Agah Özgüç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Agah Özgüç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Kasım 2011
What the f**k!
Agah Özgüç'ün "Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi" veya "Türk Sinemasında On Kadın" adlı kitaplarında sık sık adını andığı Leyla Sayar'ın şu röportajı kadar arabesk bir röportaj daha okuduğumu hatırlamıyorum. On sene sonra falan Milli Tarih blogda yayınlanabilir bu röportaj. Ölümü beklemekten sıkılıp geri dönmüş hanfendi.
15 Temmuz 2011
"Üç Arkadaş" (1958) ve en sevdiğim on Türk filmi
Garez'lerle ilgili yazımda bahsetmiştim: sinema tarihinde aynı yönetmen tarafından iki kere çekilmiş film olarak bir Hitchcock'un "The Man Who Knew Too Much/Çok Şey Bilen Adam"larını bir de Memduh Ün'ün "Üç Arkadaş"larını biliyorum diye. Sinan Çetin denen soytarının bir de tv yorumu çektiğini öğrendim ama televizyon için çekilen filmleri sinema olarak kabul etmiyorum. Çook uzun yıllardır izlemek istediğim 1958 yılı versiyonunu youtube'da bulunca hemen izledim. 1971 versiyonunu televizyonda çok izlemiştim. Okuduğum kitaplarda sürekli övgüye boğulan ilk versiyon, birçok ankette en iyi Türk filmlerinden biri olarak karşıma çıkıyordu. Agah Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü'nden alıntılıyorum: Sevgi dayanışmasıyla, şiirsel anlatımıyla Türk sinemasınında yeni bir dönemi başlatan film. Buna karşılık Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Cannes Film Festivali'ne katılmasına izin vermedi. Türk sinemasında yeni bir dönem açtığı bir gerçek. Arzu filmin halk sinemasına kadar giden; sıcak, samimi insan hikayelerinin prototipi sayılabilir. Fakat günümüzden bakınca birçok eksikliği olduğu gözlerden kaçmıyor. Benim izlediğim kayıttan mıdır bilmiyorum filmde hiçbir şeyi doğru dürüst seçemedim. Işıklandırma çok kötüydü. Oysa o yılların İstanbul'undan çok ilginç sekanslar barındırıyor film. İnşaat halindeki Hilton otelini görebiliyoruz örneğin. 1971 versiyonunun ve Türk filmlerinin yüzde 90'ının muzdarip olduğu inandırıcılık sorunu orada öylece duruyor. İlla bir seçim yapılacaksa ben 1958 versiyonuna saygı duymakla beraber ben 1971 versiyonunu tercih ederim. Bu filmi internette aramayı neden aklından geçirdin derseniz, uzmantv.com'da rastgeldiğim bir video yüzünden. Bu videoda Atilla Dorsay Türk sinemasının en iyi beş filmini seçiyordu:
1- "Susuz Yaz", 2-"Üç Arkadaş", 3-"Uzak", 4-"Vesikalı Yarım", 5-"Yol"
Bu filmlerden bir tek "Susuz Yaz"ı izleyemedim. Benim listemi aşağıda bulacaksınız. Bu listeyi yapmadan önce üşenmeden Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü kitabını açtım ve kaç Türk filmi izlediğimi saydım. 1917'den beri yaklaşık 4000 adet Türk filmi çekildiği düşünülüyor. Ben bunlardan 1000 tanesini izlemişimdir diye düşünüyordum ama yaklaşık 350 tanesini izlemişim. Bazı filmeleri iki, üç, dört...on kere izlediğim için böyle bir yanlgıya düşmüş olmalıyım. Bu 350 film içerisinde benim en sevdiğim on film alfabetik sırayla şöyle:
"Canım Kardeşim", Ertem Eğilmez, 1973.
İştah açıcı sahnelerimde hakkında yazı yazmıştım. Naiflikte sınırları zorlayan, üst düzey bir sanat şaheseri.
"Her Şey Çok Güzel Olacak", Ömer Vargı, 1998.
Bana hiçbir zaman samimi gelmeyen Cem Yılmaz'ın en sevdiğim performansı. Bak yine onunla andık filmi. Oysa filmin sahibi Ömer Vargı. Bayılırım kaliteli suç komedilerine.
"Masumiyet/Kader", Zeki Demirkubuz, 1997,2006.
Yine bir esnafnık yapıyorum ve iki filmi bir maddede gösteriyorum. Her zaman insanın içindeki kötülüğün peşinde olan Demirkubuz bu filmlerde aradığını bulmuş ve gösteriyor.
"Otobüs", Tunç Okan, 1976.
Çok etkileyici bir insan dramı daha. İsviçre'nin ortasına bırakılan Anadolu köylüsü sanki pas hatası yapmış Xavi gibi..
"Sarı Mersedes", Tunç Okan, 1992.
Topu topu üç filmi olan Okan'ın iki filminin bu listeye girmesi ilginç olmuş. Çok ilginç bir insan dramı, sürükleyici bir yol hikayesi, fetiş bir araba...Bunlar beni çok cezbediyor.
"Sonbahar", Özcan Alper, 2008.
Alfabetik sıra yapmasaydım büyük ihtimalle bir numara bu olurdu. Nakavt eden bir film.
"Tabutta Rövaşata", Derviş Zaim, 1996.
Yazımdaki tanım çok hoşuma gitti, tekrarlıyorum. Sınıfa giren öğretmenin eline tutuşturulan Yaramazlar listesinin en üstünde yer alan bir film..
"Uzak", Nuri Bilge Ceylan, 2002.
Katıksız bir başyapıt. Sinemada, visidide, bilgisayarda, tvde her yerde izledim ve hep aynı duygusal fırtınaya maruz kaldım. ...na koduğumun faresi..
"Vavien", Taylan Biraderler, 2009.
Bir Türk filminden Coen kardeşler tadı alabildiysem elbette ki listeme koyacaktım o filmi.
"11'e 10 Kala", Pelin Esmer, 2009.
Tutkuyla bir işin peşinden giden insanları çok takdir ederim. Bu filmdeki yaşlı adamın yaptığı da bu. Büyüleyici bir film benim için. İnsanların yüzde sekseninin sıkılacağı, sonunu getiremeyeceği garanti ama.
1- "Susuz Yaz", 2-"Üç Arkadaş", 3-"Uzak", 4-"Vesikalı Yarım", 5-"Yol"
Bu filmlerden bir tek "Susuz Yaz"ı izleyemedim. Benim listemi aşağıda bulacaksınız. Bu listeyi yapmadan önce üşenmeden Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü kitabını açtım ve kaç Türk filmi izlediğimi saydım. 1917'den beri yaklaşık 4000 adet Türk filmi çekildiği düşünülüyor. Ben bunlardan 1000 tanesini izlemişimdir diye düşünüyordum ama yaklaşık 350 tanesini izlemişim. Bazı filmeleri iki, üç, dört...on kere izlediğim için böyle bir yanlgıya düşmüş olmalıyım. Bu 350 film içerisinde benim en sevdiğim on film alfabetik sırayla şöyle:
"Canım Kardeşim", Ertem Eğilmez, 1973.
İştah açıcı sahnelerimde hakkında yazı yazmıştım. Naiflikte sınırları zorlayan, üst düzey bir sanat şaheseri.
"Her Şey Çok Güzel Olacak", Ömer Vargı, 1998.
Bana hiçbir zaman samimi gelmeyen Cem Yılmaz'ın en sevdiğim performansı. Bak yine onunla andık filmi. Oysa filmin sahibi Ömer Vargı. Bayılırım kaliteli suç komedilerine.
"Masumiyet/Kader", Zeki Demirkubuz, 1997,2006.
Yine bir esnafnık yapıyorum ve iki filmi bir maddede gösteriyorum. Her zaman insanın içindeki kötülüğün peşinde olan Demirkubuz bu filmlerde aradığını bulmuş ve gösteriyor.
"Otobüs", Tunç Okan, 1976.
Çok etkileyici bir insan dramı daha. İsviçre'nin ortasına bırakılan Anadolu köylüsü sanki pas hatası yapmış Xavi gibi..
"Sarı Mersedes", Tunç Okan, 1992.
Topu topu üç filmi olan Okan'ın iki filminin bu listeye girmesi ilginç olmuş. Çok ilginç bir insan dramı, sürükleyici bir yol hikayesi, fetiş bir araba...Bunlar beni çok cezbediyor.
"Sonbahar", Özcan Alper, 2008.
Alfabetik sıra yapmasaydım büyük ihtimalle bir numara bu olurdu. Nakavt eden bir film.
"Tabutta Rövaşata", Derviş Zaim, 1996.
Yazımdaki tanım çok hoşuma gitti, tekrarlıyorum. Sınıfa giren öğretmenin eline tutuşturulan Yaramazlar listesinin en üstünde yer alan bir film..
"Uzak", Nuri Bilge Ceylan, 2002.
Katıksız bir başyapıt. Sinemada, visidide, bilgisayarda, tvde her yerde izledim ve hep aynı duygusal fırtınaya maruz kaldım. ...na koduğumun faresi..
"Vavien", Taylan Biraderler, 2009.
Bir Türk filminden Coen kardeşler tadı alabildiysem elbette ki listeme koyacaktım o filmi.
"11'e 10 Kala", Pelin Esmer, 2009.
Tutkuyla bir işin peşinden giden insanları çok takdir ederim. Bu filmdeki yaşlı adamın yaptığı da bu. Büyüleyici bir film benim için. İnsanların yüzde sekseninin sıkılacağı, sonunu getiremeyeceği garanti ama.
19 Haziran 2011
"Türk Sinemasında İstanbul"
Eylül'den itibaren İstanbul'da yaşama ihtimalim var. 24 Haziran'da belli olacak. Çocukluktan itibaren Türk filmlerine ilgi duyduğum için İstanbul benim için her zaman rüyalarımın şehri olmuştur. İlk kez 1988'de gittim İstanbul'a. Nereden hatırlıyorsun derseniz, yolculuk boyunca "Sezen Aksu 88" albümü çalıyordu da ordan hatırlıyorum. Sonra 1993'te gittim. Yalnızca bir gün boyunca Türk filmlerinde gördüğüm Taksim, Ortaköy ve Rumeli Hisarı'nı gezebildim. 2001'de gittiğimdeyse o kadar çok Türk filmi izlemiştim ki her yeri adres sormadan elimle koymuş gibi buldum. Ben şimdi Bolu'dan gitmek, İstanbul'da yaşamak istiyorum. Kültür-sanat-spor-siyaset faaliyetlerine katılmak için. Dün bizim okulun memuru, üç çocuklu bir adama İstanbul'a tayin istemeyi düşündüğümü, kültür-sanat faaliyetlerine katılmak istediğimi söylediğim de adam bana beş dakika boyunca x şehirde pazar yüz milyon, İstanbul'da 150 milyon, gitme diye tavsiye vermeye çalıştı. Sonra ona neden İstanbul'a gitmek istediğim anlatma çabamdan vazgeçtim. Bu arada Agah Özgüç'ün "Türk Sinemasında İstanbul" adlı kitabını bitirdim. Özgüç çok nitelikli bir kalem olmasa da Türk sineması için verdiği arşiv eserlerle sonsuz saygı duyduğum bir yazar. "Türk Filmleri Sözlüğü" ve "Yönetmenler Sözlüğü" gibi iki paha biçilmez esere ve sayısız değerli esere sahip. Bu eseri de Türk filmlerinde geçen İstanbul sekanslarıyla ilgili hiçbir yerde bulamayacağınız bilgiler içeriyor. Zengin görsel içeriği de kitabın diğer bir artısı. Hangi sahne hangi mekanda çekilmiş gibi bilgilere ulaşabiliyorsunuz bu kitapta. Her sinemaseverin kitaplığında mutlaka bulunması gereken bir eser. Bana da eğer tayinim çıkarsa o mekanları bir bir ziyaret etmek düşüyor.
12 Ekim 2010
Muhammed Tiryaki röportajı
estarabi.blogspot.com'un yazarı Muhammed Tiryaki'yle elektronik posta yoluyla bir röportaj yaptık (burada yaptım mı demem gerekiyordu acaba?). Kendisine değerli vaktinden ayırdığı için çok teşekkür ederim. Bu benim röportaj serisinde gerçekleştirdiğim ilk röportajımdı. Daha önce Sinema dergisinin en arkasında yer alan fikis soruları kendime sormuştum. İleride de Agah Özgüç'le, Zeki Demirkubuz'la ve Finlandiya'dan tanıdıklarım aracılığıyla Aki Kaurismaki'yle röportaj yapma planlarım var. Bu arada tanınmış olmayan, sinemayla az ilgilenen kişilerle de röportaj yapmayı planlıyorum; çünkü herkesi dinlemeyi seviyorum. Halkı küçümserim evet ama onları dinlemekten de geri durmam. Herkesin bir hikayesi, söyleyecek bir şeyleri vardır. Fakat bu röportaj işi sanıldığı kadar kolay değilmiş onu öğrendim. Buyrun bakalım:
Sinemayla ilgilenmeye ne zaman, hangi şartlarda başladın?
Sinemaya ne zaman ve nasıl başladığımı anlatabilmem için aslında müzik koleksiyonu yapmaya başladığım vakitlerden bahsetmeliyim. Zira 13 yaşımdayken aldığım, Erkin Koray, Barış Manço, Edip Akbayram gibi isimlerin albümlerinden sonra eski popüler müziklerimizin kullanıldığı filmlere de göz atma isteğim oluştu. Bu sayede çok uzun bir süre Yeşilçam filmlerini ezberleyene kadar izledim. Bugün bile hala o salon filmleri ya da Arzu Film ekolü tüm detaylarıyla aklımdadır. Üniversite son sınıfa kadar da (2003-2004 diyelim) sıkı bir Yeşilçamcı olarak devam ettim. Yabancı sinema izlesem de günlük seyirlik bir sevgiden öteye gidememişti. Ne zaman ki The Godfather'ı izledim o zaman sinemanın her alanı ve her coğrafyasında önemli bir şeyler yakalayabileceğimi gördüm. Bunun dışında arşiv yapmaya başlayalı çok olmadı, 2 yıllık bir mazim var.
O zaman seni bir quize tabi tutayım. "Sev Kardeşim" (1972) filminde Zeki Alasya'nın sünnet olan Halit Akçatepe'ye getirdiği hediye neydi? (şaka şaka)..Hikayemiz birbirine benziyor. Peki blog yazma fikri nasıl oluştu?
:)) Zeki Alasya'nın elinde ördekle içeri girişi unutulur mu hiç. Ama bak, o filmde Tarık Akan'la Hülya Koçyiğit'in sahilde çay içtiği sahnede bir Orhan Gencebay şarkısı çalıyordu arkada, o şarkıyı hatırlayamıyorum şimdi de :))
Blog yazma fikri tamamen diğer site ve interaktif sözlüklerde başkasının/başkalarının koyduğu kurallarla yazma işinden sıkıldığım için çıktı. Aslında 3-4 yıl önce açtığım ve müzik ağırlıklı olan bir blogum daha vardı ama o yarıda kaldı. Şimdiki blogu da yüzde 60 sinema içerikli olsun diye açtım ama o oran yüzde 90'lara çıktı. Sadece kendi blogum değil, seninki de dahil birçok blogda değme köşe yazarlarına ya da dergi yazarlarına taş çıkartacak yazılara rastlıyorum ama maalesef biz alternatif medya gibi bir konumda kalıyoruz.
Blog yazma fikri tamamen diğer site ve interaktif sözlüklerde başkasının/başkalarının koyduğu kurallarla yazma işinden sıkıldığım için çıktı. Aslında 3-4 yıl önce açtığım ve müzik ağırlıklı olan bir blogum daha vardı ama o yarıda kaldı. Şimdiki blogu da yüzde 60 sinema içerikli olsun diye açtım ama o oran yüzde 90'lara çıktı. Sadece kendi blogum değil, seninki de dahil birçok blogda değme köşe yazarlarına ya da dergi yazarlarına taş çıkartacak yazılara rastlıyorum ama maalesef biz alternatif medya gibi bir konumda kalıyoruz.
Blogların alternatif kalması gerçekten kötü bir şey mi? İnsanlar bazen alternatife de ihtiyaç duymazlar mı?
Eğer popüler olan, belli bir kalitenin üzerindeyse o zaman alternatif kalmanın hoş bir imajı vardır ama insanlar/kurumlar sizin ve sizin gibilerin yaptıklarına oranla berbat işler çıkarıp parsayı götürebiliyor ve toplumu yönlendirebiliyorlarsa o zaman pozisyon sorunlu bir konuma düşüyor. Misalen; Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde günlük televizyon akışının yer aldığı sayfanın editörüne bakabilirsin. 1 hafta boyunca tüm filmlere 3 yıldız verdiğini biliyorum ben adamın (Mevlüt Tezel). Ya da Ömür Gedik'in herhangi bir yazısını okumak yeterlidir. Bir baştansavmalık, bir halk nasıl olsa yer anlayışı, beni, bizim gibilerin antrenman sahasından maç sahasına çıkmamız gerektiği konusunda düşündürüyor.
Doğru, sana katılıyorum. Benim asıl kastettiğim, her şey yoluna girmiş gibi görünse dahi alternatif seslere ihtiyaç olmalı gibi bir fikirdi. Sinemaya dönelim. Değişik coğrafyalardan önemli şeyler yakalayabileceğini söyledin. Hangi coğrafyalarda dolaştın şimdiye kadar? Bloğunda en sevdiğin 10 film var fakat genel olarak sinema beğeninden bahseder misin?
Bir kere her şeye rağmen katıksız bir Hollywood taraftarıyımdır ki günümüzde Hollywood'u diğer sinema alanlarından yukarıda görenler genelde pek hesaba alınmamaya başladı. Ama yine de buna pek kulak asmıyorum. Hollywood içerisinde de mümkün mertebe klasik sinema büyülemiştir beni. Bir Hitchcock filminden daha fazla eğlence ve gerilimi birarada kimse veremez bana. Billy Wilder'ın hikaye anlatıcılığı özel efektlerle asla yakalanamayacak. Ya da hiç kimse Frank Capra kadar sinemasını umudun ve iyiliğin bayrağı haline getirememiştir. Günümüze ait olup da klasik sinemaya dahil ettiğim tek isim de Clint Eastwood'dur. Ama Spielberg-Coppola-Scorsese üçlüsünün yeri elbette ayrıdır. 70'lerin ikinci yarısındaki politik-gerilimler ya da David Fincher'ın filmi kavrama yeteneği yeri ayrı olan mevzular. Açıkçası Hollywood dışına çok özel bir gözle bakmak hiçbir zaman tam tatmin edemedi beni. Bergman-Fellini-Antonioni gibi Hollywooddışı klasikler hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Herkesin ayıla bayıla izlediği uzakdoğu filmleri (hele ki Yedi Samuray) bende kalp sıkışmasına falan sebep oluyor:)) Tüm bunların yanında benim için çok özel bir sinema varsa o da son 15 yılın Alman sinemasıdır. Klasik Hollywood'un kalitesine az da olsa yaklaşabilen tek akımdır benim için.
Bir de yönetmenler, ülkeler ve akımlar haricinde sabit oyuncularım vardır, en kötü filmlerine kadar her işini seyrettiğim ya da seyretmeye çalıştığım. Al Pacino başta gelir mesela. Clint Eastwood'un oyunculuğunu yönetmenliği kadar göklere çıkarmam ama yine de her filmini (1-2 tanesi hariç) defalarca izlemişimdir. Elbette, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Meryl Streep, Daniel-Day Lewis gibi isimler de vardır listemde. Ama mesela pek kimsenin peşine düşmeyeceği Ed Harris gibi Pete Postletwhite gibi isimlere de büyük hayranlık duyarım. Saçmasapan avantür filmlerini bir kenara alırsak Cüneyt Arkın da bir başka özel ismimdir.
Bir de yönetmenler, ülkeler ve akımlar haricinde sabit oyuncularım vardır, en kötü filmlerine kadar her işini seyrettiğim ya da seyretmeye çalıştığım. Al Pacino başta gelir mesela. Clint Eastwood'un oyunculuğunu yönetmenliği kadar göklere çıkarmam ama yine de her filmini (1-2 tanesi hariç) defalarca izlemişimdir. Elbette, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Meryl Streep, Daniel-Day Lewis gibi isimler de vardır listemde. Ama mesela pek kimsenin peşine düşmeyeceği Ed Harris gibi Pete Postletwhite gibi isimlere de büyük hayranlık duyarım. Saçmasapan avantür filmlerini bir kenara alırsak Cüneyt Arkın da bir başka özel ismimdir.
Ben de senin gibi dünyada en iyi sinemayı Amerikalıların yaptığını düşünüyorum. Bloğuna göz atılınca Eastwood ve Hitchcock hayranlığın hemen göze çarpıyor. Bu ikisi sanat filmleri yönetmeninden ziyade zanaatkar yönetmenler olarak bilinir. "art house" sanat filmlerine bakışın nasıldır peki?
Şöyle söyleyim; genel anlamda art house etkinliklere içerdiği filmlerin benimle uyuşmayan niteliklerinden ötürü ilgisizimdir ama Türkiye özelinde her büyükşehirde bu türden filmleri gösteren sinemateklerin olmasını isterdim. Bildiğim kadarıyla Ankara'da sinematek yoktur mesela.
Etkinliklerden ziyade senin filmlerini takip ettiğin, beğendiğin bir yönetmen var mı anlamında sormuştum. Veya seni çok etkilemiş bir film, bir performans var mı?
Sudie and Simpson vardı mesela yıllardır yeniden izlemek istediğim ama hiç karşılaşamadığım bir örnek olarak. Colours adında bir kısa deneme hoşuma gitmişti ama dediğim gibi bu yapımlar çok fazla sinema tercihlerime dahil olmadığından belleğimdeki örnekleri azdır.
Peki Türk sinemasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun? 2000li yıllar 90lara hem nicelik olarak hem de nitelik olarak nal toplattı gibi.
Üzerinde uzun uzun yazılacak bir konu bu. Ama genel hatlarıyla şunları söyleyebilirim. 2000'lerde konusu olmayan, en kötü oyunculuklarla çevrili filmler çekilmiş olsaydı bile yine 90'lara nal toplatırdı gibi. Çünkü ülkemizde 90'lar neredeyse sıfıra yakınlarda seyretti. Nicelik olarak 2000'ler, sinemamızın tüm dönemlerine fark attı; o ortada, ama nitelik olarak pek aynı şeyi düşünmüyorum. Ne 60'lar gibi altın yılların ne de 70'ler gibi aile sineması konusunda dünyanın en iyilerinden biri olan Yeşilçam'ın yanına yaklaşamıyor 2000'ler. Teknik anlamda değil tabii. Sektör artık tekniğe hakim olmaya başladı nihayet. Şu an Türk sinemasının en önemli sorunu filmlerin tamamen ayrışması ve ortalama film şablonunu tutturamaması. Ya sulu zırtlak popüler filmler ve olmayan kaliteleri mevcut ya da toplumun çok az bir kesimi tarafından izlenen (bu tabiri pek sevmem) sanat filmleri ve tartışılır kaliteleri. Ödüllü filmlerle gişe rekortmeni filmler gırla gidiyor ama sinemamıza en az 10 yıllık ivme sağlayacak filmlerin varlığından hala yoksunuz.
Peki arada kalan, popüler sinemanın nitelikli örnekleri diyebileceğimiz hiç mi film yok?
Var elbette. Dünyanın en kötü tür ve akımının bile nadir iyi örnekleri mutlaka vardır. Pardon ve Beynelmilel mesela. Kimi eksikliklerine rağmen son dönemin en kaydadeğer iki filmidir kanımca. Her ikisinin de yönetmenlerinin ilk filmleri olması önemli ayrıca.
Peki bloğuna giren günlük ziyaretçi sayısını biliyor musun? Bu konuda bir hedefin var mı? Takip ettiğin bloglar var mı?
Oscar törenlerinden önce çok yoğun bir mesai yapmıştık 4 arkadaş. O dönem günde 150-200 farklı kişi vardı ama sonra sayı düştü. Yüksek sayıda bir okuyucu kitlem yok açıkçası. Yazdığım yazıları hemen hemen hiçbir yerde duyurmuyorum, haliyle ne kadar reklam o kadar rating durumu vaki. Belirli bir hedefilm de yok. Takip ettiğim sadece 3 blog var: Kadri Karahan'ın kişisel notları, senin ve Stardust'ın blogları.
Yazılarından anlaşılacağı üzere benim gibi 70ler Amerikan sineması hayranısın. Sence neden bu dönem bu kadar parıltılı?
70'lerin önemi bence 60'ların zayıflığıyla alakalı gibi. 1971'de Hollywood batmak üzereyken, artık sinemalara kimse gitmezken, yılda neredeyse 1-2 kaliteli film yapılırken eski sinemacıların perdeyi terk edip yerini yenilere bırakmasıyla bir anda olağanüstü işler çıkıverdi ve hem ekonomik hem de kalite bakımından kötü gidiş sona erdi. Tek başlarına Love Story, The Godfather ve Jaws'ın enflasyondan arındırılmamış gişe rakamlarının 65-70 arası toplam gişeden The Sound of Music'i çıkardığımızda oluşan rakamın yarısını teşkil ettiğini biliyoruz mesela. Aynı parıldama 90'lar için de geçerli kanımca. 80'ler günümüzde iyice moda haline gelmiş olmasından dolayı pek kimse bu yorumuma katılmaz ama bana kalırsa 80'ler sineması da pek yenilikçi ve kalabalık değildi. Elbette istisnalar hariç. 90'lar yeni oyuncularla sıçrama yaptı.
70'lerin yerinin ayrı olmasının bir nedeni de şüphesiz Vietnam ve Nixon olayları. 2000'ler Hollywood'unun bir türlü tam olarak yararlanmayı beceremediği 11 Eylül Olayları'na nazaran 70'lerin yönetmenleri Vietnam ve Nixon olaylarından evrensel doğrular çıkarıp müthiş hikayeler yarattılar. Tek başına Apocalypse Now bile bu farkı yaratmaya yetti.
Başka bir unsur da 60'larda Avrupalıların Amerikalı sinemacılara her açıdan fark atmalarından çıkardıkları dersti. Dünyaya neyi satacaklarını iyi bilen bir endüstriyel sinemacılar grubu oluştu. Hele de Gulf & Western şirketinin sinemayla ilgilenmeye başlamasıyla finans sorununu da çözen Hollywood 90'lardaki konvansiyonel sinemaya giden yolu açtı.
Bu konuda daha çok maddeler açılır ama bu kadarı yeterli sanırım:))
70'lerin yerinin ayrı olmasının bir nedeni de şüphesiz Vietnam ve Nixon olayları. 2000'ler Hollywood'unun bir türlü tam olarak yararlanmayı beceremediği 11 Eylül Olayları'na nazaran 70'lerin yönetmenleri Vietnam ve Nixon olaylarından evrensel doğrular çıkarıp müthiş hikayeler yarattılar. Tek başına Apocalypse Now bile bu farkı yaratmaya yetti.
Başka bir unsur da 60'larda Avrupalıların Amerikalı sinemacılara her açıdan fark atmalarından çıkardıkları dersti. Dünyaya neyi satacaklarını iyi bilen bir endüstriyel sinemacılar grubu oluştu. Hele de Gulf & Western şirketinin sinemayla ilgilenmeye başlamasıyla finans sorununu da çözen Hollywood 90'lardaki konvansiyonel sinemaya giden yolu açtı.
Bu konuda daha çok maddeler açılır ama bu kadarı yeterli sanırım:))
Erzincan Kemah'ta yaşıyorsun. Daha önce gitmediğim bir yer. Dolayısıyla pek bilgim yok o yüzden soruyorum. Bir sinemasever olarak bu ilçede yaşamanın dezavantajları var mı?
Kemah'ı bu konuda direkt konuşma-dışı bırakıyorum, çünkü sinema ürünlerine ulaşılabilirlik açısından kesinlikle hiçbir özelliği yok. Zaten yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı dağlık bir ilçeden de bir şey beklemiyorum ama Erzincan bir il merkezi olarak bu konuda fazlasıyla sinir bozucu. DVD terimini film marketleri bile kullanmıyorlar. Hala VCD kiralama dönemi devam ediyor Erzincan'da. Korsan DVD zaten yok da yasal DVD satan tek bir dükkan bile yok. Bu konuda çok çok az da olsa işime yarayan tek yer Migros. O da 30 çeşit filmi 6 ayda zor çeviriyor. Sinema dergisi geçen aya kadar 4 dükkanda varken artık sadece Migros'ta. 2 salonlu sineması neredeyse haftanın en kötü filmlerini getiriyor. Yahşi Batı gibi, Ankara'da olsam asla sinemada izlemeyeceğim bir film için sinemaya gittim burada. Yoksa sinemaya gitme alışkanlığımı kaybetmek üzereydim neredeyse. Dolayısıyla film arşivim ve internet de olmasa Erzincan'da bir sinemasever olarak asla yaşayamazdım.
İngilizce biliyor musun? Bilmiyorsan, bu konu film izlemeye engel teşkil ediyor mu?
Bir İngilizce öğretmeni meslektaşım vardı. Bir yabancı dili ya hiç bilmezsin ya da tam bilirsin derdi. Bu durumda ben hiç bilmiyorum:)) Altyazı olmadan film izleyebilecek duruma gelemedim henüz, ama izlerken de çok karışık bir cümle yoksa genelde altyazıya bakmadan izleyebiliyorum.
Bağımsız sinema hakkında ne düşünüyorsun?
Bağımsız sinemacıların tek sorunu kendilerini seyirciden de "bağımsız" tutmaları. Konvansiyonel sinema içerisinde popülerliği az olması doğal ama ayrıksılık dengesini de tutturabilmekte fayda var. Little Miss Sunshine gibi Oscar'a aday olabilecek duruma gelmiş örneklerin daha da çoğalması gerekiyor. İşleri de zor oysa. Bağımsız sinema için Kardemir Karabükspor örneğini verebilirim mesela. Çok çok iyi futbol oynamalarına rağmen üç büyüklerle olan maçları dışında TV'de izleyemiyoruz bu futbolu. Bağımsız filmler biraz da böyle. İlgiyi arttırabilmek lazım.
İyi bir filmin tarifini nasıl yaparsın?
Benden önce Billy Wilder yapmış bile. Malum, sinemanın 10 kuralından ilk 9'u seyirciyi sıkmamaktır lafı. Tabii ki bu yetmez. Transformers filmleri de seyirciyi sıkmıyor ama iyi bir film değiller. İyi film için en önemli kural, kendi amacıyla çelişmemesi. Vaadettiğini yerine getirebilmesi. Bir korku filmi, korkutmuyorsa iyi bir film değildir. Bunun gibi. Oyunculukların ve hatta figürasyonun en azından işlerini doğru yapabilmeleri. Son olarak, mutlaka ve mutlaka izleyiciye yeni bir şey sunabilmeleri. Bazen bir filmin tamamı yolunda gitmez ama 1 dakikalığına öyle bir sahne içerir ki bu bütün filmi kurtarabilir. Bunların yanısıra kişisel beğenim sembolik anlamlar taşıyan filmlerden yanadır.
Peki içerik veya biçim, bunlardan birine daha fazla önem veriyor musun? Ne bileyim NBC mi Zeki Demirkubuz mu gibi yani?
Ben bir filmi bir bütün olarak görüyorum. Her yönüyle harika olan bir filmin müzikleri filmin dokusuna uymuyorsa o film kusursuz olamaz. Belki iyi bir film olur ama bir şekilde eksik kalır. Biçim ise iyi kullanamayan bir yönetmenin elinde bombadır, patlamadan filmi bitirebilmek gerekir. Sanırım bunu bugüne kadar hatasız getirebilen tek yönetmen vardı o da Hitchcock. Bu açıdan örneğini şu şekilde değiştireyim: James Cameron, biçime o kadar takıldı ki Avatar'ın içini doldurabilmeyi ihmal etti. Öte yandan Kathryn Bigelow içeriği zengin tutup biçime önem vermeyince The Hurt Locker eksik kaldı. Neyse ki ikisini birden başarabilen Inglourious Basterds vardı da 2009 tamamen boş geçmedi:))
Peki son soru, sinemada farklı bir kariyer hedefin var mı?
Sinemanın herhangi bir meslek kolunda aktif bir iş yapmak gibi bir hedefim olmadı hiç. Zaten bunun için gereken yetenek vs... bende mevcut değil. Eleştirmen/yazar olarak da üzerinde çalıştığım ve uzun süredir pek üstüne düşemediğim Al Pacino kitabımı bitirip bir "kitaplı yazar" olmak istiyorum sadece. Gerisini zaman gösterir zaten.
08 Ekim 2010
Agah Özgüç "Türk Filmleri Sözlüğü"
Dün kitaplığımı düzenlerken Agah Özgüç'ün "Türk Filmleri Sözlüğü"nü görünce biraz duraklayıverdim. Çünkü bu kitabı elde etmek için Ankara Dost Kitabevi'ndeki sinema kitapları bölümünü yaklaşık bir 10 yıl boyunca (1994-2004) üç beş günde bir ziyaret etmiştim, aynı şekilde İstanbul'da bazı girişimlerim olmuştu. 18-19 yaşlarındayken ilk defa gittiğim Yeşilçam'da birilerine sormuştum. Türk filmi gibi...IMDB ile ilgili o kadar görüş bildirirken, yıllarca benim için bir fetiş objeye dönüşen bu takdire şayan eserden bahsetmemek olmaz. Dünyada örneği var mıdır acaba? Bir kişinin tamamen kişisel çabalarıyla oluşmuş, o ülkede çekilen bütün filmlerin yer aldığı bir sözlük...2009'a kadar getirmiş sözlüğünü sevgili Agah Özgüç. Bu hizmeti için sırtımda taşırdım kendisini. Bu sözlüğün yanında 13 kadar da kitabı ve sayısız araştırma, inceleme yazısı bulunuyor. Benim "Sözlük"ten daha önce edindiğim ve daha çok kullandığım bir de "Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü" adlı kitabı var ki bugün varoluşları hakkında kimsenin bilgi sahibi olamayacağı insanları bile arşivlemiş. Helal olsun. Milliyetçilik böyle bir şey olsaydı keşke. Çok basit yani: kan grubuna bağlı olmayan bir konuyu sevmek, o konuda çalışmak ve ortaya bir ürün koymak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



