Quentin Tarantino etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Quentin Tarantino etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Ekim 2011

Bir aptallık destanı


Yaklaşık yedi buçuk sene sonra tekrar izledim "Pulp Fiction/Ucuz Roman"ı (1994). Yedi sene çok uzun bir süre. O zamanki yorumlamalarımla şimdiki yorumlamalarım elbette çok farklı ama filmden hemen hemen eşit derecede tad aldığımı söyleyebilirim. Beni bu filmi izlemeye iten iki üç olay oldu. Üç dört ay önce; üç erkek, bir kadın (24) bir evde bir şeyler içiyorduk. Kadın erkeklerden birinin sinema sever olduğunu bilmiyordu. Çeşitli konular üzerinde sohbet edilirken kadın, şu anda acayip derecede "Pulp Fiction" izleyesim var dedi. Bir  junkie ortamında "Pulp Fiction" izlemeyi arzulamak nasıl bir ruh halidir diye düşünmeye başladım. Demek ki o kişi için bu filmi izlemek adrenalin kokan eylemlerden biri gibi olmalıydı; çünkü öyle bir ortam vardı. Beni bu filmi izlemeye iten diğer bir dürtü de Mithat Alam Film Merkezi'nin film izleme odasında bulunan iki film afişinden birinin bu filme ait olması. Diğeri "Vertio/Ölüm Korkusu" (1958). 8000'nin üzerinde filme sahip, ilk ziyaretçilerini bu odaya sokup merkezi tanıtan bir video izleten ve de film izleyeceklerde sinema duygusu oluşmasını herhalde bekleyen mekan, bu filmin afişini kullanmış. Gerçekten de filmin Uma Thurman'lı afişi bir sinema ikonudur. Ankara Kızılay'da geceleri yerlerde poster satanlarda mutlaka rastlarsınız. İnsana sinema duygusu aşıladığına da katılıyorum. Ben yazıma görsel seçerken bu afiş yerine başlıktaki aptallığa destek olması açısından Jules ve Vincent'ı oldukça aptal gösteren bu resmi kullanmayı tercih ettim. Beni bu filmi izlemeye iten son gelişme de "Bir Zamanlar Anadolu'da"daki Nuri Bilge Ceylan'ın biraz Tarantinolaşması yorumum oldu. Bu gelişmeyi ilginç buldum ve bir Tarantino filmi izlemek istedim. "Reservoir Dogs/Rezervuar Köpekleri"ni tekrar izlemek niyetindeydim ama "Pulp Fiction"da yaşanan gelişmeler, ikinci filmi ön sıraya aldı. Neyse birinci filmi ve Türkçe dublajla izlediğim "Jackie Brown"ı da en yakın zamanda tekrar izleyeceğim. Dönelim aptallara. Tarantino'nun en iyi filmi olarak kabul edilir ve bugün Tarantinoesque/Tarantinovari diye bir kelime varsa, bu büyük oranda "Pulp Fiction" sayesindedir. Çıktığı dönemde ve sonra yıllar içerisinde bir fenomene dönüşmüştür. Bunlar bilinen şeyler. Peki bunun sırrı nedir? Bana göre, sırlarından biri başlıkta değindiğim gibi aptallığı destansı bir şekilde anlatabilmeyi başarmasıdır. Bu kadar önemsiz gibi görünen hikayelerden ve diyaloglardan resmen bir epik film çıkarmış QT. Sinema tarihinin belki de en mal ama en cool karakterleri bu filmde. Çocukların çok sık kullandığı şu mal kelimesine ne kadar da çok gülerim. Ne bakıyon la mal! Bu kelimenin kullanımının bana çağrıştırdığı anti-kapitalist içerik çok hoşuma gidiyor. Filmde bizzat Tarantino tarafından canlandırılan Jimmie karakterine, Jules ve Vincent'ın neye benzediği sorulduğunda dorks gibi bir İngilizce kelime kullanıyor ve bu kelimenin anlamlarından biri de mal olarak veiliyor. Hazır değinmişken, filmdeki The Bonnie Situation diye adlandırılan bölüme dikkatinizi çekmek isterim. Wolf gibi inanılmaz enteresan bir karakter var. I solve problems/sorunları çözerim diyor kendisi. Ben bu replikte koptum. Türkçe sorunları çözerim demek pek bir şey ifade etmiyor ama İngilizce'de insanlar ne işle uğraştıklarını belirtmek için geniş zaman cümle kullanırlar. Adamın işi de sorunları çözmek. Bunu çok egzantrik bir ortamdan telefonla arıyorlar, incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir sorun üzerine danışıyorlar ve bu da olay mahaline geliyor, beş yaşında bir çocuğun önereceği bir şekilde sorunu çözüyor. Jules'a ve daha çok Vincent'a bir araba hakaret ediyor. Bence inanılmaz başarılı. Veya boksör Butch'ın eve gidip saati alma sahnesi ve ardından yaşananlar...Akla hayale gelmeyecek şekilde olaylar gelişiyor. Ve her biri aptallığın tarihine geçecek eylemlerde bulunuyorlar.
Tarantino'ya ırkçı, homofobik ve kadın düşmanı olduğu iddiaları yöneltilir. Bu filmden sonra kadınların erkeklerin analarını bellediği filmler yapmıştır ama Honey Bunny ve Fabienne karakterleri inanılmaz salaklar. Elbette "Pulp Fiction"da bir kadının salak olması kadın düşmanlığı sayılmaz ama bu ikisi ve Mia erkeklerin başlarına bela getiren karakterler olarak okunabilir. Bu kadın düşmanlığı mıdır yorumu size bırakıyorum. Irkçılık konusu Nigger kelimesinin çok sık kullanılmasından dolayı bu filme yöneltilmiş olmalı. Amerikan suç dünyasında ve siyahilerin kendi aralarında bile bu kelimenin sık kullanıldığı bilinir. Filmin başlarında Pumpkin karakterinin Yahudilere yönelik bazı tespitleri var. Yahudilerin kuşaklar boyunca sermayeye hükmettiklerini vurguluyor. Haklılık boyutu var ama bu da çok hassas bir konu. Ama homofobik olmaya homofobik. Eşcinselliğe yer yok bu evrende.
"The Big Lebowski/Büyük Lebowski"yle beraber efsanevi bir kara mizah örneği "Pulp Fiction". Sanırım o bayan gibi ben de arada sırada şu anda "Pulp Fiction"ı izleyesim var diyeceğim.  

30 Eylül 2011

Beklenen başyapıt geldi


Yaklaşık iki hafta önce Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinin yapımcısı olan Zeynep Özbatur'un bir söyleşisine katıldım. Söyleşiden sonra bir katılımcı kendisine "Bir Zamanlar Anadolu'da"dan (2011) iyi bir gişe bekleyip beklemediğini sordu; çünkü o kişiye göre NBC'nin bu filmi biraz daha popüler bir filmmiş! Özbatur da izleyip görelim dedi. O kişide bu algı yanılsamasına yol açan şeydi acaba neydi? Yılmaz Erdoğan gibi bir bir tv starını oynatması mı? Yoksa filmin adı ve afişinde hissedilen ticari kaygı mı? Gerçekten de Bir Zamanlar Anadolu'da ismi sanki filme olmadığı bir misyon yüklüyor gibi. Bu isim üzerine bir epik film izleneceği düşünülebilir. Sinema tarihinde Bir Zamanlar... diye başlayan filmler vardır ve bunlar iddialı filmlerdir. Ben bu isimden hoşlanmadım. Keşke NBC, hayran olduğu Yılmaz Güney'in zamanında yaptığı, kendisinin de filmografisinin önemli bir bölümünde yaptığı gibi tek kelimelik film adı seçme geleneğini bu filmde de sürdürseydi. Filmin afişinden de hoşlaşmadım. Başrol oyuncuların fotoşoplu resimlerinin olduğu afişlerden ziyade, filmle ilgili ipucu verebilecek enterasan bir karenin kullanıldığı afişleri seviyorum ben. Veya çok yaratıcı bambaşka bir afiş. Fakat bu iki konu dışında filme itirazım yok. NBC'nin "Uzak"tan sonraki filmlerini, çağdaşlarına göre fersah fersah ileride olmalarına rağmen, başyapıt olarak değerlendiremedim ben ama "Bir Zamanlar Anadolu'da" su katılmamış bir başyapıttır bana göre. Türkiye'nin nüfusu yaklaşık 74 milyon kişi ve ben bu filmden sıkılacak (!) 73 milyon kişi tanıyorum ama BZA çok üst düzey bir eser. En başta bir edebiyat eseri. Roman havasında. "Üç Maymun"da (2008) NBC'yi biraz Zeki Demirkubuz'laşmış olarak bulmuştuk. Bu filmdeyse biraz Alfred Hitchcock'laşmış biraz da Tarantino'laşmış buluyoruz. Suspense adı verilen ve seyircideki merak duygusunu sürekli faal tutmak anlamına gelen sinema olayını NBC de bu filmde uyguluyor. NBC, seyirciye filmin önemli bir bölümünde açığa çıkartılmayan bir suç sunuyor. Failleri açığa çıkartmadan bu suç etrafında filmi örüyor. Tarantino'laşmak derken de filmin diyaloglar açısından çok zengin olduğunu kastettim. Eski Nuri Bilge filmlerinde de çok başarılı diyaloglar olmasına rağmen, bu diyaloglar ve hikaye filmi domine etmezlerdi. Kusursuz görüntü yönetimi ve önemsiz gibi görünen detaylar filmi domine ederlerdi. Bu anlayıştan en azından iki filmdir vazgeçmiş gibi görünüyor yönetmen. Kusursuz görüntü yönetiminden vazgeçmiyor da diyalog fakirliğinden vazgeçiyor Ceylan. Filmin yarısından çoğunun gece geçtiğini belirtmek lazım. Fakat seyirci filmden bir an bile kopmuyor. Normalde gece çekimleri dikkat dağıtıcıdır ve sıkıcıdır. O yüzden filmlerde çok fazla kullanılmazlar. Aslen bir fotoğraf sanatçısı olan Nuri Bilge'nin bu konudaki yetkinliği bu filmde de kendisini gösteriyor ve bize de şapka çıkartmaktan başka bir şey kalmıyor. Tarantino'laşmak konusuna dönersek: bu filmdeki Manda yoğurdu diyalogları "Reservoir Dogs" filmini anımsatmıştır izleyenlere diye düşünüyorum. Bu filmin genel atmosferini duyarsızlaşan insanlar yaratıyor. Etrafınınıza baktığınızda onlardan fazlasıyla göreceksiniz. Yaptığı işe, çevresindeki insanlara yabancı; belli bir kısır döngü içerisinde dönüp dolaşan insanlar. Modern çağların zombileri. Filmdeki hemen hemen her karakter bir modern çağ zombisi. Filmin başarısı da bu zombilerin sıkıcı rutinlerini bize kabak gibi teşhir etmesi. Filmdeki en enteresan kişinin suçu işleyen kişi olması ironik. Bunu suça övgü olarak değil de rutine çakma olarak algılayabiliriz. 52 yaşında olan Nuri Bilge Ceylan acaba kaç tane daha film çeker dersiniz?

11 Haziran 2011

En sevdiğim 10 yönetmen


Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:

1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg

Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:

10-  Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.

9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.

8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).

7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.

6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin. 

5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.

4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.

3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.

2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre. 

1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.

25 Aralık 2010

"Four Rooms" (1995)

Herkesin fikrine değer veren bir insan olarak, 16 yaşındaki bir movie-buff öğrencimin tavsiye ettiği bir filmi izlemiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Tam da Tarantino'nun yönetmen olmadığı ama dahil olduğu projelerle ilgili bir yazı yazmayı düşünürken bu filmi izlemiş olmak da iyi oldu doğrusu. Allison Anders, Alexandre Rockwell, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino tarafından çekilen, bir otelde Noel gecesi yaşanılanları anlatan dört kısa filmden oluşuyor "Four Rooms/Dört Oda". Filmin ilk saniyesinde görülen Miramax logosu zaten beni etkilemek için çoğu zaman yeterli oluyor. Bağımsız filmlere verdiği destekle tanınan bu şirketin logosunun yanında Tarantino'nun "A Band Apart" logosu da eklenince film maça 1-0 önde başlıyor benim için. Tim Roth tarafından canlandırılan kat görevlisi Ted'in dört farklı odada yaşadığı uçuk kaçık hikayeler ard arda sıralanıyor. Sanırım yapımcılar en az sempatik olanından en çok sempatik olanına doğru bir sıralama yaptıklarını düşünmüşler fakat bence en sempatik olanı Rodriguez'in çektiği üç numaralı film. Buradaki absürd mizah dozu hayli tatmin edici diyebilirim. Filmin en zayıf halkasının bir numaralı bölüm olduğunu düşünüyorum. Tarantino'nun çektiği bölüm ise yine bolca diyalog barındırıyor. Eski filmlere, yiyeceklere, içeceklere, arabalara bol bol referans yapılıyor. Kaç kere f**k kelimesinin geçtiği yine sayılamıyor. Grafik şiddet yine bir yerlerden bulaşıyor ve tam bir Tarantino filmi izlemiş oluyorsunuz. Tim Roth'un aşırı mimikli oyunculuğu da dezavantaj olarak düşünülebilir ama her şeye rağmen hoş bir işbirliği diyebiliriz "Four Rooms" için.

27 Eylül 2010

Buyrun ne bakmıştınız? / İstismar filmi

Nihayet muradıma erdim. Danny Trejo'yla ilgili yazımda bu filmi merakla beklediğimi yazmıştım. Hikayeyi biliyorsunuz. "Grindhouse" projesinin bir çıktısı "Machete/Ustura". Meşhur sahte fragmanı bir hatırlayalım. 


Filmi izledikten sonra biraz kafam karıştı. "Machete" iyi bir eğlencelik hiç kuşkusuz. Hiç yavaşlamayan temposuyla size adrenalin dolu bir 100 dakika vadediyor. Peki "Machete" gerçekten bir b filmi mi? Yoksa b filmi kalıplarını kullanarak çekilen zekice film gibi bir tür mü doğuyor? "Grindhouse" çok özgün bir projeydi ve bence hakettiği övgüyü de aldı. Peki biz "Machete"den ne bekliyoruz? B filmi gibi çekilmiş ama aslında gizliden gizliye b filmi olduğunu reddeden bir film mi? Bu tavır artık ne yazık ki özgün değil. O yüzden "Machete"yi izlerken sıkıldım. Çünkü "Machete" aslında istismar filmlerin de istismarından başka bir şey değil.  

12 Eylül 2010

Şark kurnazlığı


2007 tarihli Tarantino Rodriguez ortaklığında gerçekleşen "Grindhouse" projesi vardı hatırlarsanız. Neydi grindhouse? Grind=çıtırtı, house=ev...80li yıllarda biri karete biri de pespaye erotik film olmak üzere iki film oynatan sinemalara verilen addı grindhouse. Projeksiyondan gelen çıtırtı seslerinden esinlenerek bu ad verilmişti. Benim ilk gittiğim sinema da 86-87 yılında Ankara, Keçiören'de bu tarz bir sinemaydı. Bu ortak projede Tarantino "Death Proof/Ölüm Geçirmez", Rodriguez de "Planet Terror/Ölüm Gezegeni" adlı iki stilize edilmiş B filmi çektiler. Filmler Amerika'da beraber vizyona girdiler ama esnaf Türkiye'de ayrı ayrı vizyona girdiler. Gelenek yerini bulsun diye bu iki film arası için sahte fragmanlar çektiler. Bunlardan "Machete" o kadar beğenildi ki Rodriguez bu fragmanın filmini yapmaya karar verdi. Fragmanda Machete olarak gözüken kişi hakkında benim bir yazı yadığım Danny Trejo'ydu. Fragmana ve filme en çok ilgi çeken kişi Trejo olduğu için onun resminin yer aldığı bir afiş kullanılmalıydı. Aşağıdaki gibi. Ama esnaf Türkiye dağıtımcısı ne yaptı? Trejo'yu kimse tanımaz, Robert De Niro'nun olduğu (yukarıdaki) afişi kullanalalım dediler. Ayrıca filme adını veren machete de ustura değil bildiğiniz döner bıçağı. Bizim gibi bu işleri az çok takip eden kitleyi kandıramadılar ama cahil halkı kandırdılar. HAYIRlı olsun.

31 Temmuz 2010

One of the worst movies i have ever seen!

Orta seviye İngilizce öğrencileri bu kalıpla sık karşılaşırlar: supelative + present perfect tense. Yani izlediğim en kötü filmlerden biri...Aslında Hasan Karacadağ'ın 2006 tarihli "D@bbe"sini yakın bir tarihte izlemiştim. İkincisini izler beraber yorumlarım diye düşünmüştüm. Birincisi çok kötü bir film değildi. En azından bir filme benziyordu. İyi kötü anlaşılır bir kurgusu, yer yer de geren bir atmosferi vardı. Fakat bu ikincisi, bu ne kardeşim ya! Plane made out of fart, say hello to that beloved! Garip garip ses ve görüntü efektlerini sıralayınca korku filmi mi oluyor? İngilizce shitty diye tarif edilen ama çok kötü oldukları için ilginç bulunan, ilgiyle izlenen filmler mevcuttur. Bu "D@bbe 2" onlardan bile kötü. Daha önce yorumladığım; "Scrapbook", "Pink Flamingos", "Gece 11.45" gibi filmlerin kategorisine soktum "D@bbe 2"yi. Tarantino bir filminin girişinde "Tarantino'nun çektiği üçüncü (dördüncü?) film" gibi bir şeyler yazmıştı. Karacadağ da gözümüzün içine baka baka "Hasan Karacadağ'ın üçüncü filmi" yazıyor girişte. Kendisini Osman Baydemir'e havale ediyorum. "Türkler korku ve aksiyon çekemez" lafını bana yutturacak film çok gecikti.

21 Ocak 2010

Çeviri hatası 4

"Executive Producer" film jeneriklerinde sondan üçüncü veya dördüncü yazılan kişidir. En son yönetmenin, ondan önce yapımcının, ondan önce de bazen senaryo yazarının bazen de "executive producer"ın adı yazar. "Producer" veya "producers" olarak adlandırılan kişiler, filmin sahipleri anlamına gelir. Bu kişi veya kişiler filmin finansmanını karşılayarak, filmin mal sahibi oluverirler. Hepimizin bildiği üzere bu kişiler sıklıkla filme müdahele ederler. Örneğin bunlardan sıkılan yaratıcı yönetmenler, biraz paralanınca kendi yapım şirketlerini kurarlar ve tabiri caizse bir daha kimsenin ağız kokusunu çekmezler (Tarantino). "Executive producer" ise yapımcının para karşılığı görevlendirdiği kişidir. Bu kişi filmin eli kolu olup her türlü işle ilgilenir. Sette söz sahibi olan adamdır. Film ekibi ve yapımcı arasında bir köprü görevi görür, yani kısaca çok önemli bir kişidir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı tartışma yaratmaktadır. Bana en doğrusu idari yapımcı gibi geliyor. O yüzden Bornova Bornova'da (İnan Temelkuran, 2009) kullanılan ve bire bir çeviri olan yürütücü yapımcı kelimesinin iğreti durduğunu düşünüyorum. Yanlış olduğunu söyleyemeyiz ama kulağa hoş gelmiyor. Bu arada film başarılı bir bağımsız kıvamında. Samimi, gerçekçi, ayrıntılar yakalamada başarılı, iddiasız ama ne dediğini bilen bir film. Takip edeceğimiz bir yönetmenimiz daha oldu. En kısa zamanda filmografisinin yarısını oluşturna Made in Europe'u (İnan Temelkuran, 2007) izlemek istiyorum.

07 Nisan 2009

Belki de sadece tesadüftür 4



Tesadüf olması bana pek olası gelmiyor. Quentin Tarantino'yu dahi ilan edenler olduğu gibi, hırsız ilan edenler de var. Filmlerinde eski olan birçok şeye gönderme bulursunuz. Kendisi "When people ask me if I went to film school I tell them, 'no, I went to films.'" demiştir. Yani "insanlar bana film okuluna gidip gitmediğimi sorduklarında, onlara 'hayır, ben filmlere gittim' derim". Bu gittiği, izlediği filmleri asla unutmaz ve onlara bir şekilde kendi filmlerinde yer verir. Kill Bill Vol:1'da (Quentin Tarantino, 2003) ilginç bir replik vardır. "My name is Buck, and I am here to f**k"...Bu replik, Tobe Hooper'ın (evet, Teksas Katliamı'nın yönetmeni) 1977 tarihli Eaten Alive adlı korku filmine ait. Demek ki filmi unutamamış olmalı ki gönderme yapmış. Tuhaf bir film olarak değerlendirilebilecek bir film olan Eaten Alive, bence öyle unutulamayacak bir film değil. Ama bir önceki yazımda değindiğim The Unborn (Doğmamış, David S. Goyer, 2009) adlı sirk gösterisinden kat kat üstün bir film...