Listeleme Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Listeleme Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2011

"Üç Arkadaş" (1958) ve en sevdiğim on Türk filmi

Garez'lerle ilgili yazımda bahsetmiştim: sinema tarihinde aynı yönetmen tarafından iki kere çekilmiş film olarak bir Hitchcock'un "The Man Who Knew Too Much/Çok Şey Bilen Adam"larını bir de Memduh Ün'ün "Üç Arkadaş"larını biliyorum diye. Sinan Çetin denen soytarının bir de tv yorumu çektiğini öğrendim ama televizyon için çekilen filmleri sinema olarak kabul etmiyorum. Çook uzun yıllardır izlemek istediğim 1958 yılı versiyonunu youtube'da bulunca hemen izledim. 1971 versiyonunu televizyonda çok izlemiştim. Okuduğum kitaplarda sürekli övgüye boğulan ilk versiyon, birçok ankette en iyi Türk filmlerinden biri olarak karşıma çıkıyordu. Agah Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü'nden alıntılıyorum: Sevgi dayanışmasıyla, şiirsel anlatımıyla Türk sinemasınında yeni bir dönemi başlatan film. Buna karşılık Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Cannes Film Festivali'ne katılmasına izin vermedi. Türk sinemasında yeni bir dönem açtığı bir gerçek. Arzu filmin halk sinemasına kadar giden; sıcak, samimi insan hikayelerinin prototipi sayılabilir. Fakat günümüzden bakınca birçok eksikliği olduğu gözlerden kaçmıyor. Benim izlediğim kayıttan mıdır bilmiyorum filmde hiçbir şeyi doğru dürüst seçemedim. Işıklandırma çok kötüydü. Oysa o yılların İstanbul'undan çok ilginç sekanslar barındırıyor film. İnşaat halindeki Hilton otelini görebiliyoruz örneğin. 1971 versiyonunun ve Türk filmlerinin yüzde 90'ının muzdarip olduğu inandırıcılık sorunu orada öylece duruyor. İlla bir seçim yapılacaksa ben 1958 versiyonuna saygı duymakla beraber ben 1971 versiyonunu tercih ederim. Bu filmi internette aramayı neden aklından geçirdin derseniz, uzmantv.com'da rastgeldiğim bir video yüzünden. Bu videoda Atilla Dorsay Türk sinemasının en iyi beş filmini seçiyordu:
1- "Susuz Yaz", 2-"Üç Arkadaş", 3-"Uzak", 4-"Vesikalı Yarım", 5-"Yol"

Bu filmlerden bir tek "Susuz Yaz"ı izleyemedim. Benim listemi aşağıda bulacaksınız. Bu listeyi yapmadan önce üşenmeden Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü kitabını açtım ve kaç Türk filmi izlediğimi saydım. 1917'den beri yaklaşık 4000 adet Türk filmi çekildiği düşünülüyor. Ben bunlardan 1000 tanesini izlemişimdir diye düşünüyordum ama yaklaşık 350 tanesini izlemişim. Bazı filmeleri iki, üç, dört...on kere izlediğim için böyle bir yanlgıya düşmüş olmalıyım. Bu 350 film içerisinde benim en sevdiğim on film alfabetik sırayla şöyle:

"Canım Kardeşim", Ertem Eğilmez, 1973.
İştah açıcı sahnelerimde hakkında yazı yazmıştım. Naiflikte sınırları zorlayan, üst düzey bir sanat şaheseri.

"Her Şey Çok Güzel Olacak", Ömer Vargı, 1998.
Bana hiçbir zaman samimi gelmeyen Cem Yılmaz'ın en sevdiğim performansı. Bak yine onunla andık filmi. Oysa filmin sahibi Ömer Vargı. Bayılırım kaliteli suç komedilerine.

"Masumiyet/Kader", Zeki Demirkubuz, 1997,2006.
Yine bir esnafnık yapıyorum ve iki filmi bir maddede gösteriyorum. Her zaman insanın içindeki kötülüğün peşinde olan Demirkubuz bu filmlerde aradığını bulmuş ve gösteriyor.

"Otobüs", Tunç Okan, 1976.
Çok etkileyici bir insan dramı daha. İsviçre'nin ortasına bırakılan Anadolu köylüsü sanki pas hatası yapmış Xavi gibi..

"Sarı Mersedes", Tunç Okan, 1992.
Topu topu üç filmi olan Okan'ın iki filminin bu listeye girmesi ilginç olmuş. Çok ilginç bir insan dramı, sürükleyici bir yol hikayesi, fetiş bir araba...Bunlar beni çok cezbediyor.

"Sonbahar", Özcan Alper, 2008.
Alfabetik sıra yapmasaydım büyük ihtimalle bir numara bu olurdu. Nakavt eden bir film.

"Tabutta Rövaşata", Derviş Zaim, 1996.
Yazımdaki tanım çok hoşuma gitti, tekrarlıyorum. Sınıfa giren öğretmenin eline tutuşturulan Yaramazlar listesinin en üstünde yer alan bir film..

"Uzak", Nuri Bilge Ceylan, 2002.
Katıksız bir başyapıt. Sinemada, visidide, bilgisayarda, tvde her yerde izledim ve hep aynı duygusal fırtınaya maruz kaldım.  ...na koduğumun faresi..

"Vavien", Taylan Biraderler, 2009.
Bir Türk filminden Coen kardeşler tadı alabildiysem elbette ki listeme koyacaktım o filmi.

"11'e 10 Kala", Pelin Esmer, 2009.
Tutkuyla bir işin peşinden giden insanları çok takdir ederim. Bu filmdeki yaşlı adamın yaptığı da bu. Büyüleyici bir film benim için. İnsanların yüzde sekseninin sıkılacağı, sonunu getiremeyeceği garanti ama.

04 Temmuz 2011

10 adet sempatik yan karakter

"Dances with Wolves/Kurtlarla Dans"ı izlerken filmdeki kurdun yani Two Socks/Çift Çorabın ne kadar sempatik olduğunu fark ettim ve böyle bir liste hazırlamalıyım diye düşündüm. Bazen filmlerde öyle sempatik karakterler karşınıza çıkıyor ki kısacık rollerine rağmen filme oldukça önemli lezzetler katabiliyorlar. Buna rol çalmak da denebilir bazı karakterler için. Sinema tarihi bu tür rol çalmalar sayesinde süper star olmuş yıldızlarla doludur. Örneğin Brad Pitt. "True Romance/Çılgın Romantik" filmindeki sempatik kanepe insanı karakteriyle dikkatleri çekmiş ve sonrasını biliyoruz. Örneğin Kemal Sunal. "Tatlı Dillim" filmindeki basketbol oyuncularından biri rolüyle seyirciyi tavlamayı başarmış ve giderek başrollere yükselmiştir. Listeyi yine alfabetik sıraya göre yapacağım. Gecenin bu saatinde hangisi daha sempatik diye düşünemeyeceğim:

Blunted
"Apocalypto", Mel Gibson, 2006.
Hani şu filmin başında kandırılıp Tapir testisleri yedirtilen yerli. Saflığıyla, filmin sınırlı süresine tekabül eden mutlu anlara bayağı katkıda bulunuyor. Bu listeye koyabileceğim kadar sempatik bir karakter barındıran filmde unutulmaz da bir şerefsiz performansı var.   

Böcek
"Yusuf ile Kenan", Ömer Kavur, 1979.
Belki de en son izlediğim dizi olan "Kaygısızlar"daki Eleman rolüyle hatırlanan Yalçın Avşar, Kavur'un bu olağanüstü güzel filminde de çok sempatik bir karaktere hayat veriyor. Her türlü kanunsuzluğa meyilli olmasına rağmen seyircide inanılmaz bir pozitif enerji oluşturuyor ve trajik ölümü seyirciyi çok ama çok üzüyor.

Donny
"The Big Lebowski/Büyük Lebowski", Joel Coen, 1998.
Film boyunca çok sık konuşmamasına rağmen sürekli Walter'ın shut the f**k up, Donny azarlamalarıyla muhatap olsa da Donny'nin sempatikliği ve safça sarf ettiği replikler seyircide hoş duygular uyandırıyor. O da ölüyor.

Dwayne
"Little Miss Sunshine/Küçük Gün Işığım", Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006.
Hani şu konuşmama yemini eden genç. Pilot olma hayali uğruna gösterdiği çabayı takdir etmemek imkansız. Ve o meşhur repliği kullandığı sahne çok etkileyici. Sonra filmdeki her karakter gibi o dayanışma ruhu içinde çok sempatik geldi bana.

Georgette
"Amelie", Jean-Pierre Jeunet, 2001.
"Amelie"deki hastalık hastası sigara satıcısı kadın. Bu film de tıpkı bir önceki maddedeki film gibi bir sempati bombardımanı ve ben bu karakteri en sempatik yan karakter olarak değerlendirdim. Hayatının aşkını bulduğu süreçteki sahneleri gerçekten çoook güzel (kız replikleri).

Osman
"Muhsin Bey", Yavuz Turgul, 1987.
Osman Cavcı da tıpkı benim adamım Steve Buscemi gibi bana her filmde sempatik gelmiştir. Bu filmdeki üçkağıtçı yardımcı eleman rolü her şeye rağmen çok sempatiktir. At yarışlarına olan düşkünlüğü Muhsin beye sempatik gelmese de o da aslında filmde selamlanan o eski iyi insanlardan birisidir.

Penny Lane
"Almost Famous/Şöhrete Bir Adım", Cameron Crowe, 2000.
Penny Lane bir Groupie. Yani Rock konserlerinden sonra kapıda bekleyip grup elemanlarıyla düzeysiz ilişkiler yaşayan kızlardan biri. Bazen onlarla uzun süre de beraber olabiliyorlar. Ama terminolojideki tanımları gereği onlar için önemli olan bir Rock starının yanında olmak. Hep dalga geçilirler ve ciddiye alınmazlar. Bu filmde de Penny Lane çok tutarlı bir insan değil doğal olarak ama her daim muhafaza edilen melekvari sunumuyla seyircide bir sempati yarattığı gerçeği inkar edilemez.

Spike
"Notting Hill/Aşk Engel Tanımaz", Roger Michell, 1999.
İlk yazılarımdan birine konu olan Spike karakteri, "Notting Hill"e sempati üstüne sempati katıyor. Hem hiç kimsenin istemeyeceği hem de herkesin isteyeceği bir ev arkadaşı modeli.

Two Socks
"Dances with Wolves/Kurtlarla Dans", Kevin Costner, 1990.
Bu yazıya ilham veren Çift Çorap karakteri filmin doğa savunucusu yanına en çok katkı veren ögelerden biri. Hem çok sempatik hem de ölerek filmin dramatik boyutuna çok büyük katkı sağlıyor. Bence Çift Çorabın ölümü kadar seyirciyi hüzünlendirecek çok az ölüm sahnesi vardır sinema tarihinde.

Wilson
"Cast Away/Yeni Hayat", Robert Zemeckis, 2000. 
Wilson karakteri ne bir insan ne de bir hayvan. Bir voleybol topu. Issız adaya düşmüş Chuck Noland insanının en iyi arkadaşı. Sadece onunla dertleşiyor. Ve gerçek bir karaktermiş gibi seyircide sempati uyandırıyor. Noland'ın vefasızlık girişimi seyirci tarafından kabul görmüyor ve o da hemen özür diliyor zaten. Çok iyi bir filmden çok iyi bir yan karakter daha.

14 Haziran 2011

En sevdiğim on savaş karşıtı film


İnsanlık tarihinin başlangıcıyla birlikte 14.500 savaşın çıktığı, bu savaşlarda üç buçuk milyar insanın öldüğü ve sadece 300 yılın savaşsız geçtiği tahmin ediliyor. Daha geçtiğimiz günlerde Libya'ya gemilerini ilk gönderen ülke olan Türkiye de çocuklarına savaşlarla, bir yerleri fethetmeyle övünmeyi öğreterek sağlıksız nesiller yetiştiriyor. Kan, gözyaşı ve tecavüz anlamına gelen fetihlerin bu topraklarda neler ifade ettiğini biliyoruz ama Avrupa'ya çıkınca hanyayı konyayı anlıyorsunuz. Lise tarih kitaplarıyla gerçek hayatın ne kadar farklı olduğunu o zaman anlıyorsunuz. Bu savaşların filmleri de var elbette. Nasıl geçirdik, şöyle yendik, böyle yüce ırkız diye bağıran filmleri hiç sevmem. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bugün favori savaş karşıtı filmlerimi yazacağım. Savaş karşıtı filmden, savaşın insan psikolojisi üzerine bıraktığı tahribatı resmeden filmleri kastediyorum. Rambo gibi bu tahribattan bile amigoluk çıkarmaya çalışan filmler de var elbette ama onlar yazımın konusu değil. Daha önceki Top 10'larımın aksine bu sefer alfabetik sırayı izleyeceğim; çünkü gerçekten hangisinin en iyi, hangisinin biraz daha az iyi olduğuna karar veremiyorum.

1- "Apocalypse Now/Kıyamet", Francis Ford Coppola, 1979.
Tesadüfe bakın, mutlaka ve mutlaka en iyiyi seçmek zorunda kalsam kesinlikle ilk üçte yer alacağına emin olduğum film alfabetik sıraya göre birinci sıraya geldi. Joseph Conrad'ın "Heart of Darkness" romanının Vietnam'a uyarlanması olarak tarif edilen film, çekim süreciyle birçok çalkantıya sebep olmuştu. Zar zor biten film Marlon Brando'nun bir tanrı-oyuncu performansını da barındırıyor. Redux versiyonunu izlemeyi uzun zamandır istiyorum, umarım bu yazı vesile olur. Gerçekten kıyametvari bir atmosfer yaratıyor ve savaşın tüm namussuzluğunu hissediyorsunuz.

2- "Birdy", Alan Parker, 1984.
80lerin gözde yönetmeni Alan Parker'dan muhteşem bir film. Blogların kapalı olduğu dönemde izlemiştim "Birdy"i ve gerçekten o dönem hakkında yazı yazmak istemiştim, bu filmi kitlelere (!) tanıtmak istemiştim. Savaş öncesinde arkadaş olan ve toplumla entegre olmada sorunlu iki arkadaşın, savaştan sonra yaşadıkları fiziksel ve psikolojik yıkımı dehşetengiz bir şekilde anlatıyor. Her ne kadar ben küfür etmesini sevmesem de muhtemelen film bittiğinde küfürlerle kalkarsınız yerinizden. 

3- "Born on the Fourth of July", Oliver Stone, 1989.
Bir önceki yazımın konusu olan film, üzerinden üç gün geçmesine rağmen hala üzerimde etkileri olan bir film. Tekrar Oliver Stone'a helal olsun diyorum.

4- "Full Metal Jacket", Stanley Kubrick, 1987.
Bu da yıllar geçmesine rağmen hala üzerimde etkisi olan bir film. Film iki bölümden oluşuyor ve ikisi de birbirinden beter. İlk bölüm askerlerin eğitim aşaması, ikinci bölümse sahada geçiyor. İlk bölümdeki R. Lee Ermy'nin canlandırdığı drill sergeant (eğitim çavuşu) Hartman performansını kim unutabilir? Şerefsizliğin kitabını yazıyor adam resmen. Ya er Pyle'ın intiharını kim unutabilir? Feci bir şekilde bir daha izleyesim var.

5- "Jacob's Ladder/Dehşetin Nefesi", Adrian Lyne, 1991.
Genelde suya sabuna dokunmayan filmler çeken Lyne'den beklenmeyecek kadar sert bir film "Jacob's Ladder". Post-Vietnam sendromunu işliyor ve halüsinasyonlar gören bir veteranla ilgileniyor. Bu halüsinasyonların çok etkili bir şekilde sunumu filmi unutulmaz kılıyor. Kasvetli-tuhaf atmosfer yaratımıyla izleyenleri tedirgin eden, dediğim gibi çok sert bir film.

6- "Platoon/Müfreze", Oliver Stone, 1986.
Stone'un Vietnam üçlemesinin ilk ayağı olan "Platoon" da akıllara ziyan bir film. Çavuş Elias'ın zihninde geçen sarsıcı düşünceleri, izleyici de bire bir hissediyor ve sanki savaşın içerindeymiş gibi psikolojik yıkıma uğruyor. Filmle ilgili hatırladıklarım bunlar, izleyeli çok zaman olmuş.  

7- "Schindler's List/Schindler'in Listesi", Steven Speilberg, 1993.
Öyle kebap bir askerlik yaptım ki ben, çok iyi bir sinema sistemi olan bir sınıfta her gün bir film izlerdim. O sınıfta izlediğim filmler içersinde ben en çok etkilemiş olan iki filmden biridir 195 dakikalık "Schindler's List". Diğeri de "One Flew Over the Cuckoo's Nest/Guguk Kuşu". Tıpkı Lyne gibi suya sabuna dokunmayan Speilberg'den, biraz da kendi hissettiği acılar dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş en etkileyici filmlerden biri geldi 1993 yılında. Dönemin ruhunu ve yaşanan olayın trajedisini hissettirmesi için siyah beyaz çekilen film, nutkunuzun tutulmasına sebep olacaktır.

8- "The Deer Hunter/Avcı", Michael Cimino, 1978.
Daha önce klasik sahne serisinden değindiğim "The Deer Hunter" da savaşın öncesini, anını ve sonrasını işleyen bir başyapıt. Bu filmlerde genelde savaşa giderken verilen gaz, savaş anında tanık olunan akıl almaz olaylar ve dönüşte hissedilen tükenmişlik duygusu çok başarılı bir şekilde veriliyor "The Deer Hunter"da. Filmde ayrıca efsanevi bir De Niro ve Streep performansı da mevcut.

9- "The Pianist/Piyanist", Roman Polanski, 2002.
Henüz çocukken anne ve babasıyla Yahudi toplama kampına götürülen, burada annesini kaybeden, sonrasında kaçıp kurutulan Polanski'nin hayatı gerçekten de film gibi. Bu acıyla elbette hesaplaşacaktı. "The Pianist" unutulmaz bir başyapıt oldu. Toplama kampına gönderilen piyanist Szpilman'ın dramı katlanılacak gibi değildi. Her anlamda çok etkileyici bir film. Dün sohbet ettiğim İslamcı biri (aynı zamanda bir HES şantiye şefi) Yahudileri boğmak istiyorum dedi.  İsrail devletinin günümüzde en kalleş emperyalist politikalara sahip olduğunu biliyorum ama o kişi bu filmi izlemişse neler hissetmiştir gerçekten çok çok merak ediyorum.

10- "The Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat", Terrence Malick, 1998.
Tesadüfe bakın yine ilk üçe koyacağım bir film listenin en sonuna gelmiş. 1998 yılı ilginç bir yıl oldu. Aynı dönemde geçen çok iyi iki film çekildi bu yılda. Biri Speilberg'in klasik hikaye anlatımı tarzıyla kotardığı ve  kahraman kültüne teslim olmuş filmi "Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak", diğeriyse klasik sinema formlarının dışarısında kalan Terrence Malick'in ayrıksı filmi "The Thin Red Line". Çok kafa yormadan iyi seyirlik bir takip hikayesi izlemek isterseniz Speilberg'in filmini izlemelisiniz. Bu filmden sonra savaş karşıtlığınız bir üst seviyeye çıkmaz ama gerçekten iyi bir iş izlemiş olursunuz. Malick'in filmini sıkılmadan izlemeniz biraz zor; çünkü hiçbir şey olmuyor gibi görünmektedir. Oysa gördükleriniz savaşın müthiş yanlışlığından ve aslında hayatın ne kadar güzel bir şey olduğundan başka bir şey değildir. Savaşların ve emperyalist ilişkilerin dümdüz etmeye çalıştığı insani değerleri hatırlarsınız. Ama elbette ki oskar kafa karıştıran filme gitmeyecektir.

11 Haziran 2011

En sevdiğim 10 yönetmen


Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:

1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg

Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:

10-  Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.

9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.

8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).

7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.

6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin. 

5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.

4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.

3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.

2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre. 

1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.

24 Mayıs 2011

Bir öğrenci Top 10'u


Harika movie-buff öğrencilerim var. Bunlar 16-17 yaşlarında olmalarına rağmen mükemmel bir altyapıya sahipler. Serhan Köse de hocam 2011'in Bolu'sunda "Mulholland Dr./Mulhollan Çıkmazı"nı konuşacağım kimse bulamıyorum deyince kendisinden bir Top 10 istedim. "Mulholland Dr."ı konuşmak isteyen bir öğrenciye sahip olmak gerçekten bir ayrıcalık olmalı diye düşünüyorum. Zira %70'i hayatında bir tek kitap bile okumamış bir toplumda yaşıyoruz. İşte liste:

1) Pulp Fiction
2) Fight Club
3) Dark Knight
4) The Big Lebowski
5) No Country For Old Men
6) LOTR
7) Seven
8) Inception
9) Mulholland Dr.
10) Life Is Beautiful


Ben de bu filmlerin hepsinin mükemmel filmler olduğunu düşünüyorum. Dokuzdan aşağı puan verdiğim bir film yok. Yanlış anlaşılmasın ben otoritenin sesiyim triplerinde değilim. Sadece zevkimiz uyuşuyor demek istiyorum. Listenin beş tanesi 90lardan gerisi milenyumdan. Kendisine nacizane biraz daha eskilere de eğilmesi gerektiğini tavsiye edeceğim. Oralarda da mükemmel işler bulacaktır. Fincher, Coenler ve Nolan'dan ikişer film var. Demek ki öğrencimiz sinemayı var edenin büyük oranda yönetmen olduğunu kavramış. Bir de benim üç sene önce vediğim Top 10 listeme bir göz atalım:

1-Rear Window (Arka Pencere), Alfred Hitchcock, 1954.
2-Taxi Driver (Taksi Şoförü), Martin Scorsese, 1976.
3-Psycho (Sapık), Alfred Hitchcock, 1960.
4-Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin), Sergio Leone, 1966.
5-Se7en (Yedi), David Fincher, 1995.
6-Kill Bill Vol:1, Quentin Tarantino, 2003.
7-The Big Lebowski (Büyük Lebowski), Joel Coen, 1998.
8-The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
9-Rope (Ölüm Kararı), Alfred Hitchcock, 1948.
10-Dressed to Kill (Öldürmeye Hazır), Brian de Palma, 1980.

İki tane tutturmuşuz. Bu arada bu listeyi güncellemem lazım diye düşünüyorum. Üç sene önceki düşüncelerimle, bilgi birikimimle, sinema zevkimle şimdikiler aynı olmadığı için değişiklikler olacaktır eminim. Tarantino gibi orada burada birbirini tutmayan Top 10'lar mı yayınlasam acaba? 

15 Aralık 2010

Bana göre milenyumun en iyi 15 filmi


Sinema dergisinin yaptığı anketle ilgili düşüncelerimi yazarken ilerleyen günlerde benim en iyi 15 film listemi yayınlayacağımı yazmıştım. Bu listeyi hazırlamak kolay olmadı. İlk başta elimde 21 film olduğunu gördüm ve zor bir eleme sürecinden sonra ancak 15'e indirebildim. Elediğim diğer altı filme de acıyorum; fakat hayat bu...Birileri klübe girer, birileri giremez. Arşivimden sekiz ve üstü not verdiğim filmleri seçerek bu listeyi hazırladım ve ilginç bazı istatistiklerle karşılaştım. İstatistiklerle uğraşmayı çok severim bu arada. O yüzden bu aralar futbolda Barcelona takımını takip etmeyi çok seviyorum. Mesela geçen haftaki maçta 938 pas yaptılar. Konuyla ilgili ilginç bir yazı için tıklayınız. Neyse biz konumuzdan fazla uzaklaşmayalım. Nedir bu karşılaştığım ilginç istatistikler? Sinemada beni en çok etkileyen dönemin 70ler olduğunu sanıyordum, meğer ben 90larcıymışım. Arşivimde 70lerden 114 film mevcutmuş. Sekiz ve üstü not verdiğim film sayısı 44, yani yüzde 38. 80lerde durum 148'e 62, yani yüzde 41. Bu yazının konusu olan milenyum dönemi (2000-2010) film sayısı 418 ve sekiz ve üzeri not alan film sayısı 134, yani yüzde 32. Ve 90lar yüzde 47'lik oranla birinci. 223 film ve çok iyi film notu alan film sayısı 107. Yani 2007'de AKP'nin aldığı oy oranına eşit. Şüphelenmeli miyim? Ben yine konudan sapmadan şu listeye başlayayım en iyisi...  

15- "The Hangover/Felekten Bir Gece", Todd Philips, 2009.
İzlediğim zamanda gaza gelerek "The Big Lebowski"den bile daha iyi tanımını geri alıyorum şu anda ama gerçekten beş dakika rahat bırakmayan bir film. Nasıl senaryo zanaatçılığı yapılıra tokat gibi bir cevap. Bu da fazla lümpen bir tanım oldu da neyse. Yarılacaksınız.

14- "Memento/Akıl Defteri", Christopher Nolan, 2000.
Benim gibi bulmaca, bilmece çözmeyi pek sevmeyen birinin bu filmi çok tutması ilginç aslında. Hala Nolan'ın en sevdiğim filmi olma özelliğini sürdüren "Memento", zihin jimnastiğinin sinemada babası sayılabilecek bir film. Tarkovski'nin "Stalker/İzci"siyle atışır bana göre.

13- "3-Iron/Boş Ev", Kim Ki-Duk, 2004.
Korku olmayan en sevdiğim Uzakdoğu filmidir "3-Iron".Bu filmi Bin-Jip adıyla duymuş olabilirsiniz. Takipçilerim bu konudaki görüşümü bilirler. Tekrarlamayayım. Olağanüstü hikayesi ve insanı sinir edecek kadar iyi olan minimalist görüntü yönetimiyle büyüleyici bir film. Bir Güney Kore filminde Arapça bir şarkı inanılmaz bir etki yaratıyor desem hadi canım der misiniz?


Gafsa  de Natasha Atlas
Yükleyen saphir18. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

12- "The Pan's Labyrinth/Pan'ın Labirenti", Guillermo Del Toro, 2006. 
Faşizm ancak bu kadar etkili anlatılabilirdi. Fantazi ve acı gerçekleri bu kadar iyi harmanlayan başka bir film daha bilmiyorum. Sinemanın bir büyüsü varsa bu film o büyüyü tüm hücrelerinize üflüyor olmalı. Şu ana kadar izlediğim en iyi İspanyol filmi diyebilirim.

11- "Uzak", Nuri Bilge Ceylan, 2002.
Sanat filmine burun kıvıranlardansanız, bu filmde dört beş dakika boyunca bir adamın sigara içme sahnesi olduğunu hatırlatayım da uzak durun. Konuşmak yerine göstererek anlatmayı tercih eden filmlerden "Uzak". Aslında farkında olmadan her gün onlarca kez karşımıza çıkan iletişimsizlik üzerine çok ilginç tezleri var. Basitliğin görkemini yakalamada kendisini alt edebilecek çok az film vardır bana göre. 

10- "LOTR/Yüzüklerin Efendisi", Peter Jackson, 2001-2003.
Burada bir esnaflık örneği sergileyerek bir üçlemeyi tek bir film gibi aldım. Aşağıdaki etiketler bölümünde Listeleme kültürü'ne tıklarsanız bunu daha önce de yaptığımı görürsünüz. Başlı başına bir sinema fenomenidir bu üçleme. Çok şey söylemeye lüzum yok bence.

9- "Amerose Perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler", Alejandro Gonzalez Inarritu, 2000.
Meksikalı yönetmen Inarritu'nun adıyla özdeşleşen kesişen hayatlar tarzı filmlerin en ünlüsü. Bu tarzı aslında 1989 yılında Jim Jarmusch "Mystery Train/Gizemli Tren"le başlatmış oluyor fakat nedense altın ayı ödülü hep Inarritu'ya verilir. Yine de "Amores Perros"a laf yok. Bir Latin Amerika destanı. Yürüyen karizma derler ya işte öyle bir film.

8- "Sonbahar", Özcan Alper, 2008.
İzleyip en çok etkisinde kaldığınız film diye geyik muhabbetleri vardır ya, sanırım "Sonbahar" böyle bir kategoride benim için başlara oynayabilir. Bu filmi izleyebilmek için Ankara'ya gittiğimi hatırlıyorum da bir daha izlemek için hala neyi bekliyorum merak ediyorum doğrusu. İşte sinema bu olmalı dedirtecek cinsten bir film benim için.

7- "Requiem for a Dream/Bir Düş İçin Ağıt", Darren Aronofsky, 2000.
Formalist sinemanın en yetkin örneklerinden biri. Gördüğüm en sağlam medya eleştirilerinden biri. Göze şırıngayla bir şeyler enjekte ediyor, daha ne yapsın? Bir canlı bomba adrenaline sahip desem abartmış olmam herhalde.

6- "Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan", Michel Gondry, 2004.
Sinema dergisi yazarlarına göre yedinci sırada olan film benim listemde altıncı sırada. O yazıda da değindiğim gibi, genç kızlarla üzerinde en çok fikir birliğine ulaştığımız şey bu film. Hayır, hayır posterini Facebook profil fotoğrafım yapmayı düşünmüyorum.

5- "Hero/Kahraman", Yimou Zhang, 2002.
Çin tarihinin en önemli filmi olan bu film bir sinema şaheseridir. Çok toplumsal sorunlara parmak basmayan, antik çağlarda Çin'de geçen bir kahramanlık öyküsüdür. Hatta çoklarına göre evet bir Karete Filmi'dir. Çocukluğu bu filmlerle birlikte düşler dünyasına dalarak geçmiş biri olan ben, karete filmlerinin şahını elbetteki listeme koyacağım. Görsellikteki başarısı öyle böyle değil.

4- "Sin City/Günah Şehri", Frank Miller, Robert Rodriguez, 2005.
Kusursuz denebilecek stilize bir anlatım tarzı vardır "Sin City"nin. Çizgi roman uyarlamalarının en başarılı bulunanıdır. Yılan hikayesine dönen devam filmi bir türlü gelmedi. Bir zamanlar Imdb'de Rodriguez sayfasında ha çekti ha çekecek gibi gözüken "Sin City 2" filmi şu anda gözümemektedir. Israrlar bekliyoruz.

3- "Kill Bill", Quentin Tarantino, 2003-2004.
Yine esnaflık yaparak iki filmi tek filmmiş gibi listeye aldım. Bu yazıda da tekrarlıyorum: bu filmi izlerken uyuya kalan erkek kardeşim bana bir şey olursa mezarıma gelmesin. Bir tuhaflık magnum opus'u.

2- "Mulholland Dr./Mulhollan Çıkmazı", David Lynch, 2001.
Yazarların listesinde de ikinci sırada yer alan film benim de ikinci sıramda yer almış. Her şey günlük gülistanlık olduğu için ve hiçbir problem olmadığı için hayattan sıkılan İskandinav ülkeleri halklarına her gün bu filmi izletmek etkili olabilirdi diye düşünüyorum. 

1- "Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek", Clint Eastwood, 2004.
Milenyum filmleri içerisinde beni en çok etkilemiş, bana göre en iyi film Eastwood şaheseri "Million Dollar Baby"dir. Sinemada çokça işlenen kaybetmek ve kazanmak üzerine epik bir drama. Gösterime girdiğinde Sinema dergisindeki eleştirisinde, Murat Emir Eren'in Eastwood'dan Sert Bir Kroşe başlığını hatırlıyorum. Listesinde 13. sıraya koymuş "Million Dolar Baby"yi. O başlık beni çok etkilemişti ve izlemeden filmin 10 numara bir film olduğunu biliyordum. Yanılmadım.

05 Aralık 2010

Milenyumun en iyi 15 filmi

Merkez Dergi Grubu'nun çıkarttığı Sinema dergisi, yazarlarına 2000lerin en iyi 15 filmini seçtirdi. Daha önce okurlarına son 15 yılın en iyi filmlerini seçtirmişti. Ben bizzat kendim kişisel olarak (!) bu tür listeleri incelemeyi severim. Elbette itirazlar olacaktır. Ama yine de koskoca eleştirmen adamların bir bildiği vardır. İlerleyen günlerde yayınlayacağım kendi listemden şu anda beş film görebildim. Buyrun liste:

15- "Le Pianiste/Piyano Öğretmeni", Michael Haneke, 2001.
Haneke'nin en yapı bozucu hatta sinema tarihinin en yapı bozucu filmlerinden biri. Tuhaf karakter yaratımında 10 numara (bu arada bu 10 numara kullanımı şu aralar gençlik arasında çok yaygın. Ota buna 10 numara 10 numara diyorlar. Ağustos ayında İstanbul'a arabasını almaya gittiğim şahıs lastik 10 numara, yakıt tüketimi 10 numara, performans 10 numara, kaporta 10 numara...Kahrolsun klişeci zihniyet). "Amelie" için ayy çok güzelll yorumunu yapanlar, uzak durun.

14- "Lost in Translation/Bir Konuşabilse", Sofia Coppola, 2003.
Bu filmle ilgili o kadar iyi eleştiriler okumuştum ki bulabilmek için Ankara'nın diviksçilerinde yıllarımı harcamıştım. Çok iyi bir filmdi ama listeme girmez sanırım. Film amaçladığının aksine ben de müthiş bir Tokyo'ya gitme isteği uyandırmıştı.

13- "Lat den ratte komma in/Gir Kanıma", Tomas Alfredson, 2008.
Listede izlemediğim tek film. Aslında uzun zamandır aklımdaydı, bu listeden sonra izlemek şart oldu.

12- "The Return/Dönüş", Andrei Zvyaginstev, 2003.
Rusların Yeni Tarkovski olarak kabul ettikleri ismini yazması zor olan yönetmenin ilk filmi. Her sahnesi tablo gibi olan (biliyorum bazıları bu laftan sonra filmden uzaklaştı) film çocuk oyuncu yönetiminde de çok üstün. Zamanında filmle ilgili bir şeyler yazmıştım.

11- "Hable con ella/Konuş Onunla", Pedro Almadovar, 2002.
Almadovar'ın en sevdiğim filmi. Oldukça özgün hikayesi ve etkileyici oyuncu performanslarıyla çok şey vaad eden bir film.

10- "LOTR: The Fellowship of the Ring/Yüzük Kardeşliği", Peter Jackson, 2001.
LOTR'yi üçleme olarak alsalardı itirazım olmazdı. Ben öyle yapacağım. Söyleyecek söz var mı? Tarihin gördüğü en iyi üçlemelerden.

9- "Dancer in the Dark/Karanlıkta Dans", Lars von Trier, 2000.
Björk gibi bir dünya starından bu kadar inandırıcı bir kaybeden yaratmayı başarabildiği için takdir etmişimdir "Dancer in the Dark"ı. Filmin dram yükü de kaldırılacak gibi değilken, bana en uzak tür olan müzikale kayması benim için filmin tek eksiği. Şu anda çok iyi hatırlamıyorum ama müzikal sahneler eğer karakterin hayalinde gerçekleşiyorsa söylediğimi geri alıyorum.

8- "Children of Men/Son Umut", Alfonso Cuaron, 2006.
En büyük itirazım bu filme. Gerek bu listede gerekse de Imdb Top 250'de ne işi olduğunu hala çözebilmiş değilim. Bir iki seneye kadar Top 250'den gidecektir ama maalesef bu listede baki kalacak. 

7- "Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan", Michel Gondry, 2004.
Genç kızlarla üzerinde en çok fikir birliğine vardığımız mevzu bu filmdir herhalde. Bu filmi elde etmek için de iyi mesai harcamıştım zamanında. Gelmiş geçmiş en iyi indie'lerden.

6- "Kill Bill: Vol 1", Quentin Tarantino, 2003.
Ben bir insan tanıyorum, bu filmi izlerken uyuyakaldı. Tanımaktan öte, o kişi benim erkek kardeşim. O gün bugündür görüşmüyoruz kendisiyle. Bana bir şey olursa mezarıma da gelmesin.

5- "Memento/Akıl Defteri", Christopher Nolan, 2000.
Hell, yeah! Nolan da Yeni Kubrick olarak algılanmya başlandı artık. En sevdiğim Nolan filmi. Çok iyi bir zihin jimnastiği mi bakmıştınız?

4- "Spirited Away/Ruhların Kaçışı", Hayao Miyazaki, 2001.
Miyazaki en çok ihmal ettiğim yönetmenlerden biri. Trt'de çıkan Japon çizgi filmlerini anımsattığı için olmalı. Bu adamda bir derinlik var eminim. Zamanında çok iyi değerlendiremediğim bu filmi bir daha izlesem yeni bir şeyler keşfedeceğim, eminim.

3- "There Will Be Blood/Kan Dökülecek", Paul Thomas Anderson, 2007.
Daniel Day-Lewis'in destansı performansı eğer bu filmi milenyumun en iyi üçüncü filmi yapmışsa itirazım var. Nice oyuncu destanları var bunun gibi. Onun dışında evet çok iyi bir epik sinema örneği ama bronz madalya alacak kadar değil kanımca.

2- "Mulholland Dr./ Mulholland Çıkmazı", David Lynch, 2001.
Beni şimdiye kadar en korkutan sahne bu filmde yer alıyor. Akıllara ziyan yönetmenden akıllara ziyan bir film. Gerçekten 10 numara. "Lost Highway/Kayıp Otoban"la beraber bana feleğimi şaşırtmışlardı zamanında. "Blue Velvet/Mavi Kadife"yi de unutmayalım.

1- "In the Mood for Love/Aşk Zamanı", Wong Kar-Wai, 2000.
Bu filmi de yıllarca diviksçilerde arayıp da bulamayınca ümidimi kesmek üzereydim. Ankara'da alakasız bir yerde dvdsini görünce almıştım. Devam filmi "2046"yla beraber ben de hayal kırıklığı yaratmış iki filmdir. Bu listede birinci olması daha da büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. İkisine de yedi vermiştim zamanında. Genç kızların bayıldığı bir film olan "In the Mood for Love", özentili görüntü yönetimi ve ilginç hikayesiyle izlenilebilir bir film ama bence milenyumun en iyi filmi kesinlikle değil.

28 Kasım 2010

En iyi 10 şerefsiz performansı


Anti-kahramanlarla ilgili listeyi hazırlarken bir de kötü adam listesi hazırlama fikri bende oluştu. Bu şerefsiz kötü adamlar (assholes) her filmde olmasına rağmen bazıları seyircide infiale yol açacak denli unutulmaz olurlar. Neredeyse sokakta görseniz kafa göz dalacak gibi hissedebilirsiniz kendinizi. İşte benim listem:


10- Latso (Ned Beatty ses)

Film: “Toy Story 3\Oyuncak Hikayesi 3”, Lee Unkrich, 2010.

Bu listeyi uzun zamandan beri hazırlıyordum ve dokuz filmde tıkanmıştım. Bir türlü onuncu şerefsizi bulamıyordum. Geçenlerde “Toy Story 3”ü bir daha izlerken kendimi şerefsiz Latso, şerefsiz Latso diye tekrarlarken buldum. İnsanlıktan değil oyuncaklıktan nasibini almamış bu ayı, “Toy Story 3” gibi sevgi dolu bir filmde bile bu kadar itici olmayı başarabiliyorsa demek ki başarılı bir asshole performansıdır diye düşündüm.

9- T-1000 (Richard Patrick)

Film: “Terminator 2: Judgement Day\Terminatör 2”, James Cameron, 1991.

Dokuz numaradaki şerefsiz performansı bir insana değil bir robota ait. “Terminator 2”daki T-1000’in akıllara ziyan performansını ve kötülük işlemek için harekete geçmiş inanılmaz azmini nasıl unutabiliriz ki? Aslında gayet yakışıklı bir adam olan Richard Patrick’in o tedirgin edici bakışları ve donuk yüz ifadesi izleyicide nefret duygusu oluşmasında gayet etkili olmuştu. Robert Rodriguez’in “The Faculty\Fakülte” isimli filminde de benzer bir performansı vardı Patrick’in. Kendisini “New York’ta Beş Minare”deki karikatür zenofobik polis rolünde görünce nereden nereye demekten kendimi alamadım.

8- Kemal (Ufuk Bayraktar)

Film: “Ali’nin Sekiz Günü”, Cemal Şan, 2009.

İşte benim adamlarımdan biri. Ve benim gördüğüm biri. Bugünlerde “Ezel” (bütün yerli diziler kötüdür) adlı dizide rol almaya başlayarak benim gözümdeki efsane statüsünü yerle bir etmişse de, Ufuk Bayraktar ilginç fiziğinin ve toplumsal altyapısının avantajlarını perdeye yansıtmayı başarabilmiş bir oyuncudur. Cemal Şan’ın Sekiz Gün üçlemesinin son ayağında gerçekten iğrenç bir adamı canlandırır. Ağzı bozuk, kötü niyetli ve asalak bir tiptir Kemal. Toplumdaki çürümüşlüğün çok başarılı bir yansıması. Bu filmi izlettiğim bir arkadaşın kendisine şerefsiz diye hitap ettiğini duymuştum.

7- Özel Dedektif Loren Visser (M. Emmet Walsh)

Film: “Blood Simple\Kansız”, Joel Coen, 1984.

Coen kardeşlerin bu ilk filmi mükemmel bir kara film parodisidir. Kardeşlerin neredeyse tüm filmlerinde işlenecek olan suçu yüzüne gözüne bulaştırma (botching a crime) teması bu ilk filmde de işlenmektedir. Coen’lerin film gramerini oluşturan suça bulaşan aptal ve beceriksiz; yetersiz ama uyanık karakter çatışması bu filmde de mevcuttur. Bu aptal da inanılmaz kötü olan özel dedektif Visser’i kiralar. Tosbağa arabası ve Teksas’lı Cumhuriyetçilerin taktığı şapkayla ve kaçınılmaz olarak Güneyli aksanıyla inanılmaz sinir bozucudur Visser. Abazandır. Bir an önce geberip gitmesini ister seyirci. Fena halde bir daha izleyesim geldi şu anda.

6- Eugen Thiess (Peter Chatel)

Film: “Faustrecht der Freiheit\Fox ve Arkadaşları”, Rainer Werner Fassbinder, 1975.

Fassbinder evreninin en tipik eserlerinden olan “Faustrecht der Freiheit”da da inanılmaz kötü bir karakter var. Filmde Fassbinder tarafından canlandırılan Franz karakteri ayak takımına ait bir eşcinseldir. Fassbinder’in camp estetik anlayışı sonucu kendisine lotodan para çıkar ve sınıf atlamış olur. Burjuva bir aileden gelen ve ekonomik çıkmazda olan Eugen, Franz’la eşcinsel bir birlikteliğe başlar ve kendisini her anlamda sömürmeye başlar. Eugen’in sofistike dünyasının büyüsüne kapılmış olan Franz bir oyuncağa dönüşmüştür artık. Eugen’in sömürgen, şerefsiz, iki yüzlü adam performansı mutlaka görülmeli.

5- Dwight Hansen (Robert De Niro)

Film: “This Boy’s Life\Bu Çocuğun Hayatı”, Michael Caton-Jones, 1993.

Birçokları tarafından Leonardo DiCaprio’nun başarılı performansıyla hatırlansa da ben “This Boy’s Life”ı DeNiro’nun şerefsiz performansıyla hatırlarım. Bu listede üvey babanın olmaması imkansızdı; çünkü üvey babalar sanat eserlerinde çoğunlukla mutsuzluk kaynağı olarak resmedilirler. Buradaki DeNiro performansı da seyircide tiksinti uyandıracak kadar başarılı. Fiziksel şiddetin yanında dayanılmaz bir psikolojik şiddet uyguluyor Dwight. Neredeyse her sözcüğü bir psikolojik şiddet aracı. En mülayim adama bile bela okutturacak bir şerefsiz performansı DeNiro’dan.

4- Amon Goeth (Ralph Fienness)

Film: “Schindler’s List\Schindler’in Listesi”, Steven Speilberg, 1993.

Listede yukarılara tırmandıkça filmlerin dramatik boyutlarının da yükseldiğini görüyoruz. Tarihteki en şerefsiz insanlar Naziler olduğuna göre bu listede birkaç tane (?) Nazi görmemiz çok doğal. Spielberg’in epik dramında bir Nazi subayı var ki kötülükten yanına yaklaşılmaz. Onun o kampta spor olsun diye insanları dürbünlü tüfekle öldürme sahnesi izleyen herkeste inanılmaz boyutlarda nefret duygusuna sebep olmuştur eminim. Tip olarak da bu tip rollere gidebilen bir oyuncu olan Fiennes’in Amon Goeth performansı unutulmaz nitelikte.

3- Hemşire Ratched (Louise Fletcher)

Film: “One Flew Over the Cuckoo’s Nest\Guguk Kuşu”, Milos Forman, 1975.

Bir sinemasevere böyle bir liste hazırlıyorum sence kim vardır desem, ilk önce Hemşire Ratched’ın adını verirdi herhalde. Son zamanlarda çok yaygın bir kullanım olan 10 Numara bir film “Guguk Kuşu”. Melek yüzünün aksine faşizan duygulara sahip Hemşire Ratched, hastaları inim inim inletiyor. İnanılmaz psikolojik ve fiziksel işkence metotlarına sahip Ratched’ın adı acaba Amerikan filmlerinde hep kötü insana atfedilen rat\sıçan kelimesini mi çağrıştırıyor? Bence birebir kan emici düzeni çağrıştırıyor filmde. Tam bir klasik.

2- Doktor Rusu (Ion Sapdaru)

Film: “4 luni, 3 saptamani si 2 zile\4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”, Cristian Mungiu, 2007.

Romen bir arkadaşıma bu filmden bahsettiğimde hemen konuyu kapatmaya çalıştığını gözlemlemiştim. Buradaki doktor Rusu karakterinin kötülüğü bir yana filmin kendisi insanı bayağı sarsıyor. Komünist rejimin çözülmeye başladığı 90lı yıllarda Romanya’da geçen filmde inanılmaz şeyler oluyor. Görünüşte sıradan birine benzeyen Rusu karakteri o kadar çirkinleşiyor ki insanlığınızdan utanıyorsunuz. Tekrar uyarıyorum filmin dram yükü çok çok ağır.

1- Albay Hans Landa (Christoph Waltz)

Film: “Inglorious Basterds\Soysuzlar Çetesi”, Quentin Tarantino, 2009.

Annnnd, Oscar goes to Waltz. Waltz gerçekten bu rolle Oscar aldı. Tabi ben onu bir numaraya Oscar aldığı için değil inanılmaz başarılı bulduğum için aldım. Tarantino’nun bu mizah yönü de bir hayli fazla olan filminde bu kadar nefret uyandırmak çok büyük iş diye düşünüyorum. Kendisinin de içinde olduğu bir hayli komik sahne olmasına rağmen, Waltz seyircide müthiş bir tedirginlikle karışık nefret duygusu uyandırıyor. Sinemadan çıkıp eve giderken ya bu adama yakalanırsam diye düşünmeden edemiyorsunuz. Filmin sonunda layığını bulması seyircide bir rahatlamaya sebep oluyor. Müthiş bir performans.

Bir hafta sonra gelen düzeltme: Gerardo Taracena'yı unutmuşum. Çok pişmanım. 

24 Eylül 2010

Alternatif anti-kahraman listem

John Ford'un 1956 tarihli "The Searchers/Çöl Aslanı"nı izlediniz mi? Anti-kahraman nedir sorusunun cevabı: bu filmde John Wayne'nin oynadığı Ethan Edwards karakterinin tam tersidir olmalı. Orada Edwards'ın kişiliğinde hiçbir yanlış bulamazsınız (aslında günümüzden bakınca ırkçı, ayrımcı gözüküyor ama film kurgusu içerisinde tökezleyen hiçbir yönü yoktur demek istiyorum). Batı anlatı dünyası Antik Yunan'dan beri kahraman yaratmayı sevdi ve hala bunu birçok sanat eserinde sürdürüyor. Türkiye'nin de dahil olduğu Doğu anlatı dünyası için de durum aynı. Üniversitedeyken okuduğumuz Christopher Marlowe eseri "Dr. Faust" ile başlayıp Viktorya dönemi İngiliz edebiyatıyla şekillenmeye başlayan anti-kahramanların doruk noktası bence Emily Bronte'nin "Wuthering Heights/Uğuldayan Tepeler" romanındaki Heatcliff karakteridir. Bu romanın bir iki sinema versiyonu da vardır. Orada da görüleceği üzerine Heathcliff, yani anti-kahraman, klasik kahramanın hiçbir açık vermeyen mükemmel mizacının aksine bazı kişisel kusurlara sahiptir. Bazen fiziksel kusurları da olabilir. Klasik kahramanın aksine çetrefilli işi gerçekleştirmek için isteksiz de olabilir. Kanun kaçağı, sapkın,şiddet eğilim sahibi olabilir; hırsızdır, kadın-çocuk-yaşlılara acımayabilir, faşist, şerefsiz olabilir. Sinemadaki en iyi anti-kahraman Travis Bickle'dır çoklarına göre. Tyler Durden'lar, Edward Scissorhands'ler, Hannibal Lecter'lar, Mad Max'ler, John Mclaine'ler, Dirty Harry'ler, İsimsiz Blondie'ler, Leon'lar, Gelin'ler  falan en bilinen anti-kahramanlardır. Bunlar benim de en sevdiğim anti-kahramanlardır. Geçtiğimizi günlerde tanıtımını yaptığım listverse.com sitesindeki en iyi 10 anti-kahraman listesine de bir göz atmanızı öneririm. Benim bu yazıda gerçekleştirmeyi düşündüğüm şey, başlıktan da anlaşılacağı üzere alternatif bir liste hazırlamak.

10- Alvin Straight (Richard Farnsworth)- "The Straight Story/Straight'in Hikayesi" (1999), David Lynch.
Aslında manyak ruhlu karakterler yaratmada usta olan David Lynch'in Alvin Straight'i bir anti-kahramanda olması gereken birçok özelliğe sahiptir. Arasının bozuk olduğu kardeşinin kötü olduğunu öğrenen Alvin Straight, yüzlerce km. ötedeki kardeşini görmeye bir çim makinesiyle gitmek ister ki yaşı buna hiç müsait değildir. Tankla, helikoptere dalan John Rambo'dan ne kadar farklı değil mi?

9- Jack Twist (Heath Ledger) - "Brokeback Mountain/Brokeback Dağı" (2005) Ang Lee.
Ethan Edwards'ın kemiklerini sızlatan bir film "Brokeback Mountain" ve bir karakter Jack (f**ing) Twist. Hani şu gey kovboyların filmi. Hiç aklında yokken dağa çıkıp gey olan ve bununla mücadele edip, yenik düşen Jack Twist'i çok ilginç (ve başarılı) bir anti-kahraman olarak değerlendiriyorum. Bu ezber bozucu filmin anti-kahramanı Jack bence en az Joker kadar başarılı bir performanstır. (Jack Nicholsun'un Joker'ini daha başarılı buluyorum bu arada).

8- Rupert Pupkin (Robert De Niro) - "The King of Comedy/Komedi Kralı" (1982) Martin Scorsese.
Zamanında filmle ilgili bir şeyler yazarken, isminin sürekli yanlış telafuz edildiğinden bahsetmiştim. Bu yazıyı yazarken ben de aynı hataya düştüm ve ismini yanlış yazdım. Filmde kendisini hafife alanlara yapığı gibi bana da mı esaslı bir ders verecek acaba? Rupert Pupkin bence unutulmaz bir anti-kahraman.

7- Bree (Felicity Huffman) - "Transamerica" (2005) Duncan Tucker.
Cinsiyet değiştirme ameliyatı için son hazırlıklarını yapan ve bunun için para biriktiren travesti Bree, yıllar önce yaşadığı bir gecelik ilişkiden bir oğlu olduğunu öğrenir. Üstelik oğlu hapistedir ve ondan yardım istemektedir. Gider ve oğlunu hapisten kurtarır. Oğlu onu kilise görevlisi bir misyoner zannetmektedir. New York'tan L.A'e araba yolculuğu başlar. Mükemmel bir yol filmidir "Transamerica". Yukarıda verdiğim kısa özetten de anlaşılacağı üzere Bree de su katılmamış bir anti-kahramandır. Jack Twist ve Bree'yi bu listeye almamdan dolayı homofobi yaptığım anlaşılmasın. Bu karakterlerin cinsel tercihleri hayatlarına ve de dolayısıyla filme inanılmaz bir yön veriyor ve hem karakterleri hem de filmleri unutulmaz kılıyor.

6- Johnny (David Thewlis) - "Naked/Çıplak" (1993) Mike Leigh.
Çok uzun zamandır bu anti-karaman yazısını yazmayı planladığım için "Naked" ile ilgili yazımda Johnny'den bahsetmiştim. Yüz kızartıcı bir suç işlemek gibi bir anti-kahraman ayırt edici özelliğe sahip Johnny. Kendisinde ahlam mahlak hak getire ama anti-kahraman işte na'parsın!

5- Kowalski (Barry Newman) - "Vanishing Point/Ölüm Noktası" (1971) Richard Sarafian.
Tarantino'nun "Death Proof/Ölüm Geçirmez"inde karakterlerden biri, Amerikan sinemasında çekilmiş en iyi film "Vanishing Point"tir der. Bu filmdeki Kowalski karakteri anlaşılmaz olduğu kadar saygı değerdir de ama suça bulaşmıştır. Kamu mallarına ve başkasının malına zarar vermek gibi kanunen ceza almasını gerektirecek eylemler yapar. Bu filmi izleyip de Kowalski'nin yanında yer almayacak bir insan düşünemiyorum. Eastwood da öyle hissetmiş olmalı.

4- Bennie (Warren Oates) - "Bring Me The Head of Alfredo Garcia/Bana Onun Kellesini Getirin" (1974) Sam Peckinpah.
Geçen ay bu filme değinmiş ve Bennie'yi gözüm kapalı en iyi anti-kahramanlar listeme sokarım demiştim. Uyurken bile güneş gözlüğünü çıkarmayan ve bir avuç dolar için ne şerefsizlikler yapan Bennie, bu adamda iyi bir şeyler olmalı düşüncesini filmin sonuna kadar seyircide canlı tutabiliyor. Anti-kahramanlık da bu olsa gerek.

3- Erika Kohut (Isabelle Huppert) - "Le Pianiste/Piyano Öğretmeni" (2001) Michael Haneke.
Erika'nın adı geçtiğinde, Well, well, well derdi bir Amerikan filmi karakteri. Nasıl anlatmalı ki? En rahatsız edici 20 film listemde yer alıyordu "Le Pianiste". Norman Bates alınmasın ama Erika da izlediğim en tuhaf karakterlerden biri. Bu tuhafın yanına manyak ve psikopat kelimelerini de ekleyebiliriz. Cinsel manyaklıklar en çok anti-kahramanlara gidiyor bana göre. Erika, hadi canım sen de diyebileceğiniz bir bayan. Haneke'nin hayal dünyasının en uç örneklerinden biri.

2- Robert Eroica Dupae (Jack Nicholson) - "Five Easy Pieces" (1970) Bob Rafelson.
Sen o kadar müzik dersleri al, parıltılı bir piyanist ol sonra da üst sınıf aileni bırak git inşaatlarda çalış. Sınıf atlamanın tersi için nasıl bir kelime grubu bulabiliriz acaba? Peki Robert'ı her şeyden nefret ettiren sebep neydi? Kendisini misogony 'den (kadından nefret etme) giderek misantrophy'ye (insanoğlundan nefret etme) sürükleyen şeyler üzerine bir şeyler söylemek iddiasında "Five Easy Pieces". Nicholson'ın zaten en iyi yaptığı şey anti-kahraman canlandırmak. 

1- Rıza (Rıza Akın) - "Rıza" (2007) Tayfun Pirselimoğlu. 
Ve oscar Rıza'ya gider..Ne zaman bu film gelse aklıma, filmden bir replik olan ve yazımın başlığında da kullandığım bu hayat hiç değişmeyecek cümlesi gelir aklıma. Rıza da suça bulaşıyor ve ahlaki düşüklük içerisinde. İpotek altında olan kamyonunu kurtarmak için her türlü anti-kahramanlığı deniyor. Ve her anti-kahramanda yaşadığımız gibi ondan nefret edemiyoruz.

Nefret ettiklerimiz için ileride yazacağım Unutulmaz 10 Şerefsiz Performansı adlı yazımı bekleyiniz. Bu yazıyı yazabilmek için Sam Peckinpah'ın "Pat Garrett and Billy the Kid" filminden feragat ettim. Yazıyı yazarken yaptığım sörfler esnasında karşılaştığım bir anti-kahraman daha var ki onu listeye almayı unutmuşum. Jüri özel ödülünü de Ali'ye gönderiyorum.

16 Eylül 2010

"Children of Men" (2006)

Post-apokaliptik türde bir film olan "Children of Men/Son Umut" hiçbir zaman beni fazla heyecanlandırmadı ama mutlaka izlemeliyim diye düşündüm. 2027'ye doğru artık dünyada hiçbir kadın hamile kalamaz ve tam bir kaos ortamı yaşanmaktadır. Eski bir aktivist olan Theo, hamile bir kadını emin ellere teslim etmek gibi çok çetrefil bir işle kendisini görevlendirilmiş bulur. Özet verme faslını hiç sevmiyorum. Filmdeki aksiyon oranını eksik buldum. Yabancı düşmanlığı eleştirisini de çok derin bulmadım ama bazı etkileyici sahneler vardı. Mesela onca yıl sonra bebek gören hükümet güçleri ve mülteciler kısa bir zaman şok oluyorlar ve iki dakika geçmeden savaşmaya kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu sahne etkileyiciydi. İyi ama sıkıcı olan filmlerden biri. Örnek mi?

1- "Stealing Beauty/Çalınmış Güzellik"
2- "The Elephant Man/Fil Adam"
3- "Snatch./Kapışma"
4- "Paths of Glory/Zafer Yolu"
5- "The Village/Köy"
6- "The 39 Steps/39 Adım"
7- "Everything You Always Wanted to Know About Sex/Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey"
8- "Edward Scissorhands/Edward Makaseller"
9- "The Rocky Horror Picture Show"
10- "Sevmek Zamanı"

Not: Bu listeyi yedi puan verdiğim filmler içerisinden seçtim.

26 Ağustos 2010

Billy Wilder garantidir

Sürükleyici bir film arıyorsanız Billy Wilder'a yönelmenizi tavsiye ederim. Kendisi klasik Amerikan sinemasının en parıltılı yönetmenlerinden birisidir. Bugün Avusturya topraklarında yer alan, o zamanlarsa tarih derslerinden aşina olduğum Avusturya-Macaristan imparatorluğunda yer alan bir yerde doğan Wilder, Yahudi Soykırımından kaçmak için Amerika'ya göç etmiştir ve Hollywood'un en saygın yönetmenlerinden biri olmuştur. Bir çok türde (komedi, dram, kara, savaş, romantik komedi) çok başarılı eserler vermiştir. Kendisine özgü mizah anlayışıyla, çok yönlü karakter yaratımıyla ilgiyle izlenebilen filmler çekmiştir. Şu resimdeki Marilyn Monroe pozu popüler kültüre ait bir ikondur ve "The Seven Year Itch/Yaz Bekarı" (1955) filminde bir sahnede geçer. Aslında filmde çok da uzun olmayan ve tanıdık resimlerle alakası olmayan bir sahnedir; ancak daha sonra bu sahnede geçtiği düşünülen Monroe'ya ait çok sayıda fotoğraf çekilmiş ve popüler kültüre servis edilmiştir. Şehnaz Dilan, Seda Sayan, Christina Aguilera gibi gerekli gereksiz bir çok kişi bu sahneyi taklit etmiştir. "The Seven Year Itch" Wilder'ın daha önemli olan romantik-komedisi "The Apartment/Garsoniyer" kadar olmasa da sürükleyici, hoş bir romantik komedi. Monroe aptal sarışın rolünde göz dolduruyor. Tom Ewell da aptal sarışınlara sulanan erkeklerin ne kadar aptal olabileceği konusunda çok başarılı bir kompozisyon çiziyor. Çok hoş diyaloglar ve sahneler barındırsa da tiyatrovari havası bence filmin en büyük eksikliği. Sonuç olarak bir çırpıda izleyebileceğiniz ve gülümseyerek mouseunuzla çarpıya basabileceğiniz bir film "The Seven Year Itch".
En iyi beş Billy Wilder filmi:
1- "Sunset Blvd./Sunset Bulvarı" (Kara)
2- "The Apartment/Garsoniyer" (Komedi)
3- "Some Like It Hot/Bazıları Sıcak Sever" (Romantik Komedi)
4- "Stalag 17" (Savaş)
5- "The Lost Weekend/Kayıp Haftasonu" (Dram)

22 Ağustos 2010

Tümünü listele

Listeleme kültürü adında bir etiket sahibiyim. Şu İngilizce'deki "which means" kalıbı çok güzel, keşke Türkçe'de de böyle bir kalıp olsa. Listeleme yapmayı seviyorum. Başkalarının Top10'larını öğrenmeyi de seviyorum. Bunun için harika bir site buldum. http://listverse.com/ çok gerçekçi şahane listeler barındırıyor. Örnek olarak psikolojik gerilim listesine bir bakmanızı öneririm. Sadece filmlerle ilgili değil, ilgili ilgisiz bir çok ilginç liste var sitede.

18 Şubat 2010

Best Horror Movies

Bir önceki yazımda bahsettiğim Let's Scare Jessica to Death'i (Hadi Jessica'yı Ölümüne Korkutalım, John Hancock, 1971) araştırırken rastladım bu siteye. Link burada. Korku filmleriyle ilgili ilginç yazılar, resimler, bilgiler var. Tüm zamanların en iyi 100 korku filmini de seçmişler. İlk 10'u aktarmak istiyorum.
10- The Evil Dead (Şeytanın Ölüsü, Sam Raimi, 1982)
Gerçekten tekinsiz bir atmosefer sahiptir. Korku filmlerinde mizahın bu kadar ön planda olduğu ilk filmlerden biridir. Bu seriyi sevmeme rağmen, ben olsam ilk 10a koymazdım. Korku filminde mizah çok riskli bir unsurdur. Bu riski iyi yönetmek maharet ister. Bu film bunu iyi başarır; ancak benim korku filmi tercihlerimde mizah unsuru, en azından bu kadar mizah unsuru barındıran filmler yer almıyor.
9- Friday the 13th (13. Cuma, Sean S. Cunningham, 1980)
Bu da 80lerin kült filmlerinden biri ve sayısını şu anda hatırlayamayacağım kadar devam filmi çekildi. Devam filmlerini izlemedim ama hiçbirinin ilk film kadar değerli olduğunu sanmıyorum. Aslında bu filmin de çok değerli olduğunu sanmıyorum. Yine de eh işte. Bu filmi ilk kez Kanal D'nin ilk günlerinde izlemiştim, o zaman gölden çıkan çocuk imgesi beni bayağı korkutmuştu. Cem Yılmaz gösterilerinde bu filmi referans alarak sanki 80lerdeki bütün korku filmleri böyleymiş gibi dalgasını geçer.
8- Psycho (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960)
Bu film aslında dünya siyasetinin gidişatını etkilemiştir desem abartır mıyım? Tabi ki öyle değil ama on yıllardır insanların, toplumların, rejimlerin sahip olduğu paranoyak hali bu kadar iyi yansıtan bir film daha bilmiyorum. Hatta her hangi bir şeyi bu kadar iyi yansıtan başka bir film de bilmiyorum. Tüm zamanların en iyilerinden. Bu filmi ilk kez izledikten sonra artık hayat sizin için eskisinden farklı olacak.
7- Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kabusu, Wes Craven, 1984)
Bu da devam filmleriyle işin cılgının çıktığı filmlerden ve yine hiçbiri ilk film kadar etkili olamıyor. Gencecik bir Johnny Depp izliyorsunuz. Tipik bir 80ler teen-slasher (gençlik-seri katil) filmi. Bu listeye girecek kadar bir mahareti olmadığını düşünüyorum.
6- The Shining (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980)
Arşivimde 10 üzerinden 10 verdiğim 18 filmden biri. Bu filmi izlerken ciddi anlamda tırstım. Evde üç kişi daha vardı, eğer yalnız olsaydım hemen yatıp uyurdum herhalde. Böyle filmlerle birlikte hayat çok daha eğlenceli. Sinema tarihinin en başarılı oyuncu performanslarından birini barındırmasına rağmen, tam bir yönetmen şaheseri. Şapka çıkarmak yetersiz kalır.
5- Night of the Living Dead (Yaşayan Ölülerin Gecesi, George Romero, 1968)
Zombilerin altın çağını başlattığı için, bu listeyi hazırlayanlar esnaflık yapmışlar ve bu filmi listeye almışlar. O dönemdeki sinema seyircisini mutlaka korkutmuştur da sekiz sene önce o insanlar zaten Psycho'yu seyretmişlerdi. "They are gonna get you Barbara.." çok meşhur bir cümledir sinefiller arasında.
4- Halloween (Cadılar Bayramı, John Carpenter, 1978)
Carpenter tam bir auteur yönetmendir. Filmi bir anında yakalayın hemen Carpenter filmi olduğunu anlarsınız. Filme gelince, kötü mü? Hayır değil ama en iyilerden biri de değil.
3- Dawn of the Dead (Yaşayan Ölülerin Şafağı, George Romero, 1978)
Hiçbir zombi filmi beni korkutmadı. Sevimli bulurum, izlerim ama korkmam. Bu da öyle bir film benim için. Listeyi hazırlayanlar sanırım bu filmde yer alan alışveriş merkezi dolayısıyla kapitalizm eleştirisi felan ayağına...
2- Alien (Yaratık, Ridley Scott, 1979)
Çok beğendiğim bu film bence bilim-kurgu türüne daha yakın. Bilim-kurgu öyle yutan bir tür ki ona birazcık bulaştı mı filmi bilim-kurgudan başka bir etiketle anmak çok zorlaşıyor. Korku filmi dedin mi ete bıçak girmeli.
1- The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973)
Saygı duyuyorum. Filmin ne kadar büyük bir etki yarattığını, kitleleri uzun yıllarca nasıl etkilediğini biliyoruz. Listede birinci sırada olması bence normal.

Burada kendi fikirlerimi belirttim. Benim en sevdiğim 10 korku filmini ilerleyen günlerde yayınlayacağım.

08 Ocak 2010

Türkiye'de en çok izlenen filmler

Kaynak: Sinema dergisi
1- Recep İvedik 2 - 4.333.116
2- Recep İvedik 4.301.641
3- Kurtlar Vadisi: Irak 4.256.567
4- G.O.R.A 4.001.711
5- Babam ve Oğlum 3.837.885
6- A.R.O.G 3.707.086
7- Vizontele 3.308.120
8- Vizontele Tuuba 2.894.802
9- Titanic (Titanik) 2.844.022
10- Issız Adam 2.788.532

50li, 60lı, 70li yıllar gibi halkın en büyük eğlencesinin sinema olduğu yıllarda mutlaka bu rakamları geçen filmler olmuştur; ancak elimizde kayıtlı veriler olmadığı için bilemiyoruz. Verilerin kayıt altına alındığı dönemden başlayarak, Türkiye'de en çok izlenen filmler bunlar. Korsan ve internet paylaşım siteleri olmasaydı bu rakamların katlanarak artacağı da bir başka gerçek olarak karışımızda duruyor. Ben bu listede sadece üçüncü sıradaki filmi izlemedim; ikinci, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve 10. filmleri de sinemada seyrettim. Hepsini toplasanız bir Una Giornata Particolare (Özel Bir Gün, Ettore Scola, 1977) etmez benim gözümde; fakat sinema böyle bir şey işte. Acaba Kurtlar Vadisi: Irak'ı eklersek eder mi?

30 Kasım 2009

Son 15 yılın en iyi filmleri

Kuruluşunun 15. yıldönümünü kutlayan Sinema dergisi, hayatı boyunca çekilen en iyi 15 filmini okuyucularına seçtirmişti. Ankete ben de katılmıştım ve listem yukarıdaki gibiydi. Nihayet özel bir sayıyla sonuçları duyurdular. Tam liste için buraya tıklayabilirsiniz. Şimdi listeye bir göz atalım:
1- Fight Club (Dövüş Kulübü, David Fincher, 1999).
2- The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli, Frank Darabont, 1994).
3- The Matrix (Matrix, Andry Wachowski, Larry Wachowski, 1999).
4- The Lord of the Rings: The Return of the King (Kralın Dönüşü, Peter Jackson, 2003).
5- Pulp Fiction (Ucuz Roman, Quentin Tarantino, 1994).
6- The Dark Knight (Kara Şovalye, Christopher Nolan, 2008).
7- The Lord of the Rings: The The Fellowship of the Ring (Yüzük Kardeşliği, Peter Jackson, 2001).
8- Bravehearth (Cesur Yürek, Mel Gibson, 1995).
9- Se7en (Yedi, David Fincher, 1995).
10- Forrest Gump (Robert Zemeckis, 1994).
11- The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler, Bryan Singer, 1995).
12- Titanic (Titanik, James Cameron, 1997).
13- Gladiator (Gladyatör, Ridley Scott, 2000).
14- Oldboy (İhtiyar Delikanlı, Park Chan-wook, 2003).
15- Leon (Sevginin Gücü, Luc Besson, 1994).

15te altı tutturmuşum. Liste beni tatmin etmedi. Bu liste ortalama bir sinema seyircisi listesidir. Bayanların da oy verdiğini unutmayalım. Aşağı yukarı böyle bir liste bekliyordum. Beni en çok Kill Bill vol:1'ın ilk ona girememesi şaşırttı (taaa 33. sırada) Babam ve Oğlum'un ise listeye girmesi hiç şaşırtmadı. Bir de eleştirmenlerin en iyi 15 film listesi var:

1- Pulp Fiction (Ucuz Roman, Quentin Tarantino, 1994).
2- In the Mood for Love (Aşk Zamanı, Kar Wai Wong, 2000).
3- Fight Club (Dövüş Kulübü, David Fincher, 1999).
4- Mulholland Dr. (Mulholland Çıkmazı, David Lynch, 2001).
5- Eyes Wide Shut (Gözü Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999).
6- The Matrix (Matrix, Andry Wachowski, Larry Wachowski, 1999).
7- Trois couleurs: Rouge (Üç Renk: Kırmızı, Krzysztof Kieslowski, 1994).
8- Lost Highway (Kayıp Otoban, David Lynch, 1997).
9- Se7en (Yedi, David Fincher, 1995).
10- Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, Michel Gondry, 2004).
11- Fargo (Joel Coen, 1996).
12- Lola rennt (Koş Lola Koş, Tom Tykwer, 1998).
13- Funny Games (Ölümcül Oyunlar, Michael Haneke, 1997).
14- Spirited Away (Ruhların Kaçışı, Hayao Miyazaki, 2001).
15- Donnie Darko (Karanlık Yolculuk, Richard Kelly, 2001).

Bu sefer 15te beş tutmuş ama kendimi bu listeye daha yakın hissediyorum. Donnie Darko dışındakilere imzamı atarım; bir de üç renkten ben en çok maviyi severim. David Lynch karabasanlarının listeye girmesi çok hoşuma gitti.

16 Kasım 2009

"The Polar Express" (2004)

Bazılarının hala çocuk filmi olarak değerlendirdiği animasyon türü, bugün milyonlarca dolarlık bir pazara sahiptir ve azımsanmayacak kadar çok yetişkin hayranı vardır bu türün. IMDB Top 250 listesinde bir çok animasyon film görebilirsiniz. Ben de bu türün sıkı bir takipçisi olarak, kalburüstü yapımların vizyona girmesini dört gözle bekleyenlerdenim. Geçenlerde izlediğim The Polar Express (Kutup Ekspresi, Robert Zemeckis, 2004) çok iyi çıkınca, bunca zamandır neden izlemedim diye kendime hayıflandım. Performans yakalama yöntemiyle çekilmiş bir filmdi The Polar Express. Yani yarı animasyon yarı gerçek bir film. Animasyonlarda -Miyazaki filmleri hariç- tempo çok önemlidir, The Polar Express de aman vermeyen temposuyla başarılı bir animasyondan beklenebilecek her şeye sahip. Yönetmenin aynı yöntemle çektiği ve bu ay gösterime girecek olan A Christmas Carol (Bir Noel Şarkısı) adlı filmini de merakla bekliyorum. Bu vesileyle en sevdiğim on animasyon filmi paylaşmak istiyorum.

1- Ratatouille (Ratatuy, Brad Bird, 2007).
2- The Incredibles (İnanılmaz Aile, Brad Bird, 2005).
3- Toy Story (Oyuncak Hikayesi, John Lasseter, 1995).
4- Finding Nemo (Kayıp Balık Nemo, Andrew Stanton, Lee Unkric, 2003).
5- Shrek 1 ve 2 (Andrew Adamson, Vicky Jenson, 2001-2004).
6- The Polar Express (Kutup Ekspresi, Robert Zemeckis, 2004).
7- Spirited Away (Ruhların Kaçışı, Hayao Miyazaki, 2001).
8- Toy Story 2 (Oyuncak Hikayesi 2, Ash Brannon, John Lasseter,Lee Unkric, 1999).
9- Bee Movie (Arı Filmi, Steve Hickner, Simon J. Smith, 2007).
10- Monster, Inc. (Sevimli Canavarlar, Marc Forster, 2001).

15 Eylül 2009

İsmini duyunca izleme isteği uyandıran filmler

The Last Detail (Son Görev, Hal Ashby, 1973) örneğinde olduğu gibi, bazen bir filmin varlığından haberdar olursunuz ve o filmin mükemmel bir film olduğunu düşünürsünüz. İzleme isteğiyle dolarsınız. Bu isteği yaratan çoğunlukla filmin adıdır (title). Taxi Driver (Taksi Şoförü, Martin Scorsese, 1976) için izlediğiniz en iyi film derken, Scorsese'nin ayni ekiple üç sene önce çektiği, benzer temalı Mean Streets (Arka Sokaklar, 1973) adında bir filmi olduğunu öğrendiğinizde, bu filmi izlemeliyim diye düşünürsünüz. Çünkü filmin ismi size, pis (mean) sokaklarda yaşanılan şeylere kameranın yöneltildiğini çağrıştırır. Hitchcock hayranısınız. Filmografisine bakıyorsunuz ve Dial M for Murder adında bir filmi olduğunu görüyorsunuz. Gerçi filmin Türkçe adı "Cinayet Var"; ama İngilizce biliyorsanız, filmin adına bakarak Hitchcock'un neler yapabileceğini görmek için sabırsızlanırsınız.


Bazen filmin afişleri de filmin adını çok iyi pazarlar ve görme isteğini arttırır. I Heart Huckabees (Tesadüfler, David O. Russell, 2004) örneğinde olduğu gibi.


Yorumcu Sergen Yalçın'ın milli takım için yaptığı dahiyane yorumda olduğu gibi: her el papaz pilav yemez. Listede filmler için verdiğim puanlar da mevcut. Oradan bazen nasıl çuvalladığımı görebilirsiniz. Sonuç olarak, bir filmin adı çok önemlidir. Bizim sinemacılarımız da Kesişen Yollar, Birleşen Paslar, Aralık Fırtınası, Eve Gelişiş, Polis, Jandarma, Eltim ve Görümcem, Ot gibi film adları yerine daha dikkat çekici, iştah uyandırıcı film adları bulmalıdırlar. İşte liste:

1- Dial M for Murder (Cinayet Var, Alfred Hitchcock, 1954) 7.
2- C Blok (Zeki Demirkubuz, 1994) 7.
3- The Cook, The Theif, His Wife & Her Lover (Aşçı, Hırsız, Karısı & Aşığı, Peter Greenaway, 1989) 9.
4- Lost in Translation (Bi Konuşabilse, Sofia Coppola, 2003) 8.
5- Million Dollar Baby (Milyonluk Bebek, Clint Eastwood, 2004) 10.
6- Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, Michel Gondry, 2004) 9.
7- Gece, Melek ve Bizim Çocuklar (Atıf Yılmaz, 1993) 7.
8- I Heart Huckabees (Tesadüfler, David O. Russell, 2004) 5.
9- Vertigo (Ölüm Korkusu, Alfred Hitchcock, 1958) 8.
10- Requiem for a Dream (Bir Düş İçin Ağıt, Darren Aronofsky, 2000) 9.
11- The Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer, David Frankel, 2006) 6.
12- Carlito's Way (Carlito'nun Yolu, Brian De Palma, 1993) 8.
13- Assault on Precinct 13 (13. Karakola Saldırı, John Carpenter, 1976) 6.
14- Mean Streets (Arka Sokaklar, Martin Scorsese, 1973) 8.
15- Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer'e Karşı, Robert Benton, 1979) 6.
16- The House on Turk Street (Türk Sokağındaki Ev, Bob Rafelson, 2002) 7.
17- The Bird with the Crystal Plumage (Kristal Tüylü Kuş, Dario Argento, 1970) 7.
18- Vanilla Sky (Cameron Crowe, 2001) 7.
19- The Rocky Horror Picture Show (Jim Sharman, 1975) 7.
20- Vampyros Lesbos (Lezbiyen Vampirler, Jesus Franco, 1971) 4.

Belki içinizden bazıları, bu listedeki bazı filmler için "bunu mutlaka görmeliyim" diye düşünmüştür kimbilir?