Bu toplumda travesti kadar ötekileştirilmiş, başına her an bir şey gelme ihtimali bu kadar yüksek olan bir insan çeşidi var mıdır acaba? Toplumun yüzleşmekten korktuğu, hep hasıraltı ettiği sorunların başında gelir travestilerin sorunları; çünkü genel ikiyüzlü algı; bu insanların günahkar, hedonist, kötü niyetli kişiler olduğu yönündedir. Medyaya yansıyan ve içinde travesti öznesi bulunan haberler hep şiddet sosuyla servis edilir. 14 yaşındayken garson olarak çalışıyordum. Bir işyerine yanlış sipariş götürmüştüm. Orada bulunan travesti bana öyle kızmıştı ki, öyle çok korkmuştum ki anlatamam. Büyük şehirlerde yaşayanlar çokça rastlamışlardır böyle agresif travestilere. Çünkü belirttiğim gibi hayatları hep bir mücadele şeklinde geçer. İkinci Dünya Savaşını yaşayanlar gibi. Emre Yalgın'ın ilk filmi "Teslimiyet"in başrolündeki travestilerin hayatları da hep acılarla dolu. Bazı yorumlarda başrolünde bir travestinin olduğu ilk Türk filmi diye anılıyor "Teslimiyet". Başroldeki kişinin gerçekten de travesti olduğu kastediliyorsa bu tanım doğru sayılabilir. Bülent Ersoy'un ameliyat olmadan hemen önce oynadığı filmler var gerçi. Bir de Orhan Oğuz'un 1992'de yönettiği "Dönersen Islık Çal" filmi var. Bu filmin başrolünde de bir travesti vardı ve Fikret Kuşkan canlandırmıştı bu rolü. Ondan daha önce Müjde Ar'ın bir hermafroditi canlandırdığı "Caniko" (1975) adlı bir film var. Travestilerin bu kadar gerçekçi ele alındığı bir film olmadığı kesin ama. Tarlabaşı'nda geçiyor film. O yaşa kadar hetero yaşamış Gökhan Tarlabaşı'ndan ev tutuyor. Kız arkadaşı kendisini saçma sapan bir şekilde terk ediyor. İlk başlarda kendisiyle dalga geçen travesti komşularından birisiyle bir yakınlaşma yaşıyor. Acaba bu aşk imkanlı mı imkansız mı? Film teknik anlamda eleştirilebilir. Bana göre de bazı kusurları var. Ben kendi adıma çok çok iyi bir film diyemem "Teslimiyet" için (bence iyi bir film) ama filmin çok cesaretli olduğunu kimse inkar edemez. Üzerine kapanacak kapıları bile bile bu filmi çekmek bir özveri işi. Öyle de oldu zaten. Bazı ödüller almasına rağmen kimsenin haberdar olmadığı bir film "Teslimiyet". Kendi adıma hiç tanımadığım bir dünyayı bana gösterdiği için filmi izlediğimden dolayı mutluyum. Film izleyenlere çok tuhaf, tarif edilemez duygu çeşitliliği yaşatıyor. Bu tür bir çeşitliliğe hazırsanız izleyebilirsiniz.
Orhan Oğuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Oğuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2011
12 Eylül 2009
İki tane çok merak edilen Türk filmi
Yıllardır merak ettiğim iki filmi nihayet izledim. Bu iki film de 90lı yıllara ait; yani Türk sinemasının en verimsiz, en bunalımlı, en çok eleştirilen dönemine. 1972 yılında 302 falan film çekilen ülkemizde, yanlış hatırlamıyorsam 1991-92'de falan 13-14 film çekilmişti. İşte bu dönemde ortaya çıkan bu iki film hakederek külte dönüşmüştü. Bir çok kez televizyonda verilmesine rağmen, ben kaçırmıştım bu filmleri. Nihayet bir şekilde izlemiş bulunuyorum.
Dönersen Islık Çal (Orhan Oğuz, 1993) tam da en bunalımlı döneme denk geliyor. Kız Kulesi Aşıkları, Sarı Tebessüm, Yengeç Sepeti gibi saçma sapan filmlerin çekildiği bir dönem. Nitelikli, alternatif tavrıyla dikkat çeken bir yapım. Marjinal hikayesi, o döneme göre söylenmemiş şeyleri söylemesi filmi kült yapıyor. O yıllarda Ferdi Tayfur'un, Fadimenin Düğünü klibiyle de popüler olan travestiler üzerine ilk kez bu kadar ciddi bir çalışma gerçekleştirildiğini görüyoruz (Kemal Sunal filmlerindeki Kız İsmet'i saymazsak). Hatta filmde fahişeyi oynayan, gencecik Derya Alabora "Bunlar çıktı, bizim işler kesatlaştı" diyor. Orhan Oğuz çok üst düzey bir yönetmen değildir: bence bu filmi farklı kılan kişi senaryo yazarıdır. Cemal Şan, benim çok sevdiğim Sekiz Gün Üçlemesi'nin yönetmeni. O zamandan belliymiş nitelikli bir yönetmen olacağı. Bu iki marjinal karakteri bulup, onlara bir noktada buluşturmak, aralarındaki dostluğu etkili bir şekilde perdeye yansıtmak maharet istiyen bir şey olsa gerek. Bu film hep, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar'la (Atıf Yılmaz, 1993) beraber anılır. Aynı yıl gösterime girdiği ve aynı camiayı yansıttığı için.
Sinan Çetin Bay E'nin (1995) sonunda,bir film eleştirmenini konuşturarak aklı sıra eleştirmenlere giydirmiş. Çok da haklı şeyler söyleyen eleştirmene "ne diyor bu ya" gibi bir tavır takınan Sinan Çetin, son zamanlarda hep çuvalladı; ancak Bay E gerçekten kült olmayı hak eden bir film. Yavaş yavaş bunalımdan çıkılan bir dönemde çekilmesi, filmi teknik olarak da başarılı kılıyor. Tür olarak fantastik bir film Bay E. Yani mantık falan ararsanız maça otomatikman mağlup başlarsınız. Yapacağınız şey oturup, yönetmenin hayal gücünün ne kadar genişleyebildiğini seyretmek. O dönem için biraz erken olabilir bu tarz bir film çekmek ; ama kült filmin tanımı da budur zaten. Zamanında anlaşılamamış olmak bir filmi kült yapan en önemli özelliklerden biridir. İlgi çekici, hayatta bir kere izlenmeyi hak eden bir film Bay E.
Dönersen Islık Çal (Orhan Oğuz, 1993) tam da en bunalımlı döneme denk geliyor. Kız Kulesi Aşıkları, Sarı Tebessüm, Yengeç Sepeti gibi saçma sapan filmlerin çekildiği bir dönem. Nitelikli, alternatif tavrıyla dikkat çeken bir yapım. Marjinal hikayesi, o döneme göre söylenmemiş şeyleri söylemesi filmi kült yapıyor. O yıllarda Ferdi Tayfur'un, Fadimenin Düğünü klibiyle de popüler olan travestiler üzerine ilk kez bu kadar ciddi bir çalışma gerçekleştirildiğini görüyoruz (Kemal Sunal filmlerindeki Kız İsmet'i saymazsak). Hatta filmde fahişeyi oynayan, gencecik Derya Alabora "Bunlar çıktı, bizim işler kesatlaştı" diyor. Orhan Oğuz çok üst düzey bir yönetmen değildir: bence bu filmi farklı kılan kişi senaryo yazarıdır. Cemal Şan, benim çok sevdiğim Sekiz Gün Üçlemesi'nin yönetmeni. O zamandan belliymiş nitelikli bir yönetmen olacağı. Bu iki marjinal karakteri bulup, onlara bir noktada buluşturmak, aralarındaki dostluğu etkili bir şekilde perdeye yansıtmak maharet istiyen bir şey olsa gerek. Bu film hep, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar'la (Atıf Yılmaz, 1993) beraber anılır. Aynı yıl gösterime girdiği ve aynı camiayı yansıttığı için.
Sinan Çetin Bay E'nin (1995) sonunda,bir film eleştirmenini konuşturarak aklı sıra eleştirmenlere giydirmiş. Çok da haklı şeyler söyleyen eleştirmene "ne diyor bu ya" gibi bir tavır takınan Sinan Çetin, son zamanlarda hep çuvalladı; ancak Bay E gerçekten kült olmayı hak eden bir film. Yavaş yavaş bunalımdan çıkılan bir dönemde çekilmesi, filmi teknik olarak da başarılı kılıyor. Tür olarak fantastik bir film Bay E. Yani mantık falan ararsanız maça otomatikman mağlup başlarsınız. Yapacağınız şey oturup, yönetmenin hayal gücünün ne kadar genişleyebildiğini seyretmek. O dönem için biraz erken olabilir bu tarz bir film çekmek ; ama kült filmin tanımı da budur zaten. Zamanında anlaşılamamış olmak bir filmi kült yapan en önemli özelliklerden biridir. İlgi çekici, hayatta bir kere izlenmeyi hak eden bir film Bay E.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
