Oyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ağustos 2010

İki harika Vuudi filmi

Nereden esti "Mighty Aphrodite/Sevimli Fahişe" ve "Deconstructing Harry/Yaramaz Harry"yi izlemek diye sorarsanız, benim adamlarımdan Paul Giamatti'nin oynadığı Woody Allen filmi izlemek istedi canım. Ne yazık ki ikisinde de pek kayda değer rolleri yoktu Giamatti'nin. Kendisi şöyle bir adam:

Ama iyi oldu; çünkü bu iki film de katıksız, mükemmel Vuudi filmleriymiş. Bazen yönetmen Vuudi'yi mi yoksa oyuncu Vuudi'yi mi daha çok seviyorum diye kendime soruyorum. Sanırım ikisini bütün olarak seviyorum, aksi takdirde kamera önünde olmadığı filmlerini (iyi filmler olmasına rağmen) de benimserdim.

Tarih sırasına göre gidelim. 1995 yapımı "Mighty Aphrodite"nin Sevimli Fahişe olarak çevrilmesine kendisinin tepkisi nasıl olur du acaba? Kafayı sallayıp bir türlü lafa giremeyerek tepki verirdi herhalde. Sonra da Jeeeesus derdi eminim. Sevimli fahişe rolünü oynayan ve çok güzel bir kadın olan (Tarantino'nun eski sevgilisi) Mira Sorvino ve Woody Allen süper bir ritm yakalıyorlar beraber. Sorvino bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu oskarını aldı. Bu konuda da itirazım var. Filme adını veren karakter olan ve filmin büyük bölümünde başrol erkeğe eşlik eden karakter, başrol erkekle gönül ilişkisi yok veya fahişe diye mi yardımcı kategoriden değerlendirildi acaba? Çok açık şekilde film Linda Ash'in filmi. Burada yine akademinin esnaflığını görüyoruz. Muhtemelen o yıllarda uzun yıllar birlikte olduğu Mia Farrow'un evlatlığıyla gönül ilişkisi başlayan Allen, evlatlık konusu kafasını karıştırdığı için böyle bir film yapmış olmalı. Klasik Yunan trajedyasından bir çok ögeyi barındırıyor film. Koro, deus ex machina, Oedipus kompleksi, tanrılar filmde geçti töreni yapıyorlar. Vuudi'nin en akıcı, en tempolu filmlerinden biri. Tarzına hayran olan bir kişinin bu filmi sevmeyeceğini düşünemiyorum.


"Deconstructing Harry" (1997) de replik hazinesi bir film. Tanıdık bir Vuudi karakteri var. New York'lu növrotik, kadın düşkünü yazar. Yani kendisi. Filmde iki adet kurgu var. Biri kanlı-canlı Harry'nin hayatı; diğeri de romanlarında geçen, kanlı-canlı Harry'nin hayatından serbestçe esinlenerek yarattığı karakterlerin bölümleri. Mükemmel diyaloglar, mükemmel kadın-erkek ilişkisi replikleri ve mükemmel bir Vuudi oyunculuğu. İnsan bir Woody Allen filminden daha ne ister değil mi? Kafa dağıtmaya bire bir bu iki filmi görmediyseniz kaçırmayın derim.

25 Haziran 2010

"Fearless" (1993)

Daha önce birçok yazımda "The Big Lebowski/Büyük Lebowski"ye olan hayranlığımı belli etmiştim. Big öyle bir filmdir ki ve ondaki karakterler öyle karakterlerdir ki hayatınızın geri kalanına damga vururlar. Gün içerisinde başınıza gelen birçok şey size filmden bir sahneyi veya bir diyaloğu hatırlatır. Jeff Bridges bu filmin başrol oyuncusu, filme de adını veren Lebowski'nin (Dude) ta kendisi. Bak şimdi ben de filmdeki adı neydi unuttum. Filmde kimse Dude'un adını bilmez, hatırlamaz, dolayısıyla şekil ikia'da olduğu gibi ben de filmi yaşıyorum kendi hayatımda. Uzun lafın kısası Jeff Bridges'ın oynadığı bir film izlemek istedim. Kendisine Dude rolü o kadar yakışmıştır ki başka bir silüette onu hayal edemiyordum. Bu sene oskar alan Brdiges için "Fearless/Korkusuz"da asıl almalıydı oskarı diye yorumlar okudum. Bu yüzden tercihim "Fearless" oldu. Kibar vücut hatları, tıraşlı bir yüz, karizmatik kıyafetlerle Bridges, mimar Max Klein rolünün hakkını unutulmayacak bir kompozisyon çizerek veriyor. Gerçekten süper ötesi bir performası var Bridges'ın ama o bohem ses tonu bana hep Dude'u anımsattı. Şimdi asshole'luk yapmaya başlayacak diye geçirdim içimden (Big'in anlatıldığı yazı böyle olur sevgili seyircilerim). Bu arada film de gümbürtüye gitmesin, çok iyiydi.


FEARLESS: Movie Trailer - Watch more top selected videos about: Movie_Trailers, Fearless, Isabella_Rossellini, Jeff_Bridges, John_Turturro, Rosie_Perez, Tom_Hulce, Peter_Weir

12 Mayıs 2010

"Pandora'nın Kutusu" (2008)

Mitolojide kişinin kendini keşfetmesi, bir şeylere karşı farkındalık yaşaması anlamına gelen Pandora'nın Kutusu hikayesi Yeşim Ustaoğlu'na ilham kaynağı olmuş ve bu iyi film ortaya çıkmış. Daha önce Yeşim Ustaoğlu filmi izlememiştim. Pandora'nın Kutusu'nun ilk sahnelerini geçenlerde TRT 2'de (şimdilerde TRT HABER oldu) gördüm ve bu filmi izlemeliyim dedim. Televizyonda filmi izleme özürlü olduğumu, filmleri bilgisayarda izlediğimi söylemek istiyorum bu arada. Farklı bir film olduğu o izlediğim ilk sekanslardan belliydi. Bir kendini keşfetme, gerçeklerle yüzleşme, arınma filmi olarak görülebilir Pandora'nın Kutusu. Bunu insanı rahatsız ederek (midesine sıkı bir yumruk vuraraka değil yani) yapmıyor, aksine güzellikleri, hoşlukları göstererek yapıyor. Aslan payı Karadenizli bir köy kadının oldukça başarılı bir şekilde canlandıran Fransız oyuncu Tsilla Chelton'nın. 90 yaşında hiç bilmediği bir ülkede ve hiç bilmediği bir dilde bu performans oldukça etkileyici diye düşünüyorum. Alzeimer hastası olan bu kadın ve çocuklarının-ve torunlarının- yaşadıkları düşündürücü olduğu kadar etkileyici de. Herkes kendini buluyor ve insanoğlunun aslında ne kadar acımasız ve ikiyüzlü olduğu yüzümüze farkettirilmeden tokat olarak iliştiriliyor.
Bu arada son zamanlarda ne kadar çok iyi Türk film izledim böyle..

28 Aralık 2009

"Scent of a Woman" (1992)

Sinema dergisi Haziran ayında, en iyi 75 erkek oyuncu performansını seçmişti. De Niro'nun Travis Bickle performansının ikinci sırada kendine yer bulduğu bu listede, Pacino Dog Day Afternoon'daki (Köpekleri Günü, Sidney Lumet, 1975) performansıyla kendine ilk onda yer bulmuştu. Listeyi incelediğimizde Scent of a Woman'daki (Kadın Kokusu, Martin Brest, 1992) Yarbay Frank Slade performansının olmadığını görünce çok şaşırdım. İlk ve tek oskarını bu rolle alan Pacino benim için elbette çok büyük bir aktördü; fakat bu performansı biraz geç de olsa görünce, en beğendiğim aktör acaba Robert De Niro mu Al Pacino mu diye düşünmedim değil. Scent of a Woman; sadece bu efsanevi oyuncu performansını barındırmasıyla değil, diğer bütün sinematografik özellikleriyle de çok iyi bir film. Benim gibi bugüne kadar hala görmemiş olanlar varsa mutlaka izlesinler derim. O tango sahnesi, o Şükran günü yemeğindeki şerefsiz yeğen sahnesi, o Ferrari sürme sahnesi, intihar teşebbüsü sahnesi; klasik diye işte ben bunlara derim.

07 Aralık 2009

Gökhan Yıkılkan

Pek tivi izleme insanı değilimdir. İki üç sene tivisiz yaşadım da hiç eksikliğini hissetmedim. Bu sene Ligtv aboneleği sayesinde tekrar tivi izlemeye başladım. Spor programları dışında pek tivi izlemem. Bir kaç gündür beni yarım yarım yardıran bir program keşfettim. TRT'de yayınlanan Bir Zahmet adlı program beni çok güldürüyor. Para ödüllü kamera şakası formatında bir program. Program üzerinden çok tartışmalar da yürütülüyor. İnsanları rencide ettiği ileri sürülüyor bazıları tarafından. Buraya tıklarsanız, en çok tartışma yaratan skeci izleyebilirsiniz. Buraya da tıklarsanız tipik bir skeci izleyebilirsiniz. Benim değinmek isteğimi konu Gökhan Yıkılkan'ın ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğu ve mizah duygusunun gelişmişliği. Kendisinin, bir kara komedide genel olarak da sinemada çok üst düzey işler yapma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum. Yakın zamanda böyle bir projede görürsek kendisini, ben demiştim diyebilmek için bu yazıyı yazdım.

31 Ağustos 2009

Bruce Lee vs. Kareem Abdul-Jabbar



Bir önceki yazımda Tarantino ve Rodriguez'in "Grindhouse" projesinden bahsetmiştim. Grind, gıcırdamak anlamına geliyor. 70li, 80li yıllarda; iki film, üç film gösteren adi sinemalara, film gösterme aletinin çıkardığı gıcırdama sesine atfen Grindhouse adı veriliyordu. Ben de yedi, sekiz yaşlarındayken bir akrabamın gözetiminde bu grindhouselardan birine gitmiştim. Bir karate filmi ve bir erotik komediydi gösterilen filmler. O yıllarda karate filmleri çok revaçtaydı. Bruce Lee çok az film çekmesine rağmen, ona benzeyen kişilerle Hong Kong sineması yüzlerce, binlerce karate filmi sürmüşlerdi piyasaya. Bu filmlerde Bruce Lee oynamamasına rağmen, afişlerde onun adı kullanılıyordu. Ben de çocukluk arkadaşlarımla, Burujli mi döver Cüney Tarkın mı döver şeklinde argümanlar geliştiriyordum. Yıllar sonra Bruce Lee'nin bir elin parmakları kadar olan filmlerini izleyince, ona çocukluktan başlayan hayranlığım daha da arttı. Onun son filmi Game of Death (Ölüm Oyunu, Robert Clouse, 1978) en iyi filmlerinden birisidir. Bu filmde NBA tarihinin en skorer oyuncusu olan Kareem Abdul-Jabbar da oynuyor. Filmde iki sahnesi var Kareem Abdul-Jabbar'ın. Birinci sahne kısa sürüyor; ama adamı merdivenden rebound alır gibi aşağıya indirmesi çok komiğime gitmiştir her zaman (videoya bakınız). İkinci sahnede Bruce Lee'yle uzun süren bir dövüş sahnesi var. Aralarında tam 47 cm boy farkı var Bruce Lee ve Kareem Abdul-Jabbar'ın. Biri 171 cm iken diğeri 218 cm. Aşağıdaki resimde Jabbar'ın kolunun Bruce'un vücuduna olan oranına bakabilirsiniz. Fakat insanüstü yaratık Bruce Lee, Kareem Abdul-Jabbar'ı dövüyor. İlginç, komik, absürt bir sahnedir benim için. Sizinle paylaşıyorum. Bu arada, Kill Bill'de Uma Thurman'ın giydiği sarı-siyah eşofman, bu filme yapılan bir göndermeden başka bir şey değildir.

29 Ağustos 2009

Danny Trejo

Şu herifteki tipe bakar mısınız? Kötü adam rolü için bu kadar uygun bir tip düşünemiyorum. Danny Trejo yönetmen Robert Rodriguez'in akrabası olup, onun bir çok filminde karşımıza çıkar. Desperado'daki (Robert Rodriguez, 1995) bıçakçı adam rolüyle hatırlanır en çok. Ayı gibi görünmesine rağmen sadece 1.70 boyundadır. 60lı yıllarını hapiste geçiren Danny Trejo, feleğin çemberinden geçmiş biri. Filmlerde oynadığı Meksikalı suçlu rolünü aktör olmadan önce bizzat prova etmiş. Sonra tövbe etmiş ve bugün aktör olarak çok verimli bir çağ yaşıyor. Tarantino ve Rodriguez'in 2007 yılındaki Grindhouse projesinde "Machete" adlı bir fragman vardı. Bu fragman 80li yıllardaki iki film birden, üç film birden türü filmlerin aralarında görülen fragmanlara saygı duruşu niteliğindeydi. Çok ilgi gören bu sahte fragmanı film olarak çekmeye karar verdi Rodriguez ve şu anda benim en merakla beklediğim filmlerden biri. 2010 yılında gösterime girecek.

25 Ocak 2009

Sinema 70


Başlıktaki Sinema 70 ile Amerikan sinemasının 1970lerdeki dönemini kastediyorum, bir dönem Ankara’da var olan Sinema 70’i değil…Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim. Martin Scorsese, 70ler Amerikan sineması için “neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk” demiştir. Bloğumu takip edenler fark etmiştir; benim de hayranı olduğum, çok filmle referans verdiğim bir dönemdir 70ler Amerikan sineması. Bu dönemde büyük prodüksiyon başyapıtlarının yanında, low key (iddiasız) denilen küçük bütçeli başyapıtlar da sıkça gösterime girmiştir. Five Easy Pieces (Bob Rafelson, 1970) da bunlardan biri. Filmin Türkçe adını bulamadım. “Five Easy Pieces”, piyanoya başlayanlar için beş basit parça anlamına gelen bir kitabın başlığıymış. Bu filmden nasıl haberim oldu? Sinema dergisinin Ekim sayısında yaşayan en büyük 20 oyuncu diye bir yazı vardı. 10 erkek ve 10 kadın şeklinde bir sınıflandırma yapmışlardı. Erkeklerde iki numarada yer alan (bir numara tahmin edebileceğiniz gibi De Niro) Jack Nicholson’ın en iyi beş performanslarının içerisinde gördüm bu filmi. Nicholson bu filmde gerçekten inanılmaz iyi bir performans gösteriyor. En iyi yaptığı şeyi; yani anti-kahramanı, arıza tipi canlandırıyor. O’nun The Departed’da (Köstebek, Martin Scorsese, 2006) yaptığı fare taklidiyle ne kadar büyük oyuncu olduğu hep söylenir. Videodaki play sekmesine tıkladığınızda O’nun çok iyi köpek taklidi yaptığını da göreceksiniz.

Filme gelecek olursak; (spoiler!!!) Robert Eroica Dupea (!) geçmişine sırt çevirmiş, burjuvazi kökenli bir müzisyen ama arayış içerisinde. Sınıf atlama hayalleri kuranların aksine sınıf düşürüyor, amelelik yapıyor. Giydiği kıyafetler, içtiği içkiler (bira vs. şarap), takıldığı insanlar, konuşma şekli yani kısacası dıştan görünen her şeyi değişirken, erdemden yoksun bir insan olması değişmiyor. Filmden illa ki bir mesaj çıkaralım dersek, sadece burjuvazi sınıfının bir parçası olmak veya sadece işçi sınıfının bir parçası olmak erdemli bir insan olmaya yetmeyecektir diye bir mesaj çıkarabiliriz. Ama Five Easy Pieces, toplumcu (?) bir filmden çok daha fazlası bana göre. Mutlaka görülmesi gereken (a must see) bir film. Nicholson hayranları izlemezlerse ayıp ederler zaten.

12 Ocak 2009

Biyografisini bekliyorum

Franz Liszt (1811-1886) gelmiş geçmiş en önemli piyanistlerden biridir. Ruhunda kopan fırtınalar eserlerine de yansır ve dinlerken bu fırtanalar kapılıp alabora olmak çok olasıdır. "Manyak" diye tabir edebileceğimiz eserleri, yapıtlarının çoğunluğunu oluşturur. Bu eserleri çalmak da oldukça zordur ve kendisi de zaten bu eserleri icra ederken bir çok piyanoyu kırmıştır. Evet yanlış okumadınız, piyanoları kırmıştır. Bir ara yolu Türkiye'den de geçen Liszt'e sinema dünyası nedense ilgi göstermemiştir. Bir Rachmaninov güzellemesi olan Shine'da (Parıltı, Scott Hicks, 1996) bir iki cümle ile geçtiğini hatırlıyorum. Beethoven ve Mozart için yapılan biyografik filmlerden birisinin de Liszt için yapılmasını kendi adıma ve halkım adına Hollywood'dan rica ediyorum. Sinemaya uyarlamak için fazlasıyla malzeme mevcut hayatında. Yaşlılığını canlandırmak için De Niro mükemmel bir seçim olur. Bu arada "manyak" bir eseri için aşağıdaki play butonuna basınız.



06 Ocak 2009

Gene Hackman

İri yarı olması dışında; Niğde Atatürk Caddesi'nde (Niğde'de Atatürk Caddesi var mı yok mu bilmiyorum ama her şehirde bir Atatürk Caddesi vardır) yürüse, kimsenin dönüp bakacağı kadar ilgi çekecek bir fiziksel özelliği olmayan Gene Hackman, bence yaşayan en iyi oyunculardan biridir. Tipinin sıradanlığını çok iyi kullanarak unutulmaz içinde fırtınalar kopan adam rolleri sergilemiştir. Filmlerdeki hafif gizemli yanı seyirciye hep bu adamın mutlaka bir hikayesi olmalı duygusu yaşatır. Genellikle de vardır zaten. Varlığıyla en vasat filmlere bile kişilik kazandırır. Imdb.com trivia (önemsiz görünen bilgiler) bölümünden öğrendiğimize göre ilginç özellikleri var Hackman'ın. Mesela 16 yaşındayken deniz piyadelerine katılıp üç sene boyunca hizmet vermiştir. Sert mizacının kökleri buraya dayanıyor olmalı. Bir ilginç nokta da California'daki Pasadena Playhouse'da oyunculuk eğitimi alırken bir öğrenciyle beraber "başarma ihtimali en az olan iki kişi" olarak değerlendirilmişler. Diğer kim mi? Dustin Hoffman. (Düzeltme: Niğde'de Atatürk Caddesi varmış).
Unutulmaz beş performans:
1- Unforgiven (Unutulmayan), Clint Eastwood, 1992.
2- Scarecrow (Korkuluk), Jerry Schatzberg, 1973.
3- Mississippi Burning (Mississippi Yanıyor), Alan Parker, 1988.
4- The French Connection (Kanunun Kuvveti), William Friedkin, 1971.
5- The Conversation, Francis Ford Coppola, 1974.

02 Ocak 2009

Seth Rogen

Judd Apatow ve ekibi demişken, bu ekibin en önemli elemanı Seth Rogen'e dikkatinizi çekmek isterim. Knocked Up'taki (Kaza Kurşunu, Judd Apatow, 2007) bum (serseri) rolünü oynayan kişi. Kendisini oynuyor gibi bir havası var. Ayrıca Superbad'in (Çok Fena, Greg Mottola, 2007) de yazarlarından biri ve bıyıklı polis rolünü oynayan kişi. Benim asıl dikkatinizi çekmek istediğim konu; eğer bir gün Joel Coen'in epik filmi The Big Lebowski (Büyük Lebowksi, 1998) yeniden çekilecek olursa, The Dude (Ahbap) rolü için O'ndan daha iyi bir seçim düşünemiyorum. Salaş, serseri duruşuyla bu role cuk oturacaktır. Walter Sobchak ve Donny rolleri için ise şu anda ortalıkta iyi duracak birilerini göremiyorum. Olsun, aynı ekip Seth Rogen'le bir daha çeksin, izleriz yine. Öyle değil mi The Big Lebowski severler?

28 Aralık 2008

Buscemi vs. Cavcı

Demirkubuz vs. Haneke başlıklı yazıma benzer bir yazı yazacağım bugün. Steve Buscemi ve Osman Cavcı'nın tiplerinin ve Demirkubuz ve Haneke'deki kadar keskin olmasa da, tarzlarının da benzediğini düşünüyorum. İkisi de bol miktarda salak adam rolü oynamıştır. Osman Cavcı genelde bu rolde ısrar ederken belki de etmek zorunda kalırken, Steve Buscemi değişik rollere soyunmasını da bilmiştir. Örneğin O'nu Fargo'da (1997, Joel Coen) inanılmaz bir rolde izleriz. Osman Cavcı'nın ise Hababam Sınıfı Güle Güle'deki (1981, Kartal Tipet) abazan öğrenci ve Muhsin Bey'deki (1987, Yavuz Turgul) üçkağıtçı yardımcı eleman rolleri akılda kalmıştır. İkisinin de eli kalem tutar. Steve Buscemi Coen Kardeşlerin filmlerinde genelde ölür, Osman Cavcı'nın da İbrahim Tatlıses ile oynadığı bir filmde "Yandım anam!" diyerek öldüğünü ve benim tekrar izlemeyi çok istediğim Zavallı adlı filmde öldüğünü hatırlıyorum. Sonuç olarak ikisi de enteresan tipler ve perdeye çok yakışıyorlar.

18 Aralık 2008

I'm just..I'm just..Jeeeesus!

40 yıl = 40 film..Woody Allen Hollywood koşulları içerisinde en az Osman F. Seden kadar üretken bana göre. Sadık hayranıyım ama kendisi New York sularını terk ettiğinden beri aramız açık. O'nun nevrotik, panikatak New Yorklu tiplemesini çok özledim. Umarım şu Avrupa'dan döner de tekrar kararsız kalır, bunalıma girer, aşık olur, vazgeçer, terkedilir, şaşırır, başarısız olur, yüceltilir, üstüne döker, övülür, bir çuval inciri berbat eder, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olur, yazamaz ve yönetemez.

01 Aralık 2008

"Zavallı" (1990)

İlyas Salman'ın video piyasası için çektiği Zavallı adlı film en çok aradığım filmlerden biri. Bir iki kere televizyonda izlediğim bu filmi arşivime katmak istiyorum. Lakin hiçbir yerde yok, afişi de yok. Cengiz Sezici, Osman Cavcı gibi enteresan oyuncularla acı bir mizaha ve tarifi zor bir kasvetli atmosfere sahip. Benim için kült bir filmdir. (Diğer çok merak edilen film için bkz. Taçsız Kral, 1965, Atıf Yılmaz.)

30 Kasım 2008

"Scarecrow" (1973)

Al Pacino'nun iki Godfather arasında Serpico ve Scarecrow (Korkuluk) adlı iki filmi var. Serpico'yu çok sevdiğimi söyleyemem ama Scarecrow beni derinden etkiledi. Nasıl bir film izlemek istersin diye sorsalar; 70lerde geçsin, yol ve "couple" filmi olsun, içinde Gene Hackman ve Al Pacino olsun, Gene Hackman arıza bir karakteri canlandırsın ve içinde Volkswagen Bus olsun derdim. Sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşünürüm ama Scarecrow'un ilk yarısı Hackman'ın, ikinci yarısı da Pacino'nun. Nedense bu yazıda Scarecrow'un ne kadar muhteşem bir film olduğunu tam olarak anlatamadım gibi bir his var üzerimde. Kısaca şöyle diyeyim o zaman, One Flew Over the Cuckoo's Nest (Guguk Kuşu) ve Paris, Texas karışımı bir film. Yine olmadı!

27 Kasım 2008

Küçük Dev Adam

Sinemada kadın kılığına giren çok erkek görüldü fakat hiçbiri Dustin Hoffman'ın Tootsie (1982) filmindeki kadar inandırıcı olmadı galiba.

06 Ekim 2008

Evet, bendim!

Ünlü şovmen Yılmaz Vural, 1985 tarihli "Gurbetçi Şaban" filmiyle şov dünyasına adım attığını kabul etti. Evet, bendim!

27 Eylül 2008

Kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe'siz filim olmaz!


1950lerde Türk sinemasında neredeyse her filmde kötü adam rolünü Ahmet Tarık Tekçe (bkz. ikinci resim) oynadığı için bu slogan üretilmişti. Mel Gibson'ın "Apocalypto" filmindeki kötü adam rölüyle, Meksikalı aktör Gerardo Taracena harikalar yarattı. Bence gözlerden kaçtı ama unutulmaz kötü adam performansları listesine yazıyorum Gerardo Taracena'yı.