04 Aralık 2010
"The Driller Killer" (1979) ve "American Psycho"yu (2000) yeniden izlemek
21. yüzyılın en iyi 100 romanı arasında sayılan kitabı okuyanlar filmin kitapta anlatılanın az bir bölümünü yansıtabildiğini düşünseler de bence olağanüstü bir film "American Psycho". Bazen insanda Amerikan Sapığı olma isteği uyandıran insan iki yüzlülüklerine cepheden saldırıyor. Bale'in performansının insanda bu adam seri katil olmalı duygusu uyandırması da cabası. Stilize görüntü yönetimi ve filmi daha da tuhaf yapan kıl mizah anlayışıyla avangard bir film. Mutlaka izleyin. Devam filmi "American Psycho 2: All American Girl" ise hatırladığım kadarıyla bir sirk gösterisi kıvamındaydı ve şimdilik tekrar izlemeyi düşünmüyorum.
20 Şubat 2010
En iyi 10 korku filmi
Bir önceki yazımda söz verdiğim üzere en sevdiğim 10 korku filmini yazıyorum. Gün itibariyle arşivimde, korku türünden 79, gerilim türünden ise 58 adet film mevcutmuş. Bunlar arasından seçim yapmak zor olmadı. Puanlama sistemime göre filmleri süzünce dokuzuncu ve onuncu filmlerin yedi aldığını; sekizinci, yedinci ve altıncı filmlerin sekiz aldığını, beşinci, dördüncü ve üçüncü filmlerin dokuz, ikinci ve birinci filmlerinse on puan aldıkları görülmüştür. Bu bir kişisel listedir, sizlerin de önerilerinize, itirazlarınıza açığım. Buyrun liste:10- Peeping Tom (Röntgenci, Michael Powell, 1960)
Rear Window (Arka Pencere, Alfred Hitchcock, 1957) etkisinin en güzel örneklerinden biri. Görselliğiyle korkutan bir film. İngiltere'nin korku film çekmek için çok uygun bir yer olduğunu bize kanıtlıyor. Psycho'ya aynı yıl çekilmiş olması ilginç bir detay bana göre.
9- One Missed Call (Cevapsız Arama, Takashi Miike, 2003)
İlk izlediğimde sinemada insanlar "bu ne ya" tavrı içerisindeydi, fakat böyle hastalıklı bir ruh hali barındıran filme başarısız demek haksızlık bence. Çok başarılı bir atmosfer filmi. Hele o melodi yok mu?
8- The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973)
Best Horror Movies sitesinin birincisi bende sekizinci sırada yer alıyor. Bir önceki yazımda fikirlerimi yazmıştım.
7- Profondo Rosso (Derin Kırmızı, Dario Argento, 1975)
Zamanında bir şeyler yazmıştım. Kısaca Hitchcock'un çekmediği en iyi Hitchcock filmi.
6- The Thing (Şey, John Carpenter, 1982)
Aslında bir yeniden çevrim olan bu Carpenter filmini ilk kez askerde nöbetteyken cnbc-e'de izlemiştim. Sonra bir de evde izledim. Duyuyorum ki bunun da yeniden çevrimini çekmeyi planlıyorlarmış. Çok saçma bir durum olur bana göre. Bu filmi izlerken kuzey kutbunun soğuğunu iliklerinizde hissedeceksiniz. Tekinsiz atmosfer yaratımında 10 numara bir filmdir. Carpenter filmleri zaten kandan ziyade, tekinsiz atmosfer yaratımı üzerine odaklanır. En başarılı örneklerinden biri, belki de birincisi de The Thing'dir.
5- Dressed To Kill (Öldürmeye Hazır, Brian De Palma, 1980)
Fragmanlı yazı burada.
4- Apartman Üçlemesi (Roman Polanski)
Bu maddede biraz esnaflık yaptım. Her biri ayrı birer başyapıt olan Polanski'nin apartman üçlemesini tek maddede ele aldım. Repulsion (Tiksinti, 1965) Londra'da, , Rosemary's Baby (Rosemary'nin Bebeği, 1968) New York'da, Le locataire (Kiracı, 1976) Paris'te çekilmiştir. Bunun sebebi Polanski'nin hayatında meydana gelen köklü değişikliklerdir. Üçlünün en iyisi burun farkıyla Rosemary's Baby'dir bana göre. Le locataire'de yönetmen kendisi başrolü oynamıştır ve unutulmaz bir performans sergilemiştir. Repulsion tezleriyle zamanının ötesinde bir filmdir ve günümüzde bile bir şeylerin altını çizebilmektedir. Her biri atmosfer yaratımında kusursuz denilebilecek filmlerdir. Sadece korku türünün değil, gelmiş geçmiş en iyi üçlemelerden biridir. İzlemeyenler varsa ölmeden önce mutlaka seyretsinler derim.
3- The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı, Tobe Hooper, 1974)
Bu filmle ilgili bir yazı yazmadığıma hala inanamıyorum. Bin yıl geçse de unutulmayacak bir film diye düşünüyorum bu film hakkında. Korku filmlerinin altın çağını başlatmıştır desem abartılı olmaz sanırım. Diğer filmlerde ne kadar da çok taklit edildiğini izledikten sonra çok net bir şekilde görebilirsiniz. Yatağa yatıp uykuya dalmak ve dolayısıyla yeni, temiz bir güne başlama isteği uyandıran filmlerden. Devam filmleri de olmuştur ve şu şekilde soytarılıklar gözlemlenmiştir.
2- The Shining (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980)
Bir önceki yazımda değinmiştim. Sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri.
1- Psycho (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960)
Aslında Hitchcock'un tv ekibiyle, bir milyon doların altında ucuz bir eğlencelik çekme isteğinden ortaya çıkan film, dünya tarihine yön vermiştir. Kendisi bu filmi en iyi filmi olarak düşünmez (Rebecca'yı düşünür), bence de bundan daha iyi bir filmi vardır (Rear Window); ancak bunlar Psycho'nun en korkutucu, en manyak, en zekice çekilmiş korku filmi olması gerçeğini değiştirmez. Devam filmleri de mevcuttur ve beni çok şaşırtan bir şekilde soytarılıklar yaşanmamıştır. Şok eden bir film mi arıyorsunuz? Psycho sizi bekliyor.
07 Nisan 2009
Belki de sadece tesadüftür 4
Tesadüf olması bana pek olası gelmiyor. Quentin Tarantino'yu dahi ilan edenler olduğu gibi, hırsız ilan edenler de var. Filmlerinde eski olan birçok şeye gönderme bulursunuz. Kendisi "When people ask me if I went to film school I tell them, 'no, I went to films.'" demiştir. Yani "insanlar bana film okuluna gidip gitmediğimi sorduklarında, onlara 'hayır, ben filmlere gittim' derim". Bu gittiği, izlediği filmleri asla unutmaz ve onlara bir şekilde kendi filmlerinde yer verir. Kill Bill Vol:1'da (Quentin Tarantino, 2003) ilginç bir replik vardır. "My name is Buck, and I am here to f**k"...Bu replik, Tobe Hooper'ın (evet, Teksas Katliamı'nın yönetmeni) 1977 tarihli Eaten Alive adlı korku filmine ait. Demek ki filmi unutamamış olmalı ki gönderme yapmış. Tuhaf bir film olarak değerlendirilebilecek bir film olan Eaten Alive, bence öyle unutulamayacak bir film değil. Ama bir önceki yazımda değindiğim The Unborn (Doğmamış, David S. Goyer, 2009) adlı sirk gösterisinden kat kat üstün bir film...
11 Ocak 2009
"Psycho II" (1983) & "Psycho III" (1986)
Raising Cain ile ilgili yazımda şakayla karışık Psycho'nun (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960) devam filmlerini izlemeyi düşündüğümü ve de endişelerim olduğunu belirtmiştim. Bu endişelerimin iki sebebi vardı. Birincisi böylesine riskli bir işe daha önce girmiştim ve sonuç hezimetti. The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı, Tobe Hooper, 1974) da Psycho gibi beni derinden etkilemiş bir korku filmiydi ve O'nun da devam filmleri vardı. Sonucu biliyorsunuz. İkinci sebep ise daha önceden Gus Van Sant'in bire bir aynı planlarla çektiği Psycho'yu (Sapık, 1998) izlemiş olmam ve de sonucun yine çok kötü olmasıydı.
Ve nihayet geçtiğim Cuma akşamı okulda yurt nöbetçisi iken bu iki filmi izledim. Cuma günü olduğu için etüd yapılmıyordu, fazla da öğrenci yoktu. Psycho II'yi (Sapık 2, Richard Franklin, 1983) izlerken, film arada sırada çeşitli sebeplerle bölünüyordu ve ben filmi durdurup sorunu çözmeye gidiyordum ama aklım hep filmde oluyordu. Şunu söylemeliyim ki endişelerim yersizmiş. Genelde devam filmlerinde rastlanılan, senaryoyu zorlamaktan kaynaklanan handikaplar bu filmde yoktu. Tıpkı O'nun yaptığı gibi, film sizi eline geçiriyor ve sarstıkça sarsıyordu. Yerinizde duramıyorsunuz ve bir dakika size rahat bir nefes aldırmıyor. Stilist görüntü yönetimi ve ilki kadar olmasa da yine de ürkütücü bir müzik eşliğinde Bates'in ve annesinin hezeyanlarını izliyorsunuz.
Psycho III (Sapık 3, Anthony Hopkins, 1986) ise Hıncal Uluç'un deyimiyle "ı Ih, olmamış. Kral çıplak!". Fakat buradaki olmamışlık diğer iki filme göre bir olmamışlık. Bağımsız olarak değerlendirildiğinde türünün kalbur üstü örnekleri arasında rahatlıkla girebilecek bir film. Bu filmin bana anlatmayı başardığı şey, Psycho'nun müzikali bile yapılsa izleyebileceğimdir. Sonuçta Psycho, izledikten sonra ömür boyu etkisinden kurtulamayacağınız bir film. Bazı fantastik filmlerde olduğu gibi hafıza sildirmek mümkün olsaydı, hafızamdan sildirip tekrar tekrar izlemek isterdim.
Bu arada, tamamen kendi imkanlarımla Psycho II'nin bir fragmanını (trailer) yaptım. Filmde Bernard Herrmann'ın o muhteşem film müziğinin kullanılmadığını tekrar hatırlatayım.
24 Kasım 2008
Temmuz'da
Bir arkadaşımla sohbet ederken düğün ne zaman diye sordum, O da Temmuz'da dedi. O anda Fatih Akın'ın 2000 tarihli filmi Im Juli (Temmuz'da) geldi aklıma. Ne kadar "güzel" bir filmdir Temmuz'da. Adının önüne yakışan en güzel sıfat güzel. The Texas Cahinsaw Massacre (Tekas Katliamı, 1974)için mesela "dehşet" sıfatını kullanabiliriz, The Cook, The Theif, His Wife & Her Lover (Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı, 1989) için "manyak" sıfatını kullanabiliriz, Lost Highway (Kayıp Otoban, 1997) için "rahatsız" sıfatını kullanabiliriz, Temmuz'da içinse "güzelden" başka bir sıfat aklıma gelmiyor. Her Fatih Akın filminde olduğu gibi -Solino (2002) hariç- bu filmde de birisi Almanya'dan İstanbul'a gidiyor. Yol boyunca aşkı arıyor ve buluyor mu bulamıyor mu izleyince göreceksiniz. Sinemayı sevip de bu filmden sıkılacak birisini düşünemiyorum.14 Kasım 2008
Flörtöz Leatherface!
Endüstriyel sinemanın olmazsa olmazlarından biri de devam filmleridir. "Die Hard", "Lethal Weapon", "Star Wars", "Bourne" gibi belli bir çizgiyi tutturanların yanında "Terminator", "Spiderman" gibi birinci filmden daha iyi devam filmlerine de rastlanır, fakat genelde kural değişmez ve devam filmleri birinci filmden kötüdür. Bazı filmlerinse ne devam filmleri ne yeniden çevrimi çekilmemelidir. Prequel denilen öncesi olayların anlatıldığı filmler de çekilmemelidir. Kanımca Tobe Hooper'ın 1974 tarihli "The Texas Chainsaw Massacre" (Texas Katliamı) filmi bu kategoriye giriyor. Fakat film çekildikten 12 sene sonra yine Tobe Hooper "The Texas Chainnsaw Massacre 2" adlı bir devam filmi çekmiştir. Bu filmde unutulmaz karakter Leatherface flörtöz biri olarak görülüyor. Bu eşyanın tabiatına aykırı bir şeydir. Videoyu izleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu filmin senaryo yazarlarıyla oturup bu konuyu konuşmak isterdim.
08 Ekim 2008
20 adet izle-rahatsız-ol-midene-kramp-girsin filmi

Bu listeyi oluştururken de amacım on film seçmekti ve fazla film çıkmayacağını düşünüyordum ama yine çok fazla film çıktı ve yine kıyamadım.
1- The Texas Chainsaw Massacre (Tekas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
2- The Shining (Cinnet), Stanley Kubrick, 1980.
3- Rosemary's Baby (Rosemary'nin Bebeği), Roman Polanski, 1968.
4- Requiem for a Dream (Bir Düş için Ağıt), Darren Aronofsky, 2000.
5- Mystic River (Gizemli Nehir), Clint Eastwood, 2003.
6- Lost Highway (Kayıp Otoban), David Lynch, 1997.
7- Mulholland Dr. (Mulholland Çıkmazı), David Lynch, 2001.
8- U-Turn (Kaybedenler), Oliver Stone, 1997.
9- Le Pianiste (Piyano Öğretmeni), Michale Haneke, 2001.
10- Underground (Yeraltı), Emir Kusturica, 1995.
11- Freaks (Hilkat Garibeleri), Tod Browning, 1932.
12- Funny Games (Ölümcül Oyunlar), Michael Haneke, 1997.
13- Le Locatiare (Kiracı), Roman Polanski, 1976.
14- The Passion of the Christ (Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi), Mel Gibson, 2004.
15- Dancer in the Dark (Karanlıkta Dans), Lars von Trier, 2000.
16- Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi), Alan Parker, 1978.
17- İtiraf, Zeki Demirkubuz, 2001.
18- One Missed Call (Cevapsız Arama), Takashi Miike, 2003.
19- Meleğin Düşüşü Semih Kaplanoğlu, 2005.
20- Suspiria Dario Argento, 1977.
Görüldüğü gibi bu listeyi de korku filmleri domine ediyor. İlginçtir 1997 yapımı üç film var listede, demek ki 1997 yılı korkunç bir yılmış! Üniversiteye başladığım yıl olduğunu düşününce katılmamak elde değil benim açımdan.
23 Eylül 2008
Gross!

"Cannibal Holocaust" ve "Pink Flamingos" arşivimde bulundurmayı reddettiğim iki iğrenç film. Kurgu olup da en rahatsız edici sahneleri izleyebilen ben bu iki filmi izlerken zorlandım. "Cannibal Holocaust"tan başlayalım. Birçok ülkede yasaklı olan bu filmin uncut versiyonunu internetten bulup izledim. Yönetmen de yıllar sonra bu filmi çekmekten duyduğu pişmanlığı dile getirmiştir. Filmin kusuru kamera önünde canlı canlı hayvanların öldürülmesi idi. Geçenlerde Türk sinemasından en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Reha Erdem'in ilk filmi "A Ay"ı izliyordum. 1989 yapımı filmde bir böceğin bacakları kopartıldı. Çok yadırgadım. Günümüzde film yapımcıları bu konuda çok daha hassaslar. Kesinlikle hiçbir hayvanın çekimlerde zarar görmesini istemiyorlar. Ama "Cannibal Holocaust"ta resmen holocaust hayvanlara yapılıyor. Dünyanın en önemli, en iyi filmini çekseniz bile bir karıncanın bile hayatına kastedemezsiniz. Bu cüreti kimse kendinde bulmamalıdır. Gelelim "Pink Flamingos"a. Ne desem ki? İzleyenler bilir...İzlemeyenler de izlemesinler. John Waters tersine bir estetik anlayışını benimsemişmiş. O'na şu soruyu sormak isterdim. Ne gerek var bu kadar iğrençliği insanlara göstermeye? Gerçekten ne gerek var? Bu iki filmin hayranı olup da sık sık izleyen insanları da anlayamıyorum. Ha ben sık sık "The Texas Chainsaw Massacre" filmini izlerim. Ama o tamamen kurgu. Bu iki filmi ise izledim ve bir daha izlemem, arşivimde de bulundurmamnokta15 Eylül 2008
Nasıl movie buff oldum?

2004 yılıydı. Çok sıkıcı bir Avrupa Futbol Şampiyonası vardı. Yunanistan 8-1-1 taktiğiyle şampiyon olurken, ben de askerlik görevimi ifa etmekle meşguldum. Daha önce Türk filmleriyle alakalı sayardım kendimi. Okur, araştırır ve izlerdim. Fakat Dünya sinemasının örneklerine pek ilgi göstermezdim. İngilizce öğretmeni olduğum için KPDS sınavına girmek istiyordum. Sıkı vocabulary çalışmam gerekiyordu. Filmleri İngilizce altyazı ile izlemeye başladım. Bilmediğim kelimelere klavye kısayollarını kullanarak 3-5 saniyede bakıyordum. İşte film izleme macerası bu şekilde başladı. Sonra farkettim ki sinema hiçbir şeye benzemiyor. İşte o gün bugündür yılda ortalama 200 film izliyorum. Bu blogda ise amacım izlediğim filmlerle ilgili düşüncelerimi paylaşmak. Bazen spor ve müziğe de deyinebilirim. Hıncal Uluç'un dediği gibi "hayatı" yazacağım. Daha çok filmleri.. Eğer aceleye getirip de yazım yanlışı yaparsam şimdiden özür diliyorum. Bu arada sinema "taste"im hakkında bilgi vermesi açısından en sevdiğim on filmi sırasıyla yazıyorum.
1-Rear Window (Arka Pencere), Alfred Hitchcock, 1954.
2-Taxi Driver (Taksi Şoförü), Martin Scorsese, 1976.
3-Psycho (Sapık), Alfred Hitchcock, 1960.
4-Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin), Sergio Leone, 1966.
5-Se7en (Yedi), David Fincher, 1995.
6-Kill Bill Vol:1, Quentin Tarantino, 2003.
7-The Big Lebowski (Büyük Lebowski), Joel Coen, 1998.
8-The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
9-Rope (Ölüm Kararı), Alfred Hitchcock, 1948.
10-Dressed to Kill (Öldürmeye Hazır), Brian de Palma, 1980.
15 Eylül 2008 itibariyle listem bu şekilde. Görüldüğü gibi Hitchcock filmleri ve Hitchcockvari filmler listeyi domine ediyorlar. Yalnız listeyi oluştururken zorlandığımı fark ettim. Şunu 15 film mi yapsaydık? Neyse, bu da içime sinmedi değil. En çok Leon (Sevginin Gücü, Luc Besson, 1994) ve The Shining'in (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980) dışarda kalmasına üzüldüm desem oyunbozanlık yapmış mı olurum?
Not: Bu blog oluşturulurken acetobalsamico.blogspot.com yazarı Bülent Timurlenk'ten etkilendim.
