Bağımsız Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bağımsız Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2011

"Clerks II" (2006)


Geçen sene bu zamanlar izlediğim "Clerks./Tezgahtarlar" (1994) filminin 12 yıl sonra gelen devam filmini izlemeyi bu kadar geciktirdiğime pişman oldum. En az ilk film kadar parlak bir devam filmi bu. Bazı istisnalar olmakla bilikte genelde devam filmleri ilk filmin düzeyine erişemezler. "Clerks 2" bu istisnalar örnek olabilir. Kevin Smith'in ilk filmde hissettirdiği mükemmel mizah duygusu ikinci filmde de hissediliyor. Geyik muhabbeti gibi duran ama keskin bir zekanın ürünü olduğu her halinden belli olan filmler "Tezgahtarlar". Sıradanda sıradışılığı bulmaya çalışıyor ve bunda başarılı oluyor. Her biri kült olabilecek diyaloglar barındırıyor film. Şimdi tüm filmlerinde eski filmlere göndermeler yapan ve aynı oyuncuları kullanan Kevin Smith'in izlemediğim bütün filmlerini araya hiçbir film almadan izlemem gerekiyor. Bunu da zevkle yapacağım.

10 Eylül 2011

"Blue Valentine" (2010)



Şu dünyada aşk kadar kafa karıştırıcı az şey vardır. Geçmişte ben de yaptım ama insanın bir başka kişiye sınırsız kredi vermesini doğru bulmuyorum. Bu kişi anne, baba, eş, çocuk, sevgili olsa dahi bu tutum kişiyi kaçınılmaz olarak tutarsız davranışlara itiyor ve mutsuzluk geliyor kişiye yapışıyor. Aşkın rüya gibi olan bölümüne takılmış kalmış filmler beni sıkıyor. Aşk sancılı bir süreçtir ve de cinsellik çok sorunlu bir sahadır. Bunu yansıtan filmler de ilgimi çekiyor. Derek Cianfrance’ın “Blue Valentine/Aşk ve Küller” üzerinde düşünülmeye değer bir film. Elbette ki bir çiftimiz var. Bir doktor ile bir kargo taşıyıcısı. İnsanları aşka yönlendiren şey aslında cinsel çekimdir. Bir doktor ve kargocunun cinsel çekim yaşamaları çok normal. Ama evlenip de toplumun onlara yüklediği kimliklerle hareket etmeleri gerektiğinde bu maalesef mümkün olmuyor. Aşk mı yaşayacaksın başkalarını inandırmaya mı çalışacaksın? Ne kadar çetrefil bir durum. “Blue Valentine”de de olanlar bu. Geriye dönüşler sayesinde hem aşkın rüya gibi olan kısmını hem de Tazmanya canavarı gibi olan kısmını gösteriyor yönetmen. Bazı sahnelerde bunların en uç olanlarını iç içe göstererek etkiyi arttırıyor. Mutlaka izlenmeli diye düşünüyorum. Bir iki ay önce bu klişe romantik komedilerinden biri olan “The Notebook/Not Defteri”nde izlediğim Ryan Gosling’i bu sefer sahici bir aşk filminde görmek ilginç oldu benim için. Bu adamın kaderi testis oğlan olmakmış herhalde. Bu arada filme yönelttiğim övgüleri maalesef fragmanı için tekrarlayamayacağım. Çünkü fragmanda vurgu rüya gibi olan bölümlerde. Fragmanı izleyen bir çift patlamış mısırlarını alıp birbirlerine sarılarak filmi izlemeye başlayabilirler çok kolayca. Sonra olacaklardan ben sorumlu değilim. Adamların yaptığı tam bir pazarlama hilesi. Film fragmanda gösterilenden çok daha fazlası. Bak sinirlendim şimdi.     

Fragman yerine şu diyalogu izlemek filmle ilgili daha gerçekçi bir fikir sunacaktır:

"Blue Valentine" Clip (2010) from Omar H. on Vimeo.



09 Eylül 2011

"The Station Agent" (2003)


Sosyal hayattan dışlanmış oldukları için çok farkında değiliz ama engelliler Türkiye nüfusunun %12'sini teşkil ediyormuş. Her an biz de engelli olabiliriz. O yüzden duyarlı olmalıyız. Thomas McCarthy'nin "The Station Agent/Hayatın İçinden" adlı filmin merkezinde yer alan Fin de bir engelli. Kendisi bir cüce. Zorluklara alışmış ve akıp giden hayatla uyum içindeymiş gibi görünüyor ama dışı seni içi beni yakar misali hissettikleriyle gündelik hayatta kestiği rol birbiriyle çelişiyor. Birçok film karakterinde tanık olduğumuz üzere Fin de işine yoğunlaşarak hayatın üzerine gelmesi yükünü hafifletmeye çalışıyor. İşini kaybedince ve istemediği bir yerde yaşamak zorunda kalınca burada iki kişiyle karşılaşıyor. Bu kişilerin fiziksel engeli yok ama birisi psikolojik engelli diğeri de sosyolojik engelli. Oğlunu kaybetmenin acısını hafifletemeyen Olivia ağır bir dram yükü altında ezilirken, Küba göçmeni Joe da bir yandan hasta babasıyla uğraşıyor bir yandan da ince bir insan olmadığı için insanlarla iletişime geçmekte zorlanıyor. Bu üçlünün etkileyici dostluğunu izliyoruz "The Station Agent"da. Tipik bir sıradan insanların akıp giden hayatı filmi ama ilgiyle izleniyor. Çok üstün bir sanat eseri değil ama başarılı bir bağımsız yapım. Zaman zaman zorlasa da genel olarak insana kendisini iyi hissettirecek bir film.  Çok sempatik karakterler barınıdırıyor.

06 Eylül 2011

"subUrbia" (1996)



Google görsellerden suburbia kelimesini aratınca izlediğim filmin afişinden önce bu ve buna benzer resimler çıktı. Bu yerleşim yerleri birçok Amerikan filminde karşımıza çıkmıştır. “A Nightmare on Elm Street/Elm Sokağında Kabus”ta bu mekanlarda gerçekleşen korkutucu olaylara tanık oluruz. “Blue Velvet/Mavi Kadife”de korkutucudan da öte insanın kanını donduran olayları izleriz. “Edward Scissorhands/Edward Makaseller”de fantastik bir hikâye bizi karşılar. Bazı filmlerdeyse bu mekânlarda geçen tekdüze, standartlaştırıcı hayat tarzları eleştirilir. “American Beauty /Amerikan Güzeli” gibi. Ankara Batıkent’te yıllarca oturup daha sonra dayanamayıp oradan taşınan teyzem aklıma geldi. Acaba o da bu gizli standartlaşmadan rahatsız oldu mu da bu Amerikan banliyölerine benzeyen Batıkent’ten taşındı. Burada bir kavram kargaşası oluşabilir. İngilizce suburb veya town diye adlandırılan bu bölgeler için Türkçe taşra veya banliyö kelimesi kullanılıyor. Bizim Taşra’dan anladığımız çoğunlukla çiftçilikle veya hayvancılıkla uğraşan insanların yaşadığı yerler. Banliyö ise bizde çoğunlukla treni çağrıştırıyor. Mesela Ankara’da banliyö trenlerine Mamak, Kayaş gibi yerlerde oturanlar binerler. Bunlar da alt sınıftan gelen insanlardır. Oysa Amerika’da banliyölerde yaşayanlar orta sınıfa daha yakın insanlardır. Ve beyazdırlar. Amerikan bağımsız sinemasının en önemli temsilcilerinden Richard Linklater’in “subUrbia” adlı filmi de tam bu bahsettiğim banliyö yaşantısına eleştirel bir bakış açısı getiriyor. U harfini büyük yazarak acaba u-you-sen önemlisin, bireyselliğinin farkına varmalısın mı demek istiyor acaba? Yönetmenin “Slacker” adlı filmine benzeyen bir yapısı var. Her iki filmde de kısıtlı bir zaman diliminde sokakta aylaklık eden gençlerden karakterler görürüz. “Slacker”da incir çekirdeğini doldurmayan diyaloglar var gibi görünse de aslında orta-alt sınıf Amerikan gençliğinin ne kadar da tekdüze bir hayat tarzı olduğu seyirciye yansıtılıyordu. “subUrbia”daysa daha iddialı diyaloglar var. Aylaklık eden gençler hayat üzerine ilginç tezler sunuyorlar. Her şey eski mahalleli yeni pop star Pony’nin limuziniyle mahalleye gelmesiyle başlıyor. Bu kadar çok kaybedenin olduğu mekana görece olarak yırtmış birinin gelmesi ve sahip olduğu metaları onların gözüne gözüne sokması kaçınılmaz olarak çatışmayı doğuruyor. Bu çatışmalar esnasında alt-orta sınıf Amerikan düşünce yapısının ne kadar yüzeysel olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Hiçbiri hiçbir şey bilmiyor ve tek amaçları yırtmak. Pop star olmak, albüm kapağı hazırlamak, LA’ye veya NYC’ye kapağı atmak. Onun için hayali bir yer olan banliyönün adı Burnfield. Yani yaşayan ölüler mekanı. Göreceli olarak daha bilinçli olan Jeff ve Tim’in de itiraf ettikleri üzere diğerlerinden tek farkı hiçbir şey bilmediklerini biliyorlar olmaları. Bir ara filmde “Do the Right Thing/Doğru Şeyi Yap”ta olduğu gibi Pakistanlı bakkala karşı bir operasyon yapacak gibi olsa da korkulan olmuyor ama bu bakkalla diğerlerinin diyalogları da çok dersler çıkarılabilecek nitelikte. Bu filmin hayranları çok ve artık ben de onlardan biriyim. Ama iki gün ara vererek filmi bitirdiğim için sağlam kafayla oturup bir daha izlemek istiyorum. Bir sene sonra falan. 

30 Ağustos 2011

"Köprüdekiler" (2009)


Bir yerli futbolcu için, yurtdışına transfer olduktan sonraki ilk maçından sonra basında olumlu futboluyla otoritelerin dikkatini çekmeyi başardı gibi yorumlara rastlanır. Hiçbiri için performansıyla seyircileri büyüledi gibi yorumlar çıkmaz. Aslı Özge'nin "Köprüdekiler" adlı filmi de birçokları için eminim samimi çabasıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başaran bir film olabilir ama bence performansıyla seyirciyi büyülüyor. Türkiye'de sinema eğitimi almış ve yurtdışında yaşayan yönetmenin sinema anlayışı, anlatan değil gösteren bir anlayış. Derdi, kamerayı doğal akışında akan hayatın içerisinde gezdirmek. Bu yüzden ışık, ses, müzik, kamera oyunları gibi sinemasal hilelerden uzak duruyor. Bu tarz bir sinema anlayışı çok zordur. Bir kere seyircilerin yüzde 90'ınını kaybetmek durumunda kalır yönetmen. Tıpkı tipik bir seyirci olan annem gibi. Bu ne biçim bir film, hiçbir şey olmuyor gibi bir yorum yaptı. O zaman senin hayatında da hiçbir şey olmuyor, neden sürekli şikayet ediyorsun diye sorduğumda cevap alamadım. Ne diyordum? Anlatan değil de gösteren sinema anlayışı çetin bir sınav verir seyirci gözünde. Sürekli bir çatışma, dramatik kurgu bekleyen seyirci zaten kafadan uzaklaşır filmle, azınlıkta kalan ve filmin derdini anlamaya çalışan nitelikli seyirci de filmi sürekli inandırıcılık ve doğallık yönünden teftiş eder. Açık yakaladı mı sözlüden kırık notu verir filme. Ben "Köprüdekiler"in inandırıcılık ve doğallık açısından hiçbir sorunu olduğunu düşünmüyorum. Otur doksan beş! Aslında o kadar da belgeselvari değil film. Oyuncular kendi hayatlarını oynadıkları için belgesel olduğu sanılıyor ama duygular, durumlar, dramatik çatışmalar yok değil. Hayatları Boğaz Köprüsü üzerinde geçen üç karaktere odaklanıyor film. Fikret köprüde çiçek satan bir Roman. Kuştepe'de inanılmaz zor şartlarda yaşıyor. Bazı yerlerde okuduğuma göre hala köprü üzerinde görülebilirmiş. Yönetmenin röportajlarına göreyse konuşmayı sevmeyen, iletişime oldukça kapalı bir insanmış. Görürsem bir röportaj yapmayı deneyebilirim ama muhtemelen reddedilirim. İki sene önce çalıştığım ilköğretim okulunda; her sınıfta iki, üç Roman öğrenci vardı. Dışlanmışlık, ötekileştirilme o kadar hissedilirdi ki bu insanları sisteme uyamıyorlar diye eleştirmek büyük bir haksızlık bence. Bu dünyanın her yerinde böyle. Finlandiya gibi refah seviyesinin en yüksek olduğu bir toplumda bile Çingeneler gördüm ben. Sanırım her toplum dönüştürmeyi başaramadığı topluluğa Çingene, Gipsy, Roman, Roma gibi adlar koymuş. Bunları da babalar gibi dışlıyorlar sonra da rahat durmadıkları için eleştiriyorlar. Bir insan kendisine sırt çevirmiş bir topluma karşı neden aidiyet hissetsin veya neden o sistemi ıhya etsin ki? Ben işini doğru dürüst yapmayan garsonlar veya tezgahtarlara da kızamıyorum. Kendime soruyorum, acaba ben 500 lira maaşla bir büfede eşşek gibi çalıştırılsam, orayı ne kadar severdim ve ne kadar kendimi işime adardım diye. Fikret de aynı bu şekilde doğduğundan beri kendisine sırt çevirmiş bir sisteme, topluma karşı adeta bir otobüs durağı kadar duyarlı. İlkokula dahi gidememiş Fikret'in etrafında olup bitenlerle ilgili en ufak bir fikri bir yok. Bu bitkisel hayattaymış gibi olma durumu inanılmaz başarılı veriliyor filmde. Fikret'in repliklerini anlamayabilirsiniz. Anlamlandırmayabilirsiniz. Bu bir acemilik değil. Yönetmenin biliçli seçimi. Çünkü Fikret manasız bir hayatın içerisinde debelenip duruyor. İkinci karakter dolmuş şoförü Umut. Kendisine eşlik eden eşi Cemile de olayların bayağı merkezinde. Onlar da kendi hayatlarını filmde oynuyorlar. Onları da filmin bıraktığı yerde aynı şeyleri yaşamaya devam ederken bulabilirsiniz. Hayata Roman olarak gözlerini açmadıkları için Fikret'e göre daha şanslı görülebilirler ama onlar da aslında sistemin umurunda olmayan geri dönüşümsüz karakterler. Dolmuşun sahibi metaforunda hayat bulan sistem, onları birer kullan-at mal gibi görmektedir. Bütün bunların yanında ikilinin bir de kişisel, ruhsal, cinsel çatışmaları hayatı iyice çekilmez yapıyor. İlk başta bunlar da acemi oyuncu gibi görülüp filmi sıkıcı yaptığı düşünülebilir ama biraz dikkat ederseniz; sokakta, şurda burda insanların diyaloglarına kulak misafiri olursanız çevrenizde binlerce Umut ve Cemile olduğunu fark edebilirsiniz. Üçüncü karakter de trafik polisi Murat. İçlerinde en şanslısı o. 2500 lira maaşı var, interneti var, sıradan bir insanın arzu ettiği her şeye sahip olabilir. Görücü usülü bulunabilecek hemşire bir eş.. Etti 5000 lira gelir. Vizyonu; ev, araba, çocuk, ikinci ev, ikinci çocuk, köyde ev olan biri için bulunmaz bir nimet. Murat da muhtemelen bunları yaşayacak ama onun derdi de iletişimsizlik. Kendisini hiçbir şekilde ifade edemiyor. Anca milliyetçi, muhafazkar söylemlerde slogan atar gibi laflar ediyor. Bu arada bu olayı diğer karakterler de yapabiliyor, ilginç değil mi? İnternetten düşürdüğü kızlarla geçen diyalogları bence klasik. Oradaki o iletişimsizlik hali harika bir şekilde veriliyor. Murat'ın sistemden payına düşen de bu. Polis olmuş, düzenli ve orta düzeyde bir geliri var ama bireyselliğine Jüpiter kadar uzak. Normal şartlarda topluma yön vermesi beklenen birisi ama kendisine bile yön veremiyor. Sistem bütün elemanlarıyla (okul, aile, din, ülkü ocakları, msn vs.) bir zombi yaratmış. Murat kendisini oynamayan tek oyuncu. Normalde polis olan ağabeyi bir rolü oynayacakmış ama devlet memurlarının oyunculuk yapması yasak olduğu için Murat biraz da mecburen bu rolü oynamış. Mükemmel bir iş çıkartmış. Bu kadar başarılı olduğuna göre ya çok iyi oyuncu ya da gerçek hayatında da böyle biri. Umarım ilk seçenek geçerlidir. İki yıldır en çok merak ettiğim filmlerden biriydi "Köprüdekiler". Diğer çok merak ettiğim filmlerse Tayfun Pirselimoğlu'nun "Pus" (2010) ve "Saç" (2010) adlı filmleri. Bu filmleri bulma konusundaki çabalarım devam ediyor. Umarım onlar da "Köprüdekiler"in yaptığı gibi performanslarıyla beni büyülerler.        


Köprüdekiler Film Fragmanı Video - Didem Delen   didem_d

23 Ağustos 2011

İki Todd Solondz filmi


İstanbul gibi güzel bir şehirde yaşamaya başlamadan önce elimdeki Todd Solondz filmlerini bitirmek istedim; çünkü bu adam elbette ki sevgi, dostluk, demokrasi, fair-play ruhu, çiçek, böcek gibi konuları işlememişti. Hiçbir karakterinin tırnak içerisinde iyi olmadığı, aksine sapık, çıkarcı, bencil, duygusuz kişiler olduğu filmler bunlar. İzlemediğim bir filmi kaldı. İlk filmi “Fear, Anxiety & Depression”ı hiçbir platformda bulamıyorum. 2004 tarihli “Palindromes” filmi çok ilginç bir film. Palindrome önden ve arkadan okunduğunda aynı telaffuz edilen isim demek. Türkçe Efe, Ata gibi. Filmdeki isimlerin çoğu Palindrome. Aviva, Bob, Otto gibi. Film birkaç hafta önce izlediğim “Welcome to Dollhouse/Bebekevine hoş geldiniz” filminin patetik başrol oyuncusu Dawn Weiner’ın cenaze töreniyle açılıyor. Dawn’ın başına gelenleri ağabeyi Mark’tan öğreniyoruz. Knocked-up…Knock-out…Bu filmin patetik, ezik, cinsel açıdan böğründe fırtınalar kopanıysa Dawn’ın kuzeni Aviva. Değişik ebat ve renklerde beş farklı oyuncu tarafından canlandırılıyor Aviva karakteri. Bu da bizde Aviva herhangi bir kişi, onun gibi çok var düşüncelerini uyandırıyor. O annesi yok mu? Todd Solondz filmlerindeki şerefsiz ebeveyn profillerini başka filmlerde zor bulursunuz. Kendi çektiği fotoğrafa çocuğunu zorla koymak isteyen ebeveynler bunlar. Şablon hayatlar yaşarlar ve bu şablonu dağıtacak hiçbir şeyi hoş karşılamazlar. Todd Solondz da bu şablonlara kafa, göz dalıyor işte. Aviva’nın derdi de kendini yapayalnız hissettiği şu dünyada kendisine ait bir şeyi olması. Bebek. Olaylar çok farklı boyutlara varıyor. Çok değişik insanlar işin içine giriyor. Oldukça rahatsız edici, saldırgan bir film. Ama ayakları yere sağlam basıyor. Ne yani yalan mı, öyle değil mi diyorsunuz izlerken. 2009 tarihli “Life During Wartime/Savaş Sırasında Yaşam” da aynı sahte değerlere saldırıyor. Sıradaki sapıklığımız pedofili. Tıpkı “Palindromes”un savunduğu gibi bazı şeylerin hiç değişmeyeceği tezini savunuyor film.    Olaylar üç kız kardeşin özel ve aile hayatlarında yaşadıkları sorunlar gibi görünmektedir. Daha çok üç çocuklu, kocası pedofiliden hapis yatan Trish’in yaşadıkları ön plandadır. Trish ve kendisi gibi evliliği yürütememiş erkek arkadaşının ısrarla evliliğe bu kadar tutkuyla bağlı olmaları resmen alay ediliyor Sodd Tolondz pardon Todd Solondz tarafından. Trish’in küçük oğlu Timmy’nin yetişkin olma veya yetişkinleri anlama çabası da alay ediliyor. bir daha hiç geri gelmeyecek, güzel bir dönemi yaşıyorsun ve tadını çıkarmalısın deniyor kendisine. Saldırganlık dozu “Palindromes”dan bir seviye aşağıda diyebilirim. Bunların babası “Happiness/Mutluluk” için kurduğum cümleyi tekrarlayarak yazımı bitiriyorum. Sevgiliyle izlenebilecek en son film. 

07 Ağustos 2011

Dört film

Daha önce bir günde üç film izlediğim olmuştu ama dört tane izlememiştim. En çok beğendiğimden başlayayayım. Son bir haftada birbirine benzeyen çok film izledim. Bunlar Amerikan bağımsız sinemasından, iyi ya da kötü sistem karşıtı, okulları fon alan, düşük bütçeli, starsız filmler. "Pump Up the Volume" (1990) de bunlardan biri. Aynı adla 80li yılların ünlü bir disko şarkısı varmış. Şarkı günümüzde çok önemsenmiyor ama film sinema dünyasında çok saygı duyulan bir film. "Heathers/Çılgın Kızlar"da da asi ruhlu bir genci canlandıran Christian Slater burada nevrotik lise öğrencisini çok iyi canlandırıyor. Gündelik hayatında oldukça pasif bir görüntü sergileyen Mark, babasının hediye ettiği amatör radyo istasyonundan yaptığı korsan yayınlarla neredeyse dünyayı değiştiriyor. Yaşadığı taşra kasabasının (suburb) dünyasının baştan aşağı değiştirmeyi başarıyor. Horny Harry Hard-On mahlasıyla gün içerisinde konuşulmayan ama ayan beyan var olan rahatsız edici konuları korsan yayınlarında konuşuyor. Bu kadar etkili olabileceğini tasarlamadığı bu zararlı eylemi kaçınılmaz olarak; okul, müdür, rehber öğretmen, polis, vali gibi otoriter figürlere dokununca wanted/aranıyor olmak durumunda kalıyor. Tam olarak ayakları yere sağlam basmasa da geçerli, somut çözüm önerileri sunmasa da sağlam bir sistem eleştirisi var "Pump Up the Volume"un. Tipik bir batılı tarzı değiştirmeyi düşünmeden isyan etme olayı. Ama olsun bu bile bir şeydir ve saygıyı hak ediyor. İlgiyle izlenen, çok yaratıcı, kafalarda soru işaretleri uyandıran bir film. Slater'ın performansı üst düzey. Aynı şekilde Nora Diniro rolünde Samantha Mathis'in performansı da çok iyi. Kendisinin ilginç bir hikayesi var. Geçen hafta Amy Winehouse ölünce genç yaşta ölen yetenekli müzisyenlerden bahsedildi. Janis Coplin, Kurt Cobain, Jimi Hendrix, Jim Morrison gibi genç yaşta ölüp efsane mertebesine ulaşan müzisyenlerin adları anıldı. Bu tür efsaneler sinema dünyasında da mevcuttur. En son Heath Ledger bu mertebeye ulaştı. Ondan önce en çok da James Dean böyle bir muamele görmüştür. Bir de Johnny Depp'in sahibi olduğu barda uyuşturucudan ölen River Phoenix vardır. Yakışıklılığı, "My Own Private Idaho/Benim Özel İdahom"daki performansı ve genç yaşta gelen ölümüyle bir efsane olmuştur. Phoenix altın vuruşu yaptığında yanında Samantha Mantis vardı. Asi genç kategorisinden hep ilgi çekmiştir Mantis. "Pump Up the Volume"u izlerken bir şey farkettim. 70li veya 80li yılların filmlerinde sigara içme eylemi; bir isyankar olma halini, özgürlükçü duruşu falan simgeliyor. Ama günümüzün filmlerinde; bir zayıflık halini, kaybeden olma halini simgeliyor. Tu kaka ediliyor sigara içen kişiler. Bence ikisi de yanlış bir tutum. Sonuçta yüz kızartıcı bir suç değil sigara içmek ama iyi, övülecek bir iş de değil.
İkinci filmim şiddetin ozanı diye anılan Sam Peckinpah'a ait. "Pat Garrett & Billy the Kid" (1973). Yeni Amerikanın sancılı doğum sürecinde yaşamış bu iki karakter, Peckinpah filminde gerçek hayattekinden biraz farklı bir kurguyla resmediliyorlar. 21 yaşında Garrett tarafından öldürülen Kid o zamana kadar 21 cinayet işlemişti. Aralarında filmdeki gibi bir dostluk yoktu. Yok olan bir dönemi simgeliyordu Kid. Amerikan filmlerinde kirli sakallı bir ihtiyar those were the times/ne günlerdi der sık sık. O günlerin figürlerindendi Kid. Yeni bir düzen oluşturan arazi sahipleri, tüccarlar, girişimciler, yatırımcılar Kid gibi çıkıntıları istemiyorlardı elbette. Filmde, Kid'in üstüne eski dostu Garrett'i salarak bir dog-eat-dog dünyası yaratıyorlar yani kardeşi kardeşi kırdırtıyorlar. Bunu yaparken Garrett'a ünvan (rozet) veriyorlar. Filmde bir rolü de olan Bob Dylan'in "Knockin' on Heaven's Door" parçasını bu film için bestelediğini öğreniyoruz. Ben bu şarkının Vietnam'dan dönenler için bestelendiğini zannediyordum oysa şarkının girişinde anne bu rozeti benden sök, artık onu kullanamam sözleri Garrett'in ruh halini çok iyi yansıtıyor. Tıpkı günümüz Türkiye'sinde AKP'ye yamanmaya çalışarak var olacaklarını düşünenler gibi, Garrett da yeni düzene eklemlenerek var olabileceğini düşünüyor ama Kid'i harcayıp harcamama konusunda çok kararsız. Filmin hemen başındaki muhteşem sahnede, yıllar sonra düzenin kendisini de sinek gibi harcadığını görüyoruz. Bu dünya sana da kalmadı Garrett. Muhteşem bir konusu var PGBTK'in. Her Peckinpah filminde olduğu gibi inanılmaz cool erkek karakterleri de. Bence Clint Eastwood'un 1992'de çektiği "Unforgiven/Affedilmeyen"e kadar western türünü mezara gömüyor.

Şampiyonlar ligi maçlarını izlemek için aldığım D-Smart aboneliğinin bana hoş sürprizleri oldu. Birkaç Türk sineması kanalında uzun süredir merak ettiğim filmleri izleme şansına sahip oldum. Dün izlediğim "Hasip ile Nasip"i (1976) daha önce de izlemiştim ve aklımda kaldığı kadarıyla müthiş bir siyasi taşlama örneğiydi. Aynen hatırladığım gibi çok eğlenceli bir siyasi taşlama örneği "Hasip ile Nasip". Atıf Yılmaz'ın filminin girişi bile Türkiye sağ siyasetinin geçmişini bir çırpıda ve etkili bir şekilde özetliyor. Filmde yaşananlara bakınca 1976'da günümüze taşra siyasi yapısının çok da değişmediğini görmek acı verici. Film Google Video'da da mevcutmuş. Merak edenler oradan izleyebilir. "Teslimiyet"le ilgili yazımda andığım "Köçek" (Caniko) (1975) da dün gece yayınlandı SineTürk kanalında. Agah Özgüç'ün kitaplarında çok anılan bu filmi de uzun yıllardır merak ediyordum. Gerçi bu film de internette bir yerlerde mevcutmuş ama oradaki ses kayıdı çok kötü. Müjde Ar'ın ilk başrolü "Köçek". Doğuştan bir hermafrodit olan Caniko erkek olmayı tercih etmiş. Kötü adamlar kendisine tecavüz etmek isterken manzarayı çakınca bir bıçak darbesiyle Caniko'yu ızdırabından kurtarıyorlar. Filmde bir castration/hadım etme sahnesi olduğunu belirteyim. Filmin televizyon gündüz kuşaklarında yer bulmamasının sebebi, bu sahne ve filmin farklı içeriği olmalı. Gerçi o yıllarda yavaş yavaş Türk sinemasını esir almaya başlayan bayağı erotik-komedi anlayışını yansıtan bazı sahneler de filmde var. Ben filmi inandırıcılıktan epeyce uzak ve sıkıcı buldum. Ama farklı bir film olduğu yadsınamaz. Bir kere izlemek lazım..    
   

04 Ağustos 2011

"Welcome to the Dollhose" (1995)


İyi ki bu Todd Solondz iki, üç yılda bir film çekiyor. "Happiness/Mutluluk" adlı filmi izleyeli bir sene oldu ama hala etkisinden kurtulmuş değilim. Yine bir ezik ama çok şeyler tecrübe eden Solondz karakteri... Şu ana kadar altı filmi var ve üçünü seyrettim ama bu adam misantrophy/insanoğlundan nefret etmenin kitabını yazıyor. Sıkı takipçisiyim ama filmlerini izlemeden önce sakince oturup, şimdi izleyeceğim şey sadece bir film demek gerekiyor kanımca. Bir Todd Solondz filmi izlemeden önce; dünya bu kadar kötü, insanlar bu kadar zalim olmamalı diye zihninizden geçirmek gerekiyor önce. Bir ortaokul indie'si ama çok rahatsız edici ve kesinlikle izlendikten sonra aile bireyleriyle pikniğe çıkılması tavsiye edilir...

"The School of Rock" (2003)


Artık iyice favori yönetmenlerimden biri olan ve Amerikan bağımsız sinemanın prensi kabul edilen Richard Linklater’in “The School of Rock/Hababam Rock” adlı filmini de çok sevdim. “High Fidelity/Yüksek Sadakat”te de benzer bir rolde gördüğümüz Jack Black ciks okulda derse giren rockçı öğretmen rolünde parıl parıl parıldıyor. Psychedelic Rock’a tutkun olan ve onu temsil ettiğini düşünen Dewey’in bir rock bardaki canlı performansıyla açılıyor film. O dönemin gitaristlerine özgü solo atan Dewey, kendisini seyircinin üstüne bırakıyor ama kimse onu tutmuyor. Dewey bu anlaşılamamazlığını yeteneksizliğine değil de MTV sayesinde poplaşan rock anlayışına bağlıyor. Artık klipler MTV’de yayınlanacak diye dört beş dakikaya hapsedilirken, 70lerdeki gibi uzun sololar ve yaratıcı şarkı sözleri kabul görmüyor ona göre.  Kendi kurduğu gruptan atılan Dewey’e, ev arkadaşının gıcık kız arkadaşından dolayı bir de kira yükü yüklenince; anti-kahramanımız kendisini alavere dalavereyle Türkiye’de ücretli öğretmenlik olarak bilinen sistemin içerisine sokuveriyor. Yani çeşitli sebeplerden dolayı derse giremeyen kadrolu öğretmenin yerine köle gibi çalıştırılarak, üç kuruş paraya derse sokulan insanlardan biri oluyor. İlk gün tahtaya sahte ismini yazamayan Dewey (Ned Schneebly) kendisine kısaca Mr. S (ass) dedirtiyor. Ciks okulda robotik bir hayat sürdükleri belli olan, Led Zeppelin ile ilgili en ufak bir fikirleri dahi olmayan, başarı müptelası çocukların dünyaları bir rockçının gelişiyle ters düz oluyor kaçınılmaz olarak. İnanılmaz eğlenceli bir film “The School of Rock”. Gerçek hayatında da bir rockçı olan Jack Black’in performansı takdire şayan. Film rock hayranları için de bir gönderme bulma bulmacası olabilecek nitelikte. Sürekli ünlü gruplara, gitaristlere ve şarkılara referanslar yapılıyor. Bazen bu şarkılar çalınıyor da. Gerçi artık Serdar Ortaç adlı kötü insanın sayesinde poplaştı ama afişte bile ünlü bir şarkıya atıfta bulunuluyor. Bu filmi izledikten sonra kel alaka bir düşünce olarak Metallica’nın “Enter Sandman” adlı şarkısının intro’suyla, psychedelic arabeskin bir numaralı ismi olan Orhan Gencebay’ın “Ayşen” adlı şarkısının intro’sunun eşit derecede etkileyici olduğunu düşündüm.  

02 Ağustos 2011

"Living in Oblivion" (1995)

Allah'ına kadar karşı olduğum bir sistemin (eğitim sisteminin) içerisinde mücadele ediyorum, birgün yılıp da meslek değiştirmek zorunda kalırsam insanoğluyla en az uğraşan mesleklerden biri olan uzun yol tır şoförlüğü yapmayı düşünürüm bazen. Uzak hayalim de yönetmen olmak. Bu filmi izledikten sonra yönetmen olma hayallerimi gözden geçirmeye karar verdim. Film çekerken bu kadar fazla insanla uğraşmak zorunda kalan bir yönetmenin kafayı yememesi çok zor. Film bir bağımsız film çekme sürecinde geçen sinir bozucu halleri işliyor. Bir türlü işler yolunda gitmiyor. Ekonomik yetersizlikler bir yana herkesin bir derdi var. Herkesin bir fikri. Ekip üyeleri arasında ilişkiler sarmalı yaşanıyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Ve bütün bu sorunları çözmesi beklenen kişi de yönetmen. Hep Imdb trivia bölümünde bağımsız filmler çekilirken ne kadar zorluklarla karşılaşıldığını, nasıl eş dost yardımıyla işlerin yürüdüğünü, yönetmenin arabasını satmak zorunda kaldığını falan okuruz (örnek: "Clerks/Tezgahtarlar"). "Living in Oblivion/Manik Depresif"te de yönetmen Living in Oblivion adlı filmi çekerken bin türlü sorunla mücadele ediyor. Zekice kurgulanmış bir film. Son olarak: Steve Buscemi'nin bir filmde karizmatik olabileceği hiç aklıma gelmezdi.

31 Temmuz 2011

"Do the Right Thing" (1989)

Bir sinemaseveren hemen bugün yapacağı en doğru şey "Do the Right Thing/Doğruyu Seç"i izlemek olacaktır. Hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biri...Bir indie...Çok çarpıcı bir ırkçılık teşhiri olup aynı zamanda alabildiğine sevimli, sempatik bir film olmayı başarıyor. Barack Obama'nın eşiyle ilk randevusunda gittikleri film olarak ün yapmıştı. Amerika'nın günümüzdeki saldırgan politikalarında bir değişiklik olmadığını görünce filmin işe yaramadığı düşünülebilir ama bence o Obama'nın problemi. Filmi iyi okuyamamış demek ki..

Dört sene önce izlediğim muhteşem film "25th Hour/25. Saat"den (2002) sonra Spike Lee'nin filmlerini izlemem gerektiği düşüncesi sürekli aklımın bir köşesindeydi de anca vakit bulabildim. Bu arada vcd'den Türkçe dublajlı bir filmini daha izlemiştim. "The Inside Man/İçerideki Adam" (2006) Türkçe dublajdan ne kadar tat alınabilirse o kadar tat vermişti bana. Lee'nin en iyi filmi kabul edilen "Do the Right Thing" gerçekten dediğim gibi tam bir sinema olayı.

Brooklyn'de oldukça sıcak bir gün. Mahallenin sakinlerinin çok büyük bir bölümü siyahi, Hispanik Amerikalılar da mevcut. Dolayısıyla kimsenin durumu parlak değil. Ben şuna inanırım: ekonomik durum bozuksa sorun, bela kaçınılmaz olarak gelip seni bulacaktır. Bu mahalledeki insanların da ekonomik durumları çok kötü olduğu için kaos kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. Olaylar Mookie'nin etrafında gelişir gibi gözükmektedir. Bizzat yönetmen Spike Lee tarafından canlandırılan Mookie karakteri; sorumsuz, rahat ama sempatik ve vicdan sahibi bir profile sahip. Mahalledeki tek beyaz olan İtalyan Sam'in pizza dükkanında pizza dağıtıcısı olarak çalışıyor. Sam'in iki oğlu var. Biri agresfi rollerde çok başarılı gözüken John Turturro'nun canlandırdığı Pino. Zencilerden nefret ediyor ve uyum içinde yaşamaya inancı yok. Diğeri de "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip"in unutulmaz Eddie'si Richard Edson'ın hayat verdiği Vito karakteri. Görece olarak saf ve iyi niyetli. Baba Sam karakteri de sürekli sövüp sayan biri olarak gözükse de uyum içinde yaşanılabileceğine inancı tam ve onun pizzalarıyla büyüyen mahalle halkını seviyor. Bir diğer siyahi olmayan karakter de Koreli bakkal. O da daha bir sene önce gelmesine rağmen iş yaptığı için mahallelinin tepkisini çekiyor. Aslında filmin tartışmasız bence en büyük başarısı onlarca irili ufaklı karakteri çok iyi işlemesi. Filmde iki üç dakika gözüken karakterler bile hikayeye çok önemli katkıda bulunuyorlar. Hiçbir karakter gereksiz değil. Ve dediğim gibi hepsi çok başarılı bir şekilde işleniyor. Bunda diyaloglardaki başarının önemi yadsınamaz. Unutulmaz diyaloglara sahip bir film.

(SPOILER) Filmin ırkçılığı çok iyi tahlil ettiğini düşünüyorum. Şunu belirtmem gerekir ki burada yazdıklarım veya filmde gerçekleşenler zencilerin dünyanın her yerinde en büyük ırkçı saldırılara maruz kaldıkları gerçeğini değiştirmiyor. Kendi adıma bir dünya vatandaşı olarak onlardan özür diliyorum. Spike Lee'nin "Do the Right Thing"de yaptığı takdire şayan şey ihaleyi bir guba yıkmamak oluyor. Irkçılığın her yerden gelebileceğini düşünüyor. Filmde kimse masum değil. Örneğin yangını çıkartan zeka özürlü biri. Yaşlı bir kadın olaylar başlayınca kendinden geçiyor. En sempatik Mookie, kendisini oğlu olarak kabul eden adamın dükkanının camını ilk indiren kişi olmuyor mu? Linçten zor bela kurtulan Koreli bakkal ölü bedene bile saldırmaya çalışmıyor mu? Herkes bir ucundan bu hengameye destek veriyor. Lise tarih kitaplarında yazdığı gibi bir Sırp milliyetçisinin Bosna-Hersek veliahtını öldürmesinin 1. Dünya Savaşı'nı başlatması misali, kimsenin ciddiye almadığı Buggin Out adlı karakterin düşünmeden gerçekleştirdiği bir eylem olayların fitilini ateşliyor. Yani herkes bir hareketin gelmesini bekliyormuş gibi. Spike Lee bu ruh halini bize teşhir etmek istiyor.  Yüzyıllar boyunca buraya nasıl gelindiğini, bir günde yaşanan gündelik olaylardan hareketle, bize kabak gibi gösteriyor.İşte sinemanın gücü dedirtebilecek bir film..


DO THE RIGHT THING: Movie Trailer. Watch more top selected videos about: Richard Edson, Spike Lee

30 Temmuz 2011

"Heathers" (1988)

Kaliteli indieler için arayışım devam ediyor. Michael Lehmann'ın "Heathers/Çılgın Kızlar"ını bu arayış kapsamında izledim ve sonuç yine tatmin edici. Aslında bugün izlediğim bir başka indie için hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biri tanımını rahatlıkla kullanabilirim ama kronolojik sıraya dikkat etmem gerektiği için önce "Heathers"ı tanıtmam gerekiyor. Amerikan lise filmlerini hepimiz biliriz değil mi? Hiçbir zaman en çok tv izlenen saatlerde yayınlanmazlar. Hafta sonu gündüz kuşağında veya hafta içi geceyarısı kendilerine yer bulabilirler. Bazı klişe karakterleri vardır. Amerikan futbolu takımının abazan ruhlu erkekleri, cheerleader denilen aptal ponpon kızları, geek denilen iletişim özürlü kız veya erkekler, nerd denilen başarı müptelası kız veya erkekler, şerefsiz hocalar, çıkarcı müdürler vs. Bu filmlerde genelde Prom denilen yıl sonu balosu da yaklaşmaktadır. Herkes bir eş arayışı içerisindedir. Bu klişelerin hemen hemen hepsi "Heathers"da mevcut ama filmin artısı başarılı bir kara komedi oluşu. Kara komedi deyince birilerinin öldüğü akla gelecektir. Doğru. Liselim rolleri için çok uygun bir fiziği olan Winona Ryder'in canlandırdığı Veronica ile yine asi genç rolü için çok uygun bir fiziği olan Christian Slater'ın canlandırdığı JD'nin oynandığı Bonnie and Clyde oyunu nasıl sonuçlanacak acaba? Film klişe bir lise filmi gibi başlayıp evrile evrile bir kara komedi klasiğine dönüşüyor. Filmin afişinde yazan bir gün klasik olursa şaşırmayın cümlesi filmin karakterini çok iyi yansıtıyor. İddiasız, çok kimsenin farkında olmadığı bir film ama epeyce gizli hayranı var ve kitlelerce keşfedilmeyi bekliyor. Benim nazarımda filmin en büyük eksiği, suçluların suç mahalinde parmak izi bırakmayı önemsememeleri. Bazı filmlerde görürüz. O kadar çok parmak izi bırakıp da nasıl yakalanmazlar. Benim gibi bu tür ufak ayrıntılara önem veren cinsler var işte.. 

27 Haziran 2011

"Drugstore Cowboy" (1989)

Indie açılımı devam ediyor. O posterde yer alan bir indie izledim bugün. Sonuç "Sex, Lies & Videotape" kadar olmasa da tatmin edici. Zaten o zaman da yazmıştım. Indieler sizi sıklıkla hayal kırıklığına uğratabilir ama iyisine denk gelirseniz tadından yenmez. Son bir senede izlediğim en iyi filmler "Tape" ve "Sideways"di örneğin. "Drugstore Cowboy" bir junkie film.


Bu arada yeni bir seri başlatmayı düşünüyorum. Bilgisayarımda yer alan Moonstar.exe adlı sözlükte çok ilginç kelimeler var. Bunları paylaşmak istiyorum. Bu kelimeler bazı filmlerde geçiyorlar ve bahsedersem ilginç olabilir diye düşünüyorum. Junkie'nin anlamı için de resimdeki Moonstar ekran görüntüsünü vererek bu seriyi başlatmış olayım. En çok Coppola'nın "Rumble Fish/Siyam Balığı"ndaki Rusty James performansıyla hatırlanan Matt Dillon başrolde başlıktaki junkie'yi canlandıryor. Cool bir havası var Bob'un. Nejat İşler'in canlandırdığı kötü adam karakterleri gibi kötü ama karakterli karakterlerden. Ağzı laf yapıyor. Vicdan namına bir şeyler kalmış içinde. Bu junkie'nin çetesiyle başından geçenler ve sonra da yaşadığı büyük dönüşüm filmin hikayesi. Suç filmlerinden çok iyi biliyoruz ki once you are in, you are in yani bu işin dönüşü olmaz. Acaba Bob yırtabilecek mi? Bir regular guy (sıradan kişi) olabilecek. Önceleri küçümsediği sonra da sahip olmak istediği ev, iş, SSK üçgenine sahip olabilecek mi? Artık SSK kalmadı SGK gerçi. Hoş, sevimli bir bağımsız "Drugstore Cowboy". İyi gidiyor. Yönetmeni Gus Van Sant. Şu "Psycho/Sapık"ı plan plan kopyalayarak yeniden çeken adam.  

24 Mayıs 2011

Indie açılımı


Bu açılım; geçen sene AKP'nin yapmaya çalıştığı ve yüzüne gözüne bulaştırdığı, samimiyetsizliği baştan belli açılımlar gibi değil. Bir hesap yaptım. İnsan ömrünün yaklaşık 70 sene olduğunu varsayarsak ve bu hızla film izlemeye devam edersem, ölene kadar 6000-7000 tane falan film izlemiş olacağım. Bu yüzden bundan sonra benim kişisel gelişimime hiçbir şey katmayacak, klişeleşmiş f**king popüler filmleri izlemeyeceğim. Karayip Korsanları'nın son bülümünü izlemeyeceğim örneğin. Bunun yerine hikayesi ve bir şeyler söyleme derdi olan, özgün, nitelikli filmleri izlemeye çalışacağım. Bu yüzden artık iyi indieleri araştırıp bulmak gibi bir misyonum var. Şu resimde gördüğünüz poster artık var olmayan Empire adlı bir sinema dergisinin verdiği bir poster. 90lardan itibaren verildiği tarih olan 2006'ya kadarki dönemde dikkat çekmiş indieleri listeliyor. Sundance film festivaline katılmış ve dikkat çekmiş filmler. Buradaki filmlerin yaklaşık yarısını izlemiş olduğumu gördüm ve ilk sıradaki filmle başlayayım dedim: "Sex, Lies & Videotape/Seks Yalanları" (1989). Indieler çağını başlattığını düşünenler var. Yönetmeni "Erin Brochkovic/Tatlı Bela", "Traffic" ve "Ocean" serisiyle tanınan Steven Soderbergh.




Sonuç mükemmel. Filmin adı birçok kişiyi yanıttı ve yanıltabilir. Imdb'den öğrendiğimize göre; Berlin Duvarı yıkıldığında Batı Berlin'de sinemalarda oynayan filmi porno film zannedip, gidip izleyen Doğu Almanların yaşadığı hayalkırıklığı var örneğin. Yine ekşi sözlükten birisi, Türkçe ismi "Seks Yalanları" olan filmi bir tabur acemi erle birlikte izlediğini yazmış. Ben de 18 yaş sınırı olan filmde bir tek bile grafik cinsellik sahnesi olmadığını belirteyim. Ne var filmde? İkiyüzlü kadın erkek ilişkilerine cepheden dalış var. Tıpkı "Happiness/Mutluluk", "American Beauty/Amerikan Güzeli", "500 Days of Summer/Aşkın 500 Günü" veya "Zeynep'in Sekiz Günü" gibi. Aklıma ilk gelen bunlar. Son yıllarda klişe romantik komedilerin yanında "Sex, Lies..." gibi farklı tezleri olan ormantik komedi de izlemeyi kar sayıyorum. Film adından da anlaşılacağı üzere tuhaf bir ilişkiler yumağı olarak nitelendirilebilir. Yine adından da anlaşılacağı üzere ilişkilerde dürüstlük veya yalan söyleme olgularını sergilemeye çalışıyor. Filmdeki en yalancı kişinin bir avukat olması da metaforik değerlendirilmeli zira filmin kendisi bu niyetini gizlemiyor zaten. Avukat ve cinsel hayatları sorunlu olan eşi, filmdeki tek çift gibi görünüyor. Geri kalanlarınsa ne olduğu belli değil. Şu anda aklıma geldi: "Sex, Lies.." tipik bir biri gelir bir yeri değiştirir filmi. O filmlerde kasabaya (veya nereyse işte) gelen yabancının (stranger) işleri allak bullak edeceğini daha ilk sahneden sezersiniz. Örneğin "Kosmos". Avukatın okuldan arkadaşı Graham da mahalleye geliyor ve çiftin hayatını bir de kadının kızkardeşi ve adamın metresi olan kızın hayatını allak bullak ediyor. Tehlikeli bir hobisi var. Anlattıklarıyla, ritmiyle, hikayesiyle, özellikle de karakterleriyle 10 numara bir film (nefret ettiğim bir klişe daha on numara x, on numara y... Tuncay Şanlı kardeşim çok kullanıyor). Tabi indie açılımı sonucu izleyeceğim bütün filmleri beni bu kadar memnun bırakmayacak biliyorum ama harika bir başlangıç oldu.

20 Şubat 2011

"Tape" (2001)

Aynı şey "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nda da olmuştu. Aylarca bilgisayarımda bir başyapıt bekletmişim de haberim yokmuş. Bu arada bir sürü gerekli gereksiz film izlemişim. "Before"larla ilgili yazı yazarken Richard Linklater'ın iyi bir diyalog yazarı olduğunu yazmışım. "Tape/Kaset" filmi de tıpkı "Before"lar gibi tam bir diyalog bombardımanı ama daha ilk dakikadan itibaren sizi içine alıp bitene kadar bırakmayan filmlerden. Amerikalı oyun yazarı Stephen Balber'in aynı adlı oyunundan perdeye uyarlanmış "Tape". Doğal olarak tek bir mekanda geçiyor. Tiyatral havasında olan filmlere karşı mesafeli olmama rağmen "Tape"in olağanüstü zekice yazılmış diyalogları ve kurgusu sayesinde filmi bir dakika bile sıkılmadan izledim. Liseden beri arkadaş olan Vince ve John yönetmenin (veya yazarın) egosuyla alter-egosu gibiler. Arkadaşlıkları hiç bitmeyen bu ikili iyiyle kötünün ebedi ve ezeli mücadelesi şeklinde tezahür ediyor gibi görünüyorlar. Film ilerledikçe tıpkı hayattaki gibi iyi ve kötü tamamen birbirine giriyor ama açılışta sanki resim bu. Vincent uyuşturucu satıcısı, motelde kalıyor, ortalıkta donla dolaşıyor, bira içiyor vs. Bu motellerin Amerikan filmlerindeki imajını çok ilginç buluyorum. Bütün kaybedenler, b insanları, bayan garsonlar, Psycho'lar ve çapkınlar orada. Motelde bulunan ve içerisinde saygınlık barındıran bir eylem veya insana sık rastlamıyoruz. Vincent burada türlü polimler düzenliyor. Derken odaya John geliyor. Sıkı durun: bağımsız film yönetmeni, festival için orada ve iyi bir otelde kalıyor. Toplumun nereye gittiği üzerine tezi olan filmler çekiyor iddiasında. Tabi Vince buna o beyaz kıçıyla gülüyor. Onun da herkesten bir farkı olmadığını kanıtlamak istiyor. Yıllardır aralarında olan gizli rekabetin etkisiyle tabi. Şişman bir arkadaşım vardı. Eminim çocukken yaramazdır da. Birgün iki aile masada çocuklarla beraber yemek yerken, bir yellenme sesi duyulmuş. Annesi kimin yellendiğini merak etmeden "Serkan kalk masadan!" diye bunu kovmuş olay yerinden. Bunun acısını bir türlü unutamıyor ve ben değildim, o janti çocuklardan biriydi der durur. Vincent da o hesap hep masadan kovulan çocuk olmaktan bıktığı için aslında Mr. Virtue'nın aslında ne mal olduğunu kanıtlamak istiyor. Bunun için bulduğu enstrüman lisedeki kız arkadaşı Amy'dir. Kendisiyle çıkmıştır ve kızla ondan sonra John çıkmıştır. Bu acıyı unutamayan Vincent, gizli bir teyp kasedinin her şeyi çözeceğini ve arınacağını umar ama işler, diyaloglar öyle bir sarpa sarar ki içinden üçü de çıkamaz. Kim masum, kim suçlu? Herkes eteğindekileri döker ve ağzınız açık bir şekilde filmi bitirirsiniz. Klostrofobik ortamda geçiyor film. Tek mekan. Bir motel odası. Dolayısıyla harçlığınızla nasıl başyapıt çekersinize bir örnek daha var elimizde. Oyunculuklar inanılmaz başarılı. "Before"ların jönü Ethan Hawke Vince rolünde çok inandırıcı. John rolünde Robert Sean Leonard da çok başarılı. Kendisi "Dead Poet's Society/Ölü Ozanlar Derneği"nde oynamış. Bu filmin Türkiye'de bir geyik muhabbeti potansiyeli olduğunu biliyorum ve altı vermişim arşivime göre, fakat hiçbir şey hatırlamıyorum filmle ilgili. Ethan Hawke'ın o zamanki karısı Uma Thurman Kill Bill öncesi Amy rolünde bana göre döktürüyor. Bundan sonra Richard Linklater'ın takipçisi olacağım ve geçmiş işlerini en yakın zamanda bitireceğim. Şiddetle tavsiye ediyorum. İyi pazarlar.   

 

18 Şubat 2011

"Babam Büfe" (2009)


Gönül rahatlılığıyla yedi verdiğim filmlerden biri oldu "Babam Büfe". 1975 doğumlu genç yönetmen Meriç Demiray'ın ilk uzun metrajı olan "Babam Büfe" bağımsız film ruhuna sahip, samimi işlerden biri. Bundan sonra yönetmenin işlerinin takipçisi olacağım ve sanırım ilgi çekici filmler çekecek yeteri kadar destek bulabilirse. 2004 yılında büyük sükse yapan "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak"ın izinden giden 2006 yapımı "Dondurmam Gaymak"ın yaratıcısı Turan Özdemir filmin başrolü kapıcıyı canlandırıyor. Diğer roller de amatör gibi duran fakat aslında profosyenel oyuncular olan Levent Tülek, Caner Candarlı ve Nalan Kuruçim'e ait. Bu aslında çok olumlu bir özellik. Amatör gibi durabilmek, yani hayatın içirisinden geliyormuşcasına rol yapabilmek üstün bir meziyet diye düşünüyorum. Bu kapıcının iş ve özel hayatında yaşadığı sıkıntılar ve naif sınıf atlama çabası hoş bir şekilde perdeye yansıtılıyor. Günümüz kurtlar sofrasından bunalmış; naif, iddiasız bir film izleme özlemi duyanlar için iyi bir seçim olacaktır "Babam Büfe".

25 Aralık 2010

"Four Rooms" (1995)

Herkesin fikrine değer veren bir insan olarak, 16 yaşındaki bir movie-buff öğrencimin tavsiye ettiği bir filmi izlemiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Tam da Tarantino'nun yönetmen olmadığı ama dahil olduğu projelerle ilgili bir yazı yazmayı düşünürken bu filmi izlemiş olmak da iyi oldu doğrusu. Allison Anders, Alexandre Rockwell, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino tarafından çekilen, bir otelde Noel gecesi yaşanılanları anlatan dört kısa filmden oluşuyor "Four Rooms/Dört Oda". Filmin ilk saniyesinde görülen Miramax logosu zaten beni etkilemek için çoğu zaman yeterli oluyor. Bağımsız filmlere verdiği destekle tanınan bu şirketin logosunun yanında Tarantino'nun "A Band Apart" logosu da eklenince film maça 1-0 önde başlıyor benim için. Tim Roth tarafından canlandırılan kat görevlisi Ted'in dört farklı odada yaşadığı uçuk kaçık hikayeler ard arda sıralanıyor. Sanırım yapımcılar en az sempatik olanından en çok sempatik olanına doğru bir sıralama yaptıklarını düşünmüşler fakat bence en sempatik olanı Rodriguez'in çektiği üç numaralı film. Buradaki absürd mizah dozu hayli tatmin edici diyebilirim. Filmin en zayıf halkasının bir numaralı bölüm olduğunu düşünüyorum. Tarantino'nun çektiği bölüm ise yine bolca diyalog barındırıyor. Eski filmlere, yiyeceklere, içeceklere, arabalara bol bol referans yapılıyor. Kaç kere f**k kelimesinin geçtiği yine sayılamıyor. Grafik şiddet yine bir yerlerden bulaşıyor ve tam bir Tarantino filmi izlemiş oluyorsunuz. Tim Roth'un aşırı mimikli oyunculuğu da dezavantaj olarak düşünülebilir ama her şeye rağmen hoş bir işbirliği diyebiliriz "Four Rooms" için.

13 Kasım 2010

Yine işimiz var

Ne zaman yeni bir yönetmen keşfetsem; ona yoğunlaşıyorum, oturup bütün filmlerini izliyorum. Bunu yaparken kronolojik sırayı takip etmem gerekirken, ben en iyi filmlerini önce izliyorum. Sonra da kötü filmleri kalıyor ve o bölüm oldukça sıkıcı olabiliyor. Jarmusch'da, Haneke'de, Angelopoulos'da, ve en son Kaurismaki'de hep böyle oldu. "Bad Lieutenant/Kötü Polis"in (1992) yönetmeni Abel Ferrera'ya da önümüzdeki günlerde eğileceğim ve yine yoğun bir mesai beni bekliyor anlaşılan. Kendisi New York'un Little Italy'si Bronx'da doğmuş. Buradan çıkan Scorsese ve ekibi yıllarca maço filmler yaptı. Abel Ferrera'da o kafadan ama biraz daha provokatif olmayı tercih ediyor. Bağımsızlık ruhuna ihanet etmiyor.  Filmleri grafik şiddet ve erotizm dolu. İnsan doğasınından bir yere gitmeyen kötücüle odaklanmış durumda. New York'da geçen rahatsız edici suç öykülerine yoğunlaşıyor. Yani tam bana göre bir yönetmen. İlerleyen günlerde birçok filmiyle ilgili yazılarım olacak. "Bad Lieutenant" da uzun zamandır hakkında yazılar okuduğum bir filmdi. Alternatif anti-kahraman listemi yazarken, bu filmi izlemiş olsaydım bir şekilde bir yerlere iliştirirdim diye düşünüyorum. Filmde Harvey Keitel'in oynadığı ismi bile olmayan Teğmen (lieutenant) katıksız bir anti-kahraman. Uyuşturucu, alkol, şiddet eğilimi, kumar tutkusu, ağzı bozuk olma durumu, cinsel sapkınlıklar, inançsızlık, ilkesizlik gibi bir anti-kahramandan bekleyebileceğimiz bütün özelliklere sahip. Gerçekten filmin isminin hakkını verecek kadar kötü bir polis. (SPOILER) Günün birinde iki Hispanik Amerikalının bir rahibeye akıl almaz bir şekilde tecavüz etmesi, teğmenin hayatında çok büyük değişikliğe sebep oluyor. Daha mı iyi oluyor? Hayır. Sadece ne kadar kötü olduğunun farkına varıyor ve bu olay ne yaparsa yapsın asla iyi olamayacağını anlamasını sağlıyor. Artık iyiyle kötü kırması bir ucubeye (virtue freak) dönüşüyor. Tuhaf ve rahatsız edici bir film "Bad Lieutenant". Kült mertebesine ulaştığı için nefret edeni de çok. Kutsal değerler üzerinden provokasyon yapmasıyla birçok insanın tepkisini çekmiş. Bu provokatif Scorsese'le tanışmak için en uygun film "Bad Lieutenant".

02 Kasım 2010

"Leningrad Cowboys Go America" (1989)

Bugüne kadar izlediğim Aki Kaurismaki filmlerine hiç benzemeyen; fakat bugüne kadar izlediğim tüm Jim Jarmusch filmlerine çok benzeyen "Leningrad Cowboys Go America/Leningrad Kovboyları America Gidiyor" afişten de anlaşılacağı üzere absürd bir film. Filmde New York'lu araba satıcısı rolünde gözüken Jim Jarmusch sadece oyuncu olarak destek vermekle kalmamış, anlaşılan tarzını da Kaurismaki'ye iyice bir empoze etmiş gibi görünüyor. Filmde işten atılan bir kaybeden yok. Aksine sürekli hayatın anlamsızlığını anlatmaya çalışan diyaloglar ve görüntüler mevcut. Boş boş bakmalar, saçma replikler, absürd imgeler tam da bir Jim Jarmusch filminden çıkmışcasına. Zaten Jarmusch'un 1991 tarihli "Night On Earth/Yeryüzünde Bir Gece"de de Kaurismaki her türlü desteğini vermişti. Böyle bir paslaşma olayı mevcut yani iki favori yönetmenim arasında. Bu film için "This Is Spinal Tap/İşte Spinal Tap"in Fin versiyonu yorumları da mevcut. Tuhaf bir rock grubunu anlatmasıyla evet benziyorlar ama "This Is Spinal Tap"in mockumentary (sahte belgesel), "Leningrad"ın da tamamen kurgusal olması bence tam bir benzerlik kurulmasına engel oluyor. Filmdeki müziklerin dikkat çekici derecede iyi olduğunu belirtmeliyim. 1989 yılında Berlin Duvarının çökmesi, SSCB'de Gorbaçov reformları bu filmin oluşmasına çok katkıda bulunmuş diye düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla sosyalist olan Kaurismaki SSCB'deki uygulamaları eleştiriyordu ve bazı filmlerindeki Rus karakterlerle bu eleştiriyi dile getiriyordu. Bu filmdeyse doğrudan bir eleştiri var. Grup üyeleri dikkat çekici bir düzeyde koyun sürüsü insanlar ve grubun lideri de dikkat çekici bir düzeyde kapitalist bir sömürücü. Bu eleştirinin direkt olarak Sovyetlere yöneltildiğini düşünüyorum. Bayağı alışmıştım bu aralar Aki'nin filmlerine, o anlamda değişik bir tat bıraktı beğeni dünyamda; öte yandan uzun zamandır da Jarmusch filmi izlemiyordum. İyi oldu. 

28 Eylül 2010

"Little Miss Sunshine" minibüsü

Bu minibüsten ne kadar çok aradığımı yazmıştım. Benim için bulması çok zor bir objeydi (precious). Bir iki kişiye hediye etmek ve kendime de bir tane edinmek yaklaşık iki yılımı aldı. Şimdi her tarafta varlar.