Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011

Ankara'da film çekmiş.


Hürriyet gazetesinde röportajı yayınlandı. Ankara'da bir film çekmiş. Oyuncular Sırrı Süreyya Önder ve Engin Günaydın. Sekiz gözle bekliyorum. Bu arada bu yazıyla ilgili Google görsellerden Zeki resmi ararken, benim hazırladığım resmin Top 10'a girdiğini görünce sevindirik oldum itiraf edeyim.

13 Şubat 2011

İki adet röportaj

Bir sene önce kendi kendime yaptığım bir röportajla başlamıştım bu seriye. Çok heveslendiğim Aki Kaurismaki röportajı fos çıksa da asıl amacım kimsenin tanımadığı insanlarla röportaj yapmaktı. Sinemasever olup olmaması da önemli değildi benim için. Herkesin fikrine değer vermesem de öğrenmek isteyen bir yapım var. O yüzden çok zor bir şey olan celebrity'lerle (ünlü kişi) röportaj yapmak yerine, benim celebrity'lerimle röportaj yapmak fikri beni cezbediyor. Bu arada bir tane daha celebrity röportajı fos çıktı belirteyim. Serdar Atalay benim öğrencim. 15 veya 16 yaşında olmalı. Sinemayla ilgili ilginç fikirleri dikkatimi çekti. Yanlış anlaşılmasın kendimi otoritenin sesi olarak satma niyetinde değilim. Kendisiyle yine mail yoluyla bir röportaj yaptık. Teşekkürler Serdar. Buyrun:

Bazı sinemaseverlerin hayatında (benim için mesela) bir filmden bir sahne kendilerine "sinema hiçbir şeye benzemiyor" dedirtmiştir. Senin için böyle bir sahne var mı?
Darth Vader'ın yüce sesiyle gelen "I am your father" repliğini duymak bile böyle dememe sebep oluyor.

Ne sıklıkla film izliyorsun?
Okula gittiğim için çoğunlukla zamanım olmuyor ama, aklımda bir film varsa ve o hafta sınav yoksa izlemeye çalışırım. Okul olmadığı zamanlarda da iki günde birden, günde iki taneye kadar değişiyor.

Hangi türleri seviyorsun?
Bilim-kurgu filmlerini ayrı severim. 

Favori yönetmenlerin kimler?
Benden bir üst kuşaktan itibaren gelecek tüm nesilleri kendisine hayran bırakacak bir, evren (Star Wars'la ilgili her şey nasıl tanımlayacağımı bilemedim) oluşturduğu için George Lucas,
Bugüne kadar çektiği hangi filmi izlersem izleyeyim, izledikten önceki ve sonraki ruh halim arasında bariz bir fark yarattığı için Darren Aronofsky favori yönetmenlerimden. Ama favori yönetmenim Quentin Tarantino mu, Christopher Nolan mı karar veremedim.

Favori oyuncuların kimler?
Christian Bale, Robert Downey Jr., Edward Norton ve henüz çok fazla öne çıkabileceği bir filmde oynamasa da, Michael Hall. 

 Film seçerken hangi kriterlere dikkat ediyorsun?
Duyduğum filmlerin çoğunu elemek yerine izlediğim için, yönetmeni, oyuncuları, teması veya kurgusundan en az biri ilgimi çekiyorsa filmi izlemeye başlarım. Ama bir filmi izlemeye başladıktan sonra onu yarıda bırakmamı sağlayacak şeyler de olabilir (Death Race 2 faciası)

İyi bir filmin senin için olmazsa olmazı var mıdır?
Başarılı bir kurgu ve Türk dizisi çekmeyen bir yönetmen.

Sinemada film izlemek mi evde film izlemek mi? Neden?
Eğer dublajlı değilse sinemada. Ama Bolu gibi bir yerde yılbaşında çıkan film Haziran'da anca gösterime girdiği için istisnalar olabiliyor.

Türk sinemasını takip ediyor musun? Ediyorsan durumunu nasıl buluyorsun?
Pek takip edemiyorum, edesim de gelmiyor açıkcası. Arkadaşlarım istediği için beraber izlemeye gittiğim New York'ta Beş Minare bitince bilete verdiğim paradan çok filme ayırdığım zamana üzülmüştüm. Aynı şekilde izlemek zorunda kaldığım Av Mevsimi'yse izlenebilir bir filmdi. Kısacası klasikleşmiş filmler dışında Türk sineması pek ilgimi çekmiyor.

Arşiv yapıyor musun? Why, why not?
Şuanda kota derdim olmadığı için arşiv yapmama gerek yok diye düşünüyorum, ama bilgisayarda yer kalmadığı zaman bile sadece bir kere izlediğim filmleri dahi silemediğim için, evet sanırım küçük de olsa bir arşivim var.

Top 10 listen?
"Pulp Fiction"
"12 Angry Men
"Fight Club"
"Star wars - Empire Strikes Back"
"Shawshank Redemption"
"Dr. Strangelove"
"Back to The Future"
"The Prestige"
"City Lights"
"Eternal Sunshine of the Spotless Mind"

Sana en uzak olan film türü nedir?
Katıksız Amerikanvari romantik-komedi. Adını hatırlamadığım bir filmi arkadaşlarım istiyor diye beraber izlemeye başlamıştım, ilk 20 dakikadaki 72. klişeden sonra kendimi kapının önünde buldum. 

Ödül törenleri ve festivaller hakkında ne düşünüyorsun?
Sadece Oscar'ı takip ediyorum, ve her yıl izlemediğim önemli filmleri öğrenmemi sağladığı için epey işime yarıyor.

İkinci röportaj kiminle? Benimle. Sinema dergisinin en son sayfasında yapılan röportajdaki sorular yıllardır fiksti. Ben de bu fikis sorularla kendimle röportaj yapmıştım. Şubat sayısında yeni sorular koyduklarını gördüm. Şimdi o sorularla kendimle röportaj yapacağım:

Çoğunluk tarafından kötü bulunan ama çok beğendiğiniz bir film var mı? 
Bu sorunun cevabı imdb'yle ilgili yazdığım yazıda bulunabilir.

Sinema tarihinden en kıskandığınız oyuncu (yönetmen) performansı hangisidir? 
Bu soruda oyuncu veya yönetmen performansı sorulmuş olmalı. Çünkü cevap veren kişi bir oyuncu performansı vermiş. Ben ikisini de yapayım. Çok var ama Al Pacino'nun "Scarecrow/Korkuluk"taki performansı geldi hemen aklıma. Yönetmen performansı olaraksa Wim Wenders'in "Paris, Texas"taki striptiz klübündeki diyalog sahnesi hemen aklıma geldi.

Sinema tarihinde bir karakter olsanız kim olmak isterdiniz?
Tabi ki Travis Bickle. Ufak çaplı bir katliam yapmak isterdim. Büyük çaplı da olabilir. Bülent Arınç'tan başlayabilirim mesela.

Sinemada film izlerken sizi en çok rahatsız edebilecek şey nedir?
Sinemada film izlemektense evde film izlemeyi sevdiğimi yazmıştım bir keresinde. Mümkünse de yalnız. Benim için bireysel bir aktivitedir film izlemek.

Patlamış mısır mı, frigo mu?
Frigonun ne olduğunu bilmiyordum. Google görsellerden baktım. O halde patlamış mısır. Her ne kadar gıdada oynanan oyunlardan dolayı mısırdan nefret etmeye başlasam da..

Alışveriş merkezi sinemaları mı, sinema salonları mı?
Tabi ki sinema salonları. Alışveriş merkezlerine ilke olarak karşı olduğumu ve bu mekanları gezmeyi de sevmediğimi tahmin edebilirsiniz. 

Facebook mu, twitter mı?
İkisinin de taa biiip biiip biiip.

Sevdiğiniz kişiye karışık kaset yapacak olsanız kesin koyacağınız üç şarkı hangileri olurdu? 
Rachmaninoff Piyano Konçertosu no:3, Rodrigo Concierto de Aranjuez, Yansımlar Bab-ı Esrar.

12 Ekim 2010

Muhammed Tiryaki röportajı

estarabi.blogspot.com'un yazarı Muhammed Tiryaki'yle elektronik posta yoluyla bir röportaj yaptık (burada yaptım mı demem gerekiyordu acaba?). Kendisine değerli vaktinden ayırdığı için çok teşekkür ederim. Bu benim röportaj serisinde gerçekleştirdiğim ilk röportajımdı. Daha önce Sinema dergisinin en arkasında yer alan fikis soruları kendime sormuştum. İleride de Agah Özgüç'le, Zeki Demirkubuz'la ve Finlandiya'dan tanıdıklarım aracılığıyla Aki Kaurismaki'yle röportaj yapma planlarım var. Bu arada tanınmış olmayan, sinemayla az ilgilenen kişilerle de röportaj yapmayı planlıyorum; çünkü herkesi dinlemeyi seviyorum. Halkı küçümserim evet ama onları dinlemekten de geri durmam. Herkesin bir hikayesi, söyleyecek bir şeyleri vardır. Fakat bu röportaj işi sanıldığı kadar kolay değilmiş onu öğrendim. Buyrun bakalım:

Sinemayla ilgilenmeye ne zaman, hangi şartlarda başladın?
Sinemaya ne zaman ve nasıl başladığımı anlatabilmem için aslında müzik koleksiyonu yapmaya başladığım vakitlerden bahsetmeliyim. Zira 13 yaşımdayken aldığım, Erkin Koray, Barış Manço, Edip Akbayram gibi isimlerin albümlerinden sonra eski popüler müziklerimizin kullanıldığı filmlere de göz atma isteğim oluştu. Bu sayede çok uzun bir süre Yeşilçam filmlerini ezberleyene kadar izledim. Bugün bile hala o salon filmleri ya da Arzu Film ekolü tüm detaylarıyla aklımdadır. Üniversite son sınıfa kadar da (2003-2004 diyelim) sıkı bir Yeşilçamcı olarak devam ettim. Yabancı sinema izlesem de günlük seyirlik bir sevgiden öteye gidememişti. Ne zaman ki The Godfather'ı izledim o zaman sinemanın her alanı ve her coğrafyasında önemli bir şeyler yakalayabileceğimi gördüm. Bunun dışında arşiv yapmaya başlayalı çok olmadı, 2 yıllık bir mazim var.

O zaman seni bir quize tabi tutayım. "Sev Kardeşim" (1972) filminde Zeki Alasya'nın sünnet olan Halit Akçatepe'ye getirdiği hediye neydi? (şaka şaka)..Hikayemiz birbirine benziyor. Peki blog yazma fikri nasıl oluştu?
:)) Zeki Alasya'nın elinde ördekle içeri girişi unutulur mu hiç. Ama bak, o filmde Tarık Akan'la Hülya Koçyiğit'in sahilde çay içtiği sahnede bir Orhan Gencebay şarkısı çalıyordu arkada, o şarkıyı hatırlayamıyorum şimdi de :))
Blog yazma fikri tamamen diğer site ve interaktif sözlüklerde başkasının/başkalarının koyduğu kurallarla yazma işinden sıkıldığım için çıktı. Aslında 3-4 yıl önce açtığım ve müzik ağırlıklı olan bir blogum daha vardı ama o yarıda kaldı. Şimdiki blogu da yüzde 60 sinema içerikli olsun diye açtım ama o oran yüzde 90'lara çıktı. Sadece kendi blogum değil, seninki de dahil birçok blogda değme köşe yazarlarına ya da dergi yazarlarına taş çıkartacak yazılara rastlıyorum ama maalesef biz alternatif medya gibi bir konumda kalıyoruz.

Blogların alternatif kalması gerçekten kötü bir şey mi? İnsanlar bazen alternatife de ihtiyaç duymazlar mı?
Eğer popüler olan, belli bir kalitenin üzerindeyse o zaman alternatif kalmanın hoş bir imajı vardır ama insanlar/kurumlar sizin ve sizin gibilerin yaptıklarına oranla berbat işler çıkarıp parsayı götürebiliyor ve toplumu yönlendirebiliyorlarsa o zaman pozisyon sorunlu bir konuma düşüyor. Misalen; Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde günlük televizyon akışının yer aldığı sayfanın editörüne bakabilirsin. 1 hafta boyunca tüm filmlere 3 yıldız verdiğini biliyorum ben adamın (Mevlüt Tezel). Ya da Ömür Gedik'in herhangi bir yazısını okumak yeterlidir. Bir baştansavmalık, bir halk nasıl olsa yer anlayışı, beni, bizim gibilerin antrenman sahasından maç sahasına çıkmamız gerektiği konusunda düşündürüyor.

Doğru, sana katılıyorum. Benim asıl kastettiğim, her şey yoluna girmiş gibi görünse dahi alternatif seslere ihtiyaç olmalı gibi bir fikirdi. Sinemaya dönelim. Değişik coğrafyalardan önemli şeyler yakalayabileceğini söyledin. Hangi coğrafyalarda dolaştın şimdiye kadar? Bloğunda en sevdiğin 10 film var fakat genel olarak sinema beğeninden bahseder misin?  
Bir kere her şeye rağmen katıksız bir Hollywood taraftarıyımdır ki günümüzde Hollywood'u diğer sinema alanlarından yukarıda görenler genelde pek hesaba alınmamaya başladı. Ama yine de buna pek kulak asmıyorum. Hollywood içerisinde de mümkün mertebe klasik sinema büyülemiştir beni. Bir Hitchcock filminden daha fazla eğlence ve gerilimi birarada kimse veremez bana. Billy Wilder'ın hikaye anlatıcılığı özel efektlerle asla yakalanamayacak. Ya da hiç kimse Frank Capra kadar sinemasını umudun ve iyiliğin bayrağı haline getirememiştir. Günümüze ait olup da klasik sinemaya dahil ettiğim tek isim de Clint Eastwood'dur. Ama Spielberg-Coppola-Scorsese üçlüsünün yeri elbette ayrıdır. 70'lerin ikinci yarısındaki politik-gerilimler ya da David Fincher'ın filmi kavrama yeteneği yeri ayrı olan mevzular. Açıkçası Hollywood dışına çok özel bir gözle bakmak hiçbir zaman tam tatmin edemedi beni. Bergman-Fellini-Antonioni gibi Hollywooddışı klasikler hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Herkesin ayıla bayıla izlediği uzakdoğu filmleri (hele ki Yedi Samuray) bende kalp sıkışmasına falan sebep oluyor:)) Tüm bunların yanında benim için çok özel bir sinema varsa o da son 15 yılın Alman sinemasıdır. Klasik Hollywood'un kalitesine az da olsa yaklaşabilen tek akımdır benim için.
 Bir de yönetmenler, ülkeler ve akımlar haricinde sabit oyuncularım vardır, en kötü filmlerine kadar her işini seyrettiğim ya da seyretmeye çalıştığım. Al Pacino başta gelir mesela. Clint Eastwood'un oyunculuğunu yönetmenliği kadar göklere çıkarmam ama yine de her filmini (1-2 tanesi hariç) defalarca izlemişimdir. Elbette, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Meryl Streep, Daniel-Day Lewis gibi isimler de vardır listemde. Ama mesela pek kimsenin peşine düşmeyeceği Ed Harris gibi Pete Postletwhite gibi isimlere de büyük hayranlık duyarım. Saçmasapan avantür filmlerini bir kenara alırsak Cüneyt Arkın da bir başka özel ismimdir. 

Ben de senin gibi dünyada en iyi sinemayı Amerikalıların yaptığını düşünüyorum. Bloğuna göz atılınca Eastwood ve Hitchcock hayranlığın hemen göze çarpıyor. Bu ikisi sanat filmleri yönetmeninden ziyade zanaatkar yönetmenler olarak bilinir. "art house" sanat filmlerine bakışın nasıldır peki? 
Şöyle söyleyim; genel anlamda art house etkinliklere içerdiği filmlerin benimle uyuşmayan niteliklerinden ötürü ilgisizimdir ama Türkiye özelinde her büyükşehirde bu türden filmleri gösteren sinemateklerin olmasını isterdim. Bildiğim kadarıyla Ankara'da sinematek yoktur mesela.

Etkinliklerden ziyade senin filmlerini takip ettiğin, beğendiğin bir yönetmen var mı anlamında sormuştum. Veya seni çok etkilemiş bir film, bir performans var mı?
Sudie and Simpson vardı mesela yıllardır yeniden izlemek istediğim ama hiç karşılaşamadığım bir örnek olarak. Colours adında bir kısa deneme hoşuma gitmişti ama dediğim gibi bu yapımlar çok fazla sinema tercihlerime dahil olmadığından belleğimdeki örnekleri azdır.

Peki Türk sinemasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun? 2000li yıllar 90lara hem nicelik olarak hem de nitelik olarak nal toplattı gibi.
Üzerinde uzun uzun yazılacak bir konu bu. Ama genel hatlarıyla şunları söyleyebilirim. 2000'lerde konusu olmayan, en kötü oyunculuklarla çevrili filmler çekilmiş olsaydı bile yine 90'lara nal toplatırdı gibi. Çünkü ülkemizde 90'lar neredeyse sıfıra yakınlarda seyretti. Nicelik olarak 2000'ler, sinemamızın tüm dönemlerine fark attı; o ortada, ama nitelik olarak pek aynı şeyi düşünmüyorum. Ne 60'lar gibi altın yılların ne de 70'ler gibi aile sineması konusunda dünyanın en iyilerinden biri olan Yeşilçam'ın yanına yaklaşamıyor 2000'ler. Teknik anlamda değil tabii. Sektör artık tekniğe hakim olmaya başladı nihayet. Şu an Türk sinemasının en önemli sorunu filmlerin tamamen ayrışması ve ortalama film şablonunu tutturamaması. Ya sulu zırtlak popüler filmler ve olmayan kaliteleri mevcut ya da toplumun çok az bir kesimi tarafından izlenen (bu tabiri pek sevmem) sanat filmleri ve tartışılır kaliteleri. Ödüllü filmlerle gişe rekortmeni filmler gırla gidiyor ama sinemamıza en az 10 yıllık ivme sağlayacak filmlerin varlığından hala yoksunuz.

Peki arada kalan, popüler sinemanın nitelikli örnekleri diyebileceğimiz hiç mi film yok?
Var elbette. Dünyanın en kötü tür ve akımının bile nadir iyi örnekleri mutlaka vardır. Pardon ve Beynelmilel mesela. Kimi eksikliklerine rağmen son dönemin en kaydadeğer iki filmidir kanımca. Her ikisinin de yönetmenlerinin ilk filmleri olması önemli ayrıca.

Peki bloğuna giren günlük ziyaretçi sayısını biliyor musun? Bu konuda bir hedefin var mı? Takip ettiğin bloglar var mı?
Oscar törenlerinden önce çok yoğun bir mesai yapmıştık 4 arkadaş. O dönem günde 150-200 farklı kişi vardı ama sonra sayı düştü. Yüksek sayıda bir okuyucu kitlem yok açıkçası. Yazdığım yazıları hemen hemen hiçbir yerde duyurmuyorum, haliyle ne kadar reklam o kadar rating durumu vaki. Belirli bir hedefilm de yok. Takip ettiğim sadece 3 blog var: Kadri Karahan'ın kişisel notları, senin ve Stardust'ın blogları.

Yazılarından anlaşılacağı üzere benim gibi 70ler Amerikan sineması hayranısın. Sence neden bu dönem bu kadar parıltılı?
70'lerin önemi bence 60'ların zayıflığıyla alakalı gibi. 1971'de Hollywood batmak üzereyken, artık sinemalara kimse gitmezken, yılda neredeyse 1-2 kaliteli film yapılırken eski sinemacıların perdeyi terk edip yerini yenilere bırakmasıyla bir anda olağanüstü işler çıkıverdi ve hem ekonomik hem de kalite bakımından kötü gidiş sona erdi. Tek başlarına Love Story, The Godfather ve Jaws'ın enflasyondan arındırılmamış gişe rakamlarının 65-70 arası toplam gişeden The Sound of Music'i çıkardığımızda oluşan rakamın yarısını teşkil ettiğini biliyoruz mesela. Aynı parıldama 90'lar için de geçerli kanımca. 80'ler günümüzde iyice moda haline gelmiş olmasından dolayı pek kimse bu yorumuma katılmaz ama bana kalırsa 80'ler sineması da pek yenilikçi ve kalabalık değildi. Elbette istisnalar hariç. 90'lar yeni oyuncularla sıçrama yaptı.
70'lerin yerinin ayrı olmasının bir nedeni de şüphesiz Vietnam ve Nixon olayları. 2000'ler Hollywood'unun bir türlü tam olarak yararlanmayı beceremediği 11 Eylül Olayları'na nazaran 70'lerin yönetmenleri Vietnam ve Nixon olaylarından evrensel doğrular çıkarıp müthiş hikayeler yarattılar. Tek başına Apocalypse Now bile bu farkı yaratmaya yetti.
Başka bir unsur da 60'larda Avrupalıların Amerikalı sinemacılara her açıdan fark atmalarından çıkardıkları dersti. Dünyaya neyi satacaklarını iyi bilen bir endüstriyel sinemacılar grubu oluştu. Hele de Gulf & Western şirketinin sinemayla ilgilenmeye başlamasıyla finans sorununu da çözen Hollywood 90'lardaki konvansiyonel sinemaya giden yolu açtı.
 Bu konuda daha çok maddeler açılır ama bu kadarı yeterli sanırım:))

Erzincan Kemah'ta yaşıyorsun. Daha önce gitmediğim bir yer. Dolayısıyla pek bilgim yok o yüzden soruyorum. Bir sinemasever olarak bu ilçede yaşamanın dezavantajları var mı?
Kemah'ı bu konuda direkt konuşma-dışı bırakıyorum, çünkü sinema ürünlerine ulaşılabilirlik açısından kesinlikle hiçbir özelliği yok. Zaten yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı dağlık bir ilçeden de bir şey beklemiyorum ama Erzincan bir il merkezi olarak bu konuda fazlasıyla sinir bozucu. DVD terimini film marketleri bile kullanmıyorlar. Hala VCD kiralama dönemi devam ediyor Erzincan'da. Korsan DVD zaten yok da yasal DVD satan tek bir dükkan bile yok. Bu konuda çok çok az da olsa işime yarayan tek yer Migros. O da 30 çeşit filmi 6 ayda zor çeviriyor. Sinema dergisi geçen aya kadar 4 dükkanda varken artık sadece Migros'ta. 2 salonlu sineması neredeyse haftanın en kötü filmlerini getiriyor. Yahşi Batı gibi, Ankara'da olsam asla sinemada izlemeyeceğim bir film için sinemaya gittim burada. Yoksa sinemaya gitme alışkanlığımı kaybetmek üzereydim neredeyse. Dolayısıyla film arşivim ve internet de olmasa Erzincan'da bir sinemasever olarak asla yaşayamazdım.

İngilizce biliyor musun? Bilmiyorsan, bu konu film izlemeye engel teşkil ediyor mu?
Bir İngilizce öğretmeni meslektaşım vardı. Bir yabancı dili ya hiç bilmezsin ya da tam bilirsin derdi. Bu durumda ben hiç bilmiyorum:)) Altyazı olmadan film izleyebilecek duruma gelemedim henüz, ama izlerken de çok karışık bir cümle yoksa genelde altyazıya bakmadan izleyebiliyorum.
Bağımsız sinema hakkında ne düşünüyorsun?
Bağımsız sinemacıların tek sorunu kendilerini seyirciden de "bağımsız" tutmaları. Konvansiyonel sinema içerisinde popülerliği az olması doğal ama ayrıksılık dengesini de tutturabilmekte fayda var. Little Miss Sunshine gibi Oscar'a aday olabilecek duruma gelmiş örneklerin daha da çoğalması gerekiyor. İşleri de zor oysa. Bağımsız sinema için Kardemir Karabükspor örneğini verebilirim mesela. Çok çok iyi futbol oynamalarına rağmen üç büyüklerle olan maçları dışında TV'de izleyemiyoruz bu futbolu. Bağımsız filmler biraz da böyle. İlgiyi arttırabilmek lazım.

İyi bir filmin tarifini nasıl yaparsın?
Benden önce Billy Wilder yapmış bile. Malum, sinemanın 10 kuralından ilk 9'u seyirciyi sıkmamaktır lafı. Tabii ki bu yetmez. Transformers filmleri de seyirciyi sıkmıyor ama iyi bir film değiller. İyi film için en önemli kural, kendi amacıyla çelişmemesi. Vaadettiğini yerine getirebilmesi. Bir korku filmi, korkutmuyorsa iyi bir film değildir. Bunun gibi. Oyunculukların ve hatta figürasyonun en azından işlerini doğru yapabilmeleri. Son olarak, mutlaka ve mutlaka izleyiciye yeni bir şey sunabilmeleri. Bazen bir filmin tamamı yolunda gitmez ama 1 dakikalığına öyle bir sahne içerir ki bu bütün filmi kurtarabilir. Bunların yanısıra kişisel beğenim sembolik anlamlar taşıyan filmlerden yanadır.
Peki içerik veya biçim, bunlardan birine daha fazla önem veriyor musun? Ne bileyim NBC mi Zeki Demirkubuz mu gibi yani?
Ben bir filmi bir bütün olarak görüyorum. Her yönüyle harika olan bir filmin müzikleri filmin dokusuna uymuyorsa o film kusursuz olamaz. Belki iyi bir film olur ama bir şekilde eksik kalır. Biçim ise iyi kullanamayan bir yönetmenin elinde bombadır, patlamadan filmi bitirebilmek gerekir. Sanırım bunu bugüne kadar hatasız getirebilen tek yönetmen vardı o da Hitchcock. Bu açıdan örneğini şu şekilde değiştireyim: James Cameron, biçime o kadar takıldı ki Avatar'ın içini doldurabilmeyi ihmal etti. Öte yandan Kathryn Bigelow içeriği zengin tutup biçime önem vermeyince The Hurt Locker eksik kaldı. Neyse ki ikisini birden başarabilen Inglourious Basterds vardı da 2009 tamamen boş geçmedi:))

Peki son soru, sinemada farklı bir kariyer hedefin var mı?
Sinemanın herhangi bir meslek kolunda aktif bir iş yapmak gibi bir hedefim olmadı hiç. Zaten bunun için gereken yetenek vs... bende mevcut değil. Eleştirmen/yazar olarak da üzerinde çalıştığım ve uzun süredir pek üstüne düşemediğim Al Pacino kitabımı bitirip bir "kitaplı yazar" olmak istiyorum sadece. Gerisini zaman gösterir zaten.


15 Mayıs 2010

Demirkubuz Röportajı (1997)

Kıskanmak'la ilgili araştırma yaparken, Demirkubuz'un kişisel sitesinde bu röportajı okudum ve ilgincime gitti. Paylaşmak istedim.


Neşe Düzel. Hayat, Yürekle Düzenin Çatışmasıdır. Yeni Yüzyıl. 1997.

Hayat, yürekle düzenin çatışmasıdır

1964 doğumlu Zeki Demirkubuz, “Sinemaya Zeki Ökten’in kapısını çalarak girdim. Kendimi hep onun asistanı olarak tarif ediyorum,” diyor. 1994’te çektiği ilk filmi C Blok ile ödüller alan Demirkubuz, ikinci filmi Masumiyet’le de bu yıl Altın Koza’yı aldı ve Antalya’da, en iyi 2. film başta olmak üzere, ödülleri topladı. 1980–84 arasında TİKKO davasından üç yıl hapis yatan Demirkubuz, liseyi dışarıdan bitirip İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.

Masumiyet filminin hikâyesi aklınızda var mıydı?

Vardı. Öyküsünü dört yılda yazmıştım. Senaryosunu ise karar verir vermez, üç ayda bitirdim.

Masumiyet filmindeki tipleri, yani başka bir erkeği seven kadına aşık olan ve bu uğurda bütün hayatını yakan bir erkeği, sevdiği erkek uğruna fahişe olan bir kadını, bütün bu insanları ya da bunlara benzerleri hiç tanıdınız mı?

Çok. Özellikle 12 Eylül’de siyasi yönüm gelişmeden önce ben bayağı o dünyadaydım. Yaşım küçüktü ama tombalacılarla, pezevenklerle beraberdim.

Filmdeki Uğur ve Bekir gerçek mi?

Filmdeki Yusuf (Güven Kıraç) aslında yüzde yetmiş benim. Uğur (Derya Alabora) ve Bekir (Haluk Bilginer) ise belli ölçülerde yaşadığım iki kahraman. Kısaca anlatayım. 12 Eylül’de yakalanmadan bir yıl önce bir triko atölyesinde ütücüydüm. Bir gün oraya Güngören’in overlokçu kızlarına hiç benzemeyen anarşist ruhlu bir kadın işçi geldi. Bu kadının bir dostu vardı. Adam kadını çok kıskandığı için bir arkadaşının atölyesine gözaltında olsun diye makastar olarak getirip koymuştu. Kadın bir gün bana “Ben seni götüreceğim,” dedi. Ben o sıralarda 16, 17 yaşındayım. O da otuzunda. Bana “Az sonra özel arabamız gelecek, bekle,” dedi. Biraz sonra bir Dodge kamyonet geldi. Şoför sakin bir adamdı. Kadın, “Bu benim aşığım. Salak, 15 senedir benim peşimde, ben herkese veriyorum ama bir tek buna vermiyorum. O zaman iyice kışkırtılıyor. Eskiden çok zengindi. Bütün parasını yedi. Ailesini terk etti. Beni bırakması için çok uğraştım ama bırakmıyor. Madem böyle mutlu oluyor, ben de izin veriyorum,” dedi. Filmde Bekir’in anlattığı hikâye bu işte. “Abla sen niye böylesin,” diye sordum ben.

Niye böyleymiş?

Hayatındaki tek insanın kardeşi olduğunu, ama askerdeyken öldürüldüğünü, artık hayatta başka hiçbir şeyin onun için önemli olmadığını söyledi. Bizim aramızdaki ilişki duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ama ben aranmaya başladım ve yakalandım. Metris cezaevinde iki buçuk yıl yattıktan sonra davam açıldı. İlk mahkemede tribünlerde annemi ararken bu kadını, Nihal’i gördüm. Çok kötü oldum. O ağlamaya başladı, ben de ağladım. Fakat koğuşlara dönerken beni nasıl bulduğu aklıma takıldı. Hemen gittim iddianameyi okudum. Meğer kardeşi benim yargılandığım örgütün eylemlerinden birinin sonucu öldürülmüş. Filmde Orhan’la Zagor’un aynı insan oluşunu işte böyle yaşadım ben. Türkiye buydu. İnanılmaz bir kurgu vardı ortada. Zaten bu kurguyu fark edince başka kurguları da fark ettim. Ve Türkiye’deki anlamıyla Marksizm’den uzaklaştım. Hayatın insan kalbiyle düzen arasındaki bir çatışma olduğunu gördüm. Dolayısıyla Muazzez Abacı’nın Hasan Heybetli’nin peşindeki serüvenine de daha farklı bakmaya başladım.

Siz filminizde hayatın kenarındakileri anlatıyorsunuz. Fahişeler, pezevenkler, yoksullar, sabıkalılar, Yeşilçam’ın yok ettiği insanlar… Kıyıda yaşayan insanlar bir tutku uğruna hayatlarını daha mı rahat harcıyorlar sizce?

Evet. Bizim mahallede bir çocuk vardı. Karşılıksız olarak bir kıza âşık oldu. Aşırı uyuşturucu kullanmaktan ve veremden öldü sonunda. Son sözü de “yaktı beni” oldu. Yaşanıyor bunlar. Ferdi Tayfur’un şarkısı gibi bu. Orhan Gencebay’ın, Müslüm Gürses’in müritleri veya alt popüler kültürle böyle bir bağ kurmuş olan insanlar potansiyel olarak hayatı yok saymaya, feda etmeye adaylar. Sadece tutku uğruna da değil, daha düzeysiz, fedai boyutunda da bu böyle. Ülkemizin politik tarihine baktığımızda da devletle bu insanların karşılıklı olarak birbirlerini beslediklerini görürsünüz. Yani yok etmenin, öldürmenin bir nedeni devletse, diğer nedeni de buna hazır olan insanlar.

Film, insanların hayatlarında zaman zaman içine kısılıp kaldıklarını, bir kapandan kurtulamadıklarını olağanüstü bir başarıyla ve duyarlılıkla anlatıyor. Siz böyle bir kuşatılmışlık duygusunu yaşıyor musunuz peki?

Evet. Samimi olarak söylüyorum. İnsan zaten ne yaşarsa, ne hissederse, neyi biliyorsa, neyin peşindeyse ve neyin kaygısını duyuyorsa onu anlatır. Kuşatılmışlık duygusunu hayatımın her döneminde giderek daha fazla yaşadım ben. Bugün de, üç yıl öncesine göre daha fazla kuşatıldığımı hissediyorum. Çünkü her sözün, her ilginin, her bilginin anlamı size biraz daha kuşatılmışlık olarak geri geliyor. Bugün Doğu’daki savaşı, kayıplar meselesini, evi yıkılmış bir insanın durumunu gördüğüm, buna ilgi duyduğum zaman bu bana biraz daha huzursuzluk, kuşatılmışlık, kıskaca alınmışlık olarak geri geliyor.

Filmin kahramanlarının dramlarını, hiç melodrama düşmeden çok insani ve inandırıcı bir biçimde anlatırken, bir yanda da hep fonda eski Türk filmleri ve onların inandırıcı olmayan diyalogları duyuluyor. Niye hayatın gerçeği ile Türk filmlerinin gerçek dışılığını çarpıştırdınız filmde?

Bunun birkaç nedeni var. Türk filmleri benim büyümemin bir parçası. Beş yaşından başlayarak bilmem kaç yaşına kadarki serüvenimde annem, babam kadar bir gerçek onlar.

Ama filminizde de Türk filmlerini fonda kullanış tarzınız sanki biraz bir öfkeyi de içinde barındırıyordu. Yeşilçam’a karşı biraz öfkeli misiniz?

22 yaşındaydım, o sokağa bir yönetmeni aramak için geldim ilk. Bir kere Yeşilçam hiç hayalimdeki gibi değildi. Arap Celal diye filmlerden tanıdığım bir yardımcı oyuncuya aradığım yönetmeni sordum. Bana küfretti, cevap vermedi. Zaman geçti Yeşilçam’da çalışmaya başladım. Tugay Toksöz’ün bir hastane köşesinde, Yadigâr Ejder’in Taksim Parkı’nda öldüğünü gördüm. Oradaki yoksulluğu, sömürüyü gördüm. Bana perdede gösterdiği dünyaya ait, hayallerime ait hiçbir şey göremedim. Meğer bir imajinasyonmuş. Bu kadar yok edicilik bana çok fazla geldi.

Hâlâ öyle mi?

Evet, yok edicilik devam ediyor. Ama bu karşılıklı bir şey. Buna sinema emekçileri de göz yumuyorlar. Sömürü, sömüren kadar sömürülenin de buna izin vermesiyle gerçekleşen bir eylem.

Türk sinemasının Türk insanının hayatında nasıl bir rolü var? Niye hepsi seyrediyorlar?

Kendi hayatlarında bulamadıkları ilişkileri gösteriyor. Bence bütün Türkiye, Yeşilçam filmlerindeki drama benzer bir dram yaşıyor. Yeşilçam nasıl gerçek hayatı görmüyorsa, halk da kendi gerçek hayatını, kendi gerçeğini görmüyor. Halk da imajinasyonu görmeyi seçiyor. Yeşilçam senaryoları seyircinin bu beklentisiyle hep uzlaşıyor. Bu uzlaşma telaşı bugün daha da düzeysizce sürüyor. Çünkü eskiden o filmleri yapan yapımcılar ve işletmeciler son derece ticari olduklarını biliyorlardı ve bunu başka türlü gösterme eğilimini taşımıyorlardı. Ama bugün Türk sineması kendisinin başka türlü algılanmasını istiyor. Daha sorgulayıcıymış gibi lanse ediliyor. Oysa bu birkaç yönetmen dışında doğru değil.

Filminize geri dönersek… Filmdeki oyuncular, en küçük rolde olandan başrolde olana kadar hepsi çok başarıyla oynuyorlar. Oyuncularınızı hangi ölçülere göre seçtiniz?

Türkiye’de oyuncu seçmek zor. Çünkü yetenekli oyuncu sayısı çok kısıtlı. Sinemayı bir yere atlamak için kullananlar var bunlar ortada.

Taşra otellerinin ıssızlığı ve yalnızlığı, o otellerin bekleme salonları da sanki filminizin oyuncularından biri. Böyle otelleri daha önceden biliyor muydunuz yoksa filmi kurarken mi bu otelleri keşfettiniz?

Taşra otellerinin bekleme salonlarındaki nedensizlik, ürkeklik, içe dönüklük, yalnızlık benim çok iyi bildiğim bir şey. Çünkü hapisten çıktıktan sonra bir yıla yakın Anadolu kasabalarında işportacılık yaptım ve mallarımla birlikte bu tür üçüncü sınıf otellerde kaldım.

Filmi çok az bir parayla çektiğiniz söyleniyor. Kaç paraya mal oldu bu film?

75 bin dolara çıktı. Üç yıl dizi çektim, minimal yaşayıp 50 bin dolar kazandım ve bunu sinemaya yatırdım.

Bir Amerikan filminin tanıtımının kaçta kaçıdır bu?

Amerikan filmini boş verin. Ağır Roman’ın reklâm bütçesi, yapımcısı söylüyor, 200 bin dolarmış.

Az paramız olduğu için iyi film çekemiyoruz görüşlerine katılıyor musunuz?

Genel anlamda katılmıyorum. Teknik araçların fonksiyonunu reddetmiyorum ama birinci sorun hiçbir zaman para olmadı. Bence birinci sorun samimi olarak söyleyecek bir sözünün olmasıdır. Ancak böyle bir sözü olanlar doğru düzgün filmler çekerler. Doğru düzgün romanlar, şiirler yazar. Benim söyleyecek sözüm var ve sinema yapıyorum. Ama birçokları neden yaptıklarını değil, neden yapamadıklarını anlatıyorlar. Para yok, devlet yardım etmiyor diyorlar.

Peki Türk sineması, dünyanın da kabul edeceği kendine özgü bir anlatım dili bulabilir mi sizce?

Ben böyle bir arayışın olduğundan şüpheliyim. Zaten Türk sineması diye bir olgu benim için yok. Hayatımızda Türk sineması diye bir şey var tamam ama bunun ne anlama geldiğini kimse açıklamıyor. Türk sineması dediğim zaman gözümün önüne bir şey gelmiyor. Yapım, anlatım, dil ve estetik geleneği olmayan bir şey var ortada. Oysa bir ülke sinemasından söz ettiğimiz zaman bütün bunların olması gerekiyor. Türkiye’de sinema yapanlar var sadece benim için.

Tekrar Masumiyet filmine dönersem, filmdeki karakterlerin hayat hikâyeleri çok çarpıcı. Hatta neredeyse fantastik hikâyeler. Ama bunları çok inandırıcı bir biçimde anlatmışsınız. Bunu nasıl becerdiniz?

Bu insanlar gerçek. Filmin gerçekliği de oradan geliyor. Bir şeye siz inanıyorsanız, anlatacağınız şey ne kadar bilinmeyen ve ne kadar ekstrem olursa olsun inandırırsınız. İnanıyorsanız, inandırırsınız. Bekir’in hikâyede Uğur’un gençliği olarak pırlanta diye anlattığı bir kız var. Ben Tozkoparan’da işportacılık yaparken bu kızı tanıdım. Alkolik bir zabıtanın kızıydı bu. 17 yaşındaydı. İnanın her cumartesi semt pazarına inerdi. Bir ritüel gibiydi bu onun için. Saat üç civarında ki, pazarın en yoğun olduğu zamandı, bu kız pazara girerdi, nasıl bir ifade ve yüzse, önüne bakarak ama herkese bakarak şöyle bir yürürdü, pazarda on beş dakika hayat dururdu. Bütün satıcılar bu kıza bakardı. Aylarca bu kız benim hayallerimde yaşadı.

Peki, filminizde bir de pezevenk ve fahişe var. Filminizde sevdiği kadını satan erkek zorlanıyor ama kendini satan kadın sanki pek zorlanmıyor. Kendini satmak başkasını satmaktan daha mı kolay sizce?

Değil. Gerçi bu Uğur’la Bekir’in kişilikleri arasındaki farkla ilgili bir şey ama tabii bir de erkekle kadına yüklenen anlam farkının ortaya çıktığı bir durum bu. Bu ülkede kadının fahişelik yapması kabul edilmiş bir olgudur. Ama erkeğin kadını satması pek normal değildir. Toplum erkeği kınar. Fahişelik pezevenklikten daha normaldir. Çünkü fahişeliği kadın, pezevenkliği erkek yapar.

Ayrıca filminizde erkekler acı çekiyorlar hep. Kadınlar ise durumlarını kabullenmiş görünüyorlar. Kadınlar acı çekmiyorlar mı sizce?

Elbette çekiyorlar. Aşk meselelerinde de kadın erkekten daha güçlü ve tutarlı. Kadın acısına boyun eğiyor ve bu boyun eğişi bir karşı duruş şeklinde de yaşıyor. Acısını çok fazla etrafına bulaştırmıyor. Erkek ise bulaştırıyor, acılarını daha göstererek yaşıyor.

Siz henüz iki film çektiniz. Yeni bir isim olarak ortaya çıktınız. Türk sineması size nasıl davranıyor?

Bir kısım yaptıklarımı gerçekten takdir ediyor. Ama bir kısım var ki, şu anda ciddi bir şekilde söz sahibi olanlar bunlar, meseleyi sanki bir iktidar çatışması içinde ele alıyorlar. Zamanında yanında çalışıp ofis boyluğunu yaptığım, emeğim geçmiş bazı yönetmenler bugün beni görünce selam bile vermiyorlar. Oysa ben onların alanlarına da, kaynaklarına da karışmıyorum. Alıştığım, bedelini çokça ödediğim bir dünya benim bu.

Filminizin oyuncusu Güven Kıraç, Tanju Gürsu’yu dublajlı oynamakla suçladı. Bir oyuncunun dublajlı oynaması onun oyunculuğunu eksiltir mi?

Hayır. Eğer cesaretleri varsa bunu Tanju Gürsu’nun bir sorunu olarak tartışmasınlar. Bunu Türk sinemasının bir sorunu olarak tartışsınlar. Bu insanlara bu oyunculuk yöntemini dayatanlar yönetmenlerdir, prodüktörlerdir. Eğer cesaretleri varsa sorunu buradan deşsinler. Ama eğer sorun Tanju Gürsu’nun aldığı ödülse, o zaman da çıksınlar açık açık düşüncelerini söylesinler.

Bundan sonraki film projeniz ne?

Gene feragat ve arınma temasıyla ilgili bir yolculuk öyküsü olacak. Şubat, Mart ayında çekeceğim.

Neşe Düzel. Yeni Yüzyıl. 1997.

08 Şubat 2010

Zuhal Olcay'ı, Haluk Bilginer'i beğeniyorum


Haluk Bilginer’i değil de Zuhal Olcay’ı ben de beğeniyorum. Nedir bu başlık şimdi? Sinema dergisi her sayısının en arkasında yerli oyuncularla, aynı sorularla röportaj yapar. Bu oyuncular genelde dünya sinemasını pek takip etmedikleri için en beğendiğiniz oyuncular listesinde bu iki ismi sık anarlar. Onlara bir gönderme yaptım. Ben de bu röportajı kendi kendime yaptım. Röportaj serisini başlatmayı düşünüyordum zaten uzun zamandır. Kendi kendime röportaj yaparak bu seriyi başlatmış oluyorum böylelikle.

Sinema: Favori filmleriniz nelerdir?
B.D: Cevap
burada.
Sinema: Favori yönetmenleriniz kimlerdir?
B.D: Sinemayı öncelikli olarak bir yönetmen sanatı olarak görürüm. Benim için asıl star yönetmendir. Dünya tarihinde yaşamış en önemli şahsiyetlerden birinin Hitchcock olduğunu düşünüyorum. O bir numaradır benim için. Roman Polanski, Joel Coen, Brain De Palma, Stanley Kubrick, Tim Burton, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Dario Argento, Clint Eastwood, David Lynch, Terence Malick, Michael Haneke, Woody Allen, Ridley Scott, John Carpenter, Darren Aronofsky, David Fincher, Sergio Leone, Theo Angelopoulos, Alejandro Gonzalez Inarritu, Krzysztof Kieslowski, Michael Mann, Jim Jarmusch, Billy Wilder (garantidir), Elia Kazan, Emir Kusturica, Fatih Akın, Francis Ford Coppola, Hal Ashby.
Yerlilerden ise Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem, Tunç Okan, Ömer Vargı, Cemal Şan, Tayfun Pirselimoğlu, Özcan Alper, İnan Temelkuran olabilir favorilerim.
Yabancılarda klasikler, yerlilerde ise çağdaş yönetmenler listeyi domine ediyorlar. Bunun sebebi Türk sinemasında yeni yeni kıpırdanmaların başlaması, eski yönetmenlerin birkaç istisna dışında hep kötü filmler çekmiş olmalarıdır. Dünyada en iyi sinemayı Amerikalıların yaptıklarını düşünüyorum. Acı ama gerçek böyle.

Sinema: Hangi oyuncuları beğeniyorsunuz?
B.D: Sırasıyla De Niro, Nicholson, Pacino ve Hoffman benim kare asımdır. Bunlardan bir alt seviyede Steve Buscemi, Edward Norton, Gene Hackman, Gary Oldman, oyuncu olarak Clint Eastwood ve Woody Allen, Coenlerin filmlerindeki John Turturro, John Goodman, Matt Damon, Bruce Willis, Mel Gibson, Danny Trejo, Stanley Tucci, Seth Rogen. Unuttuklarım mutlaka olmuştur. Biraz seksist bir yaklaşım olacak ama kadın oyunculardan beni çok etkileyen bir oyuncu yok.

Sinema: Çalışmak istediğiniz yönetmenler kimlerdir?
B.D: Favorilerim arasında listelediğim yerli yönetmenler bu soruya cevabımdır.

Sinema: Yarısında çıktığınız bir film var mı?
B.D: Yok, ama nedense Cars’ı (Arabalar, John Lasseter, Joe Ranft, 2006) yarıda bıraktım. Sebebini hatırlamıyorum, fakat vazgeçmedim o filmden.

Sinema: İş gereği bulunduğunuz en acayip mekan neresiydi ve orada neler yaşadınız?
B.D: Mesleğim öğretmenlik. Toplamda 56 öğrencisi olan bir lisede, toplam mevcudu dört olan bir sınıfta derse giriyordum. Bir keresinde iki tanesi gelmedi. Çok çok sıkıcıydı.

Sinema: Sizce son 10 yılın sinema olayı nedir?
B.D: marlonbarando bloğunun açılması… Şaka bir yana, etkisini ilerde hissedeceğimiz 3d teknolojisinde yaşanan gelişmeler.

Sinema: Mutlaka oynamak istediğiniz bir rol veya içinde bulunmak istediğiniz bir proje var mı?
B.D: Milliyetçi duygular okşanmadan İstanbul’un fethinin etkileyici ve objektif bir şekilde filme çekilmesini isterim. Film, o dönemde insanlar hangi dilleri konuşuyorsa o dillerde olsun. İçinde aşk olmasın. Yönetmeni de ben olayım. Zeki Demirkubuz bir müzikal çeksin.

Sinema: İdealinizdeki set ve yönetmen nasıl olmalı?
B.D: Yönetmen olaya tamamen hakim olduğunu herkese hissettirmeli. Doğaçlamalara izin verilmeli ama oyuncular kendi haline de bırakılmamalı. Prodüksiyon anlamında hiçbir şey aksamamalı.

Sinema: Çocukken ne olmak isterdiniz?
B.D: Net bir fikrim yoktu.

Sinema: Hangi konuda güçlüsünüz?
B.D: Çalışkan ve sakin biri olma özelliklerimi seviyorum. Başkaları da var tabi. (gülücük işareti)

Sinema: Hangi konuda zayıfsınız?
B.D: Çabuk demoralize olabiliyorum; ancak çabuk da toparlayabiliyorum.

Sinema: Batıl inançlarınız var mı? Doğaüstü olaylara inanır mısınız?
B.D: Yoktur, inanmıyorum.

Sinema: Ölümden sonra ne var?
B.D: Bu sorunun bir sinema dergisinde ne işi var diye sormak istiyordum yıllardır. Bunu bilemezsiniz, buna inanırsınız ya da inanmazsınız.

Sinema: En büyük hayaliniz nedir?
B.D: En büyük hayalim yönetmen olmak. Kafamda bazı senaryo projeleri de yok değil.

Sinema: Favori kelimeniz nedir?
B.D: Yok. Bütün kelimelere eşit mesafedeyim. Küfürler hariç.

Sinema: Bundan on yıl önceye dönseniz kendinize ne öğüt verirdiniz?
B.D: Daha çok film izle ve bir şeyler yaz derdim.

Sinema: Sabırsızlıkla beklediğiniz bir film, konser, sanat olayı var mı?
B.D: Göreceksiniz, Tim Burton Dr. Jekyll & Mr. Hyde’ı sinemaya uyarlayacak ve başrolde Depp oynayacak. Bu projeyi merakla bekliyorum. Çok iyi olacağı kanısındayım. Brain De Palma yine eskisi gibi süper filmler çeksin istiyorum bir de.

Sinema: Hayatınız bir filme çekilse adı ne olurdu?
B.D: Film adlarının çok önemli olduğunu düşündüğümü birkaç kez blogda yazmıştım. Benim hayatımda filme çekilecek kadar önemli bir şey olmadı, o yüzden bir şey diyemeyeceğim.

Sinema: Yeni bir sinema projeniz var mı?
B.D: Yeni değil de bir tane sinema projem var. Adı da Pazar, Pazartesi, Perşembe olacak. Bu günlerde gazetede yazı yazan bir köşe yazarının, hayatında işlerin iyi gitmediği bir üniversite öğrencisiyle yazıları aracılığıyla konuşması ve gelişen, karmaşıklaşan olaylar üzerine.