27 Eylül 2009

Roman Polanski yakalandı!!!

Ajanslara düşen habere göre, ünlü yönetmen Roman Polanski bir ödül almak üzere gittiği Zürih'te yakalandı. CNN linki burada. Türkçe link de burada. 1977 yılında, Jack Nicholson'ın Mulholland Dr.'daki evinde gerçekleşen bir hadise sonucunda, statutory rape (reşit olmayan kızla zorla veya rızası ile ilişkiye girmek) suçundan suçlu bulunmuştu. Sonra, bir daha dönmemek üzere, Amerika'dan kaçtı. Hatta The Pianist (Piyanist, 2002) filmiyle aldığı en iyi yönetmen oskarını arkadaşı Harrison Ford almıştı. Tecavüze uğrayan Samantha Geimer'in mahkeme tutanakları burada (dikkat +18). Amerika'ya teslim edilecek mi edilmeyecek mi? 2010 yılında gösterime girecek The Ghost (Hayalet) filmi son filmi mi olacak? Gelişmeleri merakla izliyoruz.

Tim Burton'ın yeni filmi

Favori yönetmenlerinden Tim Burton'ın hangi filmi çekmesini isterdin diye sorsalardı, hiç düşünmeden Alice in Wonderland'i (Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll) çekmesini isterdim derdim. Sınırsız hayalgücü ve yönetmenlik yeteneğiyle Burton için bundan daha uygun bir proje olamazdı. Karanlık evren sularında gezinmeyi de çok seven Burton, Harikalar Diyarında aradığı bu karanlık evreni bulacaktır. Kendisiyle görüştüğüm Tim Burton, filmin 5 Mart 2010'de hem de 3D olarak vizyona gireceğini söyledi. Johnny Depp, Burton'la yedinci ortaklığını bu filmde gerçekleştirecek. Alice'i 20 yaşındaki Avustralya'lı oyuncu Mia Wasikowska (?) oynayacak. İşte resim.

Bu arada yazının başındaki soru için verilecek ikinci cevabım Dr. Jekyll and Mr. Hyde (Robert Louis Stevenson) olacaktır. 10 sene içinde Burton'ın bu projeyi hayata geçireceğini hissediyorum. Ölmez de sağ kalırsak, 10 sene içinde bu yazıyı hatırlatacağım. Ve elbetteki başrolde Johnny Depp olacak.

"Das Experiment" (2001)

Böyle başlığında das, auf olan filmleri çok severim (Das Boot, Das Leben der Anderen, Auf der anderen Seite, Angst essen Seele auf gibi). Şu sonuncusuna değinmem lazım bir ara, çok ilginç bir film. Her insanda hali hazırda var olan şiddet eğilimini, şerefsizleşme potansiyelini bilimsel bir şekilde ortaya çıkarmak için tasarlanan ve rastgele seçilmiş 20 bireyi bir hapishaneye tıkarak işe girişen bir deneyi konu alıyor Das Experiment (Deney, Oliver Hirschbiegel, 2001). Tıpkı A Clockwork Orange'da (Otomatik Portakal, Stanley Kubrick, 1971) olduğu gibi. Das Experiment'te gönüllük esas ve işin sonunda para vadedilirken, A Clockwork Orange'da faşizan bir şekilde mahkumlar bu deneyin kobayı oluyorlar. Das Experiment'in başrolünde Fatih Akın'ın favori oyuncularından Moritz Bleibtreu oynuyor. Bleibtreu zaten dünyaya oyuncu olarak gelmiş bir isim bana göre. Inglorious Basterd'de (Soyguncular Çetesi, Quentin Tarantino, 2009) olduğu gibi; yine bir Alman, unutulmaz bir şerefsiz portresi çiziyor. Jestus von Dohnanyi'nin oynadığı Gardiyon Berus performansı görülmeye değer. İtiraf edeyim, Alman sinemasını Fransız sinemasından daha çok seviyorum. Çok iyi filmler yapıyorlar. Das Experiment de bunlardan biri. Bu arada filme sesiyle destek veren Fatih Akın'ın, Auf der anderen Seite'nin (Yaşamın Kıyısında, 2007) bitişiyle ilgili olarak Das Experiment'ten etkilendiğini düşünüyorum. Belki de sadece tesadüftür.

26 Eylül 2009

En iyi 25 film afişi

premier.com sitesi en iyi 25 film afişini seçmiş. Bu liste içerisinde benim favorim Vertigo'nun (Ölüm Korkusu, Alfred Hitchcock, 1958) afişi. Bir film için afişin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Bazı afişler en iş yapmayacak filmi bile listenin en üst sıralarına taşırken, bazı afişler de baştan izleme isteğinizi yok ediyor. İlginç bulduğum bazı film afişlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.






21 Eylül 2009

İki kitap


Film izlemeye başlamadan önce mutlaka elimin altında bir kitap olurdu; fakat artık boş zamanlarımı film izlemeye ayırdığım için kitap okuma tempom çok düştü. Arada sırada sinema üzerine kitaplar okuyabiliyorum. Türkiye'de sinema üzerine çıkan kitap sayısı çok azdır. Bugün bunlardan iki tanesine dikkat çekmek istiyorum. Birincisi Türk sinemasının en saygın ve en iyi yönetmenlerinden biri olan Lütfi Akad üzerine çıkan bir kitap. Adı Sadeliğin Derinliğinde Bir Usta. Zaten Türkiye'deki sinema kitaplarının önemli bir bölümü derleme çalışmasıdır. Bu kitap da Lütfi Akad üzerine bir derleme çalışması. Henüz okumadım, alalı iki gün oldu. Asıl dikkatinizi çekmek istediğim şey bu kitabın fiyatı. Ankara Dost Kitabevi'nde iki liraya satılıyor. Evet yalnızca iki lira (ikimilyon halkın terminolojisine göre). İkinci kitabı ise beş sene önce okumuştum. Selda Tan Özdemir'in Kara Filmler adlı kitabı çok iyi bir çalışmadır. Sinemaya, filmlere, özellikle de kara filmlere yeni yeni merak sarmış bireylere şiddetle öneririm. Çok nitelikli, kapsamı geniş, iyi bilgilendiren bir kitap. Bu kitaptaki filmlerin hemen hemen hepsini gördüm ve sonuçtan oldukça memnunum. Coen kardeşlerin varlığından bu kitap sayesinde haberdar olmuştum örneğin.

19 Eylül 2009

Tarantinovari bir giydirme

Bu yazıyı yazarken sizlerin filmi izlemiş olduğunuzu kabul ediyorum. Death and the Maiden (Ölüm ve Bakire, Roman Polanski, 1994) filmiyle ilgili yazımı yazarken, Roman Polanski için "bence yaşayan en iyi yönetmen" demiştim. Dalgınlığıma gelmiş, zira Tarantino ölmemişken böyle bir yargıda nasıl bulunabildim hayret ediyorum. 7 Mart günü "He is back" başlıklı bir yazı yazmıştım. Bekledik ve gördük en sonunda. İşte bu uzaylı sinemasıdır. Bu adam dahinin de ötesinde bir şey. Her fiminde bambaşka atmosferler anlatıp da kendine has bir üslup oluşturabilmek, insanlara "işte bu bir Tarantino filmi" dedirtebilmek için dahiden de öte bir şey olmanız gerekiyor. Eminin Tarantino ilk kez solotest oynadığında tek bir piyon bırakmıştır.



Filmde aksayan hiçbir şey yok. Bazılarının dediği gibi gereksiz diyaloglar hiç yok; çünkü Tarantino çok iyi bir kalemdir. Ağzı çok iyi laf yapar. Dolayısıyla diyalogları özenle seçip, her zaman enteresan şeyler anlatır. Bu film de en büyük gücünü, ne hikaye anlatımından, ne görüntü yönetiminden, ne de oyunculuktan alıyor. Bu saydıklarım on numara iş olmasına rağmen bence film en büyük gücünü diyaloglardan alıyor. Ne demiştik? Bu film Tarantinovari bir giydirmedir. Atilla Dorsay bu filmde Tarantino'nun kendi kendine eğlendiğini, Nazilerden Tarantinovari bir intikam aldığını yazdı. Sinefil olan Tarantino elbette ki Hitler ve ekibini bir sinemada diri diri yakıp, kurşuna dizecekti. Tarihi çarpıtmakla suçlanıyor Tarantino. Allah aşkına kimin umurunda bu? Bugün tarih diye okuduklarımızın yüzde kaçı gerçek? Bu sebeple bu filme de Tarantino'nun sözde Nazi katliamı deyip geçelim.
Ve Christoph Waltz!
4 luni, 3 saptamani si 2 zile (Dört Ay, Üç Hafta, 2 Gün, Cristian Mungiu, 2007) filminde oynayan doktorun, şerefsiz rolünü çok iyi oynadığını yazmıştım. Chiristoph Waltz'in, bu filmdeki SS subayı rolünü görünce söyleyecek kelime bulamıyorum. Bu da uzaylı oyunculuğudur. 10 puan verdiğim 14. film oldu Inglourious Basterds.

15 Eylül 2009

İsmini duyunca izleme isteği uyandıran filmler

The Last Detail (Son Görev, Hal Ashby, 1973) örneğinde olduğu gibi, bazen bir filmin varlığından haberdar olursunuz ve o filmin mükemmel bir film olduğunu düşünürsünüz. İzleme isteğiyle dolarsınız. Bu isteği yaratan çoğunlukla filmin adıdır (title). Taxi Driver (Taksi Şoförü, Martin Scorsese, 1976) için izlediğiniz en iyi film derken, Scorsese'nin ayni ekiple üç sene önce çektiği, benzer temalı Mean Streets (Arka Sokaklar, 1973) adında bir filmi olduğunu öğrendiğinizde, bu filmi izlemeliyim diye düşünürsünüz. Çünkü filmin ismi size, pis (mean) sokaklarda yaşanılan şeylere kameranın yöneltildiğini çağrıştırır. Hitchcock hayranısınız. Filmografisine bakıyorsunuz ve Dial M for Murder adında bir filmi olduğunu görüyorsunuz. Gerçi filmin Türkçe adı "Cinayet Var"; ama İngilizce biliyorsanız, filmin adına bakarak Hitchcock'un neler yapabileceğini görmek için sabırsızlanırsınız.


Bazen filmin afişleri de filmin adını çok iyi pazarlar ve görme isteğini arttırır. I Heart Huckabees (Tesadüfler, David O. Russell, 2004) örneğinde olduğu gibi.


Yorumcu Sergen Yalçın'ın milli takım için yaptığı dahiyane yorumda olduğu gibi: her el papaz pilav yemez. Listede filmler için verdiğim puanlar da mevcut. Oradan bazen nasıl çuvalladığımı görebilirsiniz. Sonuç olarak, bir filmin adı çok önemlidir. Bizim sinemacılarımız da Kesişen Yollar, Birleşen Paslar, Aralık Fırtınası, Eve Gelişiş, Polis, Jandarma, Eltim ve Görümcem, Ot gibi film adları yerine daha dikkat çekici, iştah uyandırıcı film adları bulmalıdırlar. İşte liste:

1- Dial M for Murder (Cinayet Var, Alfred Hitchcock, 1954) 7.
2- C Blok (Zeki Demirkubuz, 1994) 7.
3- The Cook, The Theif, His Wife & Her Lover (Aşçı, Hırsız, Karısı & Aşığı, Peter Greenaway, 1989) 9.
4- Lost in Translation (Bi Konuşabilse, Sofia Coppola, 2003) 8.
5- Million Dollar Baby (Milyonluk Bebek, Clint Eastwood, 2004) 10.
6- Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, Michel Gondry, 2004) 9.
7- Gece, Melek ve Bizim Çocuklar (Atıf Yılmaz, 1993) 7.
8- I Heart Huckabees (Tesadüfler, David O. Russell, 2004) 5.
9- Vertigo (Ölüm Korkusu, Alfred Hitchcock, 1958) 8.
10- Requiem for a Dream (Bir Düş İçin Ağıt, Darren Aronofsky, 2000) 9.
11- The Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer, David Frankel, 2006) 6.
12- Carlito's Way (Carlito'nun Yolu, Brian De Palma, 1993) 8.
13- Assault on Precinct 13 (13. Karakola Saldırı, John Carpenter, 1976) 6.
14- Mean Streets (Arka Sokaklar, Martin Scorsese, 1973) 8.
15- Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer'e Karşı, Robert Benton, 1979) 6.
16- The House on Turk Street (Türk Sokağındaki Ev, Bob Rafelson, 2002) 7.
17- The Bird with the Crystal Plumage (Kristal Tüylü Kuş, Dario Argento, 1970) 7.
18- Vanilla Sky (Cameron Crowe, 2001) 7.
19- The Rocky Horror Picture Show (Jim Sharman, 1975) 7.
20- Vampyros Lesbos (Lezbiyen Vampirler, Jesus Franco, 1971) 4.

Belki içinizden bazıları, bu listedeki bazı filmler için "bunu mutlaka görmeliyim" diye düşünmüştür kimbilir?

12 Eylül 2009

İki tane çok merak edilen Türk filmi

Yıllardır merak ettiğim iki filmi nihayet izledim. Bu iki film de 90lı yıllara ait; yani Türk sinemasının en verimsiz, en bunalımlı, en çok eleştirilen dönemine. 1972 yılında 302 falan film çekilen ülkemizde, yanlış hatırlamıyorsam 1991-92'de falan 13-14 film çekilmişti. İşte bu dönemde ortaya çıkan bu iki film hakederek külte dönüşmüştü. Bir çok kez televizyonda verilmesine rağmen, ben kaçırmıştım bu filmleri. Nihayet bir şekilde izlemiş bulunuyorum.

Dönersen Islık Çal (Orhan Oğuz, 1993) tam da en bunalımlı döneme denk geliyor. Kız Kulesi Aşıkları, Sarı Tebessüm, Yengeç Sepeti gibi saçma sapan filmlerin çekildiği bir dönem. Nitelikli, alternatif tavrıyla dikkat çeken bir yapım. Marjinal hikayesi, o döneme göre söylenmemiş şeyleri söylemesi filmi kült yapıyor. O yıllarda Ferdi Tayfur'un, Fadimenin Düğünü klibiyle de popüler olan travestiler üzerine ilk kez bu kadar ciddi bir çalışma gerçekleştirildiğini görüyoruz (Kemal Sunal filmlerindeki Kız İsmet'i saymazsak). Hatta filmde fahişeyi oynayan, gencecik Derya Alabora "Bunlar çıktı, bizim işler kesatlaştı" diyor. Orhan Oğuz çok üst düzey bir yönetmen değildir: bence bu filmi farklı kılan kişi senaryo yazarıdır. Cemal Şan, benim çok sevdiğim Sekiz Gün Üçlemesi'nin yönetmeni. O zamandan belliymiş nitelikli bir yönetmen olacağı. Bu iki marjinal karakteri bulup, onlara bir noktada buluşturmak, aralarındaki dostluğu etkili bir şekilde perdeye yansıtmak maharet istiyen bir şey olsa gerek. Bu film hep, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar'la (Atıf Yılmaz, 1993) beraber anılır. Aynı yıl gösterime girdiği ve aynı camiayı yansıttığı için.

Sinan Çetin Bay E'nin (1995) sonunda,bir film eleştirmenini konuşturarak aklı sıra eleştirmenlere giydirmiş. Çok da haklı şeyler söyleyen eleştirmene "ne diyor bu ya" gibi bir tavır takınan Sinan Çetin, son zamanlarda hep çuvalladı; ancak Bay E gerçekten kült olmayı hak eden bir film. Yavaş yavaş bunalımdan çıkılan bir dönemde çekilmesi, filmi teknik olarak da başarılı kılıyor. Tür olarak fantastik bir film Bay E. Yani mantık falan ararsanız maça otomatikman mağlup başlarsınız. Yapacağınız şey oturup, yönetmenin hayal gücünün ne kadar genişleyebildiğini seyretmek. O dönem için biraz erken olabilir bu tarz bir film çekmek ; ama kült filmin tanımı da budur zaten. Zamanında anlaşılamamış olmak bir filmi kült yapan en önemli özelliklerden biridir. İlgi çekici, hayatta bir kere izlenmeyi hak eden bir film Bay E.

09 Eylül 2009

"Death and the Maiden" (1994)

Bana göre yaşayan en iyi yönetmen olan Roman Polanski'den bir film izleme niyetindeydim uzun zamandır. Apartman Üçlemesi'ni gördünüz mü? Repulsion (Tiksinti, 1965), Rosemary's Baby (Rosemary'nin Bebeği, 1968), The Tenant (Kiracı, 1976) ile izleyip izleyebileceğiniz en iyi üçlemelerden birisidir. İşte bu filmlerin yönetmeni Polanski, tecavüz suçlamasıyla Amerika'ya girişi yasak olan Polanski, tecavüz üzerine bir film çekmiş 1994 yılında. Alien filmlerinin yıldızı Sigourney Weaver, Stuart Wilson ve İngilizler büyük oyuncusu Ben Kingsley başrolde. Filmin adı Schubert'in Der tod und das mädchen (Ölüm ve Bakire) adlı yaylı dörtlü eserinden alınmış. Filmdeki sapık, tecavüz ederken bu melodiyi kullanıyormuş. Bu aradan belirteyim çok iyi bir esermiş, hemen arşivime aldım. Film bir tiyatro oyunundan uyarlama olduğu için, tek bir mekanda ve kısıtlı bir zaman diliminde geçiyor. Bu tür filmler klostrofobi duygusunu yaratmada bire birdirler. Death and the Maiden (Ölüm ve Bakire) de bu duyguyu iyi yansıtıyor. Polanski'nin filmografisinde yukarıda saydığım filmlerin bir derece altına koyabileceğim bu film, yine de yönetmenin yetenekleriyle iyi bir gerilim olmayı başarıyor. Nedense Scorsese'nin Cape Fear (Korku Burnu, 1991) filmiyle bir benzerlik kurdum Death and the Maiden arasında. İkisinde de dağ başında bir ev ve karı koca ile manyak arasında ortaya çıkan bir gerilim söz konusuydu. Cipslik bir film.Bu yazının amacı, bilmeyenleri Apartman Üçlemesi'nden haberdar etmekti.

08 Eylül 2009

Keller bile saç uzatıyordu!

70ler Amerikan sinemasına olan hayranlığımı anlatmaktan dilimde tüy bitti, Scorsese'nin "neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk" sözünü hatılatmaktan baydım biliyorum; ama 70ler öyle bir dönemdi ki evet, keller bile saç uzatıyordu. Bir önceki yazımda muhalif, dingin, enteresan, ama sevimli filmler izlemek istediğimde Hal Ashby'ye yöneleceğimi ve Jack Nicholson'ın oynadığı sevimli bir yol filmi gibi duran The Last Detail'i (Son Ayrıntı, 1973) izlemeyi düşündüğümü söylemiştim. Süpper bir filmmiş. Önce filmin adından başlayalım. Detail hepimizin bildiği gibi ayrıntı demek; ancak burada askeri geçici görev anlamında kullanılmış. Filmi izledikten sonra "son ayrıntı" size hiçbir şey ifade etmeyecektir. Son Görev gibi bir şeyler olmalıydı. Az önce söylediğim gibi film muhalif, dingin, enteresan ve de sevimli. Filmin konusu, 18 yaşının altında olan bir donanma eri(öğrencisi) 40 dollar çalmaktan sekiz sene hapse mahkum ediliyor. Bu çocuğu Portsmouth'daki hapishaneye nakletme görevi için Buddusky (Badass) ve Mulhall (Mule) seçiliyor ve kendilerine bol bol vakit veriliyor. Bu enteresan yolculuk sırasında, üç kafadarın, türlü türlü şehirlerde gerçekleşen maceraları ve aralarında bir bağ kurulması, biraz daha zorlarsak geçmişleriyle yüzleşmeleri anlatılıyor filmde. Filmde karakterler birbirlerine soyadlarıyla hitap ediyorlar, burada sistemin onların bireyselliğini kabul etmeyişinin bir eleştirisi de mevcut. Hatta bir kadınla bile tanışırken soyadıyla tanışıyorlar. Nicholson'ın oynadığı yine arıza bir karakter olan Buddusky'ye badass (hergele, baş belası vb) denirken; Otis Young'ın oynadığı zaman zaman mantıklı davranan Mulhall karakterine mule (katır) deniyor. Çocuğun adı ise Meadows (çayır çimen). Vietnam savaşına ve sorumlularına ince ince giydirmeyi de ihmal etmiyor film. Askeri yaşam tarzının eleştirisi de mevcut. Entersan karakterler, ilgi çekici hikaye, yol filmlerinin sürükleyiciliği sayesinde bu dokundurmalar rahatsız edici boyutlara varmıyor. Çok sevdim bu filmi.

05 Eylül 2009

"Harold and Maude" (1971)

Artık üzerinde mesai yapmam gereken bir yönetmenim daha var. Hal Ashby'nin sadece Being There (Orada Olmak, 1979) adlı filmini seyretmiştim. Çok beğenmememe rağmen; sakin, durağan, muhalif yapısı beni etkilemişti. Harold and Maude (Harold ve Maude, 1971) da aynı tarz bir kimyaya sahip. Egzantrik, muhalif, dingin bir film izlemek istersem bundan sonra Hal Ashby'ye yöneleceğim. Adında "ve" olan filmler hep ilgimi çekmiştir. Thelma and Luise, Bonnie and Clyde, Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Monty Python and the Holy Grail, Charlie and the Chocolate Factory, Romance and Cigarettes, Hannah and Her Sisters, Crimes and Misdemeanors, Butch Cassidy and the Sundance Kid, Four Weddings and A Funeral, The Squid and the Whale, Eternity and a Day, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar gibi filmler beğendiğim filmlerdendir. Harold and Maude'dan ise, en sevdiğim blog olan Flying Dutchman blog sayesinde haberim oldu. İlerleyen günlerde açacağım bir dosya olan "ismini duyar duymaz görme isteği yaratan filmler" listesine koyacağım bu filmi. Hemen izledim. İki enteresan kişinin yollarının kesişmesi sonucu yaşanılan hayret verici olaylardan oluşuyor film. Bu kişilerden biri 17-18 yaşlarında, intihar eğilimli Harold; diğeriyse 80 yaşlarında, yaşam dolu (filmin afişinde öyle görünmüyor olabilir), hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi takmayan Maude. İkisinin de ortak özelliği hobilerinin cenaze törenlerine katılmak olması. Bu sıradışı arkadaşlık evliliğe doğru gidiyor ve neler neler oluyor..Dediğim gibi atmosfer yaratmada çok başarılı bir yönetmenmiş Hal Ashby. The Last Detail (Son Ayrıntı, 1973) adlı Nicholson'ın oynadığı bir filmi var, indirmeye başladım. Galiba çok iyi bir film.

02 Eylül 2009

Son 15 yılın en iyi filmleri

Yarım saat olmamıştı, kargodan beş yıldır abonesi olduğum Sinema dergisini alalı. sigarayaniklari.blogspot.com adresinden, Sinema dergisinin son 15 yılın en iyi filmlerini seçmek için bir anket başlattığını öğrendim. Hemen Arşiv.xls dosyamı açtım ve filmleri süzdüm. Yukarıdaki liste çıktı ortaya. Sinema dergisinin, bu şekilde okur anketlerini devam ettirmesini diliyorum.

31 Ağustos 2009

Bruce Lee vs. Kareem Abdul-Jabbar



Bir önceki yazımda Tarantino ve Rodriguez'in "Grindhouse" projesinden bahsetmiştim. Grind, gıcırdamak anlamına geliyor. 70li, 80li yıllarda; iki film, üç film gösteren adi sinemalara, film gösterme aletinin çıkardığı gıcırdama sesine atfen Grindhouse adı veriliyordu. Ben de yedi, sekiz yaşlarındayken bir akrabamın gözetiminde bu grindhouselardan birine gitmiştim. Bir karate filmi ve bir erotik komediydi gösterilen filmler. O yıllarda karate filmleri çok revaçtaydı. Bruce Lee çok az film çekmesine rağmen, ona benzeyen kişilerle Hong Kong sineması yüzlerce, binlerce karate filmi sürmüşlerdi piyasaya. Bu filmlerde Bruce Lee oynamamasına rağmen, afişlerde onun adı kullanılıyordu. Ben de çocukluk arkadaşlarımla, Burujli mi döver Cüney Tarkın mı döver şeklinde argümanlar geliştiriyordum. Yıllar sonra Bruce Lee'nin bir elin parmakları kadar olan filmlerini izleyince, ona çocukluktan başlayan hayranlığım daha da arttı. Onun son filmi Game of Death (Ölüm Oyunu, Robert Clouse, 1978) en iyi filmlerinden birisidir. Bu filmde NBA tarihinin en skorer oyuncusu olan Kareem Abdul-Jabbar da oynuyor. Filmde iki sahnesi var Kareem Abdul-Jabbar'ın. Birinci sahne kısa sürüyor; ama adamı merdivenden rebound alır gibi aşağıya indirmesi çok komiğime gitmiştir her zaman (videoya bakınız). İkinci sahnede Bruce Lee'yle uzun süren bir dövüş sahnesi var. Aralarında tam 47 cm boy farkı var Bruce Lee ve Kareem Abdul-Jabbar'ın. Biri 171 cm iken diğeri 218 cm. Aşağıdaki resimde Jabbar'ın kolunun Bruce'un vücuduna olan oranına bakabilirsiniz. Fakat insanüstü yaratık Bruce Lee, Kareem Abdul-Jabbar'ı dövüyor. İlginç, komik, absürt bir sahnedir benim için. Sizinle paylaşıyorum. Bu arada, Kill Bill'de Uma Thurman'ın giydiği sarı-siyah eşofman, bu filme yapılan bir göndermeden başka bir şey değildir.

29 Ağustos 2009

Danny Trejo

Şu herifteki tipe bakar mısınız? Kötü adam rolü için bu kadar uygun bir tip düşünemiyorum. Danny Trejo yönetmen Robert Rodriguez'in akrabası olup, onun bir çok filminde karşımıza çıkar. Desperado'daki (Robert Rodriguez, 1995) bıçakçı adam rolüyle hatırlanır en çok. Ayı gibi görünmesine rağmen sadece 1.70 boyundadır. 60lı yıllarını hapiste geçiren Danny Trejo, feleğin çemberinden geçmiş biri. Filmlerde oynadığı Meksikalı suçlu rolünü aktör olmadan önce bizzat prova etmiş. Sonra tövbe etmiş ve bugün aktör olarak çok verimli bir çağ yaşıyor. Tarantino ve Rodriguez'in 2007 yılındaki Grindhouse projesinde "Machete" adlı bir fragman vardı. Bu fragman 80li yıllardaki iki film birden, üç film birden türü filmlerin aralarında görülen fragmanlara saygı duruşu niteliğindeydi. Çok ilgi gören bu sahte fragmanı film olarak çekmeye karar verdi Rodriguez ve şu anda benim en merakla beklediğim filmlerden biri. 2010 yılında gösterime girecek.

Çok kötü

Kişisel film çekersin anlarım; fakat bu filmden eminim Teoman kendisi de bir şey anlamamıştır. Pervasız biri olduğu bilinen Teoman filmi için hangi kelimeleri kullanmıştır medyada acaba? Takip etmediğim için bilemeyeceğim; ancak ..oktan demişse hiç şaşırmayacağım. Kötü oyunculuklar serisinin bir üst modeli odun oyunculuklar serisini başlatırsam bir gün eğer, ilk ele alacağım performans Teoman'ın bu filmdeki Timur yorumu olacaktır. Arada sırada böyle kötü filmler izlemek de iyi olmuyor değil. Eli yüzü düzgün bir filmin değerini daha iyi anlıyorsun.

24 Ağustos 2009

Sinemayla ilgisi olmayan, hayattan kareler

Serge Djiehoua:
Hayat ne garip değil mi? Antalyaspor'un Fildişi Sahilli forvet oyuncusu Serge Djiehoua'nın bacaklarının kalınlığına ne demeli? Kendisi kemiklerinin iri olduğunu iddia etmiş. Ben böyle kalın bir bacak görmedim, bilmedim. Önünde durmamak lazım.

Sarbi:
Galatasaraylı muhteşem futbolcu Sabri'nin Villareal maçında formasına isminin yanlış yazılması çok konuşulmuştu. Ertesi gün gazeteler "Bir zamanlar tarih yazardı, şimdi adını bile yazamıyor" şeklinde başlık atmışlardı. Şanssızlık hep bu adamı mı buluyor? Diğer fotoğraftaysa göğsünde yanlışlıkla iki adet bayrak olan bir forma giymiş Sarbi. Bir gün orta yapmayı öğrenirse bu şanssızlıklardan kurtulacağını düşünüyorum.

İlk Mini Cooper:
İngilizlerin elyapımı ürettikleri kült otomobil Mini Cooper'ın, ilk defa Amerikadaki bir aileye teslimatını görüyorsunuz bu fotoğrafta. Dıştan bakıldığında küçücük görünen ama içi yayla gibi bir otomobil Mini Cooper. Dört kişilik bir aileye bile yetiyor. Oxford dolaylarında tek bir fabrikası var. En düşük modeli 46000 tl iken, en yüksek modeli 78000 tl. Kişilik sahibi otomobillerden biri. Sahipseniz gönül bağı kurmamanız imkansız gibi. Ben sahip değilim. Benim Skoda Fabiam var.

Hacı Murat Limuzini:
Eloğlu eliyle Mini Cooper yapar, biz de işte bunu yaparız. Yaratıcılığın doruğu. Bir de boya atarsan al sana limuzin.

Kim bu Hiddink?
Dünyanın en saygıdeğer, en başarılı teknik direktörlerinden biri. 1990-1991 sezonunu Fenerbahçe'de geçirmek gibi bir hata yaptı. İlk maçta Aydınspor'dan altı gol yiyince bir daha dikiş tutmadı. Başarısız olmuş olabilir; ancak benim dikkatinizi çekmek istediğim konu basında ve genel olarak toplumumuzda yer alan küçümseme eğilimi, linç etme merakı.

Angut kuşu gibi koca istiyorum.
Yıldız Tilbe, aslında çok asil bir hayvan olan; fakat Türkçede olumsuz bir çağrışımı olan angut kuşuna dikkat çekmek istemiş. Eşi ölünce ömür boyu yas tutan, hatta ona bakarak ölen bir kuş angut kuşu. Argoda ise bön, montofol gibi anlamları var. Keşke yanlış kullanımı düzeltilse ve insanlar birbirlerini öperken angut dese falan.


Alonso Fener'de gibi:
Aslında benim aradığım 2008 yılında yayınlanan bir asparagas haberin fotoğrafıydı ; ama bunu bulabildim. O haberde "Mourinho Fener'de, yanında da Drogba, Terry ve Lampard'ı getiriyor" yazıyordu. Fenerbahçe bor madenlerini satsa yine getiremez bu isimleri; ama bu adamlar bu başlığı atabiliyorlar. Çok tepki almış olacaklar ki Alonso'nun Fener'e gelmesi konusunda biraz daha temkinli davranmışlar.

Yorumsuz:

23 Ağustos 2009

"Blow Out" (1981) "Blowup"dan (1966) daha iyi!

Son zamanlarda esinlenme, araklama, uyarlama, yeniden çevrim vb. konularda çok yazı okuduğum için aklıma bu kıyaslama geldi. Günümüzde çok tartışılan konular bunlar. Özellikle Tarantino (ondan önce de sıkça De Palma) filmlerinde çekinmeden bunları uyguladığı için tartışılır oldu. Artık günümüzde eski filmlere gönderme yapmayan film zor bulunur oldu. Bunları yakalayınca torpidoda boncuk bulmuşcasına sevinen sinefiller de çok sıkıcı olmaya başladılar. Blow Out'un (Patlama, Brian De Palma, 1981) Blowup'dan (Cinayeti Gördüm, Michelangelo Antonioni, 1966) esinlenerek çevrildiği ayan beyan ortadadır. Kimse de buna itiraz etmez; çünkü Blow Out çok iyi bir filmdir.

En sevdiğim Antonioni filmidir Blowup. Diğer filmlerini çok sevdiğimi söyleyemem. Gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden biri olarak kabul edilse de benim tercihim bu şekilde. Bir fotoğraf karesini büyütmek anlamına gelir blowup. Filmin Türkçe adı en ilginç bulduğum adlardan biridir. Cinayeti gördüm diyerek spoilerın (filmlerin sağlıklı bir şekilde izlenmesini etkileyen bilgi) kralını vermişler. Hemen anlıyorsunuz ki filmde bir cinayet var ve adam o cinayeti görecek, başına işler gelecek. Aynen öyle oluyor zaten. Imdb'de filmin türü için mystery yazıyor: yani gizemli, egzantirik, asortik, esrarcengiz... Girişimci Türk işletmecisinin elinde bu gizem kuşa dönmüş oluyor böylece. Filmin başrol oyuncusu, son filmi Romantik (Sinan Çetin, 2007) olan ama benim Dario Argento klasiği Profondo Rosso (Derin Kırmızı, 1975) ile hatırladığım David Hemmings. Kusursuz stilize edilmiş görüntü yönetimi ve dingin yapısı ile dikkatini çeken çok başarılı bir film Blowup. Aynı anda hem iyi bir sanat filmi hem de cahil halkın, Hıncal Uluç'un falan zevk alacağı iyi bir seyirlik. İzleyeceğim film illa yeni bir filmi olsun demeyenlerdensiniz bu filmi kaçırmayınız.

Tarantino'nun ilk üç favori filmi arasında yer alır Blow Out. Birincisi Il buono, il brutto, il cattivo (İyi Kötü Çirkin, Sergio Leone, 1966), ikincisi de Rio Bravo'dur (Kahramanlar Şehri, Howard Hawks, 1959). Bir adam, bir ses kayıt cihazıyla (Blowup'ta bu fotoğraf makinesiydi), bir cinayeti görür. Görünürde 80lerin sıradan bir polisiye gerilimidir Blow Out; ancak o kadar usta işi bir kurgusal yapıya sahiptir ki The Usual Suspects'le (Olağan Şüpheliler, Bryan Singer, 1995) veya The Hangover'la (Felekten Bir Gece, Todd Philips, 2009) aşık atabilir. Şu aşağıdaki fotoğraftaki adamların adını bilmediğim spor dalında buzların içinde kaydıkları gibi filmin içinde kayar gidersiniz. Asla bir sanat filmi değildir, ama yedinci sanatın en iyi filmlerinden birisidir. Esinlendiği filmden daha iyi bir film olarak hatırladığım ender yapımlardan birisidir Blow Out.

19 Ağustos 2009

Kötü oyunculuklar 2



Sıradaki kötü oyuncumuz Jim Kellyy(?). Film Enter the Dragon (Ejder Kalesi, Robert Clouse, 1973), Bruce Lee'nin en bilinen filmi. Bruce Lee'den ve ona ne kadar hayran olduğumdan bahsedeyim mi? Belki başka bir zaman. Onun sarı siyah eşofmanlı filmiyle Kill Bill'i tesadüf serisinde karşılaştırırım veya Karim Abdul Jebbar'la olan dövüş sahnesini klasik sahne serisinde veririm belki. Karate filmlerinde ve Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam (Osman Seden, 1978) filminde Wuuhhoooooaaaa diye başlayan bir müzik vardır. O müzik eşliğinde başlıyor Enter the Dragon. Bu arada bu nasıl film ismi, eski dos komutu gibi. Jim Kelly, davet edildiği Hong Kong karate turnuvasına yol almak üzere uçaktan iniyor. Yönetmen şöyle demiştir: "yerel motifleri takdir etmeni ve iddialı olmanı ifade edecek bir hareket, bir oyunculuk şöleni gerçekleştir Jim'ciğim". O karşıdan karşıya geçerkenki hali ne öyle! Adam 1971 karate şampiyonu, oyunculukla alakası yok, o yüzden mazur görüyorum. 1 de o hareketin Türkiye'de ne anlama geldiğini bilmiyordur kesin..

18 Ağustos 2009

"The Big Lebowski"den bile daha iyi

Bazen Amerikan filmlerinde karakterler, beyzbol oyuncularının sayı aldığında yaptığı hareketi yaparak I knew it, I knew it (biliyordum) derler. Ben de The Hangover'ı (Felekten Bir Gece, Todd Phillips, 2009) izledikten sonra aynı hareketi yaptım. Sinema dergisinin verdiği küçük afişlerde görür görmez anlamıştım ne kadar iyi bir film olduğunu. Akşamdan kalmışlık halini ifade eden hangover kelimesi için filmin Türkçe adının Felekten Bir Gece olması yerinde bir seçim bence. Filmin dezavantajı, abazan ruhunun derinliklerine hitap ediyormuş gibi bir havası olması. Gerçekten de öyle; ancak filmin o kadar iyi bir temposu var ki bu kadar iyisini pek hatırlamıyorum. İlk dakikalardan, jeneriğe kadar sürekli coşkuyu veriyor. Beş dakika rahat bırakmıyor. Süprüz üstüne süprüz. Bakalım şimdi ne olacak diye bekliyorsunuz. Gerçekten bir gün The Big Lebowski'den (Büyük Lebowski, Joel Coen, 1998) daha iyi bir komedi filmi izleyebileceğimi düşünmüyordum. Yarım yarım yarıldım.

Filmlerde taksicilere para verilmemesi



Buna benzer bir konuyu daha yazmıştım. Filmlerde burunlara atılan çok sıkı yumruklara rağmen, burunlar nedense kırılmazlar. Başlıktan da okunduğu üzere, filmlerde taksicilere para verilmesi genelde es geçilir. İnşaat (2003, Ömer Vargı) adlı sevimli filmde dört adet taksiden inme sahnesi var. Birinci sahnede, adam bodoslamasına taksiden çıkıyor ve hayat devam ediyor. İkinci sahnede, biraz da karakterin caka satmasına bağlı olarak adam taksiciye para veriyor. Üçüncü sahnede, adam taksiciye soruyor: paranı aldın mı? Yani bu cümle senarist tarafından zahmet edilmiş ve senaryoya koyulmuş. Tamam artık, bundan sonra işler yolunda gidecek derken, dördüncü sahnede hiçbir şey olmamış gibi karakter taksiden yine bodoslamasına iniyor. What the heck?

17 Ağustos 2009

İki David Cronenberg filmi

Kanadalı yönetmen David Cronenberg'in sadece eXistenZ (Varoluş, 1999) adlı filmini izlemiştim. Bilimkurguya olan yatkınlığını biliyordum. Çok seçici olduğum bir tür olan bilimkurgudan film izlemek benim için her zaman bir risktir. Hıncal Uluç'un Milan Baros için "golcü değil" şeklinde saçmalaması gibi ben de bazı çok beğenilen bilimkurgu filmlerini beğenmemişimdir. David Cronenberg beni yarı yolda bırakmadı.

The Fly (Sinek, 1986) Star televizyonunda defalarca yayınlandı ve ben hep kaçırdım. Ayıp etmişim. Cronenberg'in yaratıcılığını gösterdiği bir film The Fly. Korku türüne de yakın olan bir bilimkurgu filmi. Efektlerin ne kadar başarılı olduğunu resimden anlayabilirsiniz. Alien serisinden aşağı kalır bir yanı yok bence. Mizah ögesi filmin başlarında fazlaca devreye giriyor ve makara bir film mi diye içinizden geçirmiyor değilsiniz; fakat giderek film öyle karanlık bir atmosfere bürünüyor ki ürperiyorsunuz. Mizah ve aşk-meşk işlerine bu kadar bulaşıp da yine de feci bir film olmayı başarabilmek önemli bence.

İşte kült film budur. Hideo Nakata'nın Halka serisinde kimden esinlendiğini artık daha iyi anlıyorum. Videodrome (1983) teknolojik bir aletten nasıl lanet gelebileceğini anlatan çok iyi bir film. Aynı The Fly'da olduğu gibi; efektler, hikaye örgüsü, oyunculuklar, ışık kullanımı, diyaloglar, atmosfer yaratımı, seyirciyi içine alma, tırsıtma, merak duygusu uyandırma, izleme isteği yaratma konusunda çok başarılı bir film. Zaten filmin kendisi izlemek üzerine inşa edilmiş, seyircide de benzer bir istek uyandırıyor film. Sürükleyici kelimesi burada eksik kalıyor. Videodrome görsel bir şey, kelime bulamıyorum. Bu arada filmin başrol oyuncusu James Woods gözlük taktığında İbrahim Altınsay'a çok benziyor.

11 Ağustos 2009

İki Steve Buscemi filmi

Steve Buscemi (basemi okunur) benim favori oyuncularımdan biridir. Çok yönlü ve yılda dört-beş filmde oynayacak kadar da verimli bir aktördür (sağolasın IMDB Trivia). Meğer Steve Buscemi'nin cvsinde yönetmenlik de yazıyormuş. İki adet filmini izledim Buscemi'nin (bazılarınızın hala Buskemi diye okuduğunu duyuyorum, yapmayın). Şimdi bakalım:

Trees Lounge'
ın (Bizim Kafe, 1996) Türkçe adının Bizim Kafe olduğunu şimdi öğrendim ve dalgamı geçtim. Kandemir Konduk'un mahalle temalı dizileri gibi bir isim vermişler filme. Lounge kafe değil bar demektir. Kafe sözcüğü filmin içeriği hakkında eksik bir çağrışım çağrıştırıyor; çünkü filmde içmek ve içki önemli bir yer tutuyor. Benim önerim "Bir Baba Hindi Barı" olabilirdi. Neyse, Trees Lounge harika bir film. Sıradan insanların, kısıtlı bir zaman diliminde başlarından geçen acı tatlı olayları anlattığı şeklinde kabaca özetlenebilecek olan bağımsız filmlerin en tipiklerinden, en güzellerinden. Senaryo da Buscemi'ye ait. Mükemmel bir iş çıkartmış Buscemi. Bağımsız film ölçütlerinden taşmamak koşuluyla mükemmel bir arıza karakter yaratmış Buscemi. Çizginin; bir öbür tarafına geçiyor, bir beri tarafına düşüyor. Bu adam yönetmenliği bırakmasın.

Interview'ın (Görüşme, 2007) Trees Lounge'la tek ortak noktası, Buscemi'nin yaşça küçük bir kızla aralarında bir şey geçmesi. Medya ve ikoncanlar üzerine bir eleştiri Interview. Müslümanlara hakaret içeren bir film çektiği için öldürülen Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh'un beş filminin Amerika'da yeniden çekmek için başlatılan projenin ilk ayağı. Dolayısıyla fazlasıyla saygı duruşu, hatırlatma, gönderme var. Steve Buscemi'nin de kendinden çok şey katmadığı bir film. Steve Buscemi, varlığıyla yine farkındalık yaratıyor ama film o kadar da harika bir film değil. Tam bir diyalog filmi ve kaçınılmaz olarak fazlasıyla tiyatral. Yani bu filmi çok kolay bir şekilde tiyatroya uyarlayabilirsiniz (evet söylemiştim ben tiyatro sevmiyorum). Kötü mü? Değil.

07 Ağustos 2009

İştah açıcı sahneler 5



Türk sinemasının yüz akı filmlerinden birisidir Canım Kardeşim (1973, Ertem Eğilmez). Halkımızın kolektif bilinçaltında yer alan bir eserdir. Hani şu kanser olan kardeşi için televizyon çalan adamın filmi dediniz mi herkesin hatırlayacağı filmdir. Bu filmi izlememiş adamı döverler Türkiye'de. Kaç kere izledim hatırlamıyorum. İlk izlediğimden beri hep ilgimi çeken restoran sahnesini paylaşmak istedim sizlerle. Kahramanlarımız İstanbul Hilton'un restoranına gidiyorlar. Yiyorlar, içiyorlar. O makarnalar arz-ı endam edince iştahım acaip kabarır. Salçasız makarnayı sevmememe rağmen yine de midem zil çalmaya başlar. Bu arada sinemayla hiçbir alakası yok; ancak dün berberde sakal tıraşı olan bir adamın horul horul uyuduğuna tanık oldum. İnanılmaz bir sahneydi..

01 Ağustos 2009

"Frozen River" (2008)

Aktüel kamerada görünen, yaşam mücadelesi veren, boşanmış, tezgahtarlık yapan, sigara içen kadın: tam bir bağımsız film karakteri...Frozen River'da (Donmuş Nehir, Courtney Hunt, 2008) da böyle bir karakter var. Frozen River'ın ne yönetmenini ne de oyunucularını tanıyorum. Bir kaç ay önce festivalci bir arkadaşım için internetten indirip kendisine vermiştim. Tavsiye üzerine izledim. Tam bir bağımsız film gibi başlayıp, öyle devam ediyor ve bitiyor. Her tarz sinemayı sevdiğim gibi bu tarz sinemayı da seviyorum. Düşük bütçeli oldukları için bu tarz filmler; iyi hikayeler, iyi diyaloglar, iyi oyunculuklar sergilemek zorundadırlar. Frozen River da bunu iyi kotarıyor. Frozen River kaba olarak; donmuş bir nehir üzerinden Amerika'ya kaçak işçi sokan, bir beyaz biri kızıldereli iki kadının hikayesi. Bu filmlerin "mideye sıkı yumruk vuranları" Cannes'da ödül falan alır; ancak Frozen River bunu başaramasa da yine de başarılı bir bağımsız sinema örneği olarak kayıtlarıma geçti.

24 Temmuz 2009

İki manyak yeniden çevrim

Bu bloğu takip edenler bilir ki yeniden çevrime karşı olan birisiyim. Orijinal bir şeyler yaratmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yeniden çevrimler genelde asıllarından kötü olurlar, ancak bazen böyle daha iyileri de çıkar. Elbette ki bu yazıda ele aldığım iki yeniden çevrimin asıllarından daha iyi olması, onların asıl filmlerin mirasını sömürdükleri gerçeğini değiştirmiyor.
My Bloody Valentine (Sevgililer Günü Katliamı, George Mihalka, 1981) Tarantino'nun favori korku filmlerinden olması sebebiyle ilgimi çekti. "Gördüğüm en kanlı film" demiş Tarantino. Filmlerdeki kan, revan olayları için gore kelimesi kullanılır İngilizcede. Şöyle bir karşılaştırma yapayım: Yeniden çevrimdeki (Patrick Lussier, 2009) gore oranı FC Barcelona'nın oynadığı futbolsa, orijinal filmdeki gore oranı FC Konyaspor'un oynadığı futbol olabilir anca. O dönemlerde omurilikten aşağıya çınnn diye bir ses göndermiş olabilir; fakat günümüzde pek etkilemiyor. Yeniden çevrimdeyse, Harry Warden iyi kazma-kürek işi çıkartıyor. Vuruyor, kırıyor, kesiyor, biçiyor...İbrahim Üzülmez'in futbolu gibi bir şey bu. Hassas bünyeler uzak dursun. Basında bazı haberler okudum. Filmi iyice araştırmadan, etmeden; romantik bir film zannedip sevgililer gününde filme giden çiftler olmuş. Eğer bu çiftlerdeki dişi kişilik salaksa, aralarında nasıl diyaloglar geçti merak ediyorum doğrusu. Yeniden çevrimin kurgusunun daha zekice olduğunu da belirtmeyelim. My Bloody Valentine (2009) benim gördüğüm en kanlı filmlerden biriydi.
İkinci filme gelirsek, şu afişe bakar mısınız? "Korkudan bayılmamak için sürekli kendinize bu sadece bir film, bu sadece bir film diye tekrarlayınız" diyor. Yeniden çevrimi (2009), amcamın oğlu Haydarla sinemada izledik. Orijinal filmin, Wes Craven gibi korku filmlerinin duayeni bir adamın 70lerde geçen, kötü şöhretli bir film olduğunu öğrenince iyice merakım arttı. İzleyince karşılaştırma yapabildim. Yeniden çevrimdeki gore oranı Lionel Messi'nin oynadığı futbolsa, orijinal filmdeki gore oranı Ümit Ozan'ın (eski FC Çaykur Rizesporlu, kalın bacaklı futbolcu) oynadığı futbol olabilir anca. Aynı şekilde, kurgusu daha iyi yeniden çevrimin.
Böyle istisnalar olabiliyor. O yüzden futbol pardon sinema sürprizlere açık bir oyun-sanat dalı.