Tekrar izlenen filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tekrar izlenen filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2011

"Yazgı"yı tekrar izlemek


 Bu yazı, filmi sağlıklı izlemenizi engelleyebilecek bilgiler içerebilir.
"Yazgı" (2001) bir yıllık bir zaman diliminde arkadaşım İnal Dayı'yla izlediğimiz dördüncü Zeki filmi oldu. Zeki filmlerini izleyip üzerinde felsefe patlatmak bizim için bir Pazartesi rutini gibi bir şey oldu. Zeki filmleri de bitmek üzere, sonrasındaysa Fassbinder filmlerine skip etmeyi önereceğim. Bu filmi tekrar izlemeden önce  Albert Camus'un Yabancı adlı romanını okudum. Çünkü film o kitaptan uyarlamaydı. Zeki'yi, 12 Eylül döneminde hapiste geçirdiği zamanlarda tanıştığı Camus, Dostoyevski gibi yazarlar ve Sartre'ın kurucusu olduğu Varoluşçu felsefe çok etkilemiştir. Bu kitap da bu felsefeyi en iyi ifade eden eserlerden biri olarak görülür. Varoluşun özden önce geldiğini savunan bu akıma göre insan, anlamsız ve absürd bir nesneler topluluğu olan dünyaya bırakılmıştır ve başına gelenlerden sorumludur. Yaptığı seçimlerin insanı bu sonuçlara ulaştırdığını savunur. Dünya savaşlarından sonra ortaya çıkan bu akımda insanoğlunun yaşadığı trajedi ve umutsuzluğun etkili olduğunu düşünüyorum. Anlamsız ve absürd nesneler bütünü olan bir dünyada yaşandığı için yerleşik değerlere kafa tutması açısından saygı duyduğum ama genel anlamda katılmadığım bir felsefe bu. Bazı kelime oyunları var. Elbette insan yaptığı seçimlerden sorumludur ama bu seçimleri yaparken ne derece özgürdür? Örneğin siz deprem sonucunda evinizi kaybetmişseniz, soğukta aç ve biçareyseniz elbette gelen kamyonu yağmalarsınız. Bu insanlara yapıştırılan etiket elbette biliçli yaptıkları bir eylemden dolayıdır ama bu kararı alırken ne kadar özgürdürler? Kitaptaki Meursault ve filmdeki Musa sıradan düzen insanını çileden çıkartacak kadar tepkisiz, hissis karakterler. Zeki Demirkubuz, romanı Türkiye şartlarına uyarlarken çok önemli değişiklikler yapmış ama genel olarak bu bahsettiğim tepkisis, duyarsız, topluma yabancı insan tipi korunuyor. En önemli değişiklik Meursault'un birisini öldürmesi Musa'nınsa öldürmemesi. Kitaptaki Meursault, tam da Varoluşçu felsefeyi anlatmak istercesine çok önemli bir karar olan bir insan öldürmenin ne kadar da sıradan, tesadüfi bir şey olabileceğini ve dolayısıyla hayatta yapılan eylemlere bu kadar da büyük anlamlar yüklememek gerektiğini anlatmak ister gibi. Dışarıda bir gün yaşayabilen bir insanın hapishanede bin yıl yaşayabileceğini iddia eden Meursault'a göre aslında değer verilecek hiçbir şey yoktur. Fakat kendisi hapiste zor zamanlar geçirmeye başlayınca bütün tükürdüklerini yalayacaktır ve birçok metaya değer vermeye, onları özlemeye başlayacaktır. O insanda hayranlık uyandıran tepkisizliği de giderek kaybolacaktır. Musa ise romanın aksine bu istikrarı filmin sonuna kadar koruyacaktır. Filmde, Musa cinayet işlememiştir ama kendisine yapılan suçlamaları inkar etmeyerek tepkisizlik anlamında Meursault'u bir sıfır mağlup edecektir. Peki hangisi gerçekçi? Bana göre elbette Meursault. Hangisi Varoluşçu felsefeyi temsil ediyor? Bunun cevabını Sartre'dan bir kitap okuduktan sonra daha iyi verebileceğim. Bu arada Zeki'nin sinemada müzik, kamera hareketi, ışık oyunları kullanmama ilkesine, bu filmde ve yine İnal Dayı'yla beraber izlediğimiz "İtiraf" (2003) filminde sadık kalmadığını belirtmek istiyorum. Annesi öldüğünde cenaze marşı gibi bir melodi arka planda duyuluyor ve filmin başında hikayenin İstanbul'da geçtiği vurgulanmak için kamera bayağı bir geziniyor. Romanda ve filmde en çok hayran olduğum şey, bunların statükoyu (bu kelimeyi AKP'lilerin kullandığı anlamda kullanmıyorum) temsil eden avukat, savcı, yargıç, din adamı, adalet, emniyet gibi kişi ve kurumları eşşeğin şeyine sokup sokup çıkarması oldu. Mutlaka izlenmesi ve okunması gereken eserler bunlar. Üzerinde bir araba dolusu felsefe yapmaya olanak sağlıyorlar.

09 Kasım 2011

"Lost Highway"i tekrar izlemek


Fred: That's fucking crazy, man.

Bundan yaklaşık sekiz sene önce Lynch'in en önemli üç filmi "Blue Velvet/Mavi Kadife" (1986), "Lost Highway/Kayıp Otoban" (1997) ve "Mulholland Dr./Mulhollan Çıkmazı"nı (2001) üç gün üst üste izlediğimde feleğimi şaşırmıştım. Bu filmleri, şimdilerde Anadolu Grubu'nun termik santral yapmayı planladığı ve halk direnişiyle karşılaştığı Sinop'un Gerze ilçesinde, kışın, şehrin dışında bir apartmanda ve koskoca apartmanda yalnız başıma izlemiştim. Yani atmosfer Lynch atmosferiydi. Filmleri izledikten sonra hemen yatmak istiyordum. Yeni, güzel, temiz bir gün başlasın istiyordum çünkü. Beni en çok "Mulholland Dr." etkilemişti ama "Lost Highway"i de tekrar izlemek yıllardır aklımda olan bir şeydi. Bitmek bilmeyen, çoklu gönderilmiş şablon mesajlardan sıkıldığım için hayatıma renk katmak adına bu filmi tekrar izledim. Bu tür atmosferden büyük destek alan filmlerin ilk izlendiği zaman yarattığı etkiyi yaratması imkansız ama yine de Lynch'in kafasından geçenlere ve bunları anlatmadaki ustalığına şaşırmamak elde değil. Paranoyalar, kabuslar ve şeytanlıklarla dolu iki paralel hayatı anlatıyor Lynch. Kendisi açıkça anlam hakkında konuşmaktan rahatsız olduğunu, anlamın çok kişisel bir şey olduğunu ve bir şeylerin ne anlama geldiğini bilmenin iyi bir şey olmadığını ifade ediyor. Yani filmlerini anlaşılmak için çekmiyor. Peki ne için çekiyor? Bilmiyorum ama bildiğim şey izleyenleri rahatsız etmede üstüne yok. Bunu da sofistike bir biçimde yapıyor. Bir kitapta Lynch'in "Sunset Blvd./Sunset Bulvarı" (1950) ve "Rear Window/Arka Pencere"deki (1957) sinematografiden çok etkilendiğini okumuştum. Bu filmde de "Rear Window" olmasa da "Vertigo/Ölüm Korkusu" (1958) ve "Sunset Blvd." etkileri gözlerden kaçmıyor. Öldüren kadın (femme fatale) rolündeki karakterin saç renginde gerçekleşen değişimler ve erkeğe yaşattıkları bu iki filmi direkt akla getiriyor.
Cenneti mi tercih edersiniz cehennemi mi? Ben cehennemi tercih ederdim, çünkü Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Fethullah Gülen, Ali Ağaoğlu, Sinan Çetin, Acun Ilıcalı falan cennette olacak. Cennet sıkıcı bir yer bana göre. Sinemada cehennemi en iyi anlatan kişi de David Lynch. "Lost Highway" gerçek bir cehennem. Saygı duyulacak tek bir öge yok. Gidip bir çay koymalı ve "Sev Kardeşim" şarkısını dinlemeliyim.

06 Kasım 2011

"Üçüncü Sayfa"yı tekrar izlemek


Meryem: Bir gün ben evde temizlik yaparken çıkageldi. Önce Elif’ten konuşmaya başladı. İstersen kocanı aradan çıkartırım dedi. Çocuklarını kabul ederim dedi. Bununla anlaşmış gibi konuşuyordu. Nasıl yapacaksın diye sordum. Ben yaparım dedi. Bana bırak dedi. Çaresizlikten kabul edecek gibi oldum, aslında ötekine öfkemden. Ne olacak diye düşündüm. İkisi de adi, ikisi de karaktersiz. Hiç olmazsa bunun parası var, durumu iyi. Üst kata taşınırız, çocuğuma bakarım. O zaman Can kucağımdaydı daha. O arada sarıldı. İstemedim ama karşı da gelemedim. Öyle başladı. Önceleri tiksinirdim. Karşı geleyim diye düşünürdüm ama gelsen ne olacak? Ne yapacaksın? Nereye gideceksin? Böyle sürüp gitti. Sonra kocamı uzak yerlere işe göndermeye başladı. Sana doyamıyorum, geceleri de yanımda ol diye. Çok geceler evinde kalmaya başladım. Olmadık şeyler istemeye, manyak manyak şeyler yaptırmaya başladı. Porno filmler izlettirir, gördüklerimizi yapmamı isterdi. Yaptırırdı da. Bazı günler yukarıda onun istediklerini, gece aşağıda kocamın istediklerini yapardım. Düşünürdüm, ikisi de biliyor diye. İkisi de kabul ediyor. Nasıl oluyor diye düşünürdüm.  

Zeki Demirkubuz'un "Masumiyet"ten (1997) sonraki filmi "Üçüncü Sayfa"yı (19999 yeniden izledim. Youtube'da bu filmle ilgili röportajı var. Röportaj içerisinde filmin sağlıklı izlenmesini engelleyecek bazı bilgiler olduğunu belirteyim. Bu arada ilk defa bu kadar uzun bir Zeki röportajı izledim. Zeki'nin konuşarak kendisini ifade etmede sıkıntıları olduğunu gözlemledim. Bazı insanlar böyledir. Konuşurken sürekli ıııı, ıııı gibi sesler çıkarırlar, kelime dağarcıkları zayıftır, dikkat dağıtıcı üslupları vardır. Zeki konuşurken yetersiz ama yazarken yani senaryo yazarken üzerinde çok düşündüğü bir gerçek. O röportajda "Masumiyet"in iyi gişe yapması sonucu, film yapma olanaklarının arttığını söylüyor. İyi gişe dediğimiz de 80 bin civarı. O sene "Eşkiya"nın iki buçuk milyon gişe yaptığını hatırlatayım. Bu gelişme sonucunda Zeki sinemayı daha fazla ciddiye aldığını, ne yapmak istediği üzerinde daha fazla düşündüğünü söylüyor. İnsanın içerisindeki kötüyle ilgilendiği için "Üçüncü Sayfa" ve diğer filmleri gibi filmler yapmak istediğine karar veriyor. İşte böyle bir motivasyon sonucunda ortaya çıkan bu film, izlemeye ve üzerinde düşünümeye değer. Zeki, alt sınıfların birbirine uyguladığı faşizmden daha kuvvetli bir faşizmin olmadığını düşünüyor. Bütün filmlerinde ortaya çıkan olumsuz tablonun kaynağını sistem değil de insanoğlunun doğası olarak görüyor. Nihilist ve kaderci bir anlayış bu. Ben buna katılmıyorum. Bütün olumsuzlukların kaynağını sistem daha doğrusu kapitalist sistem olarak görüyorum. Her şeyi kar, rant olarak algılayan bir sistemin ürettiği faşizmden daha büyük bir faşizm olamaz. Şu anda bu yazıyı okuduğunuz mekanda bile sağınıza, solunuza bakın; bu sistemin olumsuz izlerini görmemeniz kaçınılmaz. Zeki'yle bu anlamda çelişiyorum ama onun yaptığı alabildiğine gerçekçi, sert, tavizsiz sinemayı takdir etmemek de imkansız. Ticari sinema yapamaz mıydı Zeki? Dizi piyasasına var olup, malı götüremez miydi? Cevap evet ama bunları yapmadı ve onbinlerle ifade edilen gişeleri olan filmler yaptı. Bir şeyler söylemek istedi. Toplumcu gerçekçiliğin değil ama gerçekçiliğin en ilgi çekici filmlerini çekti. Belki sistemi aklayarak onun devam etmesine katkıda bulundu ama entellektüel üretime katkıda bulunduğu için aynı zamanda sistem için tehlike de arz etti. "Üçüncü Sayfa" da bu bağlamda alabildiğine çarpıcı, sert bir film. Bir kere filmin adı "Üçüncü Sayfa". Yani anlattığı hikaye, içerisinde güzel olan hiçbir şey barındırmayan bir hikaye. Çok başarılı mekan seçimleri var. Röportajında belirttiği gibi; müzik, kamera hareketleri, ışık oyunları gibi seyirciyi yönlendirmeye yönelik hiçbir sinemasal hile barındırmıyor. Çıplak bir çift göz, bir apartmanın bodrum katında ne görüyorsa onu gösteriyor. Her zamanki gibi merhamet, acıma, dayanışma gibi insani olgulara kesinlikle prim vermeyen bir evreni anlatıyor Zeki. Bazı inandırıcılıktan uzak diyaloglar, teknik acemilikler dışında kusuru olmayan bir film. Bana söz verin ve eğer bu filmi bu yazı dolayısıyla izlerseniz neden böyle diye beyin jimnastiği yapın, olur mu? (Zeki'ye nanik yapıyorum buradan).

04 Ekim 2011

Bir aptallık destanı


Yaklaşık yedi buçuk sene sonra tekrar izledim "Pulp Fiction/Ucuz Roman"ı (1994). Yedi sene çok uzun bir süre. O zamanki yorumlamalarımla şimdiki yorumlamalarım elbette çok farklı ama filmden hemen hemen eşit derecede tad aldığımı söyleyebilirim. Beni bu filmi izlemeye iten iki üç olay oldu. Üç dört ay önce; üç erkek, bir kadın (24) bir evde bir şeyler içiyorduk. Kadın erkeklerden birinin sinema sever olduğunu bilmiyordu. Çeşitli konular üzerinde sohbet edilirken kadın, şu anda acayip derecede "Pulp Fiction" izleyesim var dedi. Bir  junkie ortamında "Pulp Fiction" izlemeyi arzulamak nasıl bir ruh halidir diye düşünmeye başladım. Demek ki o kişi için bu filmi izlemek adrenalin kokan eylemlerden biri gibi olmalıydı; çünkü öyle bir ortam vardı. Beni bu filmi izlemeye iten diğer bir dürtü de Mithat Alam Film Merkezi'nin film izleme odasında bulunan iki film afişinden birinin bu filme ait olması. Diğeri "Vertio/Ölüm Korkusu" (1958). 8000'nin üzerinde filme sahip, ilk ziyaretçilerini bu odaya sokup merkezi tanıtan bir video izleten ve de film izleyeceklerde sinema duygusu oluşmasını herhalde bekleyen mekan, bu filmin afişini kullanmış. Gerçekten de filmin Uma Thurman'lı afişi bir sinema ikonudur. Ankara Kızılay'da geceleri yerlerde poster satanlarda mutlaka rastlarsınız. İnsana sinema duygusu aşıladığına da katılıyorum. Ben yazıma görsel seçerken bu afiş yerine başlıktaki aptallığa destek olması açısından Jules ve Vincent'ı oldukça aptal gösteren bu resmi kullanmayı tercih ettim. Beni bu filmi izlemeye iten son gelişme de "Bir Zamanlar Anadolu'da"daki Nuri Bilge Ceylan'ın biraz Tarantinolaşması yorumum oldu. Bu gelişmeyi ilginç buldum ve bir Tarantino filmi izlemek istedim. "Reservoir Dogs/Rezervuar Köpekleri"ni tekrar izlemek niyetindeydim ama "Pulp Fiction"da yaşanan gelişmeler, ikinci filmi ön sıraya aldı. Neyse birinci filmi ve Türkçe dublajla izlediğim "Jackie Brown"ı da en yakın zamanda tekrar izleyeceğim. Dönelim aptallara. Tarantino'nun en iyi filmi olarak kabul edilir ve bugün Tarantinoesque/Tarantinovari diye bir kelime varsa, bu büyük oranda "Pulp Fiction" sayesindedir. Çıktığı dönemde ve sonra yıllar içerisinde bir fenomene dönüşmüştür. Bunlar bilinen şeyler. Peki bunun sırrı nedir? Bana göre, sırlarından biri başlıkta değindiğim gibi aptallığı destansı bir şekilde anlatabilmeyi başarmasıdır. Bu kadar önemsiz gibi görünen hikayelerden ve diyaloglardan resmen bir epik film çıkarmış QT. Sinema tarihinin belki de en mal ama en cool karakterleri bu filmde. Çocukların çok sık kullandığı şu mal kelimesine ne kadar da çok gülerim. Ne bakıyon la mal! Bu kelimenin kullanımının bana çağrıştırdığı anti-kapitalist içerik çok hoşuma gidiyor. Filmde bizzat Tarantino tarafından canlandırılan Jimmie karakterine, Jules ve Vincent'ın neye benzediği sorulduğunda dorks gibi bir İngilizce kelime kullanıyor ve bu kelimenin anlamlarından biri de mal olarak veiliyor. Hazır değinmişken, filmdeki The Bonnie Situation diye adlandırılan bölüme dikkatinizi çekmek isterim. Wolf gibi inanılmaz enteresan bir karakter var. I solve problems/sorunları çözerim diyor kendisi. Ben bu replikte koptum. Türkçe sorunları çözerim demek pek bir şey ifade etmiyor ama İngilizce'de insanlar ne işle uğraştıklarını belirtmek için geniş zaman cümle kullanırlar. Adamın işi de sorunları çözmek. Bunu çok egzantrik bir ortamdan telefonla arıyorlar, incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir sorun üzerine danışıyorlar ve bu da olay mahaline geliyor, beş yaşında bir çocuğun önereceği bir şekilde sorunu çözüyor. Jules'a ve daha çok Vincent'a bir araba hakaret ediyor. Bence inanılmaz başarılı. Veya boksör Butch'ın eve gidip saati alma sahnesi ve ardından yaşananlar...Akla hayale gelmeyecek şekilde olaylar gelişiyor. Ve her biri aptallığın tarihine geçecek eylemlerde bulunuyorlar.
Tarantino'ya ırkçı, homofobik ve kadın düşmanı olduğu iddiaları yöneltilir. Bu filmden sonra kadınların erkeklerin analarını bellediği filmler yapmıştır ama Honey Bunny ve Fabienne karakterleri inanılmaz salaklar. Elbette "Pulp Fiction"da bir kadının salak olması kadın düşmanlığı sayılmaz ama bu ikisi ve Mia erkeklerin başlarına bela getiren karakterler olarak okunabilir. Bu kadın düşmanlığı mıdır yorumu size bırakıyorum. Irkçılık konusu Nigger kelimesinin çok sık kullanılmasından dolayı bu filme yöneltilmiş olmalı. Amerikan suç dünyasında ve siyahilerin kendi aralarında bile bu kelimenin sık kullanıldığı bilinir. Filmin başlarında Pumpkin karakterinin Yahudilere yönelik bazı tespitleri var. Yahudilerin kuşaklar boyunca sermayeye hükmettiklerini vurguluyor. Haklılık boyutu var ama bu da çok hassas bir konu. Ama homofobik olmaya homofobik. Eşcinselliğe yer yok bu evrende.
"The Big Lebowski/Büyük Lebowski"yle beraber efsanevi bir kara mizah örneği "Pulp Fiction". Sanırım o bayan gibi ben de arada sırada şu anda "Pulp Fiction"ı izleyesim var diyeceğim.  

20 Eylül 2011

Ölüm üçlemesi



2002 yılında ilk filmi “Hiçbiryerde”yi çeken Tayfun Pirselimoğlu beş yıl aradan sonra “Rıza”yı yönetti. Gişeye yönelik film yapmayan ve finansman bulmakta oldukça zorlanacağı sürpriz olmayan yönetmen, acaba “Rıza”yı çekerken kafasında bir Ölüm Üçlemesi çekme düşüncesi var mıydı? Ben olmadığını zannediyorum. “Rıza”nın gördüğü ilgi kendisine bu düşünceyi ve fırsatı vermiş olmalı. Neyse öyle ya da böyle bugün elimizde ilginç bir üçleme var. Bu üç filmi de yakın tarihte izledim. “Rıza”yı ikinci kere izlemiş oldum. İlk izlediğimde duyduğum hayranlıktan bir eksilme olmadı. Şehrin çirkin mekanlarında yaşamaya çalışan diğer hayatları çok iyi yansıtıyordu ve vicdan olgusu üzerine insanı düşünmeye sevk eden bir hikayesi vardı. Üçlemeye adını veren ölüm olgusunun filmin dokusuna bu kadar çok etki ettiğini daha iyi kavradım. İki karakterin ölümle olan yüzleşmesi birbirine benziyordu ve aslında bu yüzleşmenin arka planında yatan hissizleşme durumu da çok başarılı veriliyordu. Üçlemenin ikinci filmi “Pus” (2009). Kopya dvd üreten bir işyerinde çalışan Reşat üçlemenin karakterleri arasında gerçek hayattan en fazla kopmuş, en tuhaf karakter gibi geldi bana. Reşat’ın hissizleşmesi inanılmaz boyutlarda. İnsana hayatın devam ettiğini hissettiren bazı şeylere ilgi duyuyor. Motosiklet, kasiyer kız, güvercin gibi ama bunlara ilgi duyarken aslında hayattan kopmayla kopmama noktasının en kritik anında olduğunu seyirci hissedebiliyor. Yani uzatmaları oynuyor. Sonra da kopuyor zaten. İnsanlara anlamsız anlamsız bakan, doğru dürüst diyaloga giremeyen veya girmeyen Reşat’ta klasik anlamda bir vicdan beklemek de gerçekçi olmuyor dolayısıyla. Suç diye tarif edilebilecek eylemleri gözünü kırpmadan işleyebiliyor Reşat. Bu filmi de çok beğendim. Üçlemenin son ayağı olan “Saç” (2010) da çok ilginç bir film. Bu filmdeki Hamdi karakteri de üçlemedeki diğer karakterler gibi hayattan kopmuş bir karakter ama bu biraz da zorunluluktan olmuş. Kanser hastası Hamdi aslında yaşama tutunmak istiyor. Brezilya’ya gitme hayalleri kuruyor örneğin. En önemlisi bir kadına aşık oluyor. Üçlemedeki diğer filmlerin aksine bu filmde güzel olan, güzelliği temsil eden bir şey var. Bu kadına sahip olmak isteyen Hamdi’yi iletişimsizlik ve hayatın çirkinliği engelliyor. Sonuç olarak Hamdi de kopma noktasına geliyor. Bu filmler vesilesiyle okuduğum birçok yorumda sanat filmi diye tabir edilen filmlere insanlar vermiş veriştirmiş. Sanat filmi tanımı çok problemli bir tanım bence. Sanat filmi diye bir şey varsa sanat olmayan filmler de var demektir. O zaman da sorun sanat olmayan filmlerde olmalı; çünkü sinema bir sanat dalıdır. Aslında buradaki belirleyici unsur filmin içeriği. Klasik giriş, gelişme ve sonucu olan filmler yani dramatik bir çatışmadan doğan bir sorun üzerine örülen hikayeyle beslenen filmler izleyiciyi yormuyor ve zihinsel sorgulama talep etmiyorlar. “Neredesin Firuze” buna tipik bir örnek olabilir. Bir film insanı düşünmeye zorluyorsa, kafa patlatmaya zorluyorsa bunu yapma zahmetine girmeyenler veya bunu yapacak altyapısı olmayanlar filmi sanat filmi diye etiketleyip illa bir hikaye anlatıcısı tarafından koyun gibi güdülenmeleri gereken insanlar olduklarını açığa çıkarmış oluyorlar. Yedi dakika boyunca camdan bakıp sigara içen adam filmleri diye dalga geçiliyor bu filmler. “Uzak”ın son sahnesi kastedilmiş olmalı. O sahnede Muzaffer’in hissettiği duygu yoğunlaşmasını, iç muhasebeyi, ikili ilişkileri anlamlandırma çabasını hatta daha ileri gidelim kendisine uyguladığı vicdan otopsisini anlayamıyorlarsa diyeceğim ve aklıma bir istatistik gelecek. Japonya’da bir kişi yılda ortalama 25 kitap okuyor, Türkiye’de altı kişiye yılda bir kitap düşüyor. Ve nüfusun %95’i televizyon izliyor. Müthiş bir düşünce tembelliği var insanlarda. Bu tembellik yüzünden özgün fikirler üretemeyenler toplumsal iklime uygun söylemleri tekrarlamaktan başka bir şey yapamıyorlar. Hal böyleyken sanat filmlerini küçümseme durumu da kaçınılmaz oluyor.          

01 Eylül 2011

"The Shawshank Redemption"ı (1994) yeniden izlemek


2004 yılından beri düzenli olarak film izleyip arşiv tutuyorum. Arşivimde 24. sırada yer alıyormuş “The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli”. Geçen seneki öğrencilerimin sürekli bu filmden dem vurması ve yaklaşık dört senedir Imdb Top 250’ide birinci sırada olması dolayısıyla filmi izlemek için kuvvetli bir dürtü vardı bende. Filmle ilgili en iyi hatırladığım sahne Brooks’un trajedisiydi. Otel odasının tavanına Brooks was here/Brooks buradaydı yazmasıydı. Fazla da bir şey hatırlamıyordum. O zamanlar dokuz olarak puanlamışım filmi. EB’den sonra yaklaşık 1200 kadar film izledim. Bu filmler ve okuduklarım bana bir şeyler kattı ve beni değiştirdi. Tabii ki o zamanki sinema anlayışımla şimdiki arasında çok fark var oluştu. Artık böyle olağanüstü kahraman hikâyelerinden pek hoşlanmıyorum. Daha ilk dakikadan itibaren kahramanın filmin sonlarında olağanüstü bir şeyler başaracağı fikri seyircide oluşuyor. O ana kadar gerçekleştirdiği zekâ dolu eylemlerin ve ileride önemi anlaşılan gizemli cümlelerin de bir anlamı kalmıyor benim için. Afiş bile sorunlu. Andy’nin filmin sonunda hapisten kaçacağı afişte ilan ediliyor. Seyirci de bunu bildiği için Andy’nin başına gelen onca şeye rağmen, bütün bunların sorumlularının yaptıklarının yanlarına kalmayacağını ve Andy’nin hepsinden intikam alacağını biliyorsunuz. EB’ye kötü bir film diyemem. Şimdiki notum yedi. Benim yukarıda bahsettiğim kişisel tercihlerimi bir yana bırakırsam; ilgiyle izlenen, sürükleyici bir film. Benim çözmeye çalıştığım konu bu filmin neden Imdb Top 250’ide zirvede yer aldığı dolayısıyla azımsanmayacak sayıda insanın bu filmi sinema tarihinin en iyi filmi zannetmesi. Elbette zevkler tartışılmaz ama internetten araştırdığım kadarıyla EB’nin gelmiş geçmiş en iyi film olmadığını düşünen çok insan var. Bu sonuç acaba insanların efsane yaratmaya oldukça meraklı olmasıyla alakalı olabilir mi? EB en fazla kiralan video olma rekoruna sahip. Bu durum filmin kulaktan kulağa yayılıp bir efsane olmasını sağlamış olabilir. İnsan bir efsaneye inanarak hiç zahmet vermeden bir topluluk içerisinde yer buluyor, bir aidiyet hissedebiliyor. Buna konformizm diyoruz veya cahillik. Filmin çok zahmetsiz bir özdeşleşme sağlaması ve çok kolay taraf seçtirmesi filme yine çok kolay bir izlenilebilirlik veriyor. Vicdani rahatlama arayan seyirci için bulunmaz bir nimet bu. Bu da filmin çok beğenilmesinde etkili olmuş olabilir. Peki, biz yıllarca “Dünyayı Kurtaran Adam”la niye bu kadar dalga geçtik? Biri estetik biri değil ama şablon aynı şablon. Filmin puanı 7,6 olsaydı hiçbir sorun olmayacaktı benim için. Halkı anlamak için de bu kadar kafa patlatmayacaktım.

09 Ağustos 2011

"Sonbahar"ı (2008) tekrar izlemek

Bir şeye çok heveslenip de son dakikada o işi yatınca hissedilen hayatın b*ktanlığı duygusunu bilir misiniz? Ben çook iyi bilirim. Defalarca başıma geldi. En son geçen ay geldi. Bavulumu alıp evden çıktım. Bavulu arabanın bagajına koydum. Amacım arabayla Karadeniz turu yapmaktı. Son kontrolleri yaptığımda arabanın arızalandığını ve bu turu gerçekleştiremeyeceğimi anladım ve o bahsettim duyguyu hissettim. Gizli ajandamda "Sonbahar"ın çekildiği mekanları gezmek vardı. İki sene önce izlemek için ta Ankara'lara gittiğim filmi dün tekrar izledim. "Glory/Zafer"i izlediğimiz arkadaşım bir iki saat sonra bir film daha koy dedi. Bu sefer onun beklentilerini göz önünde bulundurmayıp kendi izlemek istediğim filmi başlattım. Dün ettiğim lafla bugün çelişiyorum. İkinci izlediğimde ilk izlediğimden daha keskin bir etki bıraktı üzerimde "Sonbahar". Çok namuslu, dürüst, güzel, iyi, farklı, hassas, başarılı bir sanat eseri "Sonbahar". Üst düzey bir sanat eseri. İnsani duyarlılığı, doğa insan dostluğunu, insan insan dostluğunu, kadın ve erkeğin paylaşabileceği güzel şeyleri anlatıyor. Yusuf'un her bakışında, her tepkisiz anlarında bunları hissedebiliyorsunuz. Kasvetli bir atmosferi olmasına rağmen, yaşamanın ne kadar değerli ve güzel bir şey olduğunun altını da çizmeyi başarıyor. Filmi ilk izlediğimde hissettiğim dayanılmaz dram yükünün yanında bu güzel duyguları da hissettim bu sefer. Farkı bu oldu. Yine Gürcü oyuncu Megi Kobaladze'den etkilendim. Bu arada Özcan Alper ikinci uzun metrajını bitirmiş. "Gelecek Uzun Sürer" adlı filmini sekiz gözle bekliyorum. 

07 Ağustos 2011

"Glory"i (1989) tekrar izlemek

Tekrar izlediğim hiçbir filmde ilk izlediğimde hissettiğim etkiden daha güçlüsünü hissetmedim ama sanırım Edward Zwick'in "Glory/Zafer"i beni en çok hayal kırıklığına uğratanı oldu. Yine nefret ettiğim bir durumla karşılaştım bugün. Bir arkadaşım aradı ve sana geliyorum, bir film ayarla dedi. Kendisinin daha önce "Siyah Beyaz" adlı filmi sevdiğini biliyordum. Ayrıca müzisyen; yani sanata, duyarlılığa, inceliğe sırtını dönmemiş biri. Önce insan hikayesine sahip bir bağımsız düşündüm. Sen ne tarz filmler seviyorsun diye sorunca Son Samuray, Cesur Yürek gibi tarihi epikleri sevdiğini söyledi. Hemen aklıma altı sene önce izlediğim ve dokuz verdiğim "Glory" geldi. İnsanoğlu çok değişiyor. O zamanlar patetik bir romantizme sahip olmalıymışım herhalde. Bu filme dokuz verdiğime göre...Artık bu şablon filmler hiç ilgimi çekmiyor. Başı sonundan belli olan tür filmlerini kastediyorum. Hele osuruğundan şimşekler çıkartan kahraman hikayelerine hiç yüz vermiyorum artık. Militarizm sosu da varsa ben almayayım. Sinema tarihini tanımak isteyenler için önemli bir film olabilir, Danzel Washington'un efsanevi sahnesi için de izlenilebilir bu film ama altı buçuktan altı buçuk..

21 Temmuz 2011

"Lola Rennt"i tekrar izlemek

Blogda birilerine film tavsiye etmeyi seviyorum; fakat bir arkadaş hadi bi film izleyelim, sen bu işlerden anlarsın dediği zaman, film tavsiye etmesini sevmiyorum. O kişinin öncelikleri, estetik kaygıları, iyi bir filmden ne anladığı, entellektüel bilgi birikimi hakkında çok fazla bilgi sahibi olamadığım için bu tür etkinliklerden mümkün olduğu kadar uzak durmak niyetindeyim. İnsanlara iyi bir film izleyeceğimiz vaadinde bulunmak sonra da o insanın bu etkinlikten sıkılması çok sevimsiz bir durum. Tom Tykwer'in "Lola Rennt/Koş Lola Koş"unda da (1998) benim başıma gelenler bu sevimsiz durumdan farklı bir şey değil. Beş sene önce seyrettiğim ve o zamanlar imdb Top 250'de yer alan "Lola Rennt", fazlasıyla ilgimi çekmişti ve zekice kurgulanmış senaryosuyla takdirimi kazanmıştı. Arkadaşım benden beraber film izlemek üzere bir tavsiye talebinde bulununca "Lola Rennt"i hem kısa olması hem de ilgi çekici, tempolu bir film olması dolayısıyla tereddütsüzce tavsiye ettim. Ama pişman oldum. İlgisini çekmedi. Ben de filmin sürprizini bildiğim için ilk izlediğimdeki etkiyi hissetmedim. Tıpkı Hitchcock'un "Psycho/Sapık" ve "Rear Window/Arka Pencere"sini ilk izlediğinizdeki etkiyi bir daha asla yakalayamamanız gibi. İlk defa izleyecekler üzerinde özgün, kaliteli bir film etkisi bırakacak olan "Lola Rennt", filmi tekrar izleyenler üzerinde aynı etkiyi asla bırakamayacaktır. Bu arada bu yazıyı dinamit gibi bir içki olan Bacardi eşliğinde yazdım. Bak onu tavsiye ederim işte...

09 Ocak 2011

"The Big Lebowski" gelmiş geçmiş en iyi kara komedi filmidir: aynen öyle abi!

Bir klişe düşmanı olarak elbette son günlerde ağızlardan eksik olmayan aynen öyle kalıbını eleştirecektim. Gerçi ben son günlerde diyorum ama ekşi sözlüğe baktığımda uzun zamandır bu kalıptan şikayetçi olan insanların olduğunu gördüm. Ajda Pekkan da 2008 yılında Aynen Öyle adlı albümü çıkarmış (bu arada şimdi dinledim de ne kötü şarkıymış be!). Sanırım o albümden sonra kullanımda bir artış olmaya başladı. Bu kalıbı kullanan birisini görünce Woody Allen filmlerinde olduğu gibi kadehimi alıp uzaklaşmak istiyorum. Çok okuyan, araştıran, bilimsel düşünen insanımız bu lafı sanki tartışma bitirici, zihinleri berraklaştırıcı bir gösterge gibi kullanıyor. Mesela: x: osuruktan teyyare selam söyle o yare tarzı bir yorum... y: aynen öyle abi...Ve tartışma bitmiştir, bütün soru işaretleri tarihe gömülmüştür. Bu kalıbı eleştirmek için uzun zamandır iddialı bir yoruma ihtiyacım vardı. Dün bana misafirliğe gelen sap grubuyla beraber Coen'lerin başyapıtı "The Big Lebowski/Büyük Lebowski"yi izleyince aradığım iddialı cümleyi buldum. Aslında bu benim filmi dördüncü kez izleyişimdi ama halen izlerken yarılabildiğimi gördüm. Aslında grup içerisinde çok kıl, hiçbir şeyi beğenmeyen, ben komedi filmi sevmiyorum diyen biri vardı. O bile filmi beğendi. Walter'ın akılla ziyan çözüm önerileri ve replikleri, Ahbap'ın inanılmaz umursamazlığı ve salaklığı, Donny'nin çok sempatik saflığı ve neredeyse her karakteriyle her repliğiyle klasik olmuş bir başyapıt. Aynen öyle abi! -the royal we maan-

23 Aralık 2010

"Due Date" (2010)

Haftasonları bana maç izlemeye gelen bir sap misafir grubum vardır. Dört kişilik çekirdek kadro bazen 10-15 kişiye ulaşabilir. İşte bu dört kişilik çekirdek kadroyla, geçen hafta maç çok sıkıcı olduğu için bir film izleme kararı aldık. Seçtiğim film Todd Philips'in 2009'u kasıp kavuran filmi "The Hangover/Felekten Bir Gece"siydi. En büyük artısı sürekli şaşırtmak olan bu filmi ikinci kez izleyince aynı etkiyi almak mümkün olmadı tabi. Bu arada, aynı yönetmenin "The Hangover"ın en dikkat çekici karakterini canlandıran Zach Galifianakis'le Robert Downy Jr.'u bir araya getirdiği film "Due Date/Git Başımdan"ı izledim sinemada. Bir yol filmi olması, tuvalet edebiyatına yer vermesi, zorda kalan karakterler barındırması gibi özelliklerinden dolayı birçok kaynakta "The Hangover"ın devam filmi diye lanse edildi "Due Date". Gerçek bu şekilde değil; çünkü"The Hangover Part II" adıyla Todd Philips zaten şu anda devam filmini çekmekle meşgul. "Due Date" üzerimde beklediğim etkiyi yaratmadı diyebilirim. Özellikle filmin ilk yarısı ritmini bulma konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyor. Diyaloga dayanan bir mizah anlayışı var ama bu diyaloglar da zeka parıltısına sahip olmadığı için film güdük kalıyor. İkinic yarıdaysa film daha bir "The Hangover"a benziyor ve bir durum komedisine dönüşmeye başlıyor. Zack kendisinden beklenen asshole'lukları yapmaya başlıyor fakat yine de film kurtarılamıyor. Son tahlilde tam bir patlamış mısır filmi. Arkadaşlarla bir aktivite gerçekleştirelim diyorsanız gidebilirsiniz.  


DUE DATE: Trailer. Watch more top selected videos about: Entertainment, Zach Galifianakis

19 Temmuz 2010

"Kader"i yeniden izlemek

Bu benim "Kader"i üçüncü izleyişimdi. İki sene yaşadığım Sinop'ta sahnelerinin olması bu filme torpil geçmeme sebep olmuş olabilir. Daha önce dediğim gibi Zeki külliyatını üç-beş senede bir gözden geçirmek gerek. Yıllar boyu biriktirdiklerinizle onun filmlerine farklı yaklaşabiliyorsunuz. Aslında "prequel"denen bir Hollywood hilesi olan, hikayenin öncesini anlatıp; hem seyirciyi hem de filmin kendisini sömürmek pek Zeki Demirkubuz'dan beklenecek bir davranış değildi. 1997 yılında çektiği "Masumiyet"in öncesini yaklaşık 10 yıl sonra "Kader"de anlattı Demirkubuz. Belli ki hikayede daha anlatacak bir çok şey keşfetmiş. Bir önceki filmi "Yazgı"yla "Kader" arasındaki isim farklılığının hikayeye de yansıdığını iddia ediyor Demirkubuz. "Kader"i daha doğulu buluyor. Bu yüzden de hikaye hiçbir Demirkubuz filminde olmadığı kadar öne çıkıyor. Ne bileyim bir konfeksiyon işçisi; "Kader"i çok rahat izleyebilirken, bir "Yazgı"yı bir "Bekleme Odası"nı o kadar rahat izleyemez gibi geliyor bana. Bu kötü bir şey anlamında söylemiyorum bunları. Filmin izlediği yolu aydınlatmak istiyorum. Sarsıcı bir etkiye sahip "Kader". Bence diyaloglar ve oyunculuklar çok başarılı. Hala izlemeyenler varsa -önce "Masumiyet"i sonra "Kader"i- mutlaka seyretsinler. Öf, space tuşu bozuk internet kafe bilgisayarında yazmak da çok sıkıcıymış.

15 Temmuz 2010

"Bekleme Odası"nı tekrar izlemek

Geçenlerde İstanbul'da Cihangir'de bir kahveye gittim. Dediklerine göre Zeki oraya takılıyormuş. Gerçi görseydim ne yapacaktım bilmiyordum ama orada bazı Zeki filmlerinde ve bazı diğer nitelikli filmlerde oynamış aktör Ufuk Bayraktar'ı gördüm. Bir kaç gün önce beni ziyarete gelen arkadaşım da sürekli "Bekleme Odası"ndan bahsedince, tekrar izlememek kaçınılmaz oldu. "Bekleme Odası"nı izleyince her üç beş yılda bir Zeki külliyatını yeniden ele almak lazım diye düşünmeye başladım. Zira üç sene önce izlediğim bu film o tarihlerde zihnimi bu kadar meşgul etmemişti. Çok ilginç buldum Zeki'nin "Bekleme Odası"nda yapmak istediklerini. Tam olarak da kavramış değilim. Bu filmi çekmesinin iki sebebi olabilir gibi geliyor bana:
1. sebep (yaygın görüş) Zeki kendisine tanrısal bir varlık muamelesi çeken hayranlarından sıkılmış olmalı ki kendisini tüm zaafiyetleri, limitleri ve üç kağıtçılıklarıyla perdeye yansıtıyor ve "ben de sizin gibi bir ademoğluyum" mesajı vermeye çalıştı. Menemende sigara söndüren, maç izleyen, kolaylıkla yalan söyleyen, hatun götüren, insan satan ve bilimum [normal] insan davranışı.
2. sebep de şu olabilir gibi geliyor bana. Zeki kendisiyle dalga geçerek veya kendisiyle dalga geçebilen bir insan profili çizerek yine takdir bekliyor, insanları etkilemeye çalışıyor. Ağır mı oldu? Kendisini tanımıyorum ama insan doğasını az çok tanıyorum. Birisi bu bloğa yorum yaptığı zaman mutlu olduğumu itiraf etmek istiyorum. Bu da buna benzer bir şey olabilir. Böyle bir durum varsa kendisini ayıplamam; çünkü o üreterek, ortaya bir şey koyarak bunu yapmış olur o zaman. Bir de hiçbir şey üretmeden takdir bekleyenler var, onları ayıplarım işte.
Her iki durumda da kendisi benim en sevdiğim yerli yönetmen olmaya devam ediyor. Filmde bir yerde asistanı kendisine "bütün filmleriniz takdir ediliyor" gibi bir yıkama-yağlama servis ediyordu, o da "bırak ya hepsi palavra" diyordu. Kendisiyle karşılaşsam şunu sormak isterdim: sen gerçekten insan doğasını anlamaya mı çalışıyorsun?.


Zeki Demirkubuz - Bekleme Odası from elmalma brand communication serv on Vimeo.

08 Nisan 2010

"Fahriye Abla" (1984)

Show Tv'iyle ilgili bir şeyler yazmıştım. Fahriye Abla (Yavuz Turgul) da showda izleyip beni derinden etkileyen Türk filmlerinden biriydi. Nereden icap ettiyse bir daha izlemek istedim. Youtube'da film mevcut, meraklısı varsa oradan izleyebilir. Yavuz Turgul'un ilk filmi olmasının yanında Şener Şen'siz de tek filmidir Fahriye Abla. 80li yılların mahalle kültürüne dair arabesk, devrimci bir güzellemedir. Gidiş gelişleri eksik olmayan tipik bir mahalle aşkı ve 12 Eylül etkileri...(özür dilerim şiirsel laf ettim). Vasat olanları bile bayağı sürükleyici olan bu filmler, teknik olarak ne kadar da güdük kalıyorlar! Sanki müzelik nadide bir eşya gibiler. Anlaşılmaz filmler bunlar. Wim Wenders'ın olağanüstü filmi Paris, Texas ile aynı sene çekildiğine inanmak gerçekten güç. Yazıdan anlaşıldığı üzere bu filmlerle ilgili kafam çok karışık. Paris, Texas beni koltuğa çivilemişti, ama bu filmleri de kollektif hafızadan silip atmak imkansız gibi.

13 Ekim 2009

"Apocalypto"'yu (2006) tekrar izlemek

Daha önce filmdeki kötü adam performası ile ilgili bir yazı yazmıştım. Apocalypto'yu (Mel Gibson, 2006) amcamın oğlu Haydar'la tekrar izledim. Aslında bu üçüncü izleyişim ;fakat tekrar aynı heyecanı duyduğumu söyleyebilirim. Bu filmin en büyük avantajlarından biri İngilizce çekilmemiş olmasıdır. Daha önce The Passion of the Christ (Tutku: İsa'nın Çilesi, Mel Gibson, 2004) filminde de aktörleri İngilizce konuşturmamıştı Mel Gibson. Görüntü yönetimi, şiddet sahnelerindeki gerçekçilik, oyunculuklar filmin diğer artıları. Sürpriz bir sonu olmaması, daha doğrusu filmin sonunun az çok tahmin edilebiliyor olması belki eleştirilebilir. Sonuçta anlaşılmak üzere değil, izlenmek üzere çekilmiş bir film. İlk dakikadan itibaren sizi içine alan bir film izlemek istiyorsanız, Apocalypto sizin için birebir.

14 Temmuz 2009

"Plan 9 from Outer Space" (1959)

Bir çok ankette "bütün zamanların en kötü filmi" seçilen Plan 9 from Outer Space (Uzaylıların Dokuzuncu Planı, Edward D. Wood, 1959) nihayet tarafımdan izlenilmiş bulunmakta olup bu sıfat için uygun olmadığı düşünülmektedir. Evet Plan 9 çok çok kötü bir film; ancak daha kötü filmler izledim. Örneğin şurayı tıklarsanız, ondan daha kötü bir filmle karşılaşabilirsiniz. Sinema dergisinin bu ayki sayısında Plan 9'un da yeniden çevriminin düşünüldüğünü öğrenince şok oldum. Bu, Dünyayı Kurtaran Adam'la dalga geçmek için çekilen Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu'nun aslından daha kötü bir film olmasına benzeyecektir muhtemelen. Filmin jeneriğinde ilginç şeyler var. Mesela, filmde ölmüş olmasına rağmen oynayan Bela Lugosi için "almost starring" (hemen hemen oynamıştır) yazıyor, veya özel efektler için "not very special effects" (pek de özel olmayan efektler) deniyor. Bu filmi izledikten sonra üç sene önce izlediğim Ed Wood (Tim Burton, 1994) adlı filmi bir daha izledim. Ed Wood, tüm zamanların en kötü yönetmeni olarak kabul edilen Edward D. Wood, Jr.'ın maceralarını anlatan bir filmdi. Plan 9 da dahil olmak üzere bazı filmlerini çekerken başına gelen veya kendisinin çabalarıyla başına gelen bazı absürd olayları anlatıyordu film. Zamanında bana çok da iyi gelmeyen bu film, bu sefer daha iyi geldi. Bir şeyleri bilerek film izlemek; filmden alacağanız tadı bazen azalttığı gibi, bazen de böyle çoğaltabiliyor. Mesela bir sonraki yazımda değineceğim 11:45 (Ercan Durmuş, 2005) filmi, eğer Amores Perros'u (Paramparça Aşklar ve Köpekler, Alejandro Gonzalez Inarritu, 2000) izlemişseniz, sizin sinirlerinizi bozabiliyor.

08 Temmuz 2009

"Ratatouille"yi altıncı kez izlemek

2007'nin en iyi filmlerinden biri olan Ratatouille'yi (Ratatuy, Brad Bird) altı kez izlemezdim; fakat okulda öğrencilerime film izleteceğim diye söz verdiğimden dolayı, her sınıfla takrar izlemek zorunda kaldım. Ratatouille garanti filmlerden biridir. Yani birisine bir film tavsiye edecekseniz ve küfür yemek istemiyorsanız Rataouille'yi korkmadan tavsiye edebilirsiniz. Tıpkı Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım, Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) gibi..Bir kere bir başarı öyküsüdür Ratatouille ve başarı öyküleri öykünmenin (gişe başarısının sırrı) en kolay gerçekleşebileceği öykülerdir. Kendini aşmaya çalışan bir kahraman olması da işin cabası. Filmin diğer artıları teknik özelliklerinin, senaryosunun, temposunun, seslendirmesinin çok iyi olması . "Haa, şu filim!. Bi fare ahçı olmaya çalışıyo". İşte halkın yorumu bu. Benim yorumum ise: limitleri olan ve bu limitlerinin farkında olan bir kahraman adayının, hayatını istediği şekle sokmak için yeteneklerinin de yardımıyla nasıl doğru zamanda doğru yerde olması gerektiğini seyirciye gösterdiği ve bunu yaparken tüm komplekslerinden arınarak, klasik Yunan trajedilerindeki amaç olan zihinsel arınmayı seyirciye yaşattığı, olağanüstü animasyon..

18 Nisan 2009

"Im Juli"yi (2000) yeniden izlemek

Bazen de böyle olabiliyor işte. İlk izlediğimde aşık olduğum Im Juli'yi (Temmuzda, Fatih Akın, 2000) tekrar izlediğimde aynı etki gerçekleşmedi. Bu sonucun ortaya çıkmasında filmi çok bölük pörçük izlememin de büyük etkisi var. Bazı bölümlerini izlemedim bile. Okulda nöbet esnasında izlenen filmlerden pek bir şey anlamıyorum zaten. Yine de bu filmi ilk defa izleyecek olanların çok hoş duygular tadacağına olan inancım geçmedi. Filmdeki Hamburg- İstanbul tabelasının saçmalığını ilk izlediğimde fark etmemiştim. O zamanlar blog yoktu, belki de o yüzdendir. Tekrar izlemek istediğim filmler listemde yokmuş Im Juli; ancak iyi oldu diyebilirim. Çok hoş bir yol hikayesi Im Juli..

14 Mart 2009

"Little Miss Sunshine"ı (2006) tekrar izlemek

Yeni bir seri başlatsam mı? Evet, evet başlatayım; çünkü zaman zaman bazı filmleri tekrar izliyorum ve söyleyecek bir şeylerim oluyor o filmlerle ilgili. Dün Little Miss Sunshine'ı (Küçük Gün Işığım, Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) izledim. Son zamanlarda fazlaca bunalım film izlemiş birisiyle beraber benim tavsiyem niteliğinde izledik. Kardeşime de bu filmi tavsiye etmiştim. Genelde zevklerimiz uyuşmaz ve o bile "Little Miss Sunshine iyiymiş lan" demişti. İnsana yaşama umudu veren filmler listemde yer alan Little Miss Sunshine beni yanıltmadı ve dün beraber izlediğimiz kişi de "evet gerçekten çok 'güzel' bir filmmiş" dedi. Kandemir Konduk imzalı, mahalle temalı "kitsch" TV dizileri vardır. Ortalama halktan birine bu diziler yaşama sevinci yükler. Little Miss Sunshine ise herke"z"in yüzünde hoş bir ifade bıraktırıyor. İlk kez izlerken oyunculardan; kız, ayı büyükbaba, eşcinsel dayı ve konuşmama andı içen çocuk dikkatimi çekmişti, bu sefer izlediğimde babanın da çok iyi oyunculuk performansı gösterdiğini farkettim. Başarıya ulaşmak için 10 altın yol tarzı kitaplar yazan bu adamın uzman edasıyla insanları gaza getirmeye çalıştığı cümleler beni çok güldürdü. Bunalımdaysanız izleyiniz bu filmi, iyi gelecektir.