Yılmaz Güney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yılmaz Güney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Kasım 2011

"Missing" (1982)

Ödül törenleri, ödül alıp verme gibi etkinlikleri yanlışlasam da bu topraklara gelmiş en sükseli sinema ödülü 1982 yılında Cannes'da alınan Altın Palmiye ödülüdür diyebilirim. "Yol" adlı film bu ödülü almıştır. Çoğu insan "Yol"u Yılmaz Güney'in filmi olarak bilir. Kendisi de zaten sahneye çıkıp, yumruğunu havaya kaldırark bu ödülü almıştır ama filmin yönetmen hanesinde Şerif Gören'in adı yazmaktadır. Filmlerin sahipleri yönetmenler olduğuna göre ben de "Yol"a Şerif Gören filmi demek istiyorum ama herkes biliyor ki filmin asıl sahibi Yılmaz Güney. "Yol" aslında bu ödülü tek başına almadı. Politik sinemanın önemli temsilcilerinden kabul edilen, Yunan Costa Gavras'ın "Missing/Kayıp" filmiyle paylaştı. Çok uzun zaman önce TRT 2'de izlemeye niyetlenmiştim ama televizyondan film izleyemediğim için yarım kalmıştı. Filmi nihayet izleyebildim ve politik sinemanın, siyasi gerilimle arkadaşlık eden yetkin bir türüyle karşı karşıya olduğumuz belirtebilirim. Zaten birinin arandığı başarılı filmleri çok severim. "The Lady Vanishes/Bir Kadın Kayboldu", "Flightplan/Uçuşplanı", "Körebe" hemen aklıma gelen filmler. Film 1973'te Şili'de gerçekleştirilen askeri darbeyi fon olarak kullanıyor. Sol eğilimli Amerikalı gazeteci ve eşi Şili'de bulunuyorlar ve adam kayboluyor. Gazetecinin sağ-liberal görüşlere sahip babası Amerika'dan geliyor ve kovalamaca başlıyor. Jack Lemmon'ın oynadığı sağ-liberal babadaki karakter çözülmesi özellikle başarılı. İlk başlarda Amerikan otoritelerine s***r çeken gelinini eleştiriyor ama sonra fakında olmadan, yaşadığı umutsuzluğun da etkisiyle, kendisi de neredeyse bir aktiviste dönüşüyor. Gazetecinin eşi rolünde Sissy Spacek de oldukça etkileyici. Çok değil beş sene önce oldukça etkileyici bir liseli kız rolü (Carrie/Güna Tohumu) gerçekleştirdikten sonra bu ağır rolün altında hakkıyla kalkmayı başrıyor. Gavras'ın gerilimli atmosfer yaratmada ve dolayısıyla darbe ortamını hissettirmede oldukça başarılı olduğunu da es geçmeyelim. Türkiye'de neredeyse 12 Eylül filmi gibi bir janrdan bahsedilir. Bu filmler içerisinde darbeyi hakkıyla işleyen bir filme ben rastlamadım. Trajikse en az Latin Amerika darbeleri kadar trajik ama bunu hakkıyla resmedecek filmler çekemiyoruz. "Missing" bu açlığınızı dolduracaktır. 12 Eylül için; anarşi artmıştı, Atatürkçü generaller de yönetime el koyarak akan kanı durdurdu mu diyorsunuz? Veya 13 Eylül günü şükür namazı kılanların bugün nasıl iktidarda olduklarını anlamak mı istiyorsunuz? "Missing" bu konuda oldukça gerçekçi argümanlar geliştiriyor.

05 Ocak 2011

İştah açıcı sahneler 6


Bu yazı dizisini epeyce bir zamandır ihmal ettim. Videoları kesmek, biçmek, yüklemek gibi zahmetli bir iş olduğu içindir herhalde. Bugün Bolu gibi bir yerde çok iyi bir Adana kebap yedim. E5 üzerinde, İstanbul yönünde, Çizmeci petrolün yanında Fenerbahçeliler lokali (!) var. İyi Adana kebap yaptıklarını söyleyebilirim. Lezzet durakları listeme aldım kendilerini. Bu Adanayı yerken aklıma Yılmaz Güney'in "Umut" (1970) filmi geldi. Türk sinemasında çığır açan bir filmdir. 1970 yılının koşulları düşünüldüğünde elimizde mükemmele yakın bir film vardır. Aslında Yılmaz Güney'in az sayıda olan toplumcu filmlerinden biridir, belki de en iyisidir. Toplumsal eşitsizlik o kadar naif ve dozunda verilir ki siyasi film diyemezsiniz "Umut" için. Fenerbahçeliler lokalinde Adanayı yerken bu filmdeki Adana kebap sahnesi geldi aklıma. Henüz Adana'da Adana kebap yeme şerefine nail olamadım ama anlatılanlar hiç aklımdan çıkmıyor. Güney'in filmi de Adana'da geçiyor ve adım adım yok olmaya doğru giden arabacı Cabbar'ın hikayesinde dönüm noktası olan define arama macerasının arefesinde, aile kebap yemeye gidiyor. Film siyah beyaz olmasına rağmen ne zaman bu sahneyi görsem ağzım sulanır. Yaşlı kadının yeme sahnesi de beni hep tebessüm ettirir. Paylaşmak istedim. Eylemlerim sürecek..

Fenerliler lokalinde yediğim Adana böyle bir şeydi.

26 Ekim 2009

Ben Öldükçe Yaşarım" (1965)


80li yıllarda, vidyocudan iki kere kiraladığım, Hong Kong yapımı karate filminin de adı Ben Öldükçe Yaşarım'dı. Bruce Lee'ye benzeyen bir adamı başrolde oynatıp, üçüncü dünya ülkelerine Bruce Lee filmi diye yutturulan onlarca, belki yüzlerce filmden biriydi. Ben Öldükçe Yaşarım (Duygu Sağıroğlu, 1965) Yılmaz Güney'in en çok merak ettiğim filmlerinden biriydi. Kaynaklarda çok olumlu şeyler okumuştum. İncelikli bir sinema dili olduğundan; yalın, naif bir dramatik yapısı olduğundan bahsedilirdi. Ben de bu filmi görmeyi çok istiyordum; nihayet internet forumlarının birinden bulabildim. O dönem filmlerinden çok farklı bir samimiyeti var filmin. Bugün karikatür gibi duran bazı sahneler ve diyaloglar barındırsa da o dönemin filmlerinin epeyce ilerisinde, samimiyetiyle inandırıcı olabilen bir film. Erken dönem Yılmaz Güney filmlerinin bütün özelliklerini barındırıyor. Çok güzel de bir tema müziği var.

1951 doğumlu Selma Güneri gerçekten iyi bir oyuncu olduğunu bu filmde kanıtladı ve Altın Portakal aldı.

Aslında kötü bir oyuncu olan Yılmaz Güney, bu filmde Selma Güneri'yle etkileyici bir uyum yakalamıştı.

Saçlı Tuncel Kurtiz: benim tanıştığım tek sinema oyuncusu olan Tuncel Kurtiz, erken dönem Yılmaz Güney filmlerinin bir çoğunda rol almıştır.

Film çekilirken yalnızca 15 yaşında olan Selma Güneri'yle bu sahneleri çekmek nasıl mümkün olabildi? Bugün böyle bir şey yapmanız mümkün değildir.

Anne rollerinin unutulmaz oyuncusu Şükriye Atav, bu filmde de Yılmaz Güney'in annesini oynamıştır. 1971 tarihli Umutsuzlar (Yılmaz Güney) filminde Yılmaz Güney'e gömme sahnesi çok etkileyicidir. İbrahim Tatlıses aynı sahneyi, yine Şükriye Atav'la ismini hatırlayamayacağım bir filmde taklit etmiştir.