleyebilirim. Bu filmde de adam geçmişi unutuyor ve bir evsiz olarak dini bir cemaatin kanatları altında yaşamını devam ettirmeye çalışıyor. Yine bütün kurum ve kuruluşlar kendisine düşmanca tavır sergiliyorlar. Bankalar, hastahaneler, polisler, adalet sistemi tamamıyle adamın karşısındadır. Hatta adalet sistemi o kadar karşısındadır ki yeni hayatında mutlu olmaya başlayan kahramanımıza eski hayatını hatırlatarak mutluluğuna engel olmak istemektedir. Birçok Kaurismaki filminde olduğu gibi "The Man Without A Past"ta da külüstür arabalar arz-ı endam ediyorlar. Bunun bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorum. Nostalji merakını ve eski güzel günlere duyulan özlemi hatırlatıyor bu külüstür arabalar. Bu filmde hiçbir Aki filminde olmayan bir şey de gözüme çarptı. Fantastik ögeler var filmde. En başta şu beni tatmin etmeyen hafıza kaybı meselesi. Bir de adamın hastanede kalbinin durması ve sonra tekrar ayılıp hayata geri dönmesi. Katıksız gerçekçiliği savunan Kaurismaki için ilginç doğrusu.  Ve tabi film dayanışma mesajıyla biter.

"Lights In The Dusk/Gün Batımında Işıklar" (2006)




Çok tuhaf bir film daha Kaurismaki'den. Bu sefer bireyin yalnızlığı filmde işlenen. Yine işçi sınıfına mensup güvenlik görevlisi  Koistinen katıksız bir kaybedendir ve etrafında hiç kimsecikler yoktur. Yalnızlığının  boyutlarıyla ilgili filmin başlarında bazı sahneler mevcut. Ara sıra sosisli aldığı kızla girmeye çalıştığı sorunlu iletişim, barda bir kadın tarafından iplenmemesi, işyerinde yaşadığı psikolojik şiddet Koistinen'in yalnızlığının dünya çapında olduğunu gösteriyor bize. O da kendi işini kurmanın hayallerini kuruyor ve külüstür bir arabası var. Derken bir gün femme fatale karşısına çıkıyor ve bir kara filmdeki gibi Koistinen'in başına çorap örüyor. Bu aşamada Koistinen'in bazı saflıklarını abartılı bulduğumu ve inandırıcılıktan uzak olduğunu belirtmek istiyorum. Nasıl bu kadar saf olabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Bazı acemice çekilmiş sahneler de filmi zedeliyor bana göre. Fakat bu handikaplara rağmen çok etkileyici bir atmosferi var filmin ve insanı derin derin düşünmeye itiyor. Yine sonlarda aynı sınıfsal birikime sahip iki el birbirini tutuyor ve mesaj iletildi raporu talep ediliyor. Fakat filmde çok ilginç bir sahne mevcut. "Drifting Clouds"da sınıfdaşlarıyla el ele verip yeni bir restoran açan Ilona bu filmde karşımıza bir market kasiyeri olarak çıkıyor. Yani olmamıştır, umut yoktur ve insan sömürülmeye mahkumdur demek isteniyor kuvvetle muhtemel.

İşçi üçlemesi kadar etkileyici oldu benim için bu üçleme. Bu yazıyı yazmak da çok zahmetli oldu bu arada. Biliyorsunuz Aki Kaurismaki filmleri 70-80 dakika civarlarındadır. Bu yazı için yapılan okumalar, teknik sorunlarla başa çıkmalar, araştırmalar, notlar da aşağı yukarı bir Kaurismaki üçlemesi kadar vaktimi aldı. Umarım röportaj talebimi kabul eder de bu emeklerimin karşılığını alırım. Ne de olsa emekçi dostu Kaurismaki...






16 Ekim 2010

"Take Care of Your Scarf, Tatiana" (1994)

"Take Care of Your Scarf, Tatiana/Başörtünün Çaresine Bak, Tatiana" şu aralar yoğunlukla gündemi meşgul eden başörtüsü sorunu üzerine bir film değil elbette. 10 saat ders verdikten sonra bu 57 dakikalık Aki Kaurismaki filminin beni yormayacağını düşündüğüm için izledim. Aslında imdb'de filmin türü için komedi yazıyor ama bir an bile gülmeyeceğinizi garanti ederim ve evet bu çok iyi bir komedi filmi. Kendisinin en büyük yeteneklerinden biri, filmlerine bir kere bile tebessüm ettirmeyen ama tutkunu olabileceğiniz bir mizah duygusu yerleştirebilmesi. Benim anybody, anywhere, anytime (herhangi biri, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda) diye adlandırdığım filmlerden biri "Take Care of Your Scarf, Tatiana". Alt sınıflara mensup, şehirli olmayan iki Finli kaybedenin Helsinki'ye yaptıkları araba yolculuğu sırasında yanlarına iki Rus kadını (Türkiye'deki kullanımından bağımsız) alırlar ve olaylar gelişmez. Hiçbir şey olmuyor gibidir. Kaurismaki filmlerinin artık rozeti gibi gördüğüm bir sürü sigara, kahve ve bira içme sahnesi. Sahi en son filmini 2006'da çeken Kaurismaki, Finlandiya'da kapalı mekanlarda uygulanan sigara yasağıyla yeni filminde nasıl başa çıkacak merak ediyorum doğrusu. Diyaloğa girmeye hevesli Rus kadınlarla, bu diyalogda bir mana bulamayan Finli erkeklerin yolculuğunu izliyoruz film boyunca. Sınıf ve bölge farkından doğan büyük hayal kırıklıkları da bu iletişimsizlik içerisinde o kadar başarılı veriliyor ki bu 57 dakikalık filmin bir dakikasını bile harcamak istemiyorsunuz. Kaurismaki'nin fetiş oyuncuları Matti Pellonpaa ve Kati Outinen alışıldığı üzere mesafeli ve iddiasız oyunculuklarıyla tam da bu filmlerin oyuncuları olduklarını bir kez daha hatırlatıyor bizlere. Imdb'de Finli bir izleyicinin yorumunu çok beğendim, paylaşmak istiyorum.

After seeing this movie I wondered how foreigners would experience it. Without knowledge of the social history of Finland in last century this movie must seem very strange. And if you know nothing about our civil war and the division of society these characters are devoid of meaning. Just two avoidant personalities, maybe? However from a Finnish perspective this is the perfect description of the outsiders of our society. The fellows who are left behind, but don´t agree with that viewpoint themselves. Who are stranded in the no-man´s-land between urban success and country desolation. They try to get along somehow and when they meet two Russian girls it´s the irony of fate staring them in the eye. The Russians are able to surpass social barriers without flinching, they just go on and talk, but these two Fenno-ugrian oedipal conflict prototypes can´t seem to find some meaning in this. Instead they resort to sulking, one of the basic Finnish social coping skills. What else can you do when you´ve got nothing in an otherwise expansive society, when there´s this huge discrepancy between your own success expectancies and reality, and when you watch the grandchildren of the victorious side in the Civil War pass you by. Not much, according to Kaurismäki who manages to make movies about that part of Finland that never goes to movies. For a Finn, the music is lovely as usual, the kind of music we grew up to after the war. 


Bu filmi izledikten sonra, Finli olmayanların neler hissetmiş olabileceklerini merak etmeye başladım. Geçtiğimiz yüzyılda vuku bulan Finlandiya toplumsal tarihiyle ilgili bilgi sahibi değilseniz, bu film size çok tuhaf görünmüş olmalı. Ayrıca bizim iç savaşımız ve toplumumuzun kamplaşmalara maruz kalmasıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız, bu karakterler sizin için her hangi bir anlamdan yoksundurlar. Sadece iki adet ihmal edilmiş karakter olarak görürsünüz onları, olabilir mi? Fakat bir Finli bakış açısıyla, bu film bizim toplumumuz dışına itilmişlerin mükemmel bir tasviridir. İhmal edilmiş ama bu durumu kabullenmeyen kişiliklerdir bunlar. Şehirli başarısı ile taşra terkedilmişliği arasında beş parasız bırakılmış kaybedenler. Bir şekilde idare etmeye çalışıyorlar ve iki Rus kızıyla karşılaşınca kader ironik bir şekilde onlara göz kırpmaya başlıyor. Ruslar çekinmeden toplumsal engelleri aşabilmektedirler, konuşmaya devam ediyorlar fakat bu iki Urgian-Finli Oedipus kompleksinden muzdarip tipler bunda bir mana bulamıyor görünmektedirler. Bunun yerine surat asmayı tercih ediyorlar ki bu da Fin toplumunun başlıca sosyal sorunlarla başa çıkma yeteneğidir. Bu kadar samimi(!) bir toplumda elinizde hiçbir şey yokken, gerçekler ve hayalleriniz arasında bu kadar büyük bir fark varken ve yanınızdan gelip geçen İç Savaş galiplerinin torunlarını izlerken elinizden başka ne gelir ki. Pek filmlerde görmeye alışkın olmadığımız bölgelere kamerasını yönelten Kaurismaki’ye göre de elinizden fazla bir şey gelmez. Bir Finli için filmdeki müzikler de doğal olarak sevimli, savaştan sonra onunla birlikte büyüdüğümüz müzikler.  

Not: Çeviri biraz aceleye geldi ve benim serbest çeviri eğilimlerini yansıtmaktadır. İyi haftasonları...

12 Ekim 2010

Muhammed Tiryaki röportajı

estarabi.blogspot.com'un yazarı Muhammed Tiryaki'yle elektronik posta yoluyla bir röportaj yaptık (burada yaptım mı demem gerekiyordu acaba?). Kendisine değerli vaktinden ayırdığı için çok teşekkür ederim. Bu benim röportaj serisinde gerçekleştirdiğim ilk röportajımdı. Daha önce Sinema dergisinin en arkasında yer alan fikis soruları kendime sormuştum. İleride de Agah Özgüç'le, Zeki Demirkubuz'la ve Finlandiya'dan tanıdıklarım aracılığıyla Aki Kaurismaki'yle röportaj yapma planlarım var. Bu arada tanınmış olmayan, sinemayla az ilgilenen kişilerle de röportaj yapmayı planlıyorum; çünkü herkesi dinlemeyi seviyorum. Halkı küçümserim evet ama onları dinlemekten de geri durmam. Herkesin bir hikayesi, söyleyecek bir şeyleri vardır. Fakat bu röportaj işi sanıldığı kadar kolay değilmiş onu öğrendim. Buyrun bakalım:

Sinemayla ilgilenmeye ne zaman, hangi şartlarda başladın?
Sinemaya ne zaman ve nasıl başladığımı anlatabilmem için aslında müzik koleksiyonu yapmaya başladığım vakitlerden bahsetmeliyim. Zira 13 yaşımdayken aldığım, Erkin Koray, Barış Manço, Edip Akbayram gibi isimlerin albümlerinden sonra eski popüler müziklerimizin kullanıldığı filmlere de göz atma isteğim oluştu. Bu sayede çok uzun bir süre Yeşilçam filmlerini ezberleyene kadar izledim. Bugün bile hala o salon filmleri ya da Arzu Film ekolü tüm detaylarıyla aklımdadır. Üniversite son sınıfa kadar da (2003-2004 diyelim) sıkı bir Yeşilçamcı olarak devam ettim. Yabancı sinema izlesem de günlük seyirlik bir sevgiden öteye gidememişti. Ne zaman ki The Godfather'ı izledim o zaman sinemanın her alanı ve her coğrafyasında önemli bir şeyler yakalayabileceğimi gördüm. Bunun dışında arşiv yapmaya başlayalı çok olmadı, 2 yıllık bir mazim var.

O zaman seni bir quize tabi tutayım. "Sev Kardeşim" (1972) filminde Zeki Alasya'nın sünnet olan Halit Akçatepe'ye getirdiği hediye neydi? (şaka şaka)..Hikayemiz birbirine benziyor. Peki blog yazma fikri nasıl oluştu?
:)) Zeki Alasya'nın elinde ördekle içeri girişi unutulur mu hiç. Ama bak, o filmde Tarık Akan'la Hülya Koçyiğit'in sahilde çay içtiği sahnede bir Orhan Gencebay şarkısı çalıyordu arkada, o şarkıyı hatırlayamıyorum şimdi de :))
Blog yazma fikri tamamen diğer site ve interaktif sözlüklerde başkasının/başkalarının koyduğu kurallarla yazma işinden sıkıldığım için çıktı. Aslında 3-4 yıl önce açtığım ve müzik ağırlıklı olan bir blogum daha vardı ama o yarıda kaldı. Şimdiki blogu da yüzde 60 sinema içerikli olsun diye açtım ama o oran yüzde 90'lara çıktı. Sadece kendi blogum değil, seninki de dahil birçok blogda değme köşe yazarlarına ya da dergi yazarlarına taş çıkartacak yazılara rastlıyorum ama maalesef biz alternatif medya gibi bir konumda kalıyoruz.

Blogların alternatif kalması gerçekten kötü bir şey mi? İnsanlar bazen alternatife de ihtiyaç duymazlar mı?
Eğer popüler olan, belli bir kalitenin üzerindeyse o zaman alternatif kalmanın hoş bir imajı vardır ama insanlar/kurumlar sizin ve sizin gibilerin yaptıklarına oranla berbat işler çıkarıp parsayı götürebiliyor ve toplumu yönlendirebiliyorlarsa o zaman pozisyon sorunlu bir konuma düşüyor. Misalen; Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde günlük televizyon akışının yer aldığı sayfanın editörüne bakabilirsin. 1 hafta boyunca tüm filmlere 3 yıldız verdiğini biliyorum ben adamın (Mevlüt Tezel). Ya da Ömür Gedik'in herhangi bir yazısını okumak yeterlidir. Bir baştansavmalık, bir halk nasıl olsa yer anlayışı, beni, bizim gibilerin antrenman sahasından maç sahasına çıkmamız gerektiği konusunda düşündürüyor.

Doğru, sana katılıyorum. Benim asıl kastettiğim, her şey yoluna girmiş gibi görünse dahi alternatif seslere ihtiyaç olmalı gibi bir fikirdi. Sinemaya dönelim. Değişik coğrafyalardan önemli şeyler yakalayabileceğini söyledin. Hangi coğrafyalarda dolaştın şimdiye kadar? Bloğunda en sevdiğin 10 film var fakat genel olarak sinema beğeninden bahseder misin?  
Bir kere her şeye rağmen katıksız bir Hollywood taraftarıyımdır ki günümüzde Hollywood'u diğer sinema alanlarından yukarıda görenler genelde pek hesaba alınmamaya başladı. Ama yine de buna pek kulak asmıyorum. Hollywood içerisinde de mümkün mertebe klasik sinema büyülemiştir beni. Bir Hitchcock filminden daha fazla eğlence ve gerilimi birarada kimse veremez bana. Billy Wilder'ın hikaye anlatıcılığı özel efektlerle asla yakalanamayacak. Ya da hiç kimse Frank Capra kadar sinemasını umudun ve iyiliğin bayrağı haline getirememiştir. Günümüze ait olup da klasik sinemaya dahil ettiğim tek isim de Clint Eastwood'dur. Ama Spielberg-Coppola-Scorsese üçlüsünün yeri elbette ayrıdır. 70'lerin ikinci yarısındaki politik-gerilimler ya da David Fincher'ın filmi kavrama yeteneği yeri ayrı olan mevzular. Açıkçası Hollywood dışına çok özel bir gözle bakmak hiçbir zaman tam tatmin edemedi beni. Bergman-Fellini-Antonioni gibi Hollywooddışı klasikler hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Herkesin ayıla bayıla izlediği uzakdoğu filmleri (hele ki Yedi Samuray) bende kalp sıkışmasına falan sebep oluyor:)) Tüm bunların yanında benim için çok özel bir sinema varsa o da son 15 yılın Alman sinemasıdır. Klasik Hollywood'un kalitesine az da olsa yaklaşabilen tek akımdır benim için.
 Bir de yönetmenler, ülkeler ve akımlar haricinde sabit oyuncularım vardır, en kötü filmlerine kadar her işini seyrettiğim ya da seyretmeye çalıştığım. Al Pacino başta gelir mesela. Clint Eastwood'un oyunculuğunu yönetmenliği kadar göklere çıkarmam ama yine de her filmini (1-2 tanesi hariç) defalarca izlemişimdir. Elbette, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Meryl Streep, Daniel-Day Lewis gibi isimler de vardır listemde. Ama mesela pek kimsenin peşine düşmeyeceği Ed Harris gibi Pete Postletwhite gibi isimlere de büyük hayranlık duyarım. Saçmasapan avantür filmlerini bir kenara alırsak Cüneyt Arkın da bir başka özel ismimdir. 

Ben de senin gibi dünyada en iyi sinemayı Amerikalıların yaptığını düşünüyorum. Bloğuna göz atılınca Eastwood ve Hitchcock hayranlığın hemen göze çarpıyor. Bu ikisi sanat filmleri yönetmeninden ziyade zanaatkar yönetmenler olarak bilinir. "art house" sanat filmlerine bakışın nasıldır peki? 
Şöyle söyleyim; genel anlamda art house etkinliklere içerdiği filmlerin benimle uyuşmayan niteliklerinden ötürü ilgisizimdir ama Türkiye özelinde her büyükşehirde bu türden filmleri gösteren sinemateklerin olmasını isterdim. Bildiğim kadarıyla Ankara'da sinematek yoktur mesela.

Etkinliklerden ziyade senin filmlerini takip ettiğin, beğendiğin bir yönetmen var mı anlamında sormuştum. Veya seni çok etkilemiş bir film, bir performans var mı?
Sudie and Simpson vardı mesela yıllardır yeniden izlemek istediğim ama hiç karşılaşamadığım bir örnek olarak. Colours adında bir kısa deneme hoşuma gitmişti ama dediğim gibi bu yapımlar çok fazla sinema tercihlerime dahil olmadığından belleğimdeki örnekleri azdır.

Peki Türk sinemasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun? 2000li yıllar 90lara hem nicelik olarak hem de nitelik olarak nal toplattı gibi.
Üzerinde uzun uzun yazılacak bir konu bu. Ama genel hatlarıyla şunları söyleyebilirim. 2000'lerde konusu olmayan, en kötü oyunculuklarla çevrili filmler çekilmiş olsaydı bile yine 90'lara nal toplatırdı gibi. Çünkü ülkemizde 90'lar neredeyse sıfıra yakınlarda seyretti. Nicelik olarak 2000'ler, sinemamızın tüm dönemlerine fark attı; o ortada, ama nitelik olarak pek aynı şeyi düşünmüyorum. Ne 60'lar gibi altın yılların ne de 70'ler gibi aile sineması konusunda dünyanın en iyilerinden biri olan Yeşilçam'ın yanına yaklaşamıyor 2000'ler. Teknik anlamda değil tabii. Sektör artık tekniğe hakim olmaya başladı nihayet. Şu an Türk sinemasının en önemli sorunu filmlerin tamamen ayrışması ve ortalama film şablonunu tutturamaması. Ya sulu zırtlak popüler filmler ve olmayan kaliteleri mevcut ya da toplumun çok az bir kesimi tarafından izlenen (bu tabiri pek sevmem) sanat filmleri ve tartışılır kaliteleri. Ödüllü filmlerle gişe rekortmeni filmler gırla gidiyor ama sinemamıza en az 10 yıllık ivme sağlayacak filmlerin varlığından hala yoksunuz.

Peki arada kalan, popüler sinemanın nitelikli örnekleri diyebileceğimiz hiç mi film yok?
Var elbette. Dünyanın en kötü tür ve akımının bile nadir iyi örnekleri mutlaka vardır. Pardon ve Beynelmilel mesela. Kimi eksikliklerine rağmen son dönemin en kaydadeğer iki filmidir kanımca. Her ikisinin de yönetmenlerinin ilk filmleri olması önemli ayrıca.

Peki bloğuna giren günlük ziyaretçi sayısını biliyor musun? Bu konuda bir hedefin var mı? Takip ettiğin bloglar var mı?
Oscar törenlerinden önce çok yoğun bir mesai yapmıştık 4 arkadaş. O dönem günde 150-200 farklı kişi vardı ama sonra sayı düştü. Yüksek sayıda bir okuyucu kitlem yok açıkçası. Yazdığım yazıları hemen hemen hiçbir yerde duyurmuyorum, haliyle ne kadar reklam o kadar rating durumu vaki. Belirli bir hedefilm de yok. Takip ettiğim sadece 3 blog var: Kadri Karahan'ın kişisel notları, senin ve Stardust'ın blogları.

Yazılarından anlaşılacağı üzere benim gibi 70ler Amerikan sineması hayranısın. Sence neden bu dönem bu kadar parıltılı?
70'lerin önemi bence 60'ların zayıflığıyla alakalı gibi. 1971'de Hollywood batmak üzereyken, artık sinemalara kimse gitmezken, yılda neredeyse 1-2 kaliteli film yapılırken eski sinemacıların perdeyi terk edip yerini yenilere bırakmasıyla bir anda olağanüstü işler çıkıverdi ve hem ekonomik hem de kalite bakımından kötü gidiş sona erdi. Tek başlarına Love Story, The Godfather ve Jaws'ın enflasyondan arındırılmamış gişe rakamlarının 65-70 arası toplam gişeden The Sound of Music'i çıkardığımızda oluşan rakamın yarısını teşkil ettiğini biliyoruz mesela. Aynı parıldama 90'lar için de geçerli kanımca. 80'ler günümüzde iyice moda haline gelmiş olmasından dolayı pek kimse bu yorumuma katılmaz ama bana kalırsa 80'ler sineması da pek yenilikçi ve kalabalık değildi. Elbette istisnalar hariç. 90'lar yeni oyuncularla sıçrama yaptı.
70'lerin yerinin ayrı olmasının bir nedeni de şüphesiz Vietnam ve Nixon olayları. 2000'ler Hollywood'unun bir türlü tam olarak yararlanmayı beceremediği 11 Eylül Olayları'na nazaran 70'lerin yönetmenleri Vietnam ve Nixon olaylarından evrensel doğrular çıkarıp müthiş hikayeler yarattılar. Tek başına Apocalypse Now bile bu farkı yaratmaya yetti.
Başka bir unsur da 60'larda Avrupalıların Amerikalı sinemacılara her açıdan fark atmalarından çıkardıkları dersti. Dünyaya neyi satacaklarını iyi bilen bir endüstriyel sinemacılar grubu oluştu. Hele de Gulf & Western şirketinin sinemayla ilgilenmeye başlamasıyla finans sorununu da çözen Hollywood 90'lardaki konvansiyonel sinemaya giden yolu açtı.
 Bu konuda daha çok maddeler açılır ama bu kadarı yeterli sanırım:))

Erzincan Kemah'ta yaşıyorsun. Daha önce gitmediğim bir yer. Dolayısıyla pek bilgim yok o yüzden soruyorum. Bir sinemasever olarak bu ilçede yaşamanın dezavantajları var mı?
Kemah'ı bu konuda direkt konuşma-dışı bırakıyorum, çünkü sinema ürünlerine ulaşılabilirlik açısından kesinlikle hiçbir özelliği yok. Zaten yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı dağlık bir ilçeden de bir şey beklemiyorum ama Erzincan bir il merkezi olarak bu konuda fazlasıyla sinir bozucu. DVD terimini film marketleri bile kullanmıyorlar. Hala VCD kiralama dönemi devam ediyor Erzincan'da. Korsan DVD zaten yok da yasal DVD satan tek bir dükkan bile yok. Bu konuda çok çok az da olsa işime yarayan tek yer Migros. O da 30 çeşit filmi 6 ayda zor çeviriyor. Sinema dergisi geçen aya kadar 4 dükkanda varken artık sadece Migros'ta. 2 salonlu sineması neredeyse haftanın en kötü filmlerini getiriyor. Yahşi Batı gibi, Ankara'da olsam asla sinemada izlemeyeceğim bir film için sinemaya gittim burada. Yoksa sinemaya gitme alışkanlığımı kaybetmek üzereydim neredeyse. Dolayısıyla film arşivim ve internet de olmasa Erzincan'da bir sinemasever olarak asla yaşayamazdım.

İngilizce biliyor musun? Bilmiyorsan, bu konu film izlemeye engel teşkil ediyor mu?
Bir İngilizce öğretmeni meslektaşım vardı. Bir yabancı dili ya hiç bilmezsin ya da tam bilirsin derdi. Bu durumda ben hiç bilmiyorum:)) Altyazı olmadan film izleyebilecek duruma gelemedim henüz, ama izlerken de çok karışık bir cümle yoksa genelde altyazıya bakmadan izleyebiliyorum.
Bağımsız sinema hakkında ne düşünüyorsun?
Bağımsız sinemacıların tek sorunu kendilerini seyirciden de "bağımsız" tutmaları. Konvansiyonel sinema içerisinde popülerliği az olması doğal ama ayrıksılık dengesini de tutturabilmekte fayda var. Little Miss Sunshine gibi Oscar'a aday olabilecek duruma gelmiş örneklerin daha da çoğalması gerekiyor. İşleri de zor oysa. Bağımsız sinema için Kardemir Karabükspor örneğini verebilirim mesela. Çok çok iyi futbol oynamalarına rağmen üç büyüklerle olan maçları dışında TV'de izleyemiyoruz bu futbolu. Bağımsız filmler biraz da böyle. İlgiyi arttırabilmek lazım.

İyi bir filmin tarifini nasıl yaparsın?
Benden önce Billy Wilder yapmış bile. Malum, sinemanın 10 kuralından ilk 9'u seyirciyi sıkmamaktır lafı. Tabii ki bu yetmez. Transformers filmleri de seyirciyi sıkmıyor ama iyi bir film değiller. İyi film için en önemli kural, kendi amacıyla çelişmemesi. Vaadettiğini yerine getirebilmesi. Bir korku filmi, korkutmuyorsa iyi bir film değildir. Bunun gibi. Oyunculukların ve hatta figürasyonun en azından işlerini doğru yapabilmeleri. Son olarak, mutlaka ve mutlaka izleyiciye yeni bir şey sunabilmeleri. Bazen bir filmin tamamı yolunda gitmez ama 1 dakikalığına öyle bir sahne içerir ki bu bütün filmi kurtarabilir. Bunların yanısıra kişisel beğenim sembolik anlamlar taşıyan filmlerden yanadır.
Peki içerik veya biçim, bunlardan birine daha fazla önem veriyor musun? Ne bileyim NBC mi Zeki Demirkubuz mu gibi yani?
Ben bir filmi bir bütün olarak görüyorum. Her yönüyle harika olan bir filmin müzikleri filmin dokusuna uymuyorsa o film kusursuz olamaz. Belki iyi bir film olur ama bir şekilde eksik kalır. Biçim ise iyi kullanamayan bir yönetmenin elinde bombadır, patlamadan filmi bitirebilmek gerekir. Sanırım bunu bugüne kadar hatasız getirebilen tek yönetmen vardı o da Hitchcock. Bu açıdan örneğini şu şekilde değiştireyim: James Cameron, biçime o kadar takıldı ki Avatar'ın içini doldurabilmeyi ihmal etti. Öte yandan Kathryn Bigelow içeriği zengin tutup biçime önem vermeyince The Hurt Locker eksik kaldı. Neyse ki ikisini birden başarabilen Inglourious Basterds vardı da 2009 tamamen boş geçmedi:))

Peki son soru, sinemada farklı bir kariyer hedefin var mı?
Sinemanın herhangi bir meslek kolunda aktif bir iş yapmak gibi bir hedefim olmadı hiç. Zaten bunun için gereken yetenek vs... bende mevcut değil. Eleştirmen/yazar olarak da üzerinde çalıştığım ve uzun süredir pek üstüne düşemediğim Al Pacino kitabımı bitirip bir "kitaplı yazar" olmak istiyorum sadece. Gerisini zaman gösterir zaten.


06 Ekim 2010

İşçi Üçlemesi


Geçtiğimiz Haziran ayında Finlandiya’nın başkenti  Helsinki’ye gittiğimde insanı rahatsız edecek kadar fazla olan bir dinginlikle karşılaşmıştım. Etrafta neredeyse yoka yakın bir problem potansiyeli vardı. Her şey yolunda ve düzenli gibi görünüyordu. Yayalar gece yarısı bomboş yolda bile kırmızıda duruyorlardı (aslında olması gereken buydu, dönüş yolunda Kocaeli civarlarında insanların otobanda karşıdan karşıya geçtiklerini gördüm). Yaptığımız sohbetlerde ülke insanının dünyanın en dürüst milletlerinden biri olduğu, kimsenin kimsenin malında gözü olmadığını falan tekrarlıyorlardı insanlar. İkiyüzlü bir ahlak anlayışının olmadığını yerinde gözlemledim. Her yerde başa bela olan ırkçılığın, yabancı düşmanlığının olmaması ise söz konusu değildi. Pek sinema için uygun bir mekan olmadığını düşünüyordum Helsinki’nin. Ta ki Aki Kaurismaki’den haberdar olana kadar. Kendisi ağabeyi Maki Kaurismaki’yle beraber Finlandiya sinemasının en önemli yönetmenlerinden. Sanat filmleri kategorisine girebilecek minimalist, sert söyleme sahip, gerçekçi filmler yapıyor. Bir filmin 90 dakikadan fazla olmaması gerektiğini savunuyor. Çoğu filmi 70 dakika civarında, yani “İşçi Üçlemesi”ni bir günde izleyebilirsiniz. Hiçbir zaman bir başyapıt veremeyeceğini iddia ediyor. 20 film çekip emekli olacağını söylemiş bir röportajında (şu anda 15 uzun metraj kurgusal eseri var). Gerek melodram kalıplarına başvurmasıyla gerekse de insanı bir kere bile güldürmeyen inanılmaz kötümser bir kara mizaha sahip olması dolayısıyla Rainer Werner Fassbinder’e benzetiliyor ama son zamanlara kadar yönetmenin hiçbir filmini izlemediğini söylemiş. Jim Jarmusch’la da tarzlarının benzediğini okudum bir iki yerde fakat bu fikre katılamayacağım. Bence Zeki Demirkubuz’a daha yakın bir tarzı var. Abbas Kiarostami’yle isim ve soy isimleri çok benzemesine ve iyi dost olmalarına rağmen zıt bir bakış açıları var. Daha önce yazdığım üzere Kiarostami “umut vardır ve hayat güzeldir” derken Kaurismaki’ye göre ne umut vardır ne de hayat güzeldir.Oldukça sade bir dil kullanmaları, minimalist çalışmaları, alabildiğine gerçekçi olmalarıyla benzeşebilirler. İnternette tesadüfen üçlemelerle ilgili okuduğum bir yazı sayesinde haberim oldu Aki'den. Şimdi üzerine eğilmem gereken yönetmenler listemde.
“Shadows in Paradise?/Cennetteki Gölgeler” (1986)
“İşçi Üçlemesi”nin ilk filmi diğer filmler gibi bir işyerinde (workplace) açılış yapıyor. Çöp kamyonlarını ve çalışanları izliyoruz açılışta. Bu filmin kaybedenleri Nikander ve Ilona. Film daha çok Nikander'i anti-kahramanlaştırıyor. Kendisi Helsinki'de çöpçülük yapmaktadır ve kendisiyle aynı sınfta yer alan Ilona ile net olmayan bir ilişki yaşamaktadır. Kendisini ifade etmekte zorlanan Nikander, insanlara nasıl yaklaşması gerektiği konusunda sorunlar yaşamaktadır. Karşısındaki Ilona da çok bilinçli bir karakter değildir ve zaafiyetleri vardır. (SPOILER) Filmin sonunda önerilen işçiler birleşiniz ve evlenip mutlu olunuz ffinali yerine kafalarda daha fazla düşünce çağrıştıracak bir final düşünülseydi daha ilginç bir film olabilirdi "Shadows in Paradise". Belki de hiçbir zaman başyapıt çekemeyeceğim derken haklıydı. Bir başyapıt değil ama gönül rahatlılığıyla yedi verilen bir film "Shadows in Paradise". Tıpkı Zeki Demirkubuz filmleri gibi.

“Ariel” (1988)

 Bir filmde acemice çekilmiş bir kavga, yaralama, ölme veya harala gürele sahnesi görünce, o film benim gözümde bir kademe aşağıya iniyor. "Ariel" de içerisinde böyle bazı karikatür sahneler barındırıyor; fakat üçlemenin ruhundan, diğer filmlerin sarsıcı etkisinden, Helsinki hapishanesini resmetme açısından başarısız değil. Bu filmde itilip kakılan işçi aynı zamanda taşradan gelme ve yersiz yurtsuz bir insan. Sistem bütün enstrümanlarıyla kendisine karşı. (SPOILER) Yine hep destek tam destek mesajı veriliyor filmde ve yine bir yerlere gidip kurtulma opsiyonu sunuluyor işçi kardeşimize.


“The Matchfactory Girl/Kibritçi Kız” (1990)


Evet doğru tahmin ettiniz, film kibrit fabrikasından görüntülerle başlıyor. Bu seferki kaybedenimiz de diğer filmdekiler gibi hayata tutunamayan, umduğunu bulamamış belki bir şeyler umut etmeye dahi fırsat bulamamış biri. Anne babasının kendisine karşı hissettikleri nefret, fark edilmeme gibi insanı dağlayan bir problem, iş yaşamında değer verilmeme sömürülme gibi sorunlarla mücadele ediyor. Kaurismaki filmlerinin favori mekanlarından olan kafe bar gibi yerlerden birinde bir karşı cinsle tanışıp bir de onun tarafından değersizleştirilince film kopuyor Iris için. Diğer filmlerin aksine buradaki anti-kahramanın yanında yer alan bir sınıfdaşı, bir destekleyici kaybeden falan yok. Sistem karşısında tamamen yalnız Iris. Bu sistemin önemli bir bölümünü de erkek egemenliği teşkil ediyor. Bu yönüyle sosyalizmden çok feminizme biraz daha yakın bir film "The Matchfactory Girl". Üçlemenin en bireysel filmi. 

Genel olarak üçlemeyi başarılı buldum. En büyük avantajı ancak iyi filmlerde hissedebileceğiniz yalnızlık, izole edilmişlik duygusunu çok başarılı bir şekilde vermesi. Ticari kaygıdan uzak, tamamen bir şeyler dile getirme arzusuyla çekilmiş bu filmleri mutlaka görmelisiniz derim. Kaurismaki'nin söyleyecek şeyleri var çünkü.