Indie açılımı devam ediyor. O posterde yer alan bir indie izledim bugün. Sonuç "Sex, Lies & Videotape" kadar olmasa da tatmin edici. Zaten o zaman da yazmıştım. Indieler sizi sıklıkla hayal kırıklığına uğratabilir ama iyisine denk gelirseniz tadından yenmez. Son bir senede izlediğim en iyi filmler "Tape" ve "Sideways"di örneğin. "Drugstore Cowboy" bir junkie film.
Bu arada yeni bir seri başlatmayı düşünüyorum. Bilgisayarımda yer alan Moonstar.exe adlı sözlükte çok ilginç kelimeler var. Bunları paylaşmak istiyorum. Bu kelimeler bazı filmlerde geçiyorlar ve bahsedersem ilginç olabilir diye düşünüyorum. Junkie'nin anlamı için de resimdeki Moonstar ekran görüntüsünü vererek bu seriyi başlatmış olayım. En çok Coppola'nın "Rumble Fish/Siyam Balığı"ndaki Rusty James performansıyla hatırlanan Matt Dillon başrolde başlıktaki junkie'yi canlandıryor. Cool bir havası var Bob'un. Nejat İşler'in canlandırdığı kötü adam karakterleri gibi kötü ama karakterli karakterlerden. Ağzı laf yapıyor. Vicdan namına bir şeyler kalmış içinde. Bu junkie'nin çetesiyle başından geçenler ve sonra da yaşadığı büyük dönüşüm filmin hikayesi. Suç filmlerinden çok iyi biliyoruz ki once you are in, you are in yani bu işin dönüşü olmaz. Acaba Bob yırtabilecek mi? Bir regular guy (sıradan kişi) olabilecek. Önceleri küçümsediği sonra da sahip olmak istediği ev, iş, SSK üçgenine sahip olabilecek mi? Artık SSK kalmadı SGK gerçi. Hoş, sevimli bir bağımsız "Drugstore Cowboy". İyi gidiyor. Yönetmeni Gus Van Sant. Şu "Psycho/Sapık"ı plan plan kopyalayarak yeniden çeken adam.
Gus Van Sant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gus Van Sant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Haziran 2011
06 Aralık 2009
Üç filim birden
Üç adet çok şey beklediğim; fakat beklentilerimi karşılayamayan film izledim. Bunların üçünün de üst üste gelmesi tesadüf (Fethullahçılar tesadüf yerine tefaruk derler) oldu. Arşivime baktığımda; bir ara altı verdiğim, üst üste beş film izlediğimi görüyorum. Bunlar: A.R.O.G (Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz, 2008), Beyza'nın Kadınları (Mustafa Altıoklar, 2006), 2 Süper Film Birden (Murat Şeker, 2006), 50 First Dates (50 İlk Öpücük, Peter Segar, 2004), The Last House on the Left (Soldaki Son Ev, Wes Craven, 1972), bööğğh! Ne sancılı bir dönem olmuştur hayatımda. Şimdi olduğu gibi, çok şey bekleyip avucunu yalamak da çok sıkıcı oluyor.
Birinci filmim The Curious Case of Benjamin Button'du (Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi, David Fincher, 2008). Filmi izledikten sonra ağladığını söyleyen arkadaşım, filmin imdb Top 250'de bulunması, David Fincher'ın daha önce Brad Pitt'le son 15-20 yılın en iyi filmlerinden ikisini çekmiş olması, 2006 tarihli süper film Babel'de (Babil, Alejandro Gonzalez Inarritu, 2006) Brad Pitt ve Cate Blanchett'in çok iyi olan uyumu ve kopartılan bir sürü yaygara filmi izleme isteğimi çıktığı günden bu yana körükledi. Hatırlatıyorum bu üç film benim yedi verdiğim filmler, yani çok kötü değiller. Bu kadar gürültü patırtıya rağmen Benjamin Button'un çiğ gaz çıkması beni bir hayli hüzünlendirdi. Aslında çok çok özgün bir hikayesi vardı filmin; ama bu filmden asla tarihe damga vuracak kadar sarsıcı bir film olamazdı. Olsa olsa etkileyici bir dram olabilirdi. O dramı da verecek olan çocukluk ve yaşlılık süreçleriydi. Çocukluk döneminin fazla işlendiğini, yaşlılık döneminin ise çok hızlı işlendiğini gördük. Filmin en büyük dezavantajı da buydu bence. Pitt ile Blanchett'in de uyum sorunu çektiklerini gözlemledim.
Shane Meadows'un This is England (Burası İngiltere, 2007) adlı filmini izleyip de çok beğenince, bundan sonra her filmini takip edeceğim demiştim. Edeceğim de. Meadows'la ilgili araştırma yaparken her yerde karşıma Dead Man's Shoes (Gelen Gideni Aratır!!!???, 2004) çıktı. Bir kere adı sanki Requiem for a Dream gibi sarsıcı bir filmmiş gibi geliyor. Yorumlar da öyleydi. 18 yaş sınırı getirildiğini de öğrendim mi kimse beni tutamazdı artık. İzledim ve yine hayal kırıklığına uğradım. This is England'ın çok gerisinde bir filmmiş. Bir intikam hikayesi olarak ilgi çekici bulmadım. Harry Warden'dan (Sevgililer Günü Katliamı) da esinlenme mi vardır nedir? Meayit?
Bu Milk de (Milk, Gus Van Sant, 2008) çiğ gaz filmlerden biri çıktı. Bir tek Sean Penn'in oskarlık performasını görülmeye değer buluyorum. Zaten bu biyografi filmleriyle ezelden beridir sorunum var. Hele bir de eşcinsellik gibi benim fazla özgürlükçü olmadığım bir konu temalı film olunca bitse de gits...Ğğğğaaaa pişşşşşş, ğğğğaaa pişşşşşş!
Birinci filmim The Curious Case of Benjamin Button'du (Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi, David Fincher, 2008). Filmi izledikten sonra ağladığını söyleyen arkadaşım, filmin imdb Top 250'de bulunması, David Fincher'ın daha önce Brad Pitt'le son 15-20 yılın en iyi filmlerinden ikisini çekmiş olması, 2006 tarihli süper film Babel'de (Babil, Alejandro Gonzalez Inarritu, 2006) Brad Pitt ve Cate Blanchett'in çok iyi olan uyumu ve kopartılan bir sürü yaygara filmi izleme isteğimi çıktığı günden bu yana körükledi. Hatırlatıyorum bu üç film benim yedi verdiğim filmler, yani çok kötü değiller. Bu kadar gürültü patırtıya rağmen Benjamin Button'un çiğ gaz çıkması beni bir hayli hüzünlendirdi. Aslında çok çok özgün bir hikayesi vardı filmin; ama bu filmden asla tarihe damga vuracak kadar sarsıcı bir film olamazdı. Olsa olsa etkileyici bir dram olabilirdi. O dramı da verecek olan çocukluk ve yaşlılık süreçleriydi. Çocukluk döneminin fazla işlendiğini, yaşlılık döneminin ise çok hızlı işlendiğini gördük. Filmin en büyük dezavantajı da buydu bence. Pitt ile Blanchett'in de uyum sorunu çektiklerini gözlemledim.
Shane Meadows'un This is England (Burası İngiltere, 2007) adlı filmini izleyip de çok beğenince, bundan sonra her filmini takip edeceğim demiştim. Edeceğim de. Meadows'la ilgili araştırma yaparken her yerde karşıma Dead Man's Shoes (Gelen Gideni Aratır!!!???, 2004) çıktı. Bir kere adı sanki Requiem for a Dream gibi sarsıcı bir filmmiş gibi geliyor. Yorumlar da öyleydi. 18 yaş sınırı getirildiğini de öğrendim mi kimse beni tutamazdı artık. İzledim ve yine hayal kırıklığına uğradım. This is England'ın çok gerisinde bir filmmiş. Bir intikam hikayesi olarak ilgi çekici bulmadım. Harry Warden'dan (Sevgililer Günü Katliamı) da esinlenme mi vardır nedir? Meayit?
Bu Milk de (Milk, Gus Van Sant, 2008) çiğ gaz filmlerden biri çıktı. Bir tek Sean Penn'in oskarlık performasını görülmeye değer buluyorum. Zaten bu biyografi filmleriyle ezelden beridir sorunum var. Hele bir de eşcinsellik gibi benim fazla özgürlükçü olmadığım bir konu temalı film olunca bitse de gits...Ğğğğaaaa pişşşşşş, ğğğğaaa pişşşşşş!
11 Ocak 2009
"Psycho II" (1983) & "Psycho III" (1986)
Raising Cain ile ilgili yazımda şakayla karışık Psycho'nun (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960) devam filmlerini izlemeyi düşündüğümü ve de endişelerim olduğunu belirtmiştim. Bu endişelerimin iki sebebi vardı. Birincisi böylesine riskli bir işe daha önce girmiştim ve sonuç hezimetti. The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı, Tobe Hooper, 1974) da Psycho gibi beni derinden etkilemiş bir korku filmiydi ve O'nun da devam filmleri vardı. Sonucu biliyorsunuz. İkinci sebep ise daha önceden Gus Van Sant'in bire bir aynı planlarla çektiği Psycho'yu (Sapık, 1998) izlemiş olmam ve de sonucun yine çok kötü olmasıydı.
Ve nihayet geçtiğim Cuma akşamı okulda yurt nöbetçisi iken bu iki filmi izledim. Cuma günü olduğu için etüd yapılmıyordu, fazla da öğrenci yoktu. Psycho II'yi (Sapık 2, Richard Franklin, 1983) izlerken, film arada sırada çeşitli sebeplerle bölünüyordu ve ben filmi durdurup sorunu çözmeye gidiyordum ama aklım hep filmde oluyordu. Şunu söylemeliyim ki endişelerim yersizmiş. Genelde devam filmlerinde rastlanılan, senaryoyu zorlamaktan kaynaklanan handikaplar bu filmde yoktu. Tıpkı O'nun yaptığı gibi, film sizi eline geçiriyor ve sarstıkça sarsıyordu. Yerinizde duramıyorsunuz ve bir dakika size rahat bir nefes aldırmıyor. Stilist görüntü yönetimi ve ilki kadar olmasa da yine de ürkütücü bir müzik eşliğinde Bates'in ve annesinin hezeyanlarını izliyorsunuz.
Psycho III (Sapık 3, Anthony Hopkins, 1986) ise Hıncal Uluç'un deyimiyle "ı Ih, olmamış. Kral çıplak!". Fakat buradaki olmamışlık diğer iki filme göre bir olmamışlık. Bağımsız olarak değerlendirildiğinde türünün kalbur üstü örnekleri arasında rahatlıkla girebilecek bir film. Bu filmin bana anlatmayı başardığı şey, Psycho'nun müzikali bile yapılsa izleyebileceğimdir. Sonuçta Psycho, izledikten sonra ömür boyu etkisinden kurtulamayacağınız bir film. Bazı fantastik filmlerde olduğu gibi hafıza sildirmek mümkün olsaydı, hafızamdan sildirip tekrar tekrar izlemek isterdim.
Bu arada, tamamen kendi imkanlarımla Psycho II'nin bir fragmanını (trailer) yaptım. Filmde Bernard Herrmann'ın o muhteşem film müziğinin kullanılmadığını tekrar hatırlatayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

