Abbas Kiarostami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abbas Kiarostami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2011

Jafar Panahi'nin yasaklı filmleri


Jafar Panahi'nin İran'da yasaklı olan iki filmi var. Biri 2000 tarihli "The Circle/Daire" diğeri de 2003 traihli "Crimson Gold/Kanlı Altın". Bu filmlerden birincisi Panahi'nin çok duyarlı olduğu kadın hakları konusuyla ilgili. Bir kadının kız çocuğu doğurmasıyla başlayan film, birbirine bağlı kadın hikayeleriyle devam ediyor ve yine başladığı yerde yani doğumhanede biterek adının hakkını veriyor. Kadınlar, erkek egemen toplumda birçok faktör tarafında sıkıştırılmış ve bir daire içerisinde dönüp dolaşıyorlar demek istiyor. Daire dışına çıkmak isteyenlerin başınaysa, Panahi'nin mezarını ziyaret ettiği için tutuklandığı Neda Agha Soltan'ın başına gelenler geliyor. Daire dışına çıkmak isteyen erkekse de başına bir şeyler geliyor. En canlı örneği de yönetmenin kendisi. Şu ana kadar izlediğim İran filmlerinde gerçekçilik konusunda sorun yaşayan bir filme rastlamadım. "The Circle"da da sanki Tahran sokaklarında olayları kenardan izleyen bir seyirci gibisiniz. Kadınların İslam dininin de ebedi ve ezeli desteğiyle nasıl kişiliksizleştirilmeye çalışıldığını yerinde görüyorsunuz. Gerçi bunu görmek için İran'lara gitmeye gerek yok. Çok yakınımızda zaten. Bu, dini yanlış yorumlayanların suçu demeyin bana; din bu işte, fazlası değil. Sen kadının dövülebileceğini ayet düzeyinde onaylarsan sonra da beni yanlış anladınız diyemezsin. Sigara içmeye çalıştığı için başına bir şeyler gelme olasılığı olan bir kadın karakterin olduğu filmin İran'da yasaklanmasını anlamak zor değil. Tıpkı kadın sorunlarına da değinen ama asıl artısı sınıfsal çelişkileri orataya çıkaran "Crimson Gold"un da neden yasaklandığını anlamanın zor olmaması gibi. Çok enteresan bir pizza dağıtıcısı karakteri var "Crimson Gold"da. Hüseyin. Bir amatör oyuncu. Gerçekte de pizza dağıtıcılığı yapıyormuş ve şizofren biri. Bu şizofren olma halini filmi izledikten sonra öğrendim ama filmde de o kadar iyi hissediliyor ki anlatamam. Hüseyin'in her an kontrolden çıkabileceği hissediliyor. Motoruyla gece vardiyasında pizza dağıtıcılığı yapan Hüseyin her gittiği mekanda sınıfsal farklılıklarla karşılaşıyor. Askerdeyken komutanlığını yapan bir subayı görüyor örneğin. Komutanının kendisine sergilediği umursamaz tavırlar ve nihayet başından savmak için verdiği yüklüce miktardaki bahşiş Hüseyin'i etkileyen olaylardan biri oluyor. Sonrasında bir parti mekanına gidiyor ve burada dans edip eğlenen kızlı erkekli grubun nasıl da askerler tarafından göz altına alındıklarına şahit oluyor. Hüseyin'i raydan çıkartansa gittiği ultralüks bir rezidans oluyor. Burada havuzlu ve spor salonlu bir eve giriyor. Sınıfsal çelişkileri en iyi gözlemlediği yer burası oluyor. Sonrasındaysa kendisini adam yerine koymayan mücevher dükkanı sahibine cezayı kesmeye gidiyor. Filmin senaryosu Kiarostami'ye ait. Kendi filmlerinde açıkça sistem eleştirisi yapmaktan kaçınan ama evrensel mesajlar vererek yol gösteren Kiarostami'ye. Hiçbir İran filminde göremediğim bazı şeyler var bu filmde. Mesela bir kadının bir erkeğe gündelik hayat içerisinde bile olsa dokunması. Bir içki içme sahnesi. Evlilik dışı cinsel ilişki iması. Bazı argo ifadeler. Ve nihayet Humeyni'den önce kadınların tesettürsüz dışarıya çıkabildiği zamanlara duyulan özlem. Ve bütün bunların üzerinde sınıfsal farklılıkların altının çizilmesi. Yasaklanma dışında hiçbir şansı yoktu. Öyle de oldu. Bazı amatörlükler barındırımıyor değil film ama yine de bu cesaretinden ötürü övgüyü hak ediyor. 

11 Eylül 2011

İki harika İran filmi


"A Separtion/Bir Ayrılık"ı izledikten sonra yönetmen Asghar Farhadi'nin diğer filmlerini izleme isteği oluştu bende. Beş adet filmi var Farhadi'nin. Ben bunlardan ikisini izledim ama sanırım çok büyük bir sanatçıyla karşı karşıyayız. Sinemanın edebiyatla ilişkisini çok iyi kuruyor ve Rus klasikleri gibi filmler yapıyor. En azından son iki filmi öyle diyebilirim. "About Elly/Elly Hakkında" (2009) birçok açıdan "A Separation"la benzerlik içeriyor. Her iki film de İran orta sınıf refleksleriyle yakından ilgileniyor. Her iki film de suç ve ceza temasını sorguluyor. Her iki filmde de faillerinin bulunması gereken bir adli vaka var. Bu filmdeki adli vaka şu: İran orta sınıfa mensup üç çift, bunların çocukları, dul bir adam ve bekar bir kadın hafta sonu tatili için bir araya geliyorlar. Amaç biraz da dul adamla bekar kadının arasını yapmak. Bekar kadın yani Elly gizemli bir şekilde ortadan kayboluyor. Denizde boğulduğu sanılıyor. Şimdi bu adli vakanın sorumlularının bulunması lazım. Bu aşamadan sonra karakterler müthiş bir samimiyet testine maruz kalıyorlar. Film artık kadının boğulup boğulmadığıyla ilgilenmezken karakterlere odaklanıyor ve herkesin maddi manevi sorumluluktan kaçmak için ne kadar da iki yüzlü olabildiğini gözler önüne seriyor. Filmi izlerken insanların ne kadar da kolay yalan söyleyebildiğine hayret ediyorsunuz. Çok tanıdık, bildik bir ruh halini sanki ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlıkla izliyorsunuz. Farhadi seyirciyi yönlendirmiyor. Evleri gezdiren bir emlakçı misali sürekli bir karakterden bir karaktere atlıyor ve yargılamayı seyirciye bırakıyor. Bu dünyada adalet mümkün mü, suç nedir, ceza nedir, vicdan var mıdır gibi soruları size sorduruyor. Yani sizi düşünmeye yönlendiriyor hem de çok önemli meseleler üzerinde. Bu yüzden çok büyük bir sanatçı (olacak umarım). En yakın zamanda yönetmenin diğer filmlerini de bulmalıyım. İnsan doğasını anlamaya çalışan ve suç ceza temaları üzerinde çok beyin jimnastiği yapan Zeki Demirkubuz'un bu filmleri görmesini ve yorumlamasını çok isterdim.  

"The Mirror/Ayna" (1997) da harika bir film. Farhadi bir demecinde İran'daki sansür uygulamalarının yaratıcılıklarını çalıştırdığını söylemişti. Hak vermemek elde değil. Yine kısıtlı imkanlarla zaman-mekan ötesi bir film var karşımızda. Bu filmin yönetmeninden "A Separation" filmiyle ilgili araştırmalar yaparken haberim oldu.
Şu aşağıdaki videoda Juliet Binoche bu filmin yönetmeni için gözyaşı döküyor.



Jafar Panahi Kiarostami filmlerinde asistanlık yapmış ve bugüne kadar beş uzun metraj yönetmiş bir isim. Neda Agha Soltan adlı bir kadın İran'da protesto eylemlerine katılıyor. Keskin nişancılar tarafından vuruluyor. Videosu Youtube'da mevcut. Kaldırabilenler baksınlar. Panahi bu kadının mezarını ziyaret ettikten sonra tutuklanıyor. Daha sonra Ahmedinejad rejiminin muhalifi olduğu gerekçesiyle altı yıl hapis ve 20 yıl film çekmeme cezasına çarptırılıyor. Düşünebiliyor musunuz? 20 yıl film çekmeme cezası. Bir sinemacı için bundan daha kötü bir ceza olabilir mi? Cannes'da jüri üyeliği yapması planlanan Panahi için ağlıyor Binoche. Bu durumu birçok sinemacı protesto etti. Ben de iki gündür bu inanılmaz cezanın etkisi altındayım. Yönetmenin filmlerini izlemek istedim. "The Mirror" ilgimi çekti. Çok özgün bir film. 90 dakikalık filmi yarısı Mina adlı bir kız çocuğunun hikayesi olarak geçiyor. Her zaman okul çıkışında onu almaya gelen annesi o gün gelmiyor ve Mina'nın eve ulaşma macerası başlıyor. Bir kolu da alçıda. Tıpkı Kiarostami'nin muhteşem "Where is the Friend's Home/Arkadaşımın Evi Nerede" filminde olduğu gibi bir çocuk kendisi için çok zor bir maceraya atılıyor. Bir türlü yetişkinlerin dünyasına girememek, ciddiye alınmamak her iki çocuğun da ortak noktası. Kıza ait çok sempatik durumlar meydana geliyor. Bu arada kız yetişkinlerin diyaloglarına fazlasıyla tanık oluyor. Bu diyaloglar İran toplumu ve de özellikle İran toplumunda kadının yeri hakkında alt metinler barındırıyor. Derken filmin ortasında kız kameraya bakıyor ve oyunculuk yapmaktan sıkıldığını artık oynamayacağını bildiriyor. İşte bu aşamada gerçekle kurgu birbirine giriyor. Bir türlü kızı ikna edemiyorlar ve gerçek olduğu var sayılan filmin ikinci bölümü başlıyor. Bu aşamada Panahi'nin nasıl bir sinema istediğini anlıyoruz. Filmin adının "Ayna" olması da anlamını kazanıyor. Sinema ve genel anlamda sanat gerçeklikten kopmamalı diye düşünüyor Panahi. Bu tartışmaya girmeye niyetim yok ama fikrini böyle yaratıcı bir yolla ifade ettiği için Panahi'yi tebrik etmemek olmaz diye düşünüyorum. Kiarostami'nin asistanlığı esnasında ondan çok etkilendiği bu filmde gayet açık. Ustasının birçok filmi de film çekmeyle ilgilidir. Gerçekle kurgu birbirine girmiş durumdadır. Bir yönetmen karakter görme olasılığımız oldukça fazladır. Bu harika filmi sinema anlayışı arayışları süren insanlar mutlaka görmeli diye düşünüyorum.

Aşağıdaki videoda kızın oynamayı reddetmesi sahnesini görüyorsunuz. Çok sempatik.

08 Eylül 2011

Kadın olsaydım evlenmek isteyeceğim on erkek

Hep en seksi kadınlardan bahsettim biraz da karizmatik bulduğum erkeklerden bahsetmek istiyorum. Aslında bu yazının fikir babası ben değilim. Kendisi isminin gizli tutulmasını istiyor. O yüzden bu sır, ben ve o iki kişiyle beraber mezara kadar gidecek. Merhaba dostlarım! Nasılsınız?

Elbette benim de bir yakışıklılık anlayışım var ama listedeki insanlar değerlendirildiğinde, bu insanların çok azı yakışıklı olarak anılan insanlar. Benim burada hayranlık ölçütüm işlerini iyi yapmaları ve yaşama katkıda bulunmaları. Alfabetik liste aşağıda.

1- Abbas Kiarostami.



Sinema yeteneğini edecek laf yok zaten de Kiarostami'de beni etkileyen şey müthiş bir hümanizm duygusuna sahip olması. O zor şartlarda o evrensel mesajlı filmleri çekebilmesi. Yaratıcılığına da hayran olmamak elde değil. Bir de İran'da rejim değişince kaçmak yerine ülkesinde kalmayı ve sinema mücadelesini büyük bir kararlılıkla sürdürmesi takdire şayan.

2- Al Pacino.



Listemdeki tek oyuncu Al Pacino. Birçok ankette tüm zamanların en iyi oyuncusu çıkmıştır. Bu ünvanı bazı anketlerde De Niro'ya kaptırdığı olmuştur. O konuda yorum yapmayacağım ama hangisinin daha karizmatik olduğu konusunda benim seçimim bu yönde. En karizmatik göründüğü film bence "Carlito's Way/Carlito'nun Yolu"dur.

3- Cem Karaca.


Çok büyük bir sanatçı. Yüce bir ses. 12 Eylül öncesinin etkileyici solcusu Cem Karaca 90lı yıllarda döneklikle suçlandı. Türkiye'ye dönebilmek için Turgut Özal'ın elini öptüğü söylenir."Döndümse Vatanıma Döndüm" adlı kitapta bu iddiayı reddeder ama eski kimliğiyle uyuşmayan insanlarla dostluklar kurmuştur. Ürettiği muhteşem müzik bu toprakların en iyilerindendir bana göre. Son zamanlardaki fetiş şarkım kendisine ait. 

4- Ernesto Che Guavara.


Şu gördüğünüz resimin dünyada en çok bilinen resim olmak gibi bir ünvanı var. Bu yüzden de Che imajı neredeyse bir pop ikonuna dönüşmüş durumda. Vicdan sahibi insanlar bu durumdan rahatsız, çünkü Arjantinli doktor Ernesto Che Guevara hayatını insanlığın kurtuluşuna adadı. O, poster veya dövme basitliğine indirgenecek bir hayat yaşamadı. Kendisine saygım ve sevgim sonsuz. Mart ayında Ankara'da katıldığımız Sağlıkta Dönüşüme Hayır mitinginde birileri onun posterini açmıştı. Sağlık bakanı da biz onun izinde değiliz demişti. Yakında marketlerde ilaçlar satılmaya başlandığında kimlerin izinde olduklarını çok iyi anlayacağız. Onu anlatan bir şarkı vardır. Bana göre en iyi Hasta Siempre yorumu Soledad Bravo'ya aittir.

5- Hasan Genç.


Gitar kurusuna yazıldım ama aslında yaklaşık 15 yıldır bir bağlama performansçısıyım. Çok iyi çalanlar gördüm ama Konya'lı müzisyen Hasan Genç kadar bu enstrümana hakim birisini görmedim. Bu seviyeye gelmek için harcadığı emeği tahmin bile edemezsiniz. Aslında İsmet Topçu da bağlamaya hakimiyet açısından inanılmazdır ama kendisinin bazı keyif verici maddeler kullandığı için deneyselliği abarttığı konuşulur. Çok mütevazi biri olduğunu da eminim. Yürüyen karizma budur işte. Benim normalde, şu aşağıdaki videoda dikkatimi ortadaki kel adama vermem lazım. Çünkü kendisi bize üniversitedeyken bağlama dersleri veriyordu ve o zamanlar benim idolümdü. Ama 1.37'de başlayan Hasan'ın solosu özellikle 2.20'lere doğru öyle bir hal alıyor ki beni büyülüyor ve eminim oradaki müzisyenler hadi kalkın gidelim demişlerdir.

 


6- Jimmy Page.


Led Zeppelin grubunun gitaristi Jimmy Page de uçan karizma olsa gerek. Bunu sadece sahnedeki etkileyici fotoğrafı için söylemiyorum. Müzisyenliği için de alkışı fazlasıyla hak ediyor. Bugün gelmiş geçmiş en iyi gitaristlerden biri kabul edilir ve gerek tavırlarıyla gerekse de müziğiyle etkilediği çok gitarist vardır. Şaka gibi. Bu arada son zamanlarda kulağımı tırmalıyan klişe kullanım da bu şaka gibi, şaka mısınız lan siz kullanımı. 

7- Kazım Koyuncu.


Hayatımda bir kere müzik markete dalıp da şu çalan adamın albümünü bana verin dedim. O kişi de Kazım Koyuncu'ydu. Öldüğüne hala çok üzülüyorum. Bu topluma vereceği, öğreteceği daha çook şey vardı. O da Hopa'lı teröristlerden biriydi.

8- Lionel Messi.


Bir iki yazıda beni ne kadar büyülediğini yazdım. Kendimi tekrar etmeyeyim en iyisi. Uzun saçın kendisine hiç yakışmadığını düşünüyorum. Orta karar uzunlukta bir saç ve kirli sakalla bayağı çekici bir erkek gibi duruyor Messi. Barcelona'nın maçları başladığında hayat duruyor resmen benim için. Bundan 15-20 sene sonra insanlar bu maçları ve Messi'yi Youtube'dan izleyecek, o yüzden bence şanslı bir nesiliz. 

9- Neşet Ertaş.


Aslında bir kere beni kazıkladı Neşet Ertaş. 2000 yılında Ankara'da "20 sene sonra ilk defa konser verecek ve bu onun son konseri olacak" reklamıyla bir konser verdi. Bilet fiyatı o zamanın parasıyla yedi buçuk milyondu ve bu benim için büyük bir paraydı. Gittim o konsere ama çok değil bir sene sonra ve ilerleyen tarihlerde birçok kez Ankara'ya konsere geldi Neşet Ertaş. Yine de helal olsun Neşet ustaya. Çok büyük bir sanatçı. Bence devrimci bir müziği var. Halk müziğinin yapısını bilenler bu özgünlüğü hemen fark ederler. Neşet Ertaş'a laf edene, "A Clockwork Orange/Otomatik Portakal"da Alex'e yaptıkları gibi zorla gözlerini açık tutarak klişe romantik komedi izletirim, ona göre.

10- Vedat Milor.


Bazı arkadaşlarım kendisine gıcık oluyor. Kırmızı pantolonu varmış, yemek yerken çok itici oluyormuş falan..
Ben de kendilerine: siz kıçınızın üzerinde oturup feyste video veya özlü söz paylaşırken; bu adam gitmiş kendisini geliştirmiş, 10.000 şişe şarp içmiş, parasını vererek sayısız restorana gitmiş, kitaplar yazmış, programlar yapmış dedim. Vedat Milor'ü sadece takdir edebilirsiniz başka bir şey yapamazsınız. Bir konuda yeteneklerinle beraber kendini geliştirerek dünyadaki en yetkin kişilerden biri olmak. Karizma başka nedir ki?

11 Haziran 2011

En sevdiğim 10 yönetmen


Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:

1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg

Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:

10-  Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.

9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.

8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).

7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.

6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin. 

5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.

4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.

3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.

2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre. 

1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.

06 Şubat 2011

"Copie Conforme" (2010)

Sinemada bir Abbas Kiarostami filmi izlemek hoş bir deneyim oldu benim için. Yakın zamanda keşfettiğim bu büyük sanatçının İran dışında çektiği ilk film "Copie Conforme/Aslı Gibidir" isminin akıllara getirdiği üzere gerçekle kopya arasında gidip gelen düşsel bir film. Blogda özet vermeyi sevmiyorum ama bu film için kısa bir özet yapmak zorundayım affınıza sığınarak. Sanat eserlerinde gerçek ve kopya üzerine uzmanlaşmış bir İngiliz yazar kitabının tanıtımı için İtalya'nın Toscana bölgesine gelir. Burada kitabıyla ilgilenen sanat tarihi galericisi Fransız kadınla tanışır. Kadın kitap üzerine konuşmak ister. Ve dokuzda kalkacak trene kadar adamla kadın konuşmak üzere turistik bir mekana giderler. Burada kahve içerken mekan sahibi, adamla kadını karı kocaymış gibi algılar. Sohbet geliştikçe ikili karı koca gibi davranmaya başlarlar. Ve film ikilinin gerçekle kurgu arasında gidip gelen diyalogları eşliğinde devam eder. "Copie Conforme" hemen akla "Before"ları özellikle de ikincisi olan sunset'i getiriyor. Gerek yaş yakınlığı gerekse de kitap tanıtım turu açısından ikincisine daha yakın. Kadın erkek ilişkisi üzerine savunduğu tezler açısından da yakınlar. Kadın her zamanki gibi soru işareti erkek de ünlem işareti. Abbas Kiarostami çok duyarlı ve iyi biri olduğu için ve Doğulu mistisizmine sahip olduğu için biraz daha insancıl ve daha az kırıcı olabiliyor ama "Before"lar bence daha sert bir söyleme sahipler. Kiarostami açık bir şekilde kadından yana tavır koymaktadır. Erkeğin ilgisizliğini ve antidemokratik tavrını eleştirir. Kadının bazı fazlaca kaçan talepkar tavrının ise eleştirip eleştirmediği konusunda emin değilim. Juliet Binoche'nin Cannes'de ödül alan destansı oyunculuğunu da övmek farzdır bana göre. Film tipik bir Kiarostami filmi gibi araba içinde geçen sohbet sahnesiyle başlıyor. Onun o arabada geçen hayat üzerine oldukça ilgi çekici diyaloglar barındıran sahnelerine tek kelimeyle bayılıyorum. Bir çok filminde gördüğüm film içinde film veya yönetmen karakter bu filmde yok. Yukarıda bahsettiğim gibi kurguyla gerçeğin birbirine girmesi sahnesiyse fazlasıyla mevcut. Basit hikayelerden evrenseli yakalama yeteneğini de bu filmde gösteriyor ve neden büyük bir sanatçı olduğunu bizlere kanıtlıyor. İran'da sansürde yaşanan gelişmeler umarım kendisini etkilemez ve bu kokuşmuş ortamda çölde vaha diyebileceğimiz filmler çekmeye devam eder.   

31 Ocak 2011

"Biutiful" (2010)


Bana göre günümüzün en parıltılı yönetmenlerinden olan Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu'nun dördüncü uzun metraj filmini izledim. Daha önceki filmleri: "Amores Perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler", "21 Grams/21 Gram" ve "Babel/Babil" dayanılmaz insan dramları olarak gösterilirler. Bu üç filmin de senaryosunu arkadaşı Guillermo Arriaga'yla beraber yazmışlardır. Kesişen hayatlar olarak bilinen tarza sahip bu filmlerden sonra benzer birçok film çekilmiştir, hatta burada bile. Inarritu ilk defa Arriaga'sız bir film çekti. Bu sefer kesişen hayatlar yok; ancak büzüşen hayatlar yine var. Son iki üç yıldır futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi takımı olarak gösterilen FC Barcelona'nın bulunduğu şehir turistik ögeleriyle tanıtılır hep. Yüksek bir refah seviyesi, kaliteli turistik tesisler, gelişmiş bir entellektüel kültür seviyesi Barcelona'nın imajıdır. "Biutiful"un kahramanı Uxbal da Barcelona'da yaşıyor ve arka mahalleleri arşınlıyor. Ken Loach'un "It's a Free World.../Özgür Dünya"sındaki Anj karakteri gibi göçmenlere yasadışı iş ayarlayan bir taşeron. Bu kelimeden bugünlerde nefret etsem de Uxbal'e göre kendisi bir sömürücü değil zorda kalanlara yardımda bulunan bir nevi Robin Hood. İki çocuğu ve bir ayrılıp bir birleştiği manik bir karısı var. Sorunlar diz boyu ve bir de üstüne kanser hastalığı gelince tam bir Inarritu dog eat dog dünyası kendisini belirtiyor. Javier Bardem'in oyunculuğuna diyecek yok. Kanıyla canıyla hayat veriyor Uxbal karakterine. İnanılmaz güzel gitar melodileri de dikkatimi çekti. "Biutiful"un Inarritu filmografisinin en zayıf halkası olduğunu düşünüyorum. Tam bir yedilik film. Filmin karakter analizini yeterince iyi yapamadığını gözlemledim. Oyuncu performansına fazla odaklanarak kişiliğindeki açmazları, çelişkileri hakkıyla resmedemediğini düşünüyorum. Yine de şu günlerde herhalde gidilecek en iyi filmlerden biridir. Ortalığı kurtlar, şahin ka.lar, ayı yogiler, dracoolalar sardı. Bir iki günde izleyeceğim Abbas Kiarostami filmi "Certified Copy/Aslı Gibidir" hariç Ankara sinemalarında izlemek istediğim bir film yok gibi.    

28 Aralık 2010

"A Time for Drunken Horses" (2000)

Son günlerde devam eden iki dil (Kürtçe) tartışmalarını izleyince uzun zamandır aklımda olan "A Time for Drunken Horses/Sarhoş Atlar Zamanı"nı izlemek istedim. Bu uzun süre, İranlı Kürt asıllı yönetmen Bahman Ghobadi'nin bir başka filmi "Turtles Can Fly/Kaplumbağalar da Uçar"ı beş altı yıl önce izlediğim zamandan günümüze kadar olan bir süreye tekabül ediyor. "A Time for Drunken Horses" İran'da gösterime girmiş ilk Kürtçe film, muhtemelen dünyada da öyledir. Filmin dilinin Kürtçe olması filmin belki de en az önemli olan özelliği; çünkü tıpkı "Turtles Can Fly" gibi "A Time..." da kısıtlı imkanlarla nasıl muhteşem filmler çekilire çok iyi bir örnek. Bu iki film her yerde birlikte değerlendirilir. Kamerasını çevirdiği insanlardan tutun da dayanılmaz dram yüküne kadar bir çok ortak noktası vardır. Daha önce izlediğim Abbas Kiarostami filmlerinin aksine Ghobadi sineması umuttan hiç söz etmiyor. Sınırlı sayıda olan mizah ögeleri bile filmin dayanılmaz dram yüküne katkıda bulunuyor. İnsanların yaşadığı sefalet oldukça çıplak bir şekilde gösteriliyor. Tamamı amatör oyunculardan oluşan kadro kendi hayatlarını kamera önünde yaşamaya devam ediyorlar. "Turtles Can Fly"da olduğu gibi "A Time..."da da oldukça sempatik bir karakter var. "Turtles Can Fly"da Satellite'nin doldurduğu sempatik karakter boşluğunu bu filmde özürlü Madi karakteri dolduruyor.

Gerçekten çok etkileyici bir dram ve çok güçlü bir sinematografi.Tam bir sinema olayı diyebiliriz "A Time..." için.

06 Ekim 2010

İşçi Üçlemesi


Geçtiğimiz Haziran ayında Finlandiya’nın başkenti  Helsinki’ye gittiğimde insanı rahatsız edecek kadar fazla olan bir dinginlikle karşılaşmıştım. Etrafta neredeyse yoka yakın bir problem potansiyeli vardı. Her şey yolunda ve düzenli gibi görünüyordu. Yayalar gece yarısı bomboş yolda bile kırmızıda duruyorlardı (aslında olması gereken buydu, dönüş yolunda Kocaeli civarlarında insanların otobanda karşıdan karşıya geçtiklerini gördüm). Yaptığımız sohbetlerde ülke insanının dünyanın en dürüst milletlerinden biri olduğu, kimsenin kimsenin malında gözü olmadığını falan tekrarlıyorlardı insanlar. İkiyüzlü bir ahlak anlayışının olmadığını yerinde gözlemledim. Her yerde başa bela olan ırkçılığın, yabancı düşmanlığının olmaması ise söz konusu değildi. Pek sinema için uygun bir mekan olmadığını düşünüyordum Helsinki’nin. Ta ki Aki Kaurismaki’den haberdar olana kadar. Kendisi ağabeyi Maki Kaurismaki’yle beraber Finlandiya sinemasının en önemli yönetmenlerinden. Sanat filmleri kategorisine girebilecek minimalist, sert söyleme sahip, gerçekçi filmler yapıyor. Bir filmin 90 dakikadan fazla olmaması gerektiğini savunuyor. Çoğu filmi 70 dakika civarında, yani “İşçi Üçlemesi”ni bir günde izleyebilirsiniz. Hiçbir zaman bir başyapıt veremeyeceğini iddia ediyor. 20 film çekip emekli olacağını söylemiş bir röportajında (şu anda 15 uzun metraj kurgusal eseri var). Gerek melodram kalıplarına başvurmasıyla gerekse de insanı bir kere bile güldürmeyen inanılmaz kötümser bir kara mizaha sahip olması dolayısıyla Rainer Werner Fassbinder’e benzetiliyor ama son zamanlara kadar yönetmenin hiçbir filmini izlemediğini söylemiş. Jim Jarmusch’la da tarzlarının benzediğini okudum bir iki yerde fakat bu fikre katılamayacağım. Bence Zeki Demirkubuz’a daha yakın bir tarzı var. Abbas Kiarostami’yle isim ve soy isimleri çok benzemesine ve iyi dost olmalarına rağmen zıt bir bakış açıları var. Daha önce yazdığım üzere Kiarostami “umut vardır ve hayat güzeldir” derken Kaurismaki’ye göre ne umut vardır ne de hayat güzeldir.Oldukça sade bir dil kullanmaları, minimalist çalışmaları, alabildiğine gerçekçi olmalarıyla benzeşebilirler. İnternette tesadüfen üçlemelerle ilgili okuduğum bir yazı sayesinde haberim oldu Aki'den. Şimdi üzerine eğilmem gereken yönetmenler listemde.
“Shadows in Paradise?/Cennetteki Gölgeler” (1986)
“İşçi Üçlemesi”nin ilk filmi diğer filmler gibi bir işyerinde (workplace) açılış yapıyor. Çöp kamyonlarını ve çalışanları izliyoruz açılışta. Bu filmin kaybedenleri Nikander ve Ilona. Film daha çok Nikander'i anti-kahramanlaştırıyor. Kendisi Helsinki'de çöpçülük yapmaktadır ve kendisiyle aynı sınfta yer alan Ilona ile net olmayan bir ilişki yaşamaktadır. Kendisini ifade etmekte zorlanan Nikander, insanlara nasıl yaklaşması gerektiği konusunda sorunlar yaşamaktadır. Karşısındaki Ilona da çok bilinçli bir karakter değildir ve zaafiyetleri vardır. (SPOILER) Filmin sonunda önerilen işçiler birleşiniz ve evlenip mutlu olunuz ffinali yerine kafalarda daha fazla düşünce çağrıştıracak bir final düşünülseydi daha ilginç bir film olabilirdi "Shadows in Paradise". Belki de hiçbir zaman başyapıt çekemeyeceğim derken haklıydı. Bir başyapıt değil ama gönül rahatlılığıyla yedi verilen bir film "Shadows in Paradise". Tıpkı Zeki Demirkubuz filmleri gibi.

“Ariel” (1988)

 Bir filmde acemice çekilmiş bir kavga, yaralama, ölme veya harala gürele sahnesi görünce, o film benim gözümde bir kademe aşağıya iniyor. "Ariel" de içerisinde böyle bazı karikatür sahneler barındırıyor; fakat üçlemenin ruhundan, diğer filmlerin sarsıcı etkisinden, Helsinki hapishanesini resmetme açısından başarısız değil. Bu filmde itilip kakılan işçi aynı zamanda taşradan gelme ve yersiz yurtsuz bir insan. Sistem bütün enstrümanlarıyla kendisine karşı. (SPOILER) Yine hep destek tam destek mesajı veriliyor filmde ve yine bir yerlere gidip kurtulma opsiyonu sunuluyor işçi kardeşimize.


“The Matchfactory Girl/Kibritçi Kız” (1990)


Evet doğru tahmin ettiniz, film kibrit fabrikasından görüntülerle başlıyor. Bu seferki kaybedenimiz de diğer filmdekiler gibi hayata tutunamayan, umduğunu bulamamış belki bir şeyler umut etmeye dahi fırsat bulamamış biri. Anne babasının kendisine karşı hissettikleri nefret, fark edilmeme gibi insanı dağlayan bir problem, iş yaşamında değer verilmeme sömürülme gibi sorunlarla mücadele ediyor. Kaurismaki filmlerinin favori mekanlarından olan kafe bar gibi yerlerden birinde bir karşı cinsle tanışıp bir de onun tarafından değersizleştirilince film kopuyor Iris için. Diğer filmlerin aksine buradaki anti-kahramanın yanında yer alan bir sınıfdaşı, bir destekleyici kaybeden falan yok. Sistem karşısında tamamen yalnız Iris. Bu sistemin önemli bir bölümünü de erkek egemenliği teşkil ediyor. Bu yönüyle sosyalizmden çok feminizme biraz daha yakın bir film "The Matchfactory Girl". Üçlemenin en bireysel filmi. 

Genel olarak üçlemeyi başarılı buldum. En büyük avantajı ancak iyi filmlerde hissedebileceğiniz yalnızlık, izole edilmişlik duygusunu çok başarılı bir şekilde vermesi. Ticari kaygıdan uzak, tamamen bir şeyler dile getirme arzusuyla çekilmiş bu filmleri mutlaka görmelisiniz derim. Kaurismaki'nin söyleyecek şeyleri var çünkü.  

21 Eylül 2010

"Koker Üçlemesi": Nasıl becerebiliyor?

Önce "Taste of Cherry/Kirazın Tadı" ardından "Close-Up/Yakın Plan" şimdi de "Koker Üçlemesi"...Beş filmini izlediğim Abbas Kiarostami artık benim için gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biridir. Bu kadar etkili yaşama sevinci, insan sevgisi ve umut aşılayan başka bir yönetmen aklıma gelmiyor şu anda. Peki bunu nasıl beceriyor? İran devrimi gerçekleştiğinde Batıya kaçan aydınların aksine İran'ı terketmeyecek kadar, varoluşunu borçlu olduğu unsurları bu kadar tutkuyla seven bir insan becerebilir bunu ancak. Gündelik hayatta hiç de üzerinde durmayacağımız ufak ayrıntılardan öyle evrensel öyküler çıkarıyor ki hayran kalmamak elde değil. "Koker Üçlemesi" de tam da bu tanıma uygun üç başyapıt düzeyinde film. Filmlerin ortak noktası Türkiye sınırına yakın bir yer olan Koker'de geçmesi; ancak Kiarostami son iki film ve "Taste of Cherry"i yaşamın değerini anlatan bir üçleme olarak görüyor. Bu üç filmin yaşamın değerini konu ettiği gerçek fakat benim gibi hiç kimse "Koker Üçlemesi"nin inkarını inandırıcı bulmuyor.
"Where is the Friend's Home/Arkadaşımın Evi Nerede?" (1987)
Çocuk oyunculara başrol veren filmleri hep riskli bulmuşumdur ve onlara temkinle yaklaşmışımdır; ancak arşivimin en değerli filmlerinden biri olacağını hiç tahmin etmezdim "Where is the Friend's Home?"un. Film bir ilköğretim sınıfında açılıyor. Öğretmen ödevleri kontrol ediyor ve Muhammed Rıza adlı öğrenci kitabını kuzeninin evinde unuttuğu için öğretmenden azar işitiyor. Burada Rıza'nın bir ağlama sahnesi var ki 40 yıllık oyunculara taş çıkartır. Filmin kahramanı Ahmet yanlışlıkla Rıza'nın kitabını da eve getiriyor ve mutlaka ona geri vermeli diye düşünüyor. Rıza üçlemenin diğer filmlerinde de geçen Poşteh'te ikamet etmektedir ve Ahmet'in ne yapıp edip oraya ulaşması gerekmektedir. Bu bölümde Ahmet'in annesine laf anlatma daha doğrusu laf anlatamama sahnesi var ki bana göre kusursuz bir sinematografisi var. Bir kaç gün sonra yorumlayacağım "J'ai tue ma mere/Annemi Öldürdüm" adlı Fransız filmindeki anneden bile daha gıcık bir anne rolü var. Sonra Ahmet'in nefes kesici yolculuğu başlıyor ve yetişkinlerle çocukların çelişkisi çok hoş bir şekilde perdeye yansıtılıyor. Poşteh'teki yaşlı adam karakteri de unutulmaz bir karakter bence. O on dakikalık rolü boyunca neredeyse hayatın anlamını özetleyiveriyor. Karakterle bu kadar özdeşleşme yaptırabilen çok az film vardır. Ben sinemayla ilgileniyorum diyen herkesin mutlaka görmesi gereken bir film "Where is the Friend's Home?".


Filmin afişi zaten birçok şeyi anlatıyordur. Sizler benim düştüğüm hataya düşmeyin ve bu filmi "Where is the Friend's Home?"u izlemeden izlemeyin. Öyle yapsaydım bu filmi çok daha fazla severdim eminim. 1990 yılında meydan gelen büyük İran depreminde yaklaşık 40.000 kişi hayatını kaybetti. Ve deprem Koker yakınlarında meydana geldi. Bu filmi çekmeye eminim Kiarostami'nin niyeti yoktu fakat böyle büyük bir acıdan sonra mutlaka kendisini bir şeyler yapmak zorunda hissetti ve ortaya bu yarı belgesel yarı kurgusal film çıktı. Film içinde film tekniğini çok kullanır Kiarostami. Burada da kurgusal kahraman üç yıl önce çekilen "Where is the Friend's Home?"un yönetmeni ve Ahmet karakterini bulmak için oğlu ile birlikte arabasıyla Koker'e doğru gidiyor. Tabi yol üzerinde belgeselci gözüyle Kiarostami bize acıdan kareler gösteriyor. Fakat insanların gündemi hiç de öyle korkunç değil. Kimisi evlenme derdine düşmüş, kimisi tuvalet taşı satın alıyor, kimisi de o sırada oynanan Dünya Kupası telaşında. Kiarostami umut her zaman vardır ve hayat güzeldir mottosunu bu filme iyiden iyiye yedirmiş. Filmin adı: "Life, and Nothing More…/Ve Yaşam Sürüyor".

Bu filmi de mutlaka en son seyretmelisiniz. "Through the Olive Trees/Zeytin Ağaçlarının Altında", "Life, and Nothing More…"un çekim hikayesi fonunda mükemmel bir aşk hikayesini işliyor. Yine kurmaca bir yönetmen var, hatta onun Hanım Şiva adlı bir asistanı da var. Bu ikisi Koker'e doğru yola çıkarlar ve "Life, and Nothing More…"daki oyuncuların bulunması hikayesidir "Through the Olive Trees". Artık iyice büyümüş olan Ahmet de vardır bu oyuncular içerisinde. Film "Life, and Nothing More…"daki damat rolünü oynayan Hüseyin ve sevdiği kızın inanılmaz naif aşk öyküsüne yoğunlaşmaktadır asıl. Umut Hüseyin için de var mı acaba? Her halde hiçbir kelime, herhangi bir filmde; selam kelimesinin bu filmde geçtiği kadar geçmemiştir.
Tek kelimeyle mükemmel bir sinema örneği. Basit bir kamera ve amatör oyuncularla nasıl başyapıt çekilir Kiarostami bize gösteriyor bu filmde ve üçlemenin diğer filmlerinde.

29 Temmuz 2010

İran sineması beni heyecanlandırıyor

Kiarostami'nin "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nı izledikten sonra İran sinemasına eğilmeliyim demiştim. Abbas Kiarostami'nin filmografisindeki en yüksek puanlı film olan "Close-Up/Yakın Plan" bana bu başlığı yazdırdı. "12 Angry Men/12 Kızgın Adam", "A Few Good Men/Bir Kaç İyi Adam", "Sabotage/Sabotaj", "To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek" gibi mahkeme filmleri izlemiştim daha önce. "Close-Up" uzak ara izlediğim en iyi mahkeme filmi diyebilirim. Filmi böyle bir kategoriye sokmak haksızlık olsa da içeriğinden haberdar etmek için böyle iddialı bir cümle kurdum. Yarı gerçek yarı kurmaca bir dolandırıcılık (fraud) öyküsü "Close-Up". Kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf (onun filmlerine de eğileceğim) gibi tanıtıp bir aileyi dolandıran Hossain Sabzian'ın duruşması ve kurgusal dahilikler eseri olan çekimler filmi oluşturuyor. Gerçek bir mahkeme izler gibi Sabzian'ın yakın plan görüntülerini izliyorsunuz ve insan denen karmaşık yaratığı anlamaya çalışıyorsunuz. Özellikle filmin finali unutulmaz. Kişilik bölünmesini bu kadar iyi anlatan bir sahne çok az vardır. Sadece iki filmini izlememe rağmen Abbas Kiarostami'nin çok büyük ve gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorum ve muhteşem bir sinema duygusuna sahip olduğunu hissediyorum. Bundan sonra Abbas Kiarostami'ciyim. Bu arada filmin sonunda kendisini oynayan ve afişteki motoru süren kişi olan Mohsen Makhmalbaf'ın filmleri de beni şimdiden heyecanlandırıyor. İran dilini de çok melodik ve çok sevimli bulduğumu belirtmeliyim.

18 Mayıs 2010

İran sinemasına eğilmeliyim

Çünkü çok tanıdık. Sanat eserlerini eserin geldiği kültürden gelenler daha bir farklı algılarlar. Özellikle dil bu farklı algıda önemli bir rol oynar. Bir Kubu Zekirdemiz filmini sizin algıladığınız gibi bir Eskimo asla algılayamaz. İnsanoğluna ait evrensel kişilik özelliklerini, mesajları algılayabilir ama yüzde yüz filmin içine giremez. Diye düşünüyorum. Taste of Cherry (Kirazın Tadı, Abbas Kiarostami, 1997) uzun süre arşivimde bekledi durdu. Muhtemelen Sinema dergisi aracılığıyla izlenecekler listesine eklemişimdir. Bir kaç kere bazı sahnelerine baktığımda, Ankara Bala'ya benzeyen yerlerde sürekli bir arabanın dolaştığını gördüm ve o halleriyle film bana çekici gelmemişti. Dün 93 dakika gibi kısa bir süreye sahip olduğundan ve hadi bir de İran sinemasından bir film izleyeyim diye kafama estiği için izledim. Aslında köklü bir sinema geleneğinin olduğunu bilidiğim İran'ın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Abbas Kiarostami'nin bu filminin Bergman filmlerinden aşağı kalır yanı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yaşam ve ölümün, değer ve değersizliği üzerine çok çarpıcı bir gözlem yapıyor. Sonunda tercihini de çok anlamlı bir şekilde yapıyor. Umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyorsunuz film boyunca ve filmin sonunda birisi geliyor sizi buluyor. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim; çünkü dangoz köşe yazarı değilim. 1997 yılında Cannes'de Altın Palmiye (boş filme vermezler) aldığını belirtmeliyim. Bence mutlaka izlenmesi gereken bir film. İran'ın kozmopolit yapısı filmde de çok etkili bir şekilde kullanılmış. Bizim ülkemizdeki milliyetçileri kızdıracak bölümler de mevcut filmde; ancak bunlar dar ufuklu insanların dert edecekleri detaylar bana göre. Kültür, dil, mekanlar o kadar tanıdık ki hemen hemen iki üç sahnede bir günlük hayatınızda kullandığınız bir kelime duyuyorsunuz. İran gibi kapalı bir toplumda çekilen nitelikli eserlere bundan sonra hep var olacağım.