Take Care of Your Scarf Tatiana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Take Care of Your Scarf Tatiana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2010

"Before"lar

Ya iki tane film vardı, böyle bir günde geçiyordu, çok romantikti falan neydi, neydi? Buna benzer cümleler sinema sohbetlerinde duyulur herhalde. O iki filmden benim de haberim vardı; ancak izlemem henüz gerçekleşti. Bir devam filminin bu kadar başarılı olabildiği seriler azdır. Benim uydurduğum bir tanım olan "Before"lar da  başarılı devam filmine örnek verilebilecek bir serinin parçaları. Yönetmen Richard Linklater (buna da eğileceğim) Amerikan bağımsız sinemasının önemli simalarından. Filmlerinin özelliği durmak bilmeyen diyaloglardan oluşması. 1994'te "Before Sunrise/Günbatımından Önce" adlı bir film çekiyor. Çok özgün bir hikayesi var filmin. Avrupa'da dolanmakta olan Jesse, Viyana'dan uçağa binip ülkesinin (Amerika'nın) yolunu tutacaktır. Trende Fransız bir kızla tanışır tesadüf eseri. Kız Paris'e gitmektedir. Viyana'ya gelen Jesse, Celine'le aralarında bir bağ kurulduğunu hisseder ve sabaha kadar Viyana'da dolaşmayı önerir Celine'e. Bu cüretkar teklife şaşıran Celine de aynı bağı hissettiği için kabul eder. Ve yolculuk başlar. Yürüyerek Viyana'nın altını üstüne getiren çift sürekli konuşur da konuşur. Bu yoğun diyalog bombardımanı esnasında çoğunlukla kadın erkek ilişkileri olmak üzere hayata dair çok özgün fikirler duyarız. Birçoğumuzun aslında bilip de reddeder gibi göründüğü fikirlerdir bunlar. Ve klasik anlamda bence hiç de romantik değildir. Bu filmleri romantik bulanlar diyalogları dinlemeyip sadece verilen fotoğraflarla ilgilenmiş olmalı diye düşünüyorum. İkinci film yani "Before Sunset/Gün Batmadan" (2004) bir on yıl sonra Paris'te geçer. Viyana'daki o günü unutamayan Jesse, o güne dair bir kitap yazar ve kitabın tanıtım turunda yolu Paris'e düşer. Bu geziden haberi olan Celine de mekana uğrar ve Jesse'yle karşılaşırlar. Uçağın kalkmasına iki, üç saat kadar vardır ve Jesse bu sefer de Paris'te dolaşmayı önerir Celine'e. Yine bir diyalog bombardımanı. Yine çok ilginç fikirler. Ve yine romantik olarak algılanacak fotoğraflar. Bu on senede hiçbir şey değişmemiş gibi görünse de aslında çook şey değişmiştir. Gerçekleşen ve gerçekleşmeyen olaylarla ilgili bir şeyler yazmak istemiyorum; çünkü izlememiş olanlar için filmlerin büyüsünü bozacaktır. İki adet pırıl pırıl film. İki çok iyi ve çok güzel oyuncu. Benim kişisel tercijim diyalogların biraz azaltılıp şehirlerin biraz daha ön plana çıkarılması olurdu. Çarpıcı bir örnek vereyim: Aki Kaurismaki'in "Take Care of Your Scarf Tatiana/Başörtünün Çaresine Bak, Tatiana" filminin altyazı dosyası MS Word'de 14 sayfa tutarken, "Before Sunrise"ın dosyası 112 sayfa tutmaktadır. Son uyarım: aşk filmleri olarak sunulan bu filmlerin tezi, "Sleepless in Seattle/Sevginin Bağladıkları" veya "You've Got Mail/Mesajınız Var"ın tam karşısında duruyor.  

16 Ekim 2010

"Take Care of Your Scarf, Tatiana" (1994)

"Take Care of Your Scarf, Tatiana/Başörtünün Çaresine Bak, Tatiana" şu aralar yoğunlukla gündemi meşgul eden başörtüsü sorunu üzerine bir film değil elbette. 10 saat ders verdikten sonra bu 57 dakikalık Aki Kaurismaki filminin beni yormayacağını düşündüğüm için izledim. Aslında imdb'de filmin türü için komedi yazıyor ama bir an bile gülmeyeceğinizi garanti ederim ve evet bu çok iyi bir komedi filmi. Kendisinin en büyük yeteneklerinden biri, filmlerine bir kere bile tebessüm ettirmeyen ama tutkunu olabileceğiniz bir mizah duygusu yerleştirebilmesi. Benim anybody, anywhere, anytime (herhangi biri, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda) diye adlandırdığım filmlerden biri "Take Care of Your Scarf, Tatiana". Alt sınıflara mensup, şehirli olmayan iki Finli kaybedenin Helsinki'ye yaptıkları araba yolculuğu sırasında yanlarına iki Rus kadını (Türkiye'deki kullanımından bağımsız) alırlar ve olaylar gelişmez. Hiçbir şey olmuyor gibidir. Kaurismaki filmlerinin artık rozeti gibi gördüğüm bir sürü sigara, kahve ve bira içme sahnesi. Sahi en son filmini 2006'da çeken Kaurismaki, Finlandiya'da kapalı mekanlarda uygulanan sigara yasağıyla yeni filminde nasıl başa çıkacak merak ediyorum doğrusu. Diyaloğa girmeye hevesli Rus kadınlarla, bu diyalogda bir mana bulamayan Finli erkeklerin yolculuğunu izliyoruz film boyunca. Sınıf ve bölge farkından doğan büyük hayal kırıklıkları da bu iletişimsizlik içerisinde o kadar başarılı veriliyor ki bu 57 dakikalık filmin bir dakikasını bile harcamak istemiyorsunuz. Kaurismaki'nin fetiş oyuncuları Matti Pellonpaa ve Kati Outinen alışıldığı üzere mesafeli ve iddiasız oyunculuklarıyla tam da bu filmlerin oyuncuları olduklarını bir kez daha hatırlatıyor bizlere. Imdb'de Finli bir izleyicinin yorumunu çok beğendim, paylaşmak istiyorum.

After seeing this movie I wondered how foreigners would experience it. Without knowledge of the social history of Finland in last century this movie must seem very strange. And if you know nothing about our civil war and the division of society these characters are devoid of meaning. Just two avoidant personalities, maybe? However from a Finnish perspective this is the perfect description of the outsiders of our society. The fellows who are left behind, but don´t agree with that viewpoint themselves. Who are stranded in the no-man´s-land between urban success and country desolation. They try to get along somehow and when they meet two Russian girls it´s the irony of fate staring them in the eye. The Russians are able to surpass social barriers without flinching, they just go on and talk, but these two Fenno-ugrian oedipal conflict prototypes can´t seem to find some meaning in this. Instead they resort to sulking, one of the basic Finnish social coping skills. What else can you do when you´ve got nothing in an otherwise expansive society, when there´s this huge discrepancy between your own success expectancies and reality, and when you watch the grandchildren of the victorious side in the Civil War pass you by. Not much, according to Kaurismäki who manages to make movies about that part of Finland that never goes to movies. For a Finn, the music is lovely as usual, the kind of music we grew up to after the war. 


Bu filmi izledikten sonra, Finli olmayanların neler hissetmiş olabileceklerini merak etmeye başladım. Geçtiğimiz yüzyılda vuku bulan Finlandiya toplumsal tarihiyle ilgili bilgi sahibi değilseniz, bu film size çok tuhaf görünmüş olmalı. Ayrıca bizim iç savaşımız ve toplumumuzun kamplaşmalara maruz kalmasıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız, bu karakterler sizin için her hangi bir anlamdan yoksundurlar. Sadece iki adet ihmal edilmiş karakter olarak görürsünüz onları, olabilir mi? Fakat bir Finli bakış açısıyla, bu film bizim toplumumuz dışına itilmişlerin mükemmel bir tasviridir. İhmal edilmiş ama bu durumu kabullenmeyen kişiliklerdir bunlar. Şehirli başarısı ile taşra terkedilmişliği arasında beş parasız bırakılmış kaybedenler. Bir şekilde idare etmeye çalışıyorlar ve iki Rus kızıyla karşılaşınca kader ironik bir şekilde onlara göz kırpmaya başlıyor. Ruslar çekinmeden toplumsal engelleri aşabilmektedirler, konuşmaya devam ediyorlar fakat bu iki Urgian-Finli Oedipus kompleksinden muzdarip tipler bunda bir mana bulamıyor görünmektedirler. Bunun yerine surat asmayı tercih ediyorlar ki bu da Fin toplumunun başlıca sosyal sorunlarla başa çıkma yeteneğidir. Bu kadar samimi(!) bir toplumda elinizde hiçbir şey yokken, gerçekler ve hayalleriniz arasında bu kadar büyük bir fark varken ve yanınızdan gelip geçen İç Savaş galiplerinin torunlarını izlerken elinizden başka ne gelir ki. Pek filmlerde görmeye alışkın olmadığımız bölgelere kamerasını yönelten Kaurismaki’ye göre de elinizden fazla bir şey gelmez. Bir Finli için filmdeki müzikler de doğal olarak sevimli, savaştan sonra onunla birlikte büyüdüğümüz müzikler.  

Not: Çeviri biraz aceleye geldi ve benim serbest çeviri eğilimlerini yansıtmaktadır. İyi haftasonları...