31 Ocak 2011

"Biutiful" (2010)


Bana göre günümüzün en parıltılı yönetmenlerinden olan Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu'nun dördüncü uzun metraj filmini izledim. Daha önceki filmleri: "Amores Perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler", "21 Grams/21 Gram" ve "Babel/Babil" dayanılmaz insan dramları olarak gösterilirler. Bu üç filmin de senaryosunu arkadaşı Guillermo Arriaga'yla beraber yazmışlardır. Kesişen hayatlar olarak bilinen tarza sahip bu filmlerden sonra benzer birçok film çekilmiştir, hatta burada bile. Inarritu ilk defa Arriaga'sız bir film çekti. Bu sefer kesişen hayatlar yok; ancak büzüşen hayatlar yine var. Son iki üç yıldır futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi takımı olarak gösterilen FC Barcelona'nın bulunduğu şehir turistik ögeleriyle tanıtılır hep. Yüksek bir refah seviyesi, kaliteli turistik tesisler, gelişmiş bir entellektüel kültür seviyesi Barcelona'nın imajıdır. "Biutiful"un kahramanı Uxbal da Barcelona'da yaşıyor ve arka mahalleleri arşınlıyor. Ken Loach'un "It's a Free World.../Özgür Dünya"sındaki Anj karakteri gibi göçmenlere yasadışı iş ayarlayan bir taşeron. Bu kelimeden bugünlerde nefret etsem de Uxbal'e göre kendisi bir sömürücü değil zorda kalanlara yardımda bulunan bir nevi Robin Hood. İki çocuğu ve bir ayrılıp bir birleştiği manik bir karısı var. Sorunlar diz boyu ve bir de üstüne kanser hastalığı gelince tam bir Inarritu dog eat dog dünyası kendisini belirtiyor. Javier Bardem'in oyunculuğuna diyecek yok. Kanıyla canıyla hayat veriyor Uxbal karakterine. İnanılmaz güzel gitar melodileri de dikkatimi çekti. "Biutiful"un Inarritu filmografisinin en zayıf halkası olduğunu düşünüyorum. Tam bir yedilik film. Filmin karakter analizini yeterince iyi yapamadığını gözlemledim. Oyuncu performansına fazla odaklanarak kişiliğindeki açmazları, çelişkileri hakkıyla resmedemediğini düşünüyorum. Yine de şu günlerde herhalde gidilecek en iyi filmlerden biridir. Ortalığı kurtlar, şahin ka.lar, ayı yogiler, dracoolalar sardı. Bir iki günde izleyeceğim Abbas Kiarostami filmi "Certified Copy/Aslı Gibidir" hariç Ankara sinemalarında izlemek istediğim bir film yok gibi.    

27 Ocak 2011

"District 9" (2009)

Peter Jackson'ın prodüktörlüğünde, Güney Afrikalı yönetmen Neil Blomkamp'in ilk filmi "District 9/Yasak Bölge" 2009'un en sürpriz filmlerinden biriydi. Daha önce uzaylıları mazlum rolünde pek görmemiştik. İzlemedim ama Speilberg'in "The War of the Worlds/Dünyalar Savaşı" için benzer yorumlar okuduğumu hatırlıyorum. Sonuçta Spielberg bu, ne kadar bam teline dokunabilir ki? Ama "District 9" oldukça dikkat çekici bir film bana göre. Sadece modern toplumlarda değil iyi kötü toplum olan her yerde gözlemlenen yabancı düşmanlığı "District 9"da çok başarılı bir alegori şeklinde vücut buluyor. O zavallı uzaylıların hiçbir şekilde zerre kadar değerleri olmadığını gözlemliyorsunuz. Ama biliyoruz ki o karidesler aslında her gün sokakta gördüğümüz belki de içinde yer aldığımız depozitosuz insan yığınları. Filmin başlarında seyreden belgeselvari havanın beni sıktığını itiraf edeyim ama giderek temposunu yakalıyor ve çok özgün, çok dikkate değer bir filme dönüşüyor "District 9". 

22 Ocak 2011

Tam bir bayan filmi...

Normalde hiçbir platformda bir araya gelme imkanımız olmayan bir filmdi "Confessions of a Shopaholic/Bir Alışverişkoliğin İtirafları" (2009). Imdb puanı beş küsürdü ve sonunda erkekle kadının öpüştüğü bir romantik komedi filmi beni kolay kolay ikna edemez. Beraber yaşlanacağı erkeğin hayaliyle yaşayan bir bayanın ısrarları sonucunda izlemek zorunda kaldım bu filmi. Kendisine bu ütopyası uğrunda başarılar diliyorum. Kaliteli örneklerine her zaman var olduğum romantik komedi türü benim en kolay infaz yapabileceğim bir türdür aslında. "Shopaholic"i de ilk dakikalarda infaz ettim doğal olarak. Aslında bayanların alışveriş tutkusu gibi iyi film çıkabilecek bir malzemeyle uğraşmasına rağmen, hemen türün klişelerine başvurarak sınıfta kalmayı başardı. Zaten Jerry Bruckheimer'ın yapımcısı olduğu filmler bana uzak dursun. Bir de bir Amerikan romantik komedisinde de bayan karakter Apple marka laptop kullanmasın be abiciim...

Çalışarak zengin olun...(???!!!)

Bu söz Said Nursi'nin filmde talebelerine verdiği öğüt. Kendimi sosyalizme yakın buluyorum. Bu yüzden ne Atatürk ne de Said Nursi benim için bir kutsallık taşımıyor. Hiç kimse taşımıyor. İkisi de benim için üzerinde sağlıklı yorumlar yapılması, araştırmalar yapılması gereken tarihi kişilikler. Yapıyorum da zaten. O yüzden, bilmem kimin bilmem kime verdiği ayar: paylaşmayan müslüman değildir tarzı bir izleyici olarak gitmedim "Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi" filmine. Siyasetle ve sinemayla ilgilenen biri olarak bu sinema olayını görmek istedim. Aslında geçen hafta gitmek istemiştim; fakat yer yoktu. Bir cemaat dersanesinin öğrencilere bedava bilet dağıttığını duydum. Dün gittiğim seansta ise bir cemaat ilköğretim okulunun öğrencileri, öğretmenleri eşliğinde salonda hazır vaziyette idiler. Benim dışında iki, üç erkek seyirci ve ota b**a ağlayan bir genç kız vardı. Bir sinema filmi olarak "Hür Adam"ı değerlendirmem mümkün mü? Sanmıyorum. Çünkü herkes biliyor ki bu film başta aşağı bir propaganda enstrümanı. Ama yine de kısaca bir şansımı deneyeyim. Sanatsal değeri STV'nin dizileri seviyesinde. Oyunculuklar lise müsamerisi. Dekor ilköğretim müsameresi. Kurgu at şeyinde kelebek gibi. Duvarda asılı şapkalara vurgu yaparak, masonik Cumhuriyet kadrolarını ellerinde viski kadehleriyle komplolor düzenlerken gösteren sahne kadar absürd bir sahne hatırlamak için hafızamı zorlamam lazım. Kısaca film bir şeye benzemiyor. Dini hassasiyetleri yoksa biraz estetikten anlayan hiç kimsenin "Hür Adam"a iyi film diyebileceğini sanmıyorum. Peki bir Said Nursi filmi olabilir mi? Elbette olur. Hayatı bir sinema filmi için fazlasıyla malzemeyle dolu. Psikolojik buhranları var örneğin. İslami kesim içerisinde bu olaya objektif bir şekilde yaklaşıp, iyi bir film çekecek bir isim ben göremiyorum; çünkü buna çapları yetmez. Sonsöz olarak: hep Atatürk'ün mitleştirildiğini eleştiren İslami kesimden biri gelsin 15 gün susuz yaşasın, Ak Parti İl binası önünde kendimi yakacağımı buradan ilan ediyorum.

16 Ocak 2011

"Kara Köpekler Havlarken" (2009)

Bir gün önce izlediğim ve beğendiğim "Çoğunluk" adlı filmle bazı benzerlikler taşımasına rağmen sevemedim "Kara Köpekler Havlarken"i. Mehmet Bahadır Er'in bu ilk filmi sokağa kamerasını yönelten, alternatif hayatlar üzerine kelam eden bir film olduğu iddiasında. Gerçekten de İstanbul Çeliktepe gibi lümpenizmin en yoğun yaşandığı, sürekli bir şeylerle mücadele eden insanların bulunduğu bir yerde ve çoğunlukla sokakta geçiyor film. Faça Şahin'i olan deli dolu bir bitirimle biraz daha aklı başında gibi duran başka bir bitirimin bir alışveriş merkezinin güvenlik işini almak istemesi ve mahallede orda burada başlarına gelen olaylar işleniyor. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi Türkiye bir AVM çöplüğü oldu artık. Sayıları 220'yi aşan bu parıltılı mekanlar insanlara ihtiyaç duymadığı veya alamayacağı şeyleri satmak için tasarlanmıştır. Bunun yanında, 2004 yılında çıkan Özel Güvenlik Kanunu'nu takiben hali hazırda ülkemizde 170 bin civarı özel güvenlik elemanı istihdam edilmekte. Bu sayı 134 ülkenin ordusundaki asker sayısından fazla. Bu iki durumdan ben oldukça rahatsızlık duyuyorum ve "Kara Köpekleri Havlarken" bu iki durumu konu ediyor. Bu olguları hakkıyla eleştiremediği için sevemedim filmi. Filmin delikanlı kültüne yaptığı övgü gözlerden kaçmıyor. Böyle bir takım trip kesmeler, ucuz delikanlı numaraları, Erkan Can'ın çizdiği gizemli-hikayesi olan mafya adamı tipi falan filmi lümpen kültürünün karışına değil yanıbaşına koyuyor bence. Tıpkı "Başka Semtin Çocukları" gibi. O filmden bir adım ileride ama "Çoğunluk"un epeyce gerisinde buldum "Kara Köpekler Havlarken"i. İlginçtir iki kötü filmde de Volga Sorgu oynuyor. Filmin bana kattığı en önemli değer artık takip edilecek bir oyuncumun daha olması. Bu arada bu filmin çekimlerinde kötü bir olay yaşandı. Yeterince siyah olmadığı için siyaha boyanan köpeklerden biri alerji sonucu öldü. Yakınlarına baş sağlığı diliyorum. İyi pazarlar.

15 Ocak 2011

Neşet Ertaş mı, Doğuş mu?


Bu yazı filmin sağlıklı şekilde izlenmesini etkileyebilecek bilgiler içerebilir.
Neşet Ertaş'ın söylediği Zahidem türküsünü kaç defa dinlemişimdir bilemiyorum. "Çoğunluk"un (2010) Mertkan karakteri bunalımlı bir anında Zahidem'i  küfür ederek es geçip Doğuş'tan çok kötü bir arabesk şarkıyı tercih etmesi ilgimi çekti. Sanki filmin özeti gibiydi. Geçen senenin Antalya Altın Portakal'a festivaline Kusturica olayı damgayı vurunca; en iyi film, yönetmen, erkek oyuncu ödüllerinin sahibi "Çoğunluk" tabiri caizse gümbürtüye gitti. Sonrasındaysa "New York'da Beş Minare" dallamalığının 900 kopyayla gösterime girmesi "Çoğunluk"un önünü bayağı tıkadı. Hoş, bunlar olmasaydı da kış uykusuna yatmış bir ayıdan farksız olan çoğunluk yine bu filme ilgi göstermeyecekti eminim. Çok çok iyi film...
 


Kendilerine Yeni Sinemacılar diyen bugüne kadar "Gemide", "Laleli'de Bir Azize", "Takva", "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" gibi filmler ortaya koyan ekibin kanatları altında ilk filmini çeken Seren Yüce (erkek) orta, üst-orta sınıfa dair bir film çektiğini belirtiyor. Benim hemen aklıma bu sınıfın sayısal olarak çoğunluğu temsil etmediği, ezilen yoksul kesimlerin çoğunluğu teşkil ettiği geldi. Yönetmen de bir röportajında şöyle diyor: Çoğunluk ismini sayısal bir ifade olarak kullanmadım. Bir bakış açısının, yani ötekileştiren, ayrımcılığa yol açan bir bakış açısının, toplumda rahatlıkla kabul görebildiğini anlatmak istedim. Çünkü tehlikesini fark ettirmeden yayılıyor. Kendisinden başka herkesi dışlayıp, düşman ilan ettiğinde kendisi için her şeyi meşru görüyor. Filmde baba ile oğul arasındaki ilişkide görüldüğü gibi bu durum, bu bakış açısı kendinden sonrakilere de aynı şekilde aktarılıyor.

Geçtiğimiz günlerde öğrenci protestoları gündemdeydi biliyorsunuz. İktidar her zamanki gibi bir alicengiz oyunu yapıp bazı öğrenci temsilcileriyle görüşüp, bakın biz öğrencilerin seslerini dinliyoruz demeye getirmişti. Cumhurbaşkanı Gül'le görüşen bir öğrenci temsilcisi, Jaguar marka arabası olduğu ortaya çıkınca beni ötekileştirmeyin diye serzenişte bulunmuştu. Bilinçli insanlar bu açıklamaya bir taraflarıyla güldüler. Filmde de fotoğrafı çekilen çoğunluk işine gelen her kavramı, her olguyu kendi askeri yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor demek istiyorum. Bu çoğunluğa ait olan Mertkan ve babası filmin merkezinde bulunuyor. Aslında çook uzun süredir devam eden fakat AKP Türkiye'sinde artmış gibi gözüken milliyetçileşme-muhafazakarlaşmanın ve kaçınılmaz olarak sığlaşmanın en tipik örneği Mertkan'ın babası. Uzun yıllardır hayranı olduğum Settar Tanrıöver'in mükemmel performansı sayesinde unutulmaz bir karakter oluyor Kemal. Milliyetçi, muhafazakar, cinsiyetçi, bencil, çıkarcı, üçkağıtçı, militarist, konformist, faşist bir karakter. AKP Türkiye'sinde mantar gibi türeyen yeni zenginlerden. Parası var ama kültürel altyapısı yok. Oğlu Mertkan'ı da kendisine benzetmek için elinden geleni yapıyor. İyi bir karakter olarak görülebilecek ama sistem (yani Kemal) tarafından eli kolu bağlanmış olan annenin Mertkan'a söyledikleri ilginç.: böyle duygusuz insanlar nasıl yetiştirebildim. Kemal kendisinde kodlanmış olan ezme, sömürme, yok etme içgüdüleri gereği iktidarını sağlamlaştırmak için her yolu deniyor. Gelelim bir gün bu iktidarın devredileceği Mertkan karakterine. Böyle bir baba tarafından çetin bir kuşatılmışlıkla yetişen Mertkan, filmin başlarında duygusuz, isteksiz, motivasyonsuz silik bir profil çizmektedir. Kankalarıyla AVM'lerde takılan, hayatı boyunca bir kitap okumamış tipik bir günümüz tüketici boş gençlik örneğidir. Annesi kendisine sen zaten hayatta hiçbir şeyi istemedin ki der örneğin. Etrafında dönen hiçbir şey yorumlamadan yaşayan bir hayalet gibidir. Ta ki hayatına aşk girene kadar. Buna ne kadar aşk denir tartışmalı olsa da Van'lı garson kız Gül'le cinsel-duygusal bir şeyler yaşar. Filmi başarılı bulduğum noktalardan biri de burada yatıyor. Günümüz emperyalist güçlerin Türkiye'ye biçtiği rol bir hizmet ve inşaat ülkesi olmak. Sanayi zaten hiç olmadı, potansiyeli olan tarım da AKP politikaları sayesinde öldürüldü, geriye de sayısı 220'yi aşan anlı şanlı AVM'leriyle hizmet ve inşaat sektörü kaldı. Bu iki sektörden gelen Gül'le Mertkan'ın yollarının kesişmesi de anlamlı bir tesadüf olmuş bana göre. Gül'ün etnik kökeni, hadi filmin yapmadığını yapıp telafuz edelim Kürt olması elbette baba Kemal'in iktidarını tehdit edecekti. Allah'a şükür ki Müslüman ve Türk olan ve hayata diğer milyarlarca insana göre 2-0 galip başladığını düşünen Kemal oğlunu Gül'den uzaklaştırmak için her yolu denemekte kararlı görünmektedir. Çok az da olsa vicdanlı görünen Mertkan aslında iyi, doğru ve güzel adına bünyesinde hiçbir şeyi barındırmamaktadır. Peki seçimi ne yönde olacaktır? Bugün bir bira içmek için yaş sınırını 23'e çıkarmaya hazırlanan hükümet, silah bulundurma ruhsatı yaş sınırını 18'e düşürerek nasıl bir Türkiye istediğini açıkça gösteriyor ve filmin sonu da bu gelişmeyle paralel bir şekilde bitiyor. 
Mertkan performansıyla Bartu Küçükçağlayan'a bir parantez açmak istiyorum. İnanılmaz başarılı. Settar'ın aslında son yılların en iyi performanslarından birini göstermesini bile gölgeleyecek kadar başarılı. Mutlaka o da böyle bir insandırı akla getiriyor. 
Bazı ufak tefek karikatür diyaloglar haricinde gerçek bir başyapıt "Çoğunluk". 
 


Çoğunluk film fragmanı (Altın Portakal en iyi film ödülü)
Yükleyen milyonlarinsevgilisi. - Film ve TV kanalındaki diğer videolara göz atın

12 Ocak 2011

"1 Mesaj Alındı" (2008)


Kitschlikler dünyasından bir film daha. Bir gün sinema sever bir genç adam ve onun anti-tarantinocu erkek kardeşi pikniğe giderler. Hiç hesapta yokken, oldukça kısıtlı olanaklarla o anda akla gelen bir projeyi hayata geçirirler. Muhtemelen dünyanın en kısa zamanda çekilen filmi özelliğini koruyan "1 Mesaj Alındı"yı paylaşmak istiyorum. Filmde; karakterin mesaj yazarken geri dönüp silmesi, Türkçe karakteri silmek içindir; çünkü Türkçe karakterle giden mesaj iki katı daha pahalıdır. Burada yönetmenin vermek istediği mesaj: o muhteşem doğal ortamda bile kapitalist insan ne kadar kar edeceğini düşünür. Alakasız konu: bugün bir lise dokuzuncu sınıf öğrencisi "ihmal etmek"in anlamını sordu.

09 Ocak 2011

"The Big Lebowski" gelmiş geçmiş en iyi kara komedi filmidir: aynen öyle abi!

Bir klişe düşmanı olarak elbette son günlerde ağızlardan eksik olmayan aynen öyle kalıbını eleştirecektim. Gerçi ben son günlerde diyorum ama ekşi sözlüğe baktığımda uzun zamandır bu kalıptan şikayetçi olan insanların olduğunu gördüm. Ajda Pekkan da 2008 yılında Aynen Öyle adlı albümü çıkarmış (bu arada şimdi dinledim de ne kötü şarkıymış be!). Sanırım o albümden sonra kullanımda bir artış olmaya başladı. Bu kalıbı kullanan birisini görünce Woody Allen filmlerinde olduğu gibi kadehimi alıp uzaklaşmak istiyorum. Çok okuyan, araştıran, bilimsel düşünen insanımız bu lafı sanki tartışma bitirici, zihinleri berraklaştırıcı bir gösterge gibi kullanıyor. Mesela: x: osuruktan teyyare selam söyle o yare tarzı bir yorum... y: aynen öyle abi...Ve tartışma bitmiştir, bütün soru işaretleri tarihe gömülmüştür. Bu kalıbı eleştirmek için uzun zamandır iddialı bir yoruma ihtiyacım vardı. Dün bana misafirliğe gelen sap grubuyla beraber Coen'lerin başyapıtı "The Big Lebowski/Büyük Lebowski"yi izleyince aradığım iddialı cümleyi buldum. Aslında bu benim filmi dördüncü kez izleyişimdi ama halen izlerken yarılabildiğimi gördüm. Aslında grup içerisinde çok kıl, hiçbir şeyi beğenmeyen, ben komedi filmi sevmiyorum diyen biri vardı. O bile filmi beğendi. Walter'ın akılla ziyan çözüm önerileri ve replikleri, Ahbap'ın inanılmaz umursamazlığı ve salaklığı, Donny'nin çok sempatik saflığı ve neredeyse her karakteriyle her repliğiyle klasik olmuş bir başyapıt. Aynen öyle abi! -the royal we maan-

Gördüğüm en kanlı film


Bu sadece benim yorumum değil bilinen bir gerçek. Sadece final sahnesinde 300 litle sahte kan kullanılmış. Peter Jackson'ı Yüzüklerin Efendisi'ne götüren film olarak da kabul edilir "Braindead" (1992). Yeni Zelanda fonunda geçen bir korku komedi filmi, bir zombi filmi parodisidir. Hayvanat bahçesi görevlilerinin Kafatası adasından Sıçan Maymun'u çalmalarıyla başlar film. Böylelikle 2005 yılında hayata geçirdiği projesinden bildiğimiz King Kong hayranlığını afişe eder Jackson. Sonra "Psycho/Sapık"a göndermeler yapmaya başlar film. Sorunlu bir anne oğul ilişkisi vardır. Babası ölmüş Lionel baskıcı annesiyle beraber yaşamaktadır ve annesi oğlunun ahlaksız kızlarla arkadaşlık yapmasını istememektedir (playing with the filthy girls). Sıçan Maymun tarafından ısırılan anne bir zombiye dönüşür ve birçok korku filminde görebileceğimiz ipin ucunun kaçması vakası meydana gelir. Lionel'in en yakınındakiler birer birer zombiye dönüşürken onlara kıyamayan Lionel mahsende komik ve iğrenç durumlara maruz kalır. Eğlenceli bir film "Braindead". Hem kaba komedi hem de korku ögeleri barındırıyor. Sam Raimi'nin "Evil Dead/Şeytan" ve George Romero'nun da Zombi filmlerinin parodisi olarak kabul edebiliriz. Türün hayranları için gömülü hazine niteliğinde. Hassas bir mideniz yoksa eğlenceli bir 95 dakika vadediyor. Aşağıdaki videoda en iyi sahnelerinden oluşan bir seçki bulunmakta. Tekrar uyarıyorum midesi hassas olanlar için uygun değil.  


Best of braindead - Peter Jackson
Yükleyen Taraaf. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

05 Ocak 2011

İştah açıcı sahneler 6


Bu yazı dizisini epeyce bir zamandır ihmal ettim. Videoları kesmek, biçmek, yüklemek gibi zahmetli bir iş olduğu içindir herhalde. Bugün Bolu gibi bir yerde çok iyi bir Adana kebap yedim. E5 üzerinde, İstanbul yönünde, Çizmeci petrolün yanında Fenerbahçeliler lokali (!) var. İyi Adana kebap yaptıklarını söyleyebilirim. Lezzet durakları listeme aldım kendilerini. Bu Adanayı yerken aklıma Yılmaz Güney'in "Umut" (1970) filmi geldi. Türk sinemasında çığır açan bir filmdir. 1970 yılının koşulları düşünüldüğünde elimizde mükemmele yakın bir film vardır. Aslında Yılmaz Güney'in az sayıda olan toplumcu filmlerinden biridir, belki de en iyisidir. Toplumsal eşitsizlik o kadar naif ve dozunda verilir ki siyasi film diyemezsiniz "Umut" için. Fenerbahçeliler lokalinde Adanayı yerken bu filmdeki Adana kebap sahnesi geldi aklıma. Henüz Adana'da Adana kebap yeme şerefine nail olamadım ama anlatılanlar hiç aklımdan çıkmıyor. Güney'in filmi de Adana'da geçiyor ve adım adım yok olmaya doğru giden arabacı Cabbar'ın hikayesinde dönüm noktası olan define arama macerasının arefesinde, aile kebap yemeye gidiyor. Film siyah beyaz olmasına rağmen ne zaman bu sahneyi görsem ağzım sulanır. Yaşlı kadının yeme sahnesi de beni hep tebessüm ettirir. Paylaşmak istedim. Eylemlerim sürecek..

Fenerliler lokalinde yediğim Adana böyle bir şeydi.

02 Ocak 2011

Feys

Facebook'un hikayesini hepimiz biliyoruz. 2004 yılında Marc Zuckerberg tarafından Harward üniversitesi yurdunda kurulan sanal arkadaşlık sitesi günümüzde bir fenomene dönüşmüş durumda. 500 milyon aktif kullanıcıya sahip ve Türkiye 23 milyon kullanıcıyla Amerika, Endonezya ve Birleşik Krallıktan sonra dördüncü sırada yer alıyor. 26 Eylül 2006'dan sonra herkese açık olan Facebook'a ben yaklaşık bu tarihten bir yıl sonra üye olmuştum. Yani Türkiye'de ve yaşadığım şehirde ilklerden biriyim. İlk zamanlar çok hoşuma gidiyordu. Ne zaman Superwall olayı çıktı yani video, resim paylaşmak mümkün oldu kamyonun freni patladı. Türkçe dil seçeneğinin de mümkün olmasından sonra Recep İvedik'in dediği gibi ipini koparan gelmeye başladı. Bu kadar popüler olmasının sebepleri bana göre: 1- İnsanlarda potansiyel olarak var olan "Rear Window" etkisi, yani gözetleme merakı. Kompleksli ruhun kendisinin yapamayıp da başkalarının yapabildiğiyle ilgilendiği sır değil. Facebook bu konuda çok ucuz maaliyeti olan bir olanak sunuyor insanlara. 2- Facebook'un insanlara yine emek sarfetmeden bir somebody (önemli kimse) olma imkanı sunması. Hayatında kitap kapağı açmamış insanlar bu platformda kanaat önderi gibi hareket edebiliyorlar. Sakız kabından çıkmış sözler, bir sürü anlamsız yorum, bir sürü gereksiz grup sayesinde hayatta bir şey başaramamış insanlar bir topluluğun üyesiymiş gibi kendilerini hissedebiliyorlar. Bilmem kimin bilmem kime verdiği ayar veya kapak cevap türü videolar, nefret söylemini içselleştiren gruplar, iddia ederim şunu şunu yapabilirim tipi topluluklar sayesinde; sistem tarafından iliklerine kadar sömürülen insanlar katarsis yaşamış oluyorlar. Günümüz toplumunun en büyük sorunlarından biri olan sığlaşmanın çok önemli bir enstrümanı olarak görüyorum Facebook'u. Peki bu kadar eleştiriyorsun da sen neden kullanıyorsun feysi derseniz? Kullanmıyorum. Hesabımı kapattım. Facebook hesabı olmayınca insan kendini bir şey sanıyor. Şimdi kendimi somebody hissediyorum diyebilirim. Orada geçirdiğim ve bana hiçbir şey katmayan zamanı artık daha faydalı işlerde kullanabilirim.



Facebook hesabımım David Fincher'ın "The Social Network/Sosyal Ağ"ını izledikten sonra değil önce kapatmıştım. Gelelim filme. Daha önce de bir kaç kere yazmıştım. Biyografi filmlerini genel olarak sevmiyorum; çünkü bu filmlerin bir misyonu oluyor. Ne anlatırsa anlatsın o kişinin etrafında dönüyor her şey. Bütün yan hikayeler, bütün yan karakterler o kişiye bağlanıyor. Biyografi türünden iyi filmler de izledim. "Shine/Parıltı" gibi çok iyi bulduğum örnekler de var ama ben bir Al Capone biyografisi yerine "The Untouchables/Dokunulmazlar" gibi Al Capone'nun bir yerlerinden iliştiği bir filmi tercih ederim. "The Social Network" de Facebook'un kurucusu Marc Zuckerberg'in biyografisi. Senariste göre yüzde yüz gerçek değil. Ama film eveleyip gevelemeden Zuckerberg'e asshole (şerefsiz faşist iki yüzlü) muamelesi yapıyor. Bütün emeği geçenleri 300, 500 milyon dolar verip defeden ve 25 milyar dolarlık Facebook'a sahip olan Zuckerberg, filme göre bu motivasyonu kendisini terk eden kız arkadaşından intikam almak için yapıyor. Bana inandırıcı gelmedi. Dolayısıyla filmin dramatik çatışma anlamında sorunlu olduğunu düşünüyorum. Dünyanın şu andaki en büyük fenomenini yaratan adamın motivasyonunu bu bildik Hollywood (hatta Yeşilçam) numaralarıyla açıklamak kolaya kaçmak değildir de nedir? Yine de ilgi çekici ve sürükleyici bir film diyebilirim "The Social Network" için; fakat bunu Facebook ve kurucusunun şu anda çok büyük bir fenomen olmasına bağlıyorum ben. Imdb Top 250'de ne işi var hala anlayabilmiş değilim? Favori yönetmenlerimden biri saydığım David Fincher'ın ilk dört filmi; "Alien 3/Yaratık 3", "Se7en/Yedi","The Game/Oyun" ve "Fight Club/Dövüş Klübü". Sonrasındaysa galiba sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olacak bir yönetmenin filmografisi değil kanımca. Neyse umudumu kaybetmeyeyim en iyisi. Bu blogda bana ettiğim lafları yalatacak işler çıkmasını gerçekten çok istiyorum ve böyle bir şey olunca belgeliyorum da zaten.

01 Ocak 2011

"Spring, Summer, Fall, Winter...and Spring" (2003)


Güney Koreli mistik yönetmen Kim Ki-Duk'un filmleri beni her zaman heyecanlandırmışlardır. Kim ki bu Duk derseniz; minimalist tarzın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen, tam bir festival yönetmenidir kendisi. Uzakdoğudan korku hariç film izlemeyeceğim yeminime onu dahil etmeyi hiç düşünmemiştim zaten. Bu ilginç isimli filmi de uzun zamandır aklımdaydı. Çocukluğumdan beridir yaşadığım yılbaşı günü ertesi sendromunu atlatmamda çok faydalı oldu. Sesini kıssanız dahi sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film "Spring, Summer, Fall, Winter...and Spring/İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış...Ve İlkbahar". Sanırım bu filmle ilgili ilk bahsetmemiz gereken şey olağanüstü görüntü yönetimi olmalı. O klişe tanıma başvurursak, her sahnesi bir tual olan bir film.  Cennetten bir köşe olarak adlandırılabilecek bir mekanda geçiyor film. Özellikle ilkbahar ve kış mevsiminde kontrast renkler öyle büyüleyici bir şekilde veriliyor ki ağzınız açık kalıyor. İnsanın budist olup o göl evine gidesi geliyor. Bu filmi izlerken Bolu'nun Gölcük'ü aklıma geldi.


2005 tarihli "Bow/Yay" filminde de su kenarında geçen olağanüstü görüntülere yer vermişti Kim Ki-Duk. Gölcük'ü görse bir film çekmeyi düşünür müydü acaba?
Film adından da anlaşılacağı üzere bölümlere ayrılmış durumda. Bir göl evinde beraber yaşayan budist rahip ve ona usta diye hitap eden bir çocuğun başından geçenler mevsimlerle paralel olarak anlatılıyor. İnsan doğasını anlamaya çalışan ve iç huzuru arayan bir film. Masalsı sıfatını bu film için rahatlıkla kullanabiliriz. Bütün Kim Ki-Duk filmleri öyledir zaten. Gözlerden kaçmayan iki soru işareti var filmde. Bunlardan biri filmde kadına biçilen kafa karıştırıcı, doğruluktan çeldirici rol. Seksist bir film olarak değerlendirilebilir "Spring...". Bir diğer nokta da film çekimleri uğruna bazı hayvanlara işkence yapılmış olması hatta bazılarının canından olması. Bunun ufacık bir göl balığı olması bazı insanlarda etki bırakmamış olabilir ama benim gibi hayvan haklarına duyarlı bireylerde tepki oluşturduğu bir gerçek. Bu antipatik yönlerini görmezden gelirsem harika bir film diyebilirim "Spring..." için. Martin Scorsese'nin "Kundun"unu izlerken ne kadar boğulmuşsam, Kim Ki-Duk'un filmini de aynı oranda ilgiyle izledim.

31 Aralık 2010

Yan sanayi "Lethal Weapon", "Tango & Cash", "Se7en"

Türkler tür sineması çekemez. Bu iddiamı bana yalatacak filmi hala ısrarla bekliyorum. Uzun zamandır izlemeyi düşündüğüm "Av Mevsimi"ni nihayet izledim. Etrafında birçok tartışma dönmüş olan bir filmdi. Beğenmeyeceğimi hissediyordum da içimden bir ses acaba diyordu. Bir film buğulu bir sesten bir şiirle başlıyorsa veya bina içinde güneş gözlüğü takan bir karakter barındırıyorsa Allah'a yakın bana uzak olsun. Elbette ki bunlar filmin bütün kusurları değil ama film oldukça fazla kusur barındırıyor bana göre. Kolay olması açısından artılarından bahsetmem gerekirse mesela tüm Yavuz Turgul filmlerinde mevcut olan birazcık kalburüstü görüntü yönetimini sayabiliriz. Hiçbir stand-up'ına gülmediğim ama sinemada zaman zaman beğendiğim Cem Yılmaz'ın birazcık kalburüstü performansını da sayabiliriz. Aç parantez Cem Yılmaz medyada o kadar çok yer alıyor ki ve o kadar farkedilebilirliği var ki onu bir filmde bir rolde görünce seyircide inandırıcılık sorunu oluşmaması çok zor artık. Aynı duyguyu "2 Genç Kız" filminde Hülya Avşar'da da yaşamıştım kapa parantezi. Filmin eksileri: Hasan karakterinin işlevsizliği, genel olarak bütün karakterlerin ,bu kadar uzun süreye rağmen, yüzeysel kalan işlenişi, yan karakter olması beklenilen karakterlerin yavanlığı, bir sürü gereksiz popüler zırva, skin drink çatışma ölme öldürme sahneleri, insanı hüzünlendiren yetersiz Şener Şen performansı, altı üstü popüler bir film olup da bu kadar önemli bir şeymiş gibi caka satması vb. Önceden bu kadar iş yapan filmlerin seyirciyi sinemaya gitmeye teşvik ettikleri için yararlı olduğunu düşünürdüm. Bu düşüncemi gözden geçireceğim. Bu tür kötü taklitler acaba sinemamızı ileriye mi götürüyor yoksa geriye mi? Bir yan sanayi "Se7en"a ne kadar ihtiyacımız var? Olmuyor işte. Taklit etmeye çalıştıkça batırıyoruz. Ama ceplerimiz doluyor diyorsanız diyecek bir sözüm yok. Size Nazan Öncel'in şu şarkısını armağan ediyorum.

Bu arada bu film benim amcamın oğlu Haydar'sız gittiğim ilk filmdi. Kendisiyle uzun süredir devam eden birlikteliğimiz her güzel şey gibi bitti. Zaten bu hayatta güzel olan ne varsa ya zararlıdır ya da biter. Son günlerde şekersiz çay içmeye başladım da oradan biliyorum. Kendisine, ailesine ve tüm Arjantin halkına mutlu seneler dilerim. Blog benim arkadaşım, 370 yazı yazmışım; saçmalama hakkım saklıdır.

30 Aralık 2010

"The Grudge 3" (2009)

Takashi Shimizu: anasını boyayıp babasına satan adam başlıklı yazımda bütün Garez serisini izlemeyi tamamlayınca Toshio'nun veya Kayako'nun lanetine maruz kalacağım gibi bir korkumun olduğundan bahsetmiştim. Seri tamamlandı ve görünürde bir şey yok. Aslında bu kadar kötü bir film olduğunu biliyordum ama seriyi tamamlama adına izledim. Takashi Shimizu'nun sadece yapımcı olduğu filmin yönetmenini anmaya bile değmez. İlk ve tek kronolojik sırayı takip eden Garez filmi olma özelliğini barındıran film, Amerikalıların sevdiği gibi tam bir ekmek yeme projesi. Bir Garez filminde hikayeyi zorlama bulabileceğimi hiç tahmin etmezdim. Bir sürü gereksiz laf kalabalığı ve uyduruk cinayet sahneleri. Gerçekten çok gereksiz bir film. Google'dan bu film için çaldığım megabytelar için özür diliyorum. 

28 Aralık 2010

"A Time for Drunken Horses" (2000)

Son günlerde devam eden iki dil (Kürtçe) tartışmalarını izleyince uzun zamandır aklımda olan "A Time for Drunken Horses/Sarhoş Atlar Zamanı"nı izlemek istedim. Bu uzun süre, İranlı Kürt asıllı yönetmen Bahman Ghobadi'nin bir başka filmi "Turtles Can Fly/Kaplumbağalar da Uçar"ı beş altı yıl önce izlediğim zamandan günümüze kadar olan bir süreye tekabül ediyor. "A Time for Drunken Horses" İran'da gösterime girmiş ilk Kürtçe film, muhtemelen dünyada da öyledir. Filmin dilinin Kürtçe olması filmin belki de en az önemli olan özelliği; çünkü tıpkı "Turtles Can Fly" gibi "A Time..." da kısıtlı imkanlarla nasıl muhteşem filmler çekilire çok iyi bir örnek. Bu iki film her yerde birlikte değerlendirilir. Kamerasını çevirdiği insanlardan tutun da dayanılmaz dram yüküne kadar bir çok ortak noktası vardır. Daha önce izlediğim Abbas Kiarostami filmlerinin aksine Ghobadi sineması umuttan hiç söz etmiyor. Sınırlı sayıda olan mizah ögeleri bile filmin dayanılmaz dram yüküne katkıda bulunuyor. İnsanların yaşadığı sefalet oldukça çıplak bir şekilde gösteriliyor. Tamamı amatör oyunculardan oluşan kadro kendi hayatlarını kamera önünde yaşamaya devam ediyorlar. "Turtles Can Fly"da olduğu gibi "A Time..."da da oldukça sempatik bir karakter var. "Turtles Can Fly"da Satellite'nin doldurduğu sempatik karakter boşluğunu bu filmde özürlü Madi karakteri dolduruyor.

Gerçekten çok etkileyici bir dram ve çok güçlü bir sinematografi.Tam bir sinema olayı diyebiliriz "A Time..." için.

25 Aralık 2010

"Four Rooms" (1995)

Herkesin fikrine değer veren bir insan olarak, 16 yaşındaki bir movie-buff öğrencimin tavsiye ettiği bir filmi izlemiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Tam da Tarantino'nun yönetmen olmadığı ama dahil olduğu projelerle ilgili bir yazı yazmayı düşünürken bu filmi izlemiş olmak da iyi oldu doğrusu. Allison Anders, Alexandre Rockwell, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino tarafından çekilen, bir otelde Noel gecesi yaşanılanları anlatan dört kısa filmden oluşuyor "Four Rooms/Dört Oda". Filmin ilk saniyesinde görülen Miramax logosu zaten beni etkilemek için çoğu zaman yeterli oluyor. Bağımsız filmlere verdiği destekle tanınan bu şirketin logosunun yanında Tarantino'nun "A Band Apart" logosu da eklenince film maça 1-0 önde başlıyor benim için. Tim Roth tarafından canlandırılan kat görevlisi Ted'in dört farklı odada yaşadığı uçuk kaçık hikayeler ard arda sıralanıyor. Sanırım yapımcılar en az sempatik olanından en çok sempatik olanına doğru bir sıralama yaptıklarını düşünmüşler fakat bence en sempatik olanı Rodriguez'in çektiği üç numaralı film. Buradaki absürd mizah dozu hayli tatmin edici diyebilirim. Filmin en zayıf halkasının bir numaralı bölüm olduğunu düşünüyorum. Tarantino'nun çektiği bölüm ise yine bolca diyalog barındırıyor. Eski filmlere, yiyeceklere, içeceklere, arabalara bol bol referans yapılıyor. Kaç kere f**k kelimesinin geçtiği yine sayılamıyor. Grafik şiddet yine bir yerlerden bulaşıyor ve tam bir Tarantino filmi izlemiş oluyorsunuz. Tim Roth'un aşırı mimikli oyunculuğu da dezavantaj olarak düşünülebilir ama her şeye rağmen hoş bir işbirliği diyebiliriz "Four Rooms" için.

23 Aralık 2010

"Due Date" (2010)

Haftasonları bana maç izlemeye gelen bir sap misafir grubum vardır. Dört kişilik çekirdek kadro bazen 10-15 kişiye ulaşabilir. İşte bu dört kişilik çekirdek kadroyla, geçen hafta maç çok sıkıcı olduğu için bir film izleme kararı aldık. Seçtiğim film Todd Philips'in 2009'u kasıp kavuran filmi "The Hangover/Felekten Bir Gece"siydi. En büyük artısı sürekli şaşırtmak olan bu filmi ikinci kez izleyince aynı etkiyi almak mümkün olmadı tabi. Bu arada, aynı yönetmenin "The Hangover"ın en dikkat çekici karakterini canlandıran Zach Galifianakis'le Robert Downy Jr.'u bir araya getirdiği film "Due Date/Git Başımdan"ı izledim sinemada. Bir yol filmi olması, tuvalet edebiyatına yer vermesi, zorda kalan karakterler barındırması gibi özelliklerinden dolayı birçok kaynakta "The Hangover"ın devam filmi diye lanse edildi "Due Date". Gerçek bu şekilde değil; çünkü"The Hangover Part II" adıyla Todd Philips zaten şu anda devam filmini çekmekle meşgul. "Due Date" üzerimde beklediğim etkiyi yaratmadı diyebilirim. Özellikle filmin ilk yarısı ritmini bulma konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyor. Diyaloga dayanan bir mizah anlayışı var ama bu diyaloglar da zeka parıltısına sahip olmadığı için film güdük kalıyor. İkinic yarıdaysa film daha bir "The Hangover"a benziyor ve bir durum komedisine dönüşmeye başlıyor. Zack kendisinden beklenen asshole'lukları yapmaya başlıyor fakat yine de film kurtarılamıyor. Son tahlilde tam bir patlamış mısır filmi. Arkadaşlarla bir aktivite gerçekleştirelim diyorsanız gidebilirsiniz.  


DUE DATE: Trailer. Watch more top selected videos about: Entertainment, Zach Galifianakis

17 Aralık 2010

"I'm a Cyborg, but That's OK" (2006)

Güney Kore'li yönetmen Chan-wook Park'ın ilginç isimli filmi "I'm a Cyborg, But That's OK/Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil" uzun zamandır aklımdaydı. Bazı yazılarda sıradışı imgelemelerle(?) dolu olduğunu okumuştum ve evet Uzakdoğucu kızlarca en çok tutulan filmlerden biriydi. Neredeyse ilk defa bir filmi izlemeyi yarım bırakıyordum. Belki de o kadar da sıkıcı bir film değildir de bu aralar canımın biraz sıkkın olmasından dolayıdır bu inanılmaz işkencenin sebebi. O 105 dakika geçmek bilmedi. En son Tarkovsky'nin "Andrey Rublyov"unda bu kadar zorlanmıştım. Neyse, bir daha onaylamış bulunuyorum ki Uzakdoğu dramaları, aşk filmleri, sanat filmleri, komedi filmleri bana göre değil. Bundan sonra çok iyi övgüler okumadığım sürece, korku dalı hariç Uzakdoğu filmlerinden koşarak uzaklaşıyorum.

15 Aralık 2010

Bana göre milenyumun en iyi 15 filmi


Sinema dergisinin yaptığı anketle ilgili düşüncelerimi yazarken ilerleyen günlerde benim en iyi 15 film listemi yayınlayacağımı yazmıştım. Bu listeyi hazırlamak kolay olmadı. İlk başta elimde 21 film olduğunu gördüm ve zor bir eleme sürecinden sonra ancak 15'e indirebildim. Elediğim diğer altı filme de acıyorum; fakat hayat bu...Birileri klübe girer, birileri giremez. Arşivimden sekiz ve üstü not verdiğim filmleri seçerek bu listeyi hazırladım ve ilginç bazı istatistiklerle karşılaştım. İstatistiklerle uğraşmayı çok severim bu arada. O yüzden bu aralar futbolda Barcelona takımını takip etmeyi çok seviyorum. Mesela geçen haftaki maçta 938 pas yaptılar. Konuyla ilgili ilginç bir yazı için tıklayınız. Neyse biz konumuzdan fazla uzaklaşmayalım. Nedir bu karşılaştığım ilginç istatistikler? Sinemada beni en çok etkileyen dönemin 70ler olduğunu sanıyordum, meğer ben 90larcıymışım. Arşivimde 70lerden 114 film mevcutmuş. Sekiz ve üstü not verdiğim film sayısı 44, yani yüzde 38. 80lerde durum 148'e 62, yani yüzde 41. Bu yazının konusu olan milenyum dönemi (2000-2010) film sayısı 418 ve sekiz ve üzeri not alan film sayısı 134, yani yüzde 32. Ve 90lar yüzde 47'lik oranla birinci. 223 film ve çok iyi film notu alan film sayısı 107. Yani 2007'de AKP'nin aldığı oy oranına eşit. Şüphelenmeli miyim? Ben yine konudan sapmadan şu listeye başlayayım en iyisi...  

15- "The Hangover/Felekten Bir Gece", Todd Philips, 2009.
İzlediğim zamanda gaza gelerek "The Big Lebowski"den bile daha iyi tanımını geri alıyorum şu anda ama gerçekten beş dakika rahat bırakmayan bir film. Nasıl senaryo zanaatçılığı yapılıra tokat gibi bir cevap. Bu da fazla lümpen bir tanım oldu da neyse. Yarılacaksınız.

14- "Memento/Akıl Defteri", Christopher Nolan, 2000.
Benim gibi bulmaca, bilmece çözmeyi pek sevmeyen birinin bu filmi çok tutması ilginç aslında. Hala Nolan'ın en sevdiğim filmi olma özelliğini sürdüren "Memento", zihin jimnastiğinin sinemada babası sayılabilecek bir film. Tarkovski'nin "Stalker/İzci"siyle atışır bana göre.

13- "3-Iron/Boş Ev", Kim Ki-Duk, 2004.
Korku olmayan en sevdiğim Uzakdoğu filmidir "3-Iron".Bu filmi Bin-Jip adıyla duymuş olabilirsiniz. Takipçilerim bu konudaki görüşümü bilirler. Tekrarlamayayım. Olağanüstü hikayesi ve insanı sinir edecek kadar iyi olan minimalist görüntü yönetimiyle büyüleyici bir film. Bir Güney Kore filminde Arapça bir şarkı inanılmaz bir etki yaratıyor desem hadi canım der misiniz?


Gafsa  de Natasha Atlas
Yükleyen saphir18. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

12- "The Pan's Labyrinth/Pan'ın Labirenti", Guillermo Del Toro, 2006. 
Faşizm ancak bu kadar etkili anlatılabilirdi. Fantazi ve acı gerçekleri bu kadar iyi harmanlayan başka bir film daha bilmiyorum. Sinemanın bir büyüsü varsa bu film o büyüyü tüm hücrelerinize üflüyor olmalı. Şu ana kadar izlediğim en iyi İspanyol filmi diyebilirim.

11- "Uzak", Nuri Bilge Ceylan, 2002.
Sanat filmine burun kıvıranlardansanız, bu filmde dört beş dakika boyunca bir adamın sigara içme sahnesi olduğunu hatırlatayım da uzak durun. Konuşmak yerine göstererek anlatmayı tercih eden filmlerden "Uzak". Aslında farkında olmadan her gün onlarca kez karşımıza çıkan iletişimsizlik üzerine çok ilginç tezleri var. Basitliğin görkemini yakalamada kendisini alt edebilecek çok az film vardır bana göre. 

10- "LOTR/Yüzüklerin Efendisi", Peter Jackson, 2001-2003.
Burada bir esnaflık örneği sergileyerek bir üçlemeyi tek bir film gibi aldım. Aşağıdaki etiketler bölümünde Listeleme kültürü'ne tıklarsanız bunu daha önce de yaptığımı görürsünüz. Başlı başına bir sinema fenomenidir bu üçleme. Çok şey söylemeye lüzum yok bence.

9- "Amerose Perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler", Alejandro Gonzalez Inarritu, 2000.
Meksikalı yönetmen Inarritu'nun adıyla özdeşleşen kesişen hayatlar tarzı filmlerin en ünlüsü. Bu tarzı aslında 1989 yılında Jim Jarmusch "Mystery Train/Gizemli Tren"le başlatmış oluyor fakat nedense altın ayı ödülü hep Inarritu'ya verilir. Yine de "Amores Perros"a laf yok. Bir Latin Amerika destanı. Yürüyen karizma derler ya işte öyle bir film.

8- "Sonbahar", Özcan Alper, 2008.
İzleyip en çok etkisinde kaldığınız film diye geyik muhabbetleri vardır ya, sanırım "Sonbahar" böyle bir kategoride benim için başlara oynayabilir. Bu filmi izleyebilmek için Ankara'ya gittiğimi hatırlıyorum da bir daha izlemek için hala neyi bekliyorum merak ediyorum doğrusu. İşte sinema bu olmalı dedirtecek cinsten bir film benim için.

7- "Requiem for a Dream/Bir Düş İçin Ağıt", Darren Aronofsky, 2000.
Formalist sinemanın en yetkin örneklerinden biri. Gördüğüm en sağlam medya eleştirilerinden biri. Göze şırıngayla bir şeyler enjekte ediyor, daha ne yapsın? Bir canlı bomba adrenaline sahip desem abartmış olmam herhalde.

6- "Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan", Michel Gondry, 2004.
Sinema dergisi yazarlarına göre yedinci sırada olan film benim listemde altıncı sırada. O yazıda da değindiğim gibi, genç kızlarla üzerinde en çok fikir birliğine ulaştığımız şey bu film. Hayır, hayır posterini Facebook profil fotoğrafım yapmayı düşünmüyorum.

5- "Hero/Kahraman", Yimou Zhang, 2002.
Çin tarihinin en önemli filmi olan bu film bir sinema şaheseridir. Çok toplumsal sorunlara parmak basmayan, antik çağlarda Çin'de geçen bir kahramanlık öyküsüdür. Hatta çoklarına göre evet bir Karete Filmi'dir. Çocukluğu bu filmlerle birlikte düşler dünyasına dalarak geçmiş biri olan ben, karete filmlerinin şahını elbetteki listeme koyacağım. Görsellikteki başarısı öyle böyle değil.

4- "Sin City/Günah Şehri", Frank Miller, Robert Rodriguez, 2005.
Kusursuz denebilecek stilize bir anlatım tarzı vardır "Sin City"nin. Çizgi roman uyarlamalarının en başarılı bulunanıdır. Yılan hikayesine dönen devam filmi bir türlü gelmedi. Bir zamanlar Imdb'de Rodriguez sayfasında ha çekti ha çekecek gibi gözüken "Sin City 2" filmi şu anda gözümemektedir. Israrlar bekliyoruz.

3- "Kill Bill", Quentin Tarantino, 2003-2004.
Yine esnaflık yaparak iki filmi tek filmmiş gibi listeye aldım. Bu yazıda da tekrarlıyorum: bu filmi izlerken uyuya kalan erkek kardeşim bana bir şey olursa mezarıma gelmesin. Bir tuhaflık magnum opus'u.

2- "Mulholland Dr./Mulhollan Çıkmazı", David Lynch, 2001.
Yazarların listesinde de ikinci sırada yer alan film benim de ikinci sıramda yer almış. Her şey günlük gülistanlık olduğu için ve hiçbir problem olmadığı için hayattan sıkılan İskandinav ülkeleri halklarına her gün bu filmi izletmek etkili olabilirdi diye düşünüyorum. 

1- "Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek", Clint Eastwood, 2004.
Milenyum filmleri içerisinde beni en çok etkilemiş, bana göre en iyi film Eastwood şaheseri "Million Dollar Baby"dir. Sinemada çokça işlenen kaybetmek ve kazanmak üzerine epik bir drama. Gösterime girdiğinde Sinema dergisindeki eleştirisinde, Murat Emir Eren'in Eastwood'dan Sert Bir Kroşe başlığını hatırlıyorum. Listesinde 13. sıraya koymuş "Million Dolar Baby"yi. O başlık beni çok etkilemişti ve izlemeden filmin 10 numara bir film olduğunu biliyordum. Yanılmadım.

14 Aralık 2010

"Little Big Man" (1970)

80li yıllarda hem Galatasaray hem de Fenerbahçe'de futbol oynamış kısa boylu futbolcu İlyas Tüfekçi'nin lakabı, Arthur Penn'in bu filminden gelmektedir. Beni, jeneriğini bile sonuna kadar izlettirecek kadar etkilemiş bir film olan "Dances with Wolves/Kurtlarla Dans" (her MHP kurultayında bazı gazeteler bu başlığı atarlar) filmine benzeyen bir şeyler bulabilme umuduyla filmi izlemek istedim. "Dances with Wolves"taki epik drama yükünü bu filmde bulmak imkansızdı; çünkü "Little Big Man/Küçük Dev Adam" bir kara mizah westerni. Her iki filmin de ortak teması Kızılderelilerle bağ kuran beyaz bir adam..Kızıldereliler bilindiği üzere klasik western filmlerinde vahşi yaratıklar olarak resmedilirler. 1970 gibi klasik yıllara çok da uzak olmayan bir yılda, Kızılderelilerin insani yönleriyle ilgilenen bir film çekilmesini dikkate değer buluyorum. Son günlerde Türkiye'de oldukça yüksek perdeden dile getirilmeye başlanan tarihimizle yüzleşelim çağrılarına bakınca, bu filmde kullanılan Kızıldereli soykırımı gibi ifadeler buradan manidar görülüyor. 19. yüzyıl boyunca yaklaşık 20 milyon Kızıldereliyi sistematik bir biçimde yok eden Amerika gibi bir ülkede çekilen bir filmde, soykırım lafı kullanıldı diye yer yerinden oynamıyor; çünkü onlara tarih dersi adı altında bir yığın palavra anlatılmıyor (lütfen ezberden slogan sallayacağınıza, biraz çok yönlü okuma yapınız). Amerikan devletinin yeryüzündeki en az masum devlet olduğunu düşünüyorum doğrusu ama bu yönleri hoşuma gitti. 10 yaşından itibaren Kızıldereliler tarafından yetiştirilen Jack Crabb'in (soyada bak) bir beyazlarla bir kızılderelilerle beraber süren uzun yaşam öyküsünü işliyor "Little Big Man". Uzun demişken IMDB Trivia (önemsiz bilgiler) bölümünden okuduğuma göre Dustin Hoffman bu filmdeki performansıyla bir Guinness rekoru sahibi. Bir karakterin 17. ve 121. yaşlarındaki halini birden canlandırarak bu geniş aralıktaki rekorun sahibi. 121. yaşındaki bir insanın ses tonunu verebilmek için de bir saat boyunca ciğerlerini yırtarcasına bağırmış.

Bu harika metod oyunculuk gösterisini izlemenizi tavsiye ederim. Filmin en güçlü yanı Hoffman'ın performansı. En zayıf halkası da güya Kızıldereliler kendi dillerinde konuşuyorlar ama bingo İngilizce konuşuyorlar. "Dances with Wolves" bu ucuzculuğa kaçmamıştı. Bence günümüzde bir karakteri konuştuğu dilde değil de İngilizce konuşturan hiçbir film büyük sanat eseri olamaz.

11 Aralık 2010

Takashi Shimizu: anasını boyayıp babasına satan adam

Sinema tarihine baktığımda Alfred Hitchcock'un 1934 tarihli "The Men Who Knew Too Much/Çok Şey Bilen Adam" adlı filmini 1956 yılında aynı adla yeniden çektiğini, Michael Haneke'nin 1997 tarihli "Funny Games/Ölümcül Oyunlar"ı 2007 yılında "Funny Games U.S/Ölümcül Oyunlar" adıyla yeniden çevirdiğini, Türkiye'dense Memduh Ün'ün 1958 tarihli "Üç Arkadaş" adlı filmi 1971 yılında yeniden çektiğini hatırlıyorum. Japon yönetmen Takashi Shimizu'dan başka aynı projeyi üç defa hayata geçiren başka bir yönetmen bilmiyorum. Aslında bir yeniden çevrim olan John Carpenter'in tüyler ürperten filmi "The Thing/Şey" (1982) adlı filmin yeniden çevirileceğini okumuştum bir yerlerde. O gerçekleşirse aynı filmi üçüncü defa vizyona çıkmış olacak ama dediğim gibi üçünü de hayata geçiren başka biri bilmiyorum.
Beeeeeeaaaaaaaa!!! Hiç Garez filmi izlediniz mi? Ben altı tane izledim. Öncelikle filmin adından başlayalım. Ju-On olarak da bilinir Garez filmleri. Ju Japonca curse (lanet) anlamına gelen kelimenin, On da grudge (garez)  anlamına gelen kelimenin ilk heceleriymiş. O halde filmin İngilizce adının Cur-Gru, Türkçe adının da Lan-Ga olması lazım da neyse. Tüm Garez filmlerinin dayandığı temel mantık şu: bir adam karısını (resimdeki Kayako) ve oğlunu (resimdeki çocuk Toshio) vahşi bir biçimde öldürür ve olayın geçtiği eve gelen herkes veya her aile bu nefrete maruz kalırlar. Bütün Garez filmleri bir kişinin adıyla anılan bölümlerden oluşur ve o bölüm de o kişinin akıl almaz tedirgin edici atmosferde Toshio ve Kayako tarafından korkutulması üzerinedir. Serinin hikayesi 2000 yılına gidiyor. Takashi Shimizu video piyasası için bir film çeker. Film The Curse (Ju-On, Lanet) olarak adlandırılıyor. Bu ilk film de temel Garez yapısı üzerine kuruludur. Filmin kulaktan kulağa yayılan başarısı üzerene Shimizu aynı yıl "The Curse 2"yi çeker. Bu filmin ilk yarım saati birinci filmden bazı bölümlerin aynısı olup geri kalanı yeni bölümler şeklindedir. Bu projenin tuttuğunu gören Shimizu, filmleri sinemada gösterime sokmak üzere tekrar çeker. 2002 yılında "The Grudge/Garez", 2003 yılında "The Grudge 2/Garez 2" gösterime girer. Filmler gösterime girer girmez Sam Raimi (Örümcek Adam'ların yönetmeni) filmlerin haklarını satın alır. Ve altyazı okumayan tembel ve salak Amerikan halkı için 2004 yılında İngilizce "The Grudge" ve 2006 yılında "The Grudge 2" projeleri Shimizu tarafından hayata geçirilir. Bu iki film de aslında Japonya'da geçer ama karakterler Amerikalıdır ve İngilizce konuşmaktadırlar. Ben seriyi tersten takip ettim. Dört beş sene önce 5. ve 6. filmi izlemiştim. Geçen hafta son zamanlardaki Japon korku filmi merakımın etkisiyle şunların bir de Japon versiyonlarını izleyeyim bari diyerek 3. ve 4. film izledim. Sonra bunların da aslında bir video versiyonları olduğunu öğrenince 1. ve 2. filmleri izledim. Filmleri pek birbirlerinden ayırmıyorum. Hepsi de beni bazı konularda yeterince tatmin etti, bazı konularda ise memnun etmedi. Memnun etmediği konular: tüm Uzakdoğu filmlerinde yaşadığım sorun olan tiplerin ve isimlerin birbirlerine çok benzemesinden dolayı dikkat dağılması sorunu. Kioto, Kayako, Kazmao, Küreko...Hepsinin dışı görünüşü ve ses tonları da çok benzeş olduğu için kağıt kalemle not tutmadan bu filmleri izlemek zor. Japon korku filmlerinde mantık arama işini uzun zaman önce bırakmış olmama rağmen Garez serisinin mantıksızlık konusunda Halka serisine veya Cevapsız Arama serisine tur bindirdiğini söylemeliyim. Beni tatmin eden konulara gelirsek, bir korku filminden beklediğim birinci özellik olan tekinsiz atmosfer yaratımı konusunda bütün Garez filmleri sınıfı geçti. Hele o merdivenler yok mu? Tavan araları...Açılan kapılar...İnsanda müthiş bir soğukluk ve tedirginliğe sebep olan, fazla aydınlık olmayan evler, işyerleri...Bazı karakterlerin anlaşılmaz tavırları, özellikle Toshio'nun tedirgin edici bakışları falan bütün bunlar Garez serisini benim için unutulmaz kıldı. Özellikle 3. ve 4. filmin çok tedirgin edici bulduğumu söylemeliyim. Mutfaktan ayva almaya bile zor gittim mesela. Bira eşliğinde izlemek zorunda kaldım bazı filmleri. 2009 yılında gösterime giren "The Grudge 3" var. Yönetmen Shimizu değil ve Toshio ve Kayako rollerinde başkaları oynuyor. Ve Amerika'da geçiyor. Seriyi tamamlama adına izlerim belki ama çok kötü olacağını şimdiden seziyorum. Bir batıl inancım da seriyi tamamlayan herkesin bu gareze maruz kalacağı yönünde..Bakalım göreceğiz. Beeeeeaaaaaaa!


   

09 Aralık 2010

Yeşil cadde holiganları buluşuyor


İçimden bir ses, spor ve taraftarlık üzerine mükemmel bir film olan "Green Street Hooligans/Holiganlar"a ve sirk gösterisi devam filmi "Green Street Hooligans 2/Holiganlar 2"ye konu olmuş ezeli West Ham United ve Millwall rekabetinin seneye aynı ligde devam edeceğini söylüyor. Bu hafta itibariyle West Ham United İngiltere Premier Lig'de sonuncu. Küme düşmeye en yakın aday. Takip ettiğim kadarıyla işler hiç iyi gitmiyor West Ham klübü için. Film sayesinde ezeli rekabetin rezil tarafı imajı üzerine yapışıp kalan Millwall takımıysa İngiltere Championship liginde onuncu sırada. Play-off oynamaları için en az altıncı olmaları lazım ve altıncıdan sadece beş puan gerideler. Bana seneye ikisi de Championship'te buluşurlar gibi geliyor. Dilerim ikisi de çok başarılı olur ve Premier Lig'de buluşurlar. O zaman bizler de televizyondan bu adrenalin şölenine tanık oluruz. Zira Championship Türkiye'de yayınlanmadığı için karşılaşmalarını izleme şansımız olmayacaktır.

05 Aralık 2010

Milenyumun en iyi 15 filmi

Merkez Dergi Grubu'nun çıkarttığı Sinema dergisi, yazarlarına 2000lerin en iyi 15 filmini seçtirdi. Daha önce okurlarına son 15 yılın en iyi filmlerini seçtirmişti. Ben bizzat kendim kişisel olarak (!) bu tür listeleri incelemeyi severim. Elbette itirazlar olacaktır. Ama yine de koskoca eleştirmen adamların bir bildiği vardır. İlerleyen günlerde yayınlayacağım kendi listemden şu anda beş film görebildim. Buyrun liste:

15- "Le Pianiste/Piyano Öğretmeni", Michael Haneke, 2001.
Haneke'nin en yapı bozucu hatta sinema tarihinin en yapı bozucu filmlerinden biri. Tuhaf karakter yaratımında 10 numara (bu arada bu 10 numara kullanımı şu aralar gençlik arasında çok yaygın. Ota buna 10 numara 10 numara diyorlar. Ağustos ayında İstanbul'a arabasını almaya gittiğim şahıs lastik 10 numara, yakıt tüketimi 10 numara, performans 10 numara, kaporta 10 numara...Kahrolsun klişeci zihniyet). "Amelie" için ayy çok güzelll yorumunu yapanlar, uzak durun.

14- "Lost in Translation/Bir Konuşabilse", Sofia Coppola, 2003.
Bu filmle ilgili o kadar iyi eleştiriler okumuştum ki bulabilmek için Ankara'nın diviksçilerinde yıllarımı harcamıştım. Çok iyi bir filmdi ama listeme girmez sanırım. Film amaçladığının aksine ben de müthiş bir Tokyo'ya gitme isteği uyandırmıştı.

13- "Lat den ratte komma in/Gir Kanıma", Tomas Alfredson, 2008.
Listede izlemediğim tek film. Aslında uzun zamandır aklımdaydı, bu listeden sonra izlemek şart oldu.

12- "The Return/Dönüş", Andrei Zvyaginstev, 2003.
Rusların Yeni Tarkovski olarak kabul ettikleri ismini yazması zor olan yönetmenin ilk filmi. Her sahnesi tablo gibi olan (biliyorum bazıları bu laftan sonra filmden uzaklaştı) film çocuk oyuncu yönetiminde de çok üstün. Zamanında filmle ilgili bir şeyler yazmıştım.

11- "Hable con ella/Konuş Onunla", Pedro Almadovar, 2002.
Almadovar'ın en sevdiğim filmi. Oldukça özgün hikayesi ve etkileyici oyuncu performanslarıyla çok şey vaad eden bir film.

10- "LOTR: The Fellowship of the Ring/Yüzük Kardeşliği", Peter Jackson, 2001.
LOTR'yi üçleme olarak alsalardı itirazım olmazdı. Ben öyle yapacağım. Söyleyecek söz var mı? Tarihin gördüğü en iyi üçlemelerden.

9- "Dancer in the Dark/Karanlıkta Dans", Lars von Trier, 2000.
Björk gibi bir dünya starından bu kadar inandırıcı bir kaybeden yaratmayı başarabildiği için takdir etmişimdir "Dancer in the Dark"ı. Filmin dram yükü de kaldırılacak gibi değilken, bana en uzak tür olan müzikale kayması benim için filmin tek eksiği. Şu anda çok iyi hatırlamıyorum ama müzikal sahneler eğer karakterin hayalinde gerçekleşiyorsa söylediğimi geri alıyorum.

8- "Children of Men/Son Umut", Alfonso Cuaron, 2006.
En büyük itirazım bu filme. Gerek bu listede gerekse de Imdb Top 250'de ne işi olduğunu hala çözebilmiş değilim. Bir iki seneye kadar Top 250'den gidecektir ama maalesef bu listede baki kalacak. 

7- "Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan", Michel Gondry, 2004.
Genç kızlarla üzerinde en çok fikir birliğine vardığımız mevzu bu filmdir herhalde. Bu filmi elde etmek için de iyi mesai harcamıştım zamanında. Gelmiş geçmiş en iyi indie'lerden.

6- "Kill Bill: Vol 1", Quentin Tarantino, 2003.
Ben bir insan tanıyorum, bu filmi izlerken uyuyakaldı. Tanımaktan öte, o kişi benim erkek kardeşim. O gün bugündür görüşmüyoruz kendisiyle. Bana bir şey olursa mezarıma da gelmesin.

5- "Memento/Akıl Defteri", Christopher Nolan, 2000.
Hell, yeah! Nolan da Yeni Kubrick olarak algılanmya başlandı artık. En sevdiğim Nolan filmi. Çok iyi bir zihin jimnastiği mi bakmıştınız?

4- "Spirited Away/Ruhların Kaçışı", Hayao Miyazaki, 2001.
Miyazaki en çok ihmal ettiğim yönetmenlerden biri. Trt'de çıkan Japon çizgi filmlerini anımsattığı için olmalı. Bu adamda bir derinlik var eminim. Zamanında çok iyi değerlendiremediğim bu filmi bir daha izlesem yeni bir şeyler keşfedeceğim, eminim.

3- "There Will Be Blood/Kan Dökülecek", Paul Thomas Anderson, 2007.
Daniel Day-Lewis'in destansı performansı eğer bu filmi milenyumun en iyi üçüncü filmi yapmışsa itirazım var. Nice oyuncu destanları var bunun gibi. Onun dışında evet çok iyi bir epik sinema örneği ama bronz madalya alacak kadar değil kanımca.

2- "Mulholland Dr./ Mulholland Çıkmazı", David Lynch, 2001.
Beni şimdiye kadar en korkutan sahne bu filmde yer alıyor. Akıllara ziyan yönetmenden akıllara ziyan bir film. Gerçekten 10 numara. "Lost Highway/Kayıp Otoban"la beraber bana feleğimi şaşırtmışlardı zamanında. "Blue Velvet/Mavi Kadife"yi de unutmayalım.

1- "In the Mood for Love/Aşk Zamanı", Wong Kar-Wai, 2000.
Bu filmi de yıllarca diviksçilerde arayıp da bulamayınca ümidimi kesmek üzereydim. Ankara'da alakasız bir yerde dvdsini görünce almıştım. Devam filmi "2046"yla beraber ben de hayal kırıklığı yaratmış iki filmdir. Bu listede birinci olması daha da büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. İkisine de yedi vermiştim zamanında. Genç kızların bayıldığı bir film olan "In the Mood for Love", özentili görüntü yönetimi ve ilginç hikayesiyle izlenilebilir bir film ama bence milenyumun en iyi filmi kesinlikle değil.

04 Aralık 2010

"The Driller Killer" (1979) ve "American Psycho"yu (2000) yeniden izlemek

En son keşfettiğim yönetmen olan Abel Ferrera'nın filmlerini kronolojik sıraya göre izlemek isteğimden dolayı açılışı bu ilk normal (!) filmiyle yaptım. Ferrera aynı zamanda başrolde oynuyor. New York'lu ressam Reno'nun adım adım deliliğe doğru evrilmesinin kitsch öyküsü. Filmin başlarında sıradan bir New Yorker gibi duran Reno, kulak tırmalayan bir müzik eşliğinde giderek bir seri katile dönüşür. Benim izlediğim versiyonunun görüntü ve ses yönetimi çok kötü olduğu için filmden pek bir zevk alamadım. Ayrıca "The Driller Killer/Matkapçı Katil" basbayağı kötü bir film; ancak Abel Ferrera'nın nasıl bir sinema peşinde olduğuyla ilgili ipucu veriyor. Yani New York'ta geçen bağımsız suç öyküleri. İnsanın karanlık tarafıyla ilgilenen bir sinema anlayışı. Nereden okuduysam bir sitede bu filmin ve Brian De Palma'nın "Body Double/Sahte Vücutlar"ının, "American Psycho/Amerikan Sapığı"nın favori filmleri olduğu yazıyordu. "American Psycho"yu arşivcilik yıllarımın başlarında izlemiştim ve henüz "Psycho/Sapık"ı, "The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği"ni ve "The Texas Chainsaw Massacre/Teksas Katliamı"nı (1974) o dönemde izlememiş olduğum için bu filmden de pek bir şey anlamamıştım ve altı gibi düşük bir not vermiştim. Bu filmde kaliteli bir şeyler olduğunu seziyordum ve tekrar izlemek istiyordum. "The Driller Killer" buna vesile oldu. Filmin hiçbir yerinde ne "The Driller Killer"dan ne de "Body Double"dan bir iz yok. Bir tek sahnede Patrick Bateman'ın egzersiz yaparken televizyonda "The Texas Chainsaw Massacre"ın sonundaki manyak sahnenin oynadığını görüyoruz. Sanırım o vurgular film için değil de kitap için yapılmış olmalı. Filme dönecek olursak her kaliteli seri katil filminde olduğu gibi "American Psycho"da da destansı bir oyunculuk performansı var. İsmi fena halde Norman Bates'i çağrıştıran Patrick Bateman rolünde Christian Bale akıl almaz bir performans sergiliyor. Zaten filmin bir yerinde Ed Gein'den bahsederek yukarıda saydığım seri katil filmleriyle olan akrabalığını açığa çıkarıyor. Çok tuhaf bir karakter olan Bateman da görünürde elit bir New Yorker'dır. En iyi arabalara binip en güzel kadınlarla beraber olmaktadır ve işinde oldukça başarılı. Oldukça zengindir ve çok çekici bir fiziğe sahiptir. Ama filmin çok başarılı bir şekilde işlediği üzere o da tıpkı "The Driller Killer" gibi adım adım deliliğe doğru yol almaktadır. İnsanlıkla bağlantısını filmin ilerlediği dakikalara paralel olarak kaybeder. Etrafında kendisinin sahip olduğundan daha iyi bir özelliğe sahip olan herkesi öldürmek ister. Şu sahnede kendisinden daha iyi karta sahip olan meslektaşını nasıl kısakandığına bir bakar mısınız?



21. yüzyılın en iyi 100 romanı arasında sayılan kitabı okuyanlar filmin kitapta anlatılanın az bir bölümünü yansıtabildiğini düşünseler de bence olağanüstü bir film "American Psycho". Bazen insanda Amerikan Sapığı olma isteği uyandıran insan iki yüzlülüklerine cepheden saldırıyor. Bale'in performansının insanda bu adam seri katil olmalı duygusu uyandırması da cabası. Stilize görüntü yönetimi ve filmi daha da tuhaf yapan kıl mizah anlayışıyla avangard bir film. Mutlaka izleyin. Devam filmi "American Psycho 2: All American Girl" ise hatırladığım kadarıyla bir sirk gösterisi kıvamındaydı ve şimdilik tekrar izlemeyi düşünmüyorum. 

28 Kasım 2010

En iyi 10 şerefsiz performansı


Anti-kahramanlarla ilgili listeyi hazırlarken bir de kötü adam listesi hazırlama fikri bende oluştu. Bu şerefsiz kötü adamlar (assholes) her filmde olmasına rağmen bazıları seyircide infiale yol açacak denli unutulmaz olurlar. Neredeyse sokakta görseniz kafa göz dalacak gibi hissedebilirsiniz kendinizi. İşte benim listem:


10- Latso (Ned Beatty ses)

Film: “Toy Story 3\Oyuncak Hikayesi 3”, Lee Unkrich, 2010.

Bu listeyi uzun zamandan beri hazırlıyordum ve dokuz filmde tıkanmıştım. Bir türlü onuncu şerefsizi bulamıyordum. Geçenlerde “Toy Story 3”ü bir daha izlerken kendimi şerefsiz Latso, şerefsiz Latso diye tekrarlarken buldum. İnsanlıktan değil oyuncaklıktan nasibini almamış bu ayı, “Toy Story 3” gibi sevgi dolu bir filmde bile bu kadar itici olmayı başarabiliyorsa demek ki başarılı bir asshole performansıdır diye düşündüm.

9- T-1000 (Richard Patrick)

Film: “Terminator 2: Judgement Day\Terminatör 2”, James Cameron, 1991.

Dokuz numaradaki şerefsiz performansı bir insana değil bir robota ait. “Terminator 2”daki T-1000’in akıllara ziyan performansını ve kötülük işlemek için harekete geçmiş inanılmaz azmini nasıl unutabiliriz ki? Aslında gayet yakışıklı bir adam olan Richard Patrick’in o tedirgin edici bakışları ve donuk yüz ifadesi izleyicide nefret duygusu oluşmasında gayet etkili olmuştu. Robert Rodriguez’in “The Faculty\Fakülte” isimli filminde de benzer bir performansı vardı Patrick’in. Kendisini “New York’ta Beş Minare”deki karikatür zenofobik polis rolünde görünce nereden nereye demekten kendimi alamadım.

8- Kemal (Ufuk Bayraktar)

Film: “Ali’nin Sekiz Günü”, Cemal Şan, 2009.

İşte benim adamlarımdan biri. Ve benim gördüğüm biri. Bugünlerde “Ezel” (bütün yerli diziler kötüdür) adlı dizide rol almaya başlayarak benim gözümdeki efsane statüsünü yerle bir etmişse de, Ufuk Bayraktar ilginç fiziğinin ve toplumsal altyapısının avantajlarını perdeye yansıtmayı başarabilmiş bir oyuncudur. Cemal Şan’ın Sekiz Gün üçlemesinin son ayağında gerçekten iğrenç bir adamı canlandırır. Ağzı bozuk, kötü niyetli ve asalak bir tiptir Kemal. Toplumdaki çürümüşlüğün çok başarılı bir yansıması. Bu filmi izlettiğim bir arkadaşın kendisine şerefsiz diye hitap ettiğini duymuştum.

7- Özel Dedektif Loren Visser (M. Emmet Walsh)

Film: “Blood Simple\Kansız”, Joel Coen, 1984.

Coen kardeşlerin bu ilk filmi mükemmel bir kara film parodisidir. Kardeşlerin neredeyse tüm filmlerinde işlenecek olan suçu yüzüne gözüne bulaştırma (botching a crime) teması bu ilk filmde de işlenmektedir. Coen’lerin film gramerini oluşturan suça bulaşan aptal ve beceriksiz; yetersiz ama uyanık karakter çatışması bu filmde de mevcuttur. Bu aptal da inanılmaz kötü olan özel dedektif Visser’i kiralar. Tosbağa arabası ve Teksas’lı Cumhuriyetçilerin taktığı şapkayla ve kaçınılmaz olarak Güneyli aksanıyla inanılmaz sinir bozucudur Visser. Abazandır. Bir an önce geberip gitmesini ister seyirci. Fena halde bir daha izleyesim geldi şu anda.

6- Eugen Thiess (Peter Chatel)

Film: “Faustrecht der Freiheit\Fox ve Arkadaşları”, Rainer Werner Fassbinder, 1975.

Fassbinder evreninin en tipik eserlerinden olan “Faustrecht der Freiheit”da da inanılmaz kötü bir karakter var. Filmde Fassbinder tarafından canlandırılan Franz karakteri ayak takımına ait bir eşcinseldir. Fassbinder’in camp estetik anlayışı sonucu kendisine lotodan para çıkar ve sınıf atlamış olur. Burjuva bir aileden gelen ve ekonomik çıkmazda olan Eugen, Franz’la eşcinsel bir birlikteliğe başlar ve kendisini her anlamda sömürmeye başlar. Eugen’in sofistike dünyasının büyüsüne kapılmış olan Franz bir oyuncağa dönüşmüştür artık. Eugen’in sömürgen, şerefsiz, iki yüzlü adam performansı mutlaka görülmeli.

5- Dwight Hansen (Robert De Niro)

Film: “This Boy’s Life\Bu Çocuğun Hayatı”, Michael Caton-Jones, 1993.

Birçokları tarafından Leonardo DiCaprio’nun başarılı performansıyla hatırlansa da ben “This Boy’s Life”ı DeNiro’nun şerefsiz performansıyla hatırlarım. Bu listede üvey babanın olmaması imkansızdı; çünkü üvey babalar sanat eserlerinde çoğunlukla mutsuzluk kaynağı olarak resmedilirler. Buradaki DeNiro performansı da seyircide tiksinti uyandıracak kadar başarılı. Fiziksel şiddetin yanında dayanılmaz bir psikolojik şiddet uyguluyor Dwight. Neredeyse her sözcüğü bir psikolojik şiddet aracı. En mülayim adama bile bela okutturacak bir şerefsiz performansı DeNiro’dan.

4- Amon Goeth (Ralph Fienness)

Film: “Schindler’s List\Schindler’in Listesi”, Steven Speilberg, 1993.

Listede yukarılara tırmandıkça filmlerin dramatik boyutlarının da yükseldiğini görüyoruz. Tarihteki en şerefsiz insanlar Naziler olduğuna göre bu listede birkaç tane (?) Nazi görmemiz çok doğal. Spielberg’in epik dramında bir Nazi subayı var ki kötülükten yanına yaklaşılmaz. Onun o kampta spor olsun diye insanları dürbünlü tüfekle öldürme sahnesi izleyen herkeste inanılmaz boyutlarda nefret duygusuna sebep olmuştur eminim. Tip olarak da bu tip rollere gidebilen bir oyuncu olan Fiennes’in Amon Goeth performansı unutulmaz nitelikte.

3- Hemşire Ratched (Louise Fletcher)

Film: “One Flew Over the Cuckoo’s Nest\Guguk Kuşu”, Milos Forman, 1975.

Bir sinemasevere böyle bir liste hazırlıyorum sence kim vardır desem, ilk önce Hemşire Ratched’ın adını verirdi herhalde. Son zamanlarda çok yaygın bir kullanım olan 10 Numara bir film “Guguk Kuşu”. Melek yüzünün aksine faşizan duygulara sahip Hemşire Ratched, hastaları inim inim inletiyor. İnanılmaz psikolojik ve fiziksel işkence metotlarına sahip Ratched’ın adı acaba Amerikan filmlerinde hep kötü insana atfedilen rat\sıçan kelimesini mi çağrıştırıyor? Bence birebir kan emici düzeni çağrıştırıyor filmde. Tam bir klasik.

2- Doktor Rusu (Ion Sapdaru)

Film: “4 luni, 3 saptamani si 2 zile\4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”, Cristian Mungiu, 2007.

Romen bir arkadaşıma bu filmden bahsettiğimde hemen konuyu kapatmaya çalıştığını gözlemlemiştim. Buradaki doktor Rusu karakterinin kötülüğü bir yana filmin kendisi insanı bayağı sarsıyor. Komünist rejimin çözülmeye başladığı 90lı yıllarda Romanya’da geçen filmde inanılmaz şeyler oluyor. Görünüşte sıradan birine benzeyen Rusu karakteri o kadar çirkinleşiyor ki insanlığınızdan utanıyorsunuz. Tekrar uyarıyorum filmin dram yükü çok çok ağır.

1- Albay Hans Landa (Christoph Waltz)

Film: “Inglorious Basterds\Soysuzlar Çetesi”, Quentin Tarantino, 2009.

Annnnd, Oscar goes to Waltz. Waltz gerçekten bu rolle Oscar aldı. Tabi ben onu bir numaraya Oscar aldığı için değil inanılmaz başarılı bulduğum için aldım. Tarantino’nun bu mizah yönü de bir hayli fazla olan filminde bu kadar nefret uyandırmak çok büyük iş diye düşünüyorum. Kendisinin de içinde olduğu bir hayli komik sahne olmasına rağmen, Waltz seyircide müthiş bir tedirginlikle karışık nefret duygusu uyandırıyor. Sinemadan çıkıp eve giderken ya bu adama yakalanırsam diye düşünmeden edemiyorsunuz. Filmin sonunda layığını bulması seyircide bir rahatlamaya sebep oluyor. Müthiş bir performans.

Bir hafta sonra gelen düzeltme: Gerardo Taracena'yı unutmuşum. Çok pişmanım.