27 Şubat 2011
Ankara'da film çekmiş.
Hürriyet gazetesinde röportajı yayınlandı. Ankara'da bir film çekmiş. Oyuncular Sırrı Süreyya Önder ve Engin Günaydın. Sekiz gözle bekliyorum. Bu arada bu yazıyla ilgili Google görsellerden Zeki resmi ararken, benim hazırladığım resmin Top 10'a girdiğini görünce sevindirik oldum itiraf edeyim.
13 Şubat 2011
İki adet röportaj
Bazı sinemaseverlerin hayatında (benim için mesela) bir filmden bir sahne kendilerine "sinema hiçbir şeye benzemiyor" dedirtmiştir. Senin için böyle bir sahne var mı?
Darth Vader'ın yüce sesiyle gelen "I am your father" repliğini duymak bile böyle dememe sebep oluyor.
Hangi türleri seviyorsun?
Favori yönetmenlerin kimler?
Favori oyuncuların kimler?
Film seçerken hangi kriterlere dikkat ediyorsun?
İyi bir filmin senin için olmazsa olmazı var mıdır?
Sinemada film izlemek mi evde film izlemek mi? Neden?
Türk sinemasını takip ediyor musun? Ediyorsan durumunu nasıl buluyorsun?
Arşiv yapıyor musun? Why, why not?
Top 10 listen?
Sana en uzak olan film türü nedir?
Ödül törenleri ve festivaller hakkında ne düşünüyorsun?
İkinci röportaj kiminle? Benimle. Sinema dergisinin en son sayfasında yapılan röportajdaki sorular yıllardır fiksti. Ben de bu fikis sorularla kendimle röportaj yapmıştım. Şubat sayısında yeni sorular koyduklarını gördüm. Şimdi o sorularla kendimle röportaj yapacağım:
Çoğunluk tarafından kötü bulunan ama çok beğendiğiniz bir film var mı?
Bu sorunun cevabı imdb'yle ilgili yazdığım yazıda bulunabilir.
Sinema tarihinden en kıskandığınız oyuncu (yönetmen) performansı hangisidir?
Bu soruda oyuncu veya yönetmen performansı sorulmuş olmalı. Çünkü cevap veren kişi bir oyuncu performansı vermiş. Ben ikisini de yapayım. Çok var ama Al Pacino'nun "Scarecrow/Korkuluk"taki performansı geldi hemen aklıma. Yönetmen performansı olaraksa Wim Wenders'in "Paris, Texas"taki striptiz klübündeki diyalog sahnesi hemen aklıma geldi.
Sinema tarihinde bir karakter olsanız kim olmak isterdiniz?
Tabi ki Travis Bickle. Ufak çaplı bir katliam yapmak isterdim. Büyük çaplı da olabilir. Bülent Arınç'tan başlayabilirim mesela.
Sinemada film izlerken sizi en çok rahatsız edebilecek şey nedir?
Sinemada film izlemektense evde film izlemeyi sevdiğimi yazmıştım bir keresinde. Mümkünse de yalnız. Benim için bireysel bir aktivitedir film izlemek.
Patlamış mısır mı, frigo mu?
Frigonun ne olduğunu bilmiyordum. Google görsellerden baktım. O halde patlamış mısır. Her ne kadar gıdada oynanan oyunlardan dolayı mısırdan nefret etmeye başlasam da..
Alışveriş merkezi sinemaları mı, sinema salonları mı?
Tabi ki sinema salonları. Alışveriş merkezlerine ilke olarak karşı olduğumu ve bu mekanları gezmeyi de sevmediğimi tahmin edebilirsiniz.
Facebook mu, twitter mı?
İkisinin de taa biiip biiip biiip.
Sevdiğiniz kişiye karışık kaset yapacak olsanız kesin koyacağınız üç şarkı hangileri olurdu?
Rachmaninoff Piyano Konçertosu no:3, Rodrigo Concierto de Aranjuez, Yansımlar Bab-ı Esrar.
12 Ekim 2010
Muhammed Tiryaki röportajı
Blog yazma fikri tamamen diğer site ve interaktif sözlüklerde başkasının/başkalarının koyduğu kurallarla yazma işinden sıkıldığım için çıktı. Aslında 3-4 yıl önce açtığım ve müzik ağırlıklı olan bir blogum daha vardı ama o yarıda kaldı. Şimdiki blogu da yüzde 60 sinema içerikli olsun diye açtım ama o oran yüzde 90'lara çıktı. Sadece kendi blogum değil, seninki de dahil birçok blogda değme köşe yazarlarına ya da dergi yazarlarına taş çıkartacak yazılara rastlıyorum ama maalesef biz alternatif medya gibi bir konumda kalıyoruz.
Bir de yönetmenler, ülkeler ve akımlar haricinde sabit oyuncularım vardır, en kötü filmlerine kadar her işini seyrettiğim ya da seyretmeye çalıştığım. Al Pacino başta gelir mesela. Clint Eastwood'un oyunculuğunu yönetmenliği kadar göklere çıkarmam ama yine de her filmini (1-2 tanesi hariç) defalarca izlemişimdir. Elbette, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Meryl Streep, Daniel-Day Lewis gibi isimler de vardır listemde. Ama mesela pek kimsenin peşine düşmeyeceği Ed Harris gibi Pete Postletwhite gibi isimlere de büyük hayranlık duyarım. Saçmasapan avantür filmlerini bir kenara alırsak Cüneyt Arkın da bir başka özel ismimdir.
70'lerin yerinin ayrı olmasının bir nedeni de şüphesiz Vietnam ve Nixon olayları. 2000'ler Hollywood'unun bir türlü tam olarak yararlanmayı beceremediği 11 Eylül Olayları'na nazaran 70'lerin yönetmenleri Vietnam ve Nixon olaylarından evrensel doğrular çıkarıp müthiş hikayeler yarattılar. Tek başına Apocalypse Now bile bu farkı yaratmaya yetti.
Başka bir unsur da 60'larda Avrupalıların Amerikalı sinemacılara her açıdan fark atmalarından çıkardıkları dersti. Dünyaya neyi satacaklarını iyi bilen bir endüstriyel sinemacılar grubu oluştu. Hele de Gulf & Western şirketinin sinemayla ilgilenmeye başlamasıyla finans sorununu da çözen Hollywood 90'lardaki konvansiyonel sinemaya giden yolu açtı.
Bu konuda daha çok maddeler açılır ama bu kadarı yeterli sanırım:))
15 Mayıs 2010
Demirkubuz Röportajı (1997)
Kıskanmak'la ilgili araştırma yaparken, Demirkubuz'un kişisel sitesinde bu röportajı okudum ve ilgincime gitti. Paylaşmak istedim.
Neşe Düzel. Hayat, Yürekle Düzenin Çatışmasıdır. Yeni Yüzyıl. 1997.
Hayat, yürekle düzenin çatışmasıdır
1964 doğumlu Zeki Demirkubuz, “Sinemaya Zeki Ökten’in kapısını çalarak girdim. Kendimi hep onun asistanı olarak tarif ediyorum,” diyor. 1994’te çektiği ilk filmi C Blok ile ödüller alan Demirkubuz, ikinci filmi Masumiyet’le de bu yıl Altın Koza’yı aldı ve Antalya’da, en iyi 2. film başta olmak üzere, ödülleri topladı. 1980–84 arasında TİKKO davasından üç yıl hapis yatan Demirkubuz, liseyi dışarıdan bitirip İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.
Masumiyet filminin hikâyesi aklınızda var mıydı?
Vardı. Öyküsünü dört yılda yazmıştım. Senaryosunu ise karar verir vermez, üç ayda bitirdim.
Masumiyet filmindeki tipleri, yani başka bir erkeği seven kadına aşık olan ve bu uğurda bütün hayatını yakan bir erkeği, sevdiği erkek uğruna fahişe olan bir kadını, bütün bu insanları ya da bunlara benzerleri hiç tanıdınız mı?
Çok. Özellikle 12 Eylül’de siyasi yönüm gelişmeden önce ben bayağı o dünyadaydım. Yaşım küçüktü ama tombalacılarla, pezevenklerle beraberdim.
Filmdeki Uğur ve Bekir gerçek mi?
Filmdeki Yusuf (Güven Kıraç) aslında yüzde yetmiş benim. Uğur (Derya Alabora) ve Bekir (Haluk Bilginer) ise belli ölçülerde yaşadığım iki kahraman. Kısaca anlatayım. 12 Eylül’de yakalanmadan bir yıl önce bir triko atölyesinde ütücüydüm. Bir gün oraya Güngören’in overlokçu kızlarına hiç benzemeyen anarşist ruhlu bir kadın işçi geldi. Bu kadının bir dostu vardı. Adam kadını çok kıskandığı için bir arkadaşının atölyesine gözaltında olsun diye makastar olarak getirip koymuştu. Kadın bir gün bana “Ben seni götüreceğim,” dedi. Ben o sıralarda 16, 17 yaşındayım. O da otuzunda. Bana “Az sonra özel arabamız gelecek, bekle,” dedi. Biraz sonra bir Dodge kamyonet geldi. Şoför sakin bir adamdı. Kadın, “Bu benim aşığım. Salak, 15 senedir benim peşimde, ben herkese veriyorum ama bir tek buna vermiyorum. O zaman iyice kışkırtılıyor. Eskiden çok zengindi. Bütün parasını yedi. Ailesini terk etti. Beni bırakması için çok uğraştım ama bırakmıyor. Madem böyle mutlu oluyor, ben de izin veriyorum,” dedi. Filmde Bekir’in anlattığı hikâye bu işte. “Abla sen niye böylesin,” diye sordum ben.
Niye böyleymiş?
Hayatındaki tek insanın kardeşi olduğunu, ama askerdeyken öldürüldüğünü, artık hayatta başka hiçbir şeyin onun için önemli olmadığını söyledi. Bizim aramızdaki ilişki duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ama ben aranmaya başladım ve yakalandım. Metris cezaevinde iki buçuk yıl yattıktan sonra davam açıldı. İlk mahkemede tribünlerde annemi ararken bu kadını, Nihal’i gördüm. Çok kötü oldum. O ağlamaya başladı, ben de ağladım. Fakat koğuşlara dönerken beni nasıl bulduğu aklıma takıldı. Hemen gittim iddianameyi okudum. Meğer kardeşi benim yargılandığım örgütün eylemlerinden birinin sonucu öldürülmüş. Filmde Orhan’
Siz filminizde hayatın kenarındakileri anlatıyorsunuz. Fahişeler, pezevenkler, yoksullar, sabıkalılar, Yeşilçam’ın yok ettiği insanlar… Kıyıda yaşayan insanlar bir tutku uğruna hayatlarını daha mı rahat harcıyorlar sizce?
Evet. Bizim mahallede bir çocuk vardı. Karşılıksız olarak bir kıza âşık oldu. Aşırı uyuşturucu kullanmaktan ve veremden öldü sonunda. Son sözü de “yaktı beni” oldu. Yaşanıyor bunlar. Ferdi Tayfur’un şarkısı gibi bu. Orhan Gencebay’ın, Müslüm Gürses’in müritleri veya alt popüler kültürle böyle bir bağ kurmuş olan insanlar potansiyel olarak hayatı yok saymaya, feda etmeye adaylar. Sadece tutku uğruna da değil, daha düzeysiz, fedai boyutunda da bu böyle. Ülkemizin politik tarihine baktığımızda da devletle bu insanların karşılıklı olarak birbirlerini beslediklerini görürsünüz. Yani yok etmenin, öldürmenin bir nedeni devletse, diğer nedeni de buna hazır olan insanlar.
Film, insanların hayatlarında zaman zaman içine kısılıp kaldıklarını, bir kapandan kurtulamadıklarını olağanüstü bir başarıyla ve duyarlılıkla anlatıyor. Siz böyle bir kuşatılmışlık duygusunu yaşıyor musunuz peki?
Evet. Samimi olarak söylüyorum. İnsan zaten ne yaşarsa, ne hissederse, neyi biliyorsa, neyin peşindeyse ve neyin kaygısını duyuyorsa onu anlatır. Kuşatılmışlık duygusunu hayatımın her döneminde giderek daha fazla yaşadım ben. Bugün de, üç yıl öncesine göre daha fazla kuşatıldığımı hissediyorum. Çünkü her sözün, her ilginin, her bilginin anlamı size biraz daha kuşatılmışlık olarak geri geliyor. Bugün Doğu’daki savaşı, kayıplar meselesini, evi yıkılmış bir insanın durumunu gördüğüm, buna ilgi duyduğum zaman bu bana biraz daha huzursuzluk, kuşatılmışlık, kıskaca alınmışlık olarak geri geliyor.
Filmin kahramanlarının dramlarını, hiç melodrama düşmeden çok insani ve inandırıcı bir biçimde anlatırken, bir yanda da hep fonda eski Türk filmleri ve onların inandırıcı olmayan diyalogları duyuluyor. Niye hayatın gerçeği ile Türk filmlerinin gerçek dışılığını çarpıştırdınız filmde?
Bunun birkaç nedeni var. Türk filmleri benim büyümemin bir parçası. Beş yaşından başlayarak bilmem kaç yaşına kadarki serüvenimde annem, babam kadar bir gerçek onlar.
Ama filminizde de Türk filmlerini fonda kullanış tarzınız sanki biraz bir öfkeyi de içinde barındırıyordu. Yeşilçam’a karşı biraz öfkeli misiniz?
22 yaşındaydım, o sokağa bir yönetmeni aramak için geldim ilk. Bir kere Yeşilçam hiç hayalimdeki gibi değildi. Arap Celal diye filmlerden tanıdığım bir yardımcı oyuncuya aradığım yönetmeni sordum. Bana küfretti, cevap vermedi. Zaman geçti Yeşilçam’da çalışmaya başladım. Tugay Toksöz’ün bir hastane köşesinde, Yadigâr Ejder’in Taksim Parkı’nda öldüğünü gördüm. Oradaki yoksulluğu, sömürüyü gördüm. Bana perdede gösterdiği dünyaya ait, hayallerime ait hiçbir şey göremedim. Meğer bir imajinasyonmuş. Bu kadar yok edicilik bana çok fazla geldi.
Hâlâ öyle mi?
Evet, yok edicilik devam ediyor. Ama bu karşılıklı bir şey. Buna sinema emekçileri de göz yumuyorlar. Sömürü, sömüren kadar sömürülenin de buna izin vermesiyle gerçekleşen bir eylem.
Türk sinemasının Türk insanının hayatında nasıl bir rolü var? Niye hepsi seyrediyorlar?
Kendi hayatlarında bulamadıkları ilişkileri gösteriyor. Bence bütün Türkiye, Yeşilçam filmlerindeki drama benzer bir dram yaşıyor. Yeşilçam nasıl gerçek hayatı görmüyorsa, halk da kendi gerçek hayatını, kendi gerçeğini görmüyor. Halk da imajinasyonu görmeyi seçiyor. Yeşilçam senaryoları seyircinin bu beklentisiyle hep uzlaşıyor. Bu uzlaşma telaşı bugün daha da düzeysizce sürüyor. Çünkü eskiden o filmleri yapan yapımcılar ve işletmeciler son derece ticari olduklarını biliyorlardı ve bunu başka türlü gösterme eğilimini taşımıyorlardı. Ama bugün Türk sineması kendisinin başka türlü algılanmasını istiyor. Daha sorgulayıcıymış gibi lanse ediliyor. Oysa bu birkaç yönetmen dışında doğru değil.
Filminize geri dönersek… Filmdeki oyuncular, en küçük rolde olandan başrolde olana kadar hepsi çok başarıyla oynuyorlar. Oyuncularınızı hangi ölçülere göre seçtiniz?
Türkiye’de oyuncu seçmek zor. Çünkü yetenekli oyuncu sayısı çok kısıtlı. Sinemayı bir yere atlamak için kullananlar var bunlar ortada.
Taşra otellerinin ıssızlığı ve yalnızlığı, o otellerin bekleme salonları da sanki filminizin oyuncularından biri. Böyle otelleri daha önceden biliyor muydunuz yoksa filmi kurarken mi bu otelleri keşfettiniz?
Taşra otellerinin bekleme salonlarındaki nedensizlik, ürkeklik, içe dönüklük, yalnızlık benim çok iyi bildiğim bir şey. Çünkü hapisten çıktıktan sonra bir yıla yakın Anadolu kasabalarında işportacılık yaptım ve mallarımla birlikte bu tür üçüncü sınıf otellerde kaldım.
Filmi çok az bir parayla çektiğiniz söyleniyor. Kaç paraya mal oldu bu film?
75 bin dolara çıktı. Üç yıl dizi çektim, minimal yaşayıp 50 bin dolar kazandım ve bunu sinemaya yatırdım.
Bir Amerikan filminin tanıtımının kaçta kaçıdır bu?
Amerikan filmini boş verin. Ağır Roman’ın reklâm bütçesi, yapımcısı söylüyor, 200 bin dolarmış.
Az paramız olduğu için iyi film çekemiyoruz görüşlerine katılıyor musunuz?
Genel anlamda katılmıyorum. Teknik araçların fonksiyonunu reddetmiyorum ama birinci sorun hiçbir zaman para olmadı. Bence birinci sorun samimi olarak söyleyecek bir sözünün olmasıdır. Ancak böyle bir sözü olanlar doğru düzgün filmler çekerler. Doğru düzgün romanlar, şiirler yazar. Benim söyleyecek sözüm var ve sinema yapıyorum. Ama birçokları neden yaptıklarını değil, neden yapamadıklarını anlatıyorlar. Para yok, devlet yardım etmiyor diyorlar.
Peki Türk sineması, dünyanın da kabul edeceği kendine özgü bir anlatım dili bulabilir mi sizce?
Ben böyle bir arayışın olduğundan şüpheliyim. Zaten Türk sineması diye bir olgu benim için yok. Hayatımızda Türk sineması diye bir şey var tamam ama bunun ne anlama geldiğini kimse açıklamıyor. Türk sineması dediğim zaman gözümün önüne bir şey gelmiyor. Yapım, anlatım, dil ve estetik geleneği olmayan bir şey var ortada. Oysa bir ülke sinemasından söz ettiğimiz zaman bütün bunların olması gerekiyor. Türkiye’de sinema yapanlar var sadece benim için.
Tekrar Masumiyet filmine dönersem, filmdeki karakterlerin hayat hikâyeleri çok çarpıcı. Hatta neredeyse fantastik hikâyeler. Ama bunları çok inandırıcı bir biçimde anlatmışsınız. Bunu nasıl becerdiniz?
Bu insanlar gerçek. Filmin gerçekliği de oradan geliyor. Bir şeye siz inanıyorsanız, anlatacağınız şey ne kadar bilinmeyen ve ne kadar ekstrem olursa olsun inandırırsınız. İnanıyorsanız, inandırırsınız. Bekir’in hikâyede Uğur’un gençliği olarak pırlanta diye anlattığı bir kız var. Ben Tozkoparan’da işportacılık yaparken bu kızı tanıdım. Alkolik bir zabıtanın kızıydı bu. 17 yaşındaydı. İnanın her cumartesi semt pazarına inerdi. Bir ritüel gibiydi bu onun için. Saat üç civarında ki, pazarın en yoğun olduğu zamandı, bu kız pazara girerdi, nasıl bir ifade ve yüzse, önüne bakarak ama herkese bakarak şöyle bir yürürdü, pazarda on beş dakika hayat dururdu. Bütün satıcılar bu kıza bakardı. Aylarca bu kız benim hayallerimde yaşadı.
Peki, filminizde bir de pezevenk ve fahişe var. Filminizde sevdiği kadını satan erkek zorlanıyor ama kendini satan kadın sanki pek zorlanmıyor. Kendini satmak başkasını satmaktan daha mı kolay sizce?
Değil. Gerçi bu Uğur’
Ayrıca filminizde erkekler acı çekiyorlar hep. Kadınlar ise durumlarını kabullenmiş görünüyorlar. Kadınlar acı çekmiyorlar mı sizce?
Elbette çekiyorlar. Aşk meselelerinde de kadın erkekten daha güçlü ve tutarlı. Kadın acısına boyun eğiyor ve bu boyun eğişi bir karşı duruş şeklinde de yaşıyor. Acısını çok fazla etrafına bulaştırmıyor. Erkek ise bulaştırıyor, acılarını daha göstererek yaşıyor.
Siz henüz iki film çektiniz. Yeni bir isim olarak ortaya çıktınız. Türk sineması size nasıl davranıyor?
Bir kısım yaptıklarımı gerçekten takdir ediyor. Ama bir kısım var ki, şu anda ciddi bir şekilde söz sahibi olanlar bunlar, meseleyi sanki bir iktidar çatışması içinde ele alıyorlar. Zamanında yanında çalışıp ofis boyluğunu yaptığım, emeğim geçmiş bazı yönetmenler bugün beni görünce selam bile vermiyorlar. Oysa ben onların alanlarına da, kaynaklarına da karışmıyorum. Alıştığım, bedelini çokça ödediğim bir dünya benim bu.
Filminizin oyuncusu Güven Kıraç, Tanju Gürsu’yu dublajlı oynamakla suçladı. Bir oyuncunun dublajlı oynaması onun oyunculuğunu eksiltir mi?
Hayır. Eğer cesaretleri varsa bunu Tanju Gürsu’nun bir sorunu olarak tartışmasınlar. Bunu Türk sinemasının bir sorunu olarak tartışsınlar. Bu insanlara bu oyunculuk yöntemini dayatanlar yönetmenlerdir, prodüktörlerdir. Eğer cesaretleri varsa sorunu buradan deşsinler. Ama eğer sorun Tanju Gürsu’nun aldığı ödülse, o zaman da çıksınlar açık açık düşüncelerini söylesinler.
Bundan sonraki film projeniz ne?
Gene feragat ve arınma temasıyla ilgili bir yolculuk öyküsü olacak. Şubat, Mart ayında çekeceğim.
Neşe Düzel. Yeni Yüzyıl. 1997.
08 Şubat 2010
Zuhal Olcay'ı, Haluk Bilginer'i beğeniyorum

Haluk Bilginer’i değil de Zuhal Olcay’ı ben de beğeniyorum. Nedir bu başlık şimdi? Sinema dergisi her sayısının en arkasında yerli oyuncularla, aynı sorularla röportaj yapar. Bu oyuncular genelde dünya sinemasını pek takip etmedikleri için en beğendiğiniz oyuncular listesinde bu iki ismi sık anarlar. Onlara bir gönderme yaptım. Ben de bu röportajı kendi kendime yaptım. Röportaj serisini başlatmayı düşünüyordum zaten uzun zamandır. Kendi kendime röportaj yaparak bu seriyi başlatmış oluyorum böylelikle.
Sinema: Favori filmleriniz nelerdir?
B.D: Cevap burada.
Sinema: Favori yönetmenleriniz kimlerdir?
B.D: Sinemayı öncelikli olarak bir yönetmen sanatı olarak görürüm. Benim için asıl star yönetmendir. Dünya tarihinde yaşamış en önemli şahsiyetlerden birinin Hitchcock olduğunu düşünüyorum. O bir numaradır benim için. Roman Polanski, Joel Coen, Brain De Palma, Stanley Kubrick, Tim Burton, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Dario Argento, Clint Eastwood, David Lynch, Terence Malick, Michael Haneke, Woody Allen, Ridley Scott, John Carpenter, Darren Aronofsky, David Fincher, Sergio Leone, Theo Angelopoulos, Alejandro Gonzalez Inarritu, Krzysztof Kieslowski, Michael Mann, Jim Jarmusch, Billy Wilder (garantidir), Elia Kazan, Emir Kusturica, Fatih Akın, Francis Ford Coppola, Hal Ashby.
Yerlilerden ise Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem, Tunç Okan, Ömer Vargı, Cemal Şan, Tayfun Pirselimoğlu, Özcan Alper, İnan Temelkuran olabilir favorilerim.
Yabancılarda klasikler, yerlilerde ise çağdaş yönetmenler listeyi domine ediyorlar. Bunun sebebi Türk sinemasında yeni yeni kıpırdanmaların başlaması, eski yönetmenlerin birkaç istisna dışında hep kötü filmler çekmiş olmalarıdır. Dünyada en iyi sinemayı Amerikalıların yaptıklarını düşünüyorum. Acı ama gerçek böyle.
Sinema: Hangi oyuncuları beğeniyorsunuz?
B.D: Sırasıyla De Niro, Nicholson, Pacino ve Hoffman benim kare asımdır. Bunlardan bir alt seviyede Steve Buscemi, Edward Norton, Gene Hackman, Gary Oldman, oyuncu olarak Clint Eastwood ve Woody Allen, Coenlerin filmlerindeki John Turturro, John Goodman, Matt Damon, Bruce Willis, Mel Gibson, Danny Trejo, Stanley Tucci, Seth Rogen. Unuttuklarım mutlaka olmuştur. Biraz seksist bir yaklaşım olacak ama kadın oyunculardan beni çok etkileyen bir oyuncu yok.
Sinema: Çalışmak istediğiniz yönetmenler kimlerdir?
B.D: Favorilerim arasında listelediğim yerli yönetmenler bu soruya cevabımdır.
Sinema: Yarısında çıktığınız bir film var mı?
B.D: Yok, ama nedense Cars’ı (Arabalar, John Lasseter, Joe Ranft, 2006) yarıda bıraktım. Sebebini hatırlamıyorum, fakat vazgeçmedim o filmden.
Sinema: İş gereği bulunduğunuz en acayip mekan neresiydi ve orada neler yaşadınız?
B.D: Mesleğim öğretmenlik. Toplamda 56 öğrencisi olan bir lisede, toplam mevcudu dört olan bir sınıfta derse giriyordum. Bir keresinde iki tanesi gelmedi. Çok çok sıkıcıydı.
Sinema: Sizce son 10 yılın sinema olayı nedir?
B.D: marlonbarando bloğunun açılması… Şaka bir yana, etkisini ilerde hissedeceğimiz 3d teknolojisinde yaşanan gelişmeler.
Sinema: Mutlaka oynamak istediğiniz bir rol veya içinde bulunmak istediğiniz bir proje var mı?
B.D: Milliyetçi duygular okşanmadan İstanbul’un fethinin etkileyici ve objektif bir şekilde filme çekilmesini isterim. Film, o dönemde insanlar hangi dilleri konuşuyorsa o dillerde olsun. İçinde aşk olmasın. Yönetmeni de ben olayım. Zeki Demirkubuz bir müzikal çeksin.
Sinema: İdealinizdeki set ve yönetmen nasıl olmalı?
B.D: Yönetmen olaya tamamen hakim olduğunu herkese hissettirmeli. Doğaçlamalara izin verilmeli ama oyuncular kendi haline de bırakılmamalı. Prodüksiyon anlamında hiçbir şey aksamamalı.
Sinema: Çocukken ne olmak isterdiniz?
B.D: Net bir fikrim yoktu.
Sinema: Hangi konuda güçlüsünüz?
B.D: Çalışkan ve sakin biri olma özelliklerimi seviyorum. Başkaları da var tabi. (gülücük işareti)
Sinema: Hangi konuda zayıfsınız?
B.D: Çabuk demoralize olabiliyorum; ancak çabuk da toparlayabiliyorum.
Sinema: Batıl inançlarınız var mı? Doğaüstü olaylara inanır mısınız?
B.D: Yoktur, inanmıyorum.
Sinema: Ölümden sonra ne var?
B.D: Bu sorunun bir sinema dergisinde ne işi var diye sormak istiyordum yıllardır. Bunu bilemezsiniz, buna inanırsınız ya da inanmazsınız.
Sinema: En büyük hayaliniz nedir?
B.D: En büyük hayalim yönetmen olmak. Kafamda bazı senaryo projeleri de yok değil.
Sinema: Favori kelimeniz nedir?
B.D: Yok. Bütün kelimelere eşit mesafedeyim. Küfürler hariç.
Sinema: Bundan on yıl önceye dönseniz kendinize ne öğüt verirdiniz?
B.D: Daha çok film izle ve bir şeyler yaz derdim.
Sinema: Sabırsızlıkla beklediğiniz bir film, konser, sanat olayı var mı?
B.D: Göreceksiniz, Tim Burton Dr. Jekyll & Mr. Hyde’ı sinemaya uyarlayacak ve başrolde Depp oynayacak. Bu projeyi merakla bekliyorum. Çok iyi olacağı kanısındayım. Brain De Palma yine eskisi gibi süper filmler çeksin istiyorum bir de.
Sinema: Hayatınız bir filme çekilse adı ne olurdu?
B.D: Film adlarının çok önemli olduğunu düşündüğümü birkaç kez blogda yazmıştım. Benim hayatımda filme çekilecek kadar önemli bir şey olmadı, o yüzden bir şey diyemeyeceğim.
Sinema: Yeni bir sinema projeniz var mı?
B.D: Yeni değil de bir tane sinema projem var. Adı da Pazar, Pazartesi, Perşembe olacak. Bu günlerde gazetede yazı yazan bir köşe yazarının, hayatında işlerin iyi gitmediği bir üniversite öğrencisiyle yazıları aracılığıyla konuşması ve gelişen, karmaşıklaşan olaylar üzerine.


