29 Ocak 2010

Bundan sonra Eti Hoşbeşçiyim

Ben bir gofret insanıyımdır. Bu zamana kadar favorilerim tabi ki Ülker Dokuzkat ve ardından da Halk Küp Gofretti. Fındıklı Eti Hoşbeşle yeni tanışmamıza rağmen birbirimizi hemen benimsedik. Artık favorim bu. Şiddetle tavsiye ederim. Hadi sinemadan bahsetmeden geçmeyeyim. Kutsal Damacana 2: İtmen (Korhan Bozkurt, 2009) birinci filmin sevimliliğine rağmen çok kötü bir film.

Bundan sonra Jim Jarmuschçuyum

Hep adını duyardım da ilk filmini izlemek bugüne nasip oldu. Jim Jarmusch Amerikan bağımsız sinemasının en bilinen, en takdir edilen yönetmenlerin biri. Filmcilik konusunda dik bir duruşu var. Ticari kaygılardan tamamen uzak kalan, hayatın güzelliklerinin küçük ayrıntılarda yattığını düşünen birisi. Stranger Than Paradise (Cennetten de Garip, 1984) tipik bir Jim Jarmusch filmi. Macar asıllı Willi'nin teyzekızı Eva Budapeşte'den New York'a gelir ve 10 gün Willie'nin evinde kalır. Bir sene sonra Willie ve Eddie Cleveland'a Eva ve teyzesini ziyarete gider. Üçüncü bölümde ise Willie, Eddie ve Eva cennete yani Florida'ya gider. Film üç bölümden oluşuyor görüldüğü üzere. Her bir bölümde küçük ayrıntılar, olağanüstü güzel diyaloglar filme karakterini veriyor. Bağımsız, yol ve küçük ayrıntı filmi.. Daha ne isterim! Dört ana karakterden diğer küçük rollere kadar bu filmdeki oyunculuklar inanılmaz başarılı. Hepsi filmin ruh halini kavrayabilmiş ve ona göre oynuyorlar. Stranger Than Paradise aslında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen fakat çok şey anlatan filmlerden. Filmle ilgili bahsetmek istediğim diğer bir konu da modern zamanlarda siyah-beyaz çekilen filmlerle ilgili bir sorunum var. Eski siyah-beyaz filmleri çok sevmeme rağmen bu tavırı anlamakta zorlanıyorum. İnandırıcılıktan uzak buluyorum bu filmleri. Tabi yönetmenin asıl amacı inandırıcılıktan uzaklaşıp, yabancılaşma efekti yaratmaksa ona bir şey diyemem; ancak bu film renkli çekilseydi daha iyi olurdu kanısındayım. Özür: filmi çekmeye Wim Wenders'ın Der Stand der Dinge (Nesnelerin Durumu, 1982) filminden arta kalan parçalarla başlanılmış. O film de siyah-beyaz. En yakın zamanda bu filmi de izleyeceğim. Bu aralar Jim Jarmusch ve Rainer Werner Fassbinder filmlerine yoğunlaşacağım.

27 Ocak 2010

"Avatar" sinemada devrim yapıyor mu?

Söz konusu devrim görsellik alanında ise yüzlerce kez evet. Hikaye anlamındaysa devam eden tartışmaları takip ediyorsunuzdur. Hikaye anlamında devrim nasıl yapılır bunu da biraz düşünmem lazım gibi geliyor bana. Mesela Woody Allen Annie Hall (1977) filminde kameraya bakıp konuşunca, veya Michael Haneke Funny Games'te (Ölümcül Oyunlar, 1997) kasedi geri sarma hareketi yapınca, veya Lars Von Trier Dogville'de (2003) dekordan bağımsız bir film çekince hikaye anlatımında devrim yapmış kabul edildiler. Avatar (James Cameron, 2009) böyle bir devrim yapmıyor; ancak görsellik açısından çıtayı şu anda koyulabilecek en yüksek seviyeye koyuyor. Üstelki filmi bir di bir sinema salonunda izlememe rağmen böyle düşünüyorum. Böyle bir dünyayı hayal etmek ve bunu perdeye yansıtmak gerçekten zor iş. Tıri di'de bir daha izlerim fırsatını bulursam.

"Başka Dilde Aşk" (2009)

İlgi çekici bir film. İlksen Başarır'ın (kadın olduğunu düşünüyorum) bu ilk filminde kalburüstü bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Duyma engelli bir erkekle, çağrı merkezinde çalışan bir kızın imkansız gibi görünen aşkı. Bence iletişim veya iletişimsizlik üzerine çok şey söylemeye müsait özgün bir hikayesi vardı filmin ama bu başarılamamış. Film sevimli sıfatını hak etse de çarpıcı, etkileyici, düşündürücü, sarsıcı olmayı başaramıyor. Duyma engelli çocuk rolündeki Mert Fırat'ın oyunculuk performansı filmin en büyük avantajı. Diğerleri orta karar eşlik ediyorlar. Sinemada filmi izlemeye gelen kısa boyalı saçlı, gözlüklü, geniş kalçalı ve ceepeye oy veren kadınlar aradıklarını buldular mı bilmiyorum ama ben fazla bulmadım.

26 Ocak 2010

"Alice Doesn't Live Here Anymore" (1974)

Benim 70ler Amerikan sinemasını ne kadar sevdiğimi takipçilerim bilirler. Sağ tarafta yer alan etiketler kısmında "70ler" bölümüne tıklarsanız, 70lerle ilgili önceki yazılarıma bakabilirsiniz. Bu döneme karakterini veren, onu etkileyen yönetmenlerden biri ve meşhur "neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk" sözünün sahibi Martin Scorsese (Sıkorsaysi okunur) Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976) filmiyle bilinir en çok. Yönetmenin hayranları, Taxi Driver'dan önce Mean Streets (Arka Sokaklar, 1973) adlı çok güzel bir filminin de olduğunu bilirler. Bu filmdeki başarısı kendisine Alice Doesn't Live Here Anymore'u (Alice Artık Burada Oturmuyor, 1974) çekme şansını getirmiştir. Kariyeri boyunca maço erkek dünyasını anlatan Scoresese'nin kahramanı kadın olan tek filmidir Alice. Yönetmen seçimi aşamasında "Kadınlar hakkında ne biliyorsun?" sorusunu: "Hiçbir şey, fakat öğrenmek isterim" diye yanıtlamıştır Scorsese. Film, o dönemin genel ruh hali içerisinde yine bir kaybeden Amerikan rüyası kurbanını konu alıyor. Alice'i Ellen Burstyn canlandırıyor. Requiem for a Dream'deki (Bir Düş İçin ağıt, Darren Aronofsky, 2000) Sara rolüyle hatırlansa da çok, Alice rolüyle Oskar aldığı, ondan önce de The Exorcist'te (Şeytan, William Friedkin, 1973) Linda'nın annesini oynadığı çok bilinmez. İşte resimleri...


Evlenmeden önce şarkıcılık yapan, evlenince bu hayatı bırakan, 12 yaşında sorunlu bir evlat sahibi, aradığını bulamamış, erkeklerden yana şansız; ancak yine de onlarsız yapamayan bir kadındır Alice. Filmde Alice'in hayatına giren erkeklerden ilki tabi ki kocası. Resimde de görüldüğü üzere ayı karakterli bir adamdır kocası. Yatak odasında bile sigara içer ve şiddete meyillidir. Aralarında her türlü iletişim de sıkıntılı bir vaziyettedir. Filmin hemen başlarında adam bir trafik kazası sonucu ölür ve Alice eski kariyer yaptığı yere doğru oğluyla gitme işinde koyulur. Ağlasa, zırlasa da bu ölüme çok da üzülmez Alice; çünkü bir bakıma o eski güzel günler tekrar gelecektir.

Hedefe varmak için paraya ihtiyaç vardır. Yolda bir kasabada kendine bir şarkıcılık işi bulur Alice. Bir motele yerleşirler oğluyla. Amerikan filmlerinde, şu motellerin nasıl işlendiklerine dair de bir yazı yazmalıyım. Amacına ulaşma yolunda güçlü bir kadın portresi çizmek isteyen Alice, İki üç dakika direnç göstermesine rağmen, hayatına yine bir erkek sokar. Gencecik bir Harvey Keitel, Ben rolüyle harikalar yaratır filmde. Bu adam da hayırsız çıkınca, çok zor bulduğu şarkıcılık işini bırakıp kasabadan ayrılmak zorunda kalır Alice ve oğlu.

Yol üstündeki bir kasabada bir garsonluk işi bulur Alice. Bayan garsonlarla ilgili yazımı haklı çıkarır derecede bir hayat geçiren Alice, yine hayatına bir erkeği sokar. Çiftçi David onun için sakalını kesecek kadar ona değer veriyor gibi gözükse de sonuçta yine Alice'e kendi düşündüğü hayatı yaşatmaya heveslidir.

Çok sevdim bu filmi. İsmi zaten "ben iyi bir filmim" diye bağırıyor. Çok iyi bir karakter çözümlemesi. Olağanüstü başarılı diyaloglar barındırıyor. Oyunculuklar destansı bir yalınlıkta. Yaşasın Scorsese bakış açıcı, yaşasın Actor's Studio elemanları. Filmde hoş sürprizler de var. Mesela 12 yaşında bir Jodie Foster.

Kısacık rolüne rağmen, filmdeki en sempatik karakterlerden biri Audrey rolüyle Jodie Foster. Bir oğlan çocuğu gibi giyinmesi acaba ilerideki...

Şu arkadaki gözlüklü kızı tanıdınız mı?

Başta Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986) olmak üzere bir çok David Lynch filminden tanıdığımız Laura Dern de bu filmde çok kısa gözükerek, filmi daha çok sevmeme sebep oldu.

21 Ocak 2010

Çeviri hatası 4

"Executive Producer" film jeneriklerinde sondan üçüncü veya dördüncü yazılan kişidir. En son yönetmenin, ondan önce yapımcının, ondan önce de bazen senaryo yazarının bazen de "executive producer"ın adı yazar. "Producer" veya "producers" olarak adlandırılan kişiler, filmin sahipleri anlamına gelir. Bu kişi veya kişiler filmin finansmanını karşılayarak, filmin mal sahibi oluverirler. Hepimizin bildiği üzere bu kişiler sıklıkla filme müdahele ederler. Örneğin bunlardan sıkılan yaratıcı yönetmenler, biraz paralanınca kendi yapım şirketlerini kurarlar ve tabiri caizse bir daha kimsenin ağız kokusunu çekmezler (Tarantino). "Executive producer" ise yapımcının para karşılığı görevlendirdiği kişidir. Bu kişi filmin eli kolu olup her türlü işle ilgilenir. Sette söz sahibi olan adamdır. Film ekibi ve yapımcı arasında bir köprü görevi görür, yani kısaca çok önemli bir kişidir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı tartışma yaratmaktadır. Bana en doğrusu idari yapımcı gibi geliyor. O yüzden Bornova Bornova'da (İnan Temelkuran, 2009) kullanılan ve bire bir çeviri olan yürütücü yapımcı kelimesinin iğreti durduğunu düşünüyorum. Yanlış olduğunu söyleyemeyiz ama kulağa hoş gelmiyor. Bu arada film başarılı bir bağımsız kıvamında. Samimi, gerçekçi, ayrıntılar yakalamada başarılı, iddiasız ama ne dediğini bilen bir film. Takip edeceğimiz bir yönetmenimiz daha oldu. En kısa zamanda filmografisinin yarısını oluşturna Made in Europe'u (İnan Temelkuran, 2007) izlemek istiyorum.

17 Ocak 2010

"Silent Night, Deadly Night" (1984)

Yönetmenliğini Charles E. Sellier Jr.'in yaptığı Silent Night, Deadly Night'ın (1984) Türkçe adı ne olabilir acaba? "Sessiz Gece, Ölümcül Gece" tam çevirisi; ancak Bir Baltaya Sap Olmak, Dede ile Balta, Baltalı Noel Baba, Baltayı Vurdum Şahdamardan falan da olabilir. Amerika'da dindar çevrelerin nefretini kazanmış bu film, uzun süre yasaklanmıştı fakat ardından 4 devam filmi çekildi. Hepsi de berbat filmlerdir diye tahmin ediyorum; çünkü birinci film zaten çok kötü. Filmin tartışma yarattığı nokta, noel baba figürünün eli baltalı bir katil olarak lanse edilmesi. Bu durumun çocuklar üzerinde kötü etki bırakacağı varsayılmış. Bence de film yapma ayağına her şey perdeye yansıtılmamalı. İnsanların hassasiyetlerine özen gösterilmeli. Özellikle de çocukların olumsuz etkilenebileceği imgelerden kaçınılmalı. Yani sınırsız özgürlükten yana değilim. Film çok kötü gerçekten. Tipik bir 80ler B tipi korku filmi. Özentisizce yapılmış her şey. Gore (kan) oranı fazlasıyla tatmin edici; ancak zeka pırıltısından eser yok. Bu arada sinemayla alakalı değil ama Kuveyt liginde Kazma diye bir futbol takımı varmış.

16 Ocak 2010

"Angst essen Seele auf" (1974)

Bir yazımda, başlığında das, auf gibi kelimeler olan Alman filmlerini sevdiğimi söylemiştim ve bu filme değinmek gerektiğini söylemiştim. Angst essen Seele auf (Ali: Korku Ruhu Yer, Rainer Werner Fassbinder, 1974) Sinema dergisinin "Gömülü Hazineler" bölümü sayesinde haberdar olduğum bir filmdi. Filmin adında kasıtlı olarak bir dilbilgisi hatası yapıldığını öğreniyoruz. Bu kasıtlı hatanın amacı filmin kitschliğinin kabul edildiğini belirtmek. Gerçek hayatta Fassbinder'in sevgilisi olan El Hedi ben Salem'in canlandırdığı Ali adlı Faslı bir Arabın, Emmi adlı yaşlı bir Alman kadınıyla yaşadığı sıradışı ilişki ve evlilik üzerine bir film bu. Baştan aşağı kaybedenlerin filmi. Oldukça ağır ve rahatsız edici bir hüznü var filmin. İnsanı en naif, en savunmasız aynı zamanda en zalim yanından yakalıyor. Tayfun Pirselimoğlu'nun 2008 tarihli filmi Rıza'yla benzer olduğunu düşünüyorum.

Bu ne ya!

İşte yine karşımızda bir ekmek yeme projesi var. Futbol bloglarının gözde filmi Green Street Hooligans'ın devam filmi Green Street Hooligans 2'yi (Yeşil Cadde Holiganları 2, Jesse V. Johnson, 2009) izledim. Bloglar daha bu filmi izleyemediği için pek bahseden yok; ancak benden tavsiye izlemesinler. Kimse izlemesin. İlk filmdeki Dave'i hapse atıp oradaki Millwall'lı mahkumlarla çatıştırıyor film. İşlevsiz küfüre gülmeyen ben (Yahşi Batı), işlevsiz şiddet kullanımını da beğenmedim. Oyunculuklar, diyaloglar, hikaye, futbol sahneleri, hepsi berbat. Çok çok çok kötü bir film.

"Up" (2009)

Pixar'ın 10. filmi Up (Yukarı Bak, Pete Docter, Bob Peterson) üç boyutlu gösterilen ilk Pixar animasyonu oldu. Çok seveceğimi biliyordum filmi. Bende neredeyse, Pixar boş iş yapmaz gibi bir fikir oluşmaya başladı. Ne de olsa; Oyuncak Hikayeleri, İnanılmaz Aile, Ratatuy, Canavarlar, Vol-İ, Nemo gibi çok iyi filmler yaptılar. Pixar'ın sırrı şirinlikten geçiyor. Her filmden önce gösterilen meşhur fragmanındaki o lamba ne kadar şirin değil mi? Up'daki yaşlı adam ve küçük çocuk da şirinlikten nasiplerini fazlasıyla almışlar. Diğer önemli rollerden birini oynayan uçan ev de fazlasıyla şirin. Olağanüstü güzel görüntüler barındırıyor Up. Artık iyi bir animasyonda olmazsa olmaz olan, başarılı aksiyon sahneleri de var. Hikaye gidişatında az da olsa sorunlar olduğunu düşünüyorum ben. Filmin sonlarına doğru, yaşlı adam ve çocuğun gösterdiği performansın biraz inandırıcılıktan uzak olduğunu söyleyebilirim. Belki de filmin formülü budur. Saklı cenneti arayana kadar her şey rüya gibi, onu bulup da hayalkırıklığına uğrayınca filmin kimyası da bozuluyor. Acaba filmin yaratıcıları da mı kendilerini kaptırdı o sahte cennete? Up, 2009'un en iyi filmi olarak lanse edildi ve Cannes filmi festivalinin açılış filmi oldu. O kadar olmasa da çok iyi bir film var karşımızda.

10 Ocak 2010

"Yahşi Batı" (2009)

Bir şey itiraf edeyim mi? Ben hiç Cem Yılmaz stand-up'ı izlemedim sayılırım. Hiç gülmeyeceğim diye bir korku barındırdığımdan, yıllardır izlemekten uzak dururum. Televizyon programlarındaki espirileri de beni güldürmez, hatta gülmeye şartlanmış onca insanın onun dediği her şeye gülmesi bende garip duygular uyandırır. Elbette ki Her Şey Çok Güzel Olacak (Ömer Vargı, 1998) Türk sinemasında yapılmış en iyi kara komediydi, Hokkabaz (Cem Yılmaz, Ali Taner Baltacı, 2006) iyiydi, G.O.R.A (Ömer Faruk Sorak, 2004) fena değildi; ancak A.R.O.G (Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz, 2008) çok kötüydü, Yahşi Batı (Ömer Faruk Sorak, 2009) çok çok kötü. Cem Yılmaz'dan ümidimi kesmek üzereyim. Bütün büyük prodüksiyonlarda sınıfta kaldı bana göre. Çok şey yapayım derken hiçbir şey yapamıyor. İddiasız filmlerde ise başarılı oluyor. Bence kendisine bu yönde bir yol çizmeli ama işte o kadar kolay değil bu işler. Yani nasıl anlatsam ki? Eğri oturup doğru konuşalım, bir Cem Yılmaz filmini niçin izlersiniz? Gülmek için. Bir insanın gülmek için bir film izlemesini çok doğru bulurum ve eleştirmem; fakat bu Yahşi Batı'da bir kere bile evet bir kere bile gülemedim. Bir de benim bu bir şeyleri ti'ye alan filmlere karşı genelde bir alerjim vardır zaten. Ti'ye alacağına daha iyisini yap derim.
Eski filmciler "ama bizde o teknik imkanlar yoktu, o yüzden o ..oktan filmleri çektik" derler. Şimdiki sinemacıların bu özrü de kalmadı. O halde ben sorarım, o kadar imkan varken neden bu kadar ..oktan bir film çektiniz diye. Bir de sizin yapacağınız yabancılaştırma efektlerini yiyim.

08 Ocak 2010

Türkiye'de en çok izlenen filmler

Kaynak: Sinema dergisi
1- Recep İvedik 2 - 4.333.116
2- Recep İvedik 4.301.641
3- Kurtlar Vadisi: Irak 4.256.567
4- G.O.R.A 4.001.711
5- Babam ve Oğlum 3.837.885
6- A.R.O.G 3.707.086
7- Vizontele 3.308.120
8- Vizontele Tuuba 2.894.802
9- Titanic (Titanik) 2.844.022
10- Issız Adam 2.788.532

50li, 60lı, 70li yıllar gibi halkın en büyük eğlencesinin sinema olduğu yıllarda mutlaka bu rakamları geçen filmler olmuştur; ancak elimizde kayıtlı veriler olmadığı için bilemiyoruz. Verilerin kayıt altına alındığı dönemden başlayarak, Türkiye'de en çok izlenen filmler bunlar. Korsan ve internet paylaşım siteleri olmasaydı bu rakamların katlanarak artacağı da bir başka gerçek olarak karışımızda duruyor. Ben bu listede sadece üçüncü sıradaki filmi izlemedim; ikinci, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve 10. filmleri de sinemada seyrettim. Hepsini toplasanız bir Una Giornata Particolare (Özel Bir Gün, Ettore Scola, 1977) etmez benim gözümde; fakat sinema böyle bir şey işte. Acaba Kurtlar Vadisi: Irak'ı eklersek eder mi?

03 Ocak 2010

"Green Street Hooligans" (2005)

Yine bir meayit filmi. Futbol blog yazarları bu filme bayılır ve bir çoğu bu film hakkında yazı yazmıştır. İngiltere'de ve de Londra'da geçen filmlere karşı özel ilgim olduğundan ve bu kadar çok karşıma çıkmasından dolayı izlemek istedim. Filmin adı Hooligans olarak geçerken, afişte görüldüğü üzere ve açılışta yazdığı üzere Green Street Hooligans (Yeşil Cadde Holiganları, Lexi Alexander, 2005) filmin bilinen adı. Film; Londra takımlarından, West Ham United ve FC Milwall taraftar grupları arasındaki düşmanlık üzerine kurulu. Amerikadan gelen Harward'dan atılma gencin bu gruplar arasında kendisine yer bulması ve gelişen olaylar filmin iskeletini oluşturuyor. İlgiyle izlenen, yüksek temposu olan bir film. Şiddet sahneleri yer yer rahatsız edici olabiliyor. Amerikalının ilk gittiği maç 27 Mart 2004'te oynanıyor. Güya maç West Ham United ve Birmingham arasında. Diğer bir sahnede ise; taraftar lideri, Amerikalıya 10 yıldır Milwall'la maç yapmadıklarını söylüyor. mackolik.com sitesine bakarsanız, o tarihteki maçın West Ham ve Gillingham arasında olduğunu görürsünüz, ayrıca bir hafta önce de Milwall'dan dört yediklerini. Tabi bunlar önemli hatalar değil, sadece dikkat çekmek istedim.

28 Aralık 2009

"Scent of a Woman" (1992)

Sinema dergisi Haziran ayında, en iyi 75 erkek oyuncu performansını seçmişti. De Niro'nun Travis Bickle performansının ikinci sırada kendine yer bulduğu bu listede, Pacino Dog Day Afternoon'daki (Köpekleri Günü, Sidney Lumet, 1975) performansıyla kendine ilk onda yer bulmuştu. Listeyi incelediğimizde Scent of a Woman'daki (Kadın Kokusu, Martin Brest, 1992) Yarbay Frank Slade performansının olmadığını görünce çok şaşırdım. İlk ve tek oskarını bu rolle alan Pacino benim için elbette çok büyük bir aktördü; fakat bu performansı biraz geç de olsa görünce, en beğendiğim aktör acaba Robert De Niro mu Al Pacino mu diye düşünmedim değil. Scent of a Woman; sadece bu efsanevi oyuncu performansını barındırmasıyla değil, diğer bütün sinematografik özellikleriyle de çok iyi bir film. Benim gibi bugüne kadar hala görmemiş olanlar varsa mutlaka izlesinler derim. O tango sahnesi, o Şükran günü yemeğindeki şerefsiz yeğen sahnesi, o Ferrari sürme sahnesi, intihar teşebbüsü sahnesi; klasik diye işte ben bunlara derim.

20 Aralık 2009

"The Return" (2003)

İşte muhteşem bir film daha. The Return'ün (Dönüş, Andrei Zvyagintsev, 2003) adını sıkça duymuştum. Tam bir festival filmi diye düşünüyordum. Zaten 500.000 dolarlık maliyetini Venedik'te Altın Aslan alarak daha gösterime çıkmadan amorti etmiş. Bu filmin yönetmeni Andrei Zvyagintsev için Rusların yeni Tarkovsky'si diyorlar. Normalde çok fazla Tarkovsky benim bünyeme iyi gelmez; ancak bu yeni Tarkovsky'nin tarzını çok beğendim. Çok fazla felsefik alt metin kullanmadan da insan denen yaratığın karmaşıklığı üzerine önemli şeyler söylemeyi başarabilmiş bu ilk filminde. Üstelik bunu çocuk oyuncularla başarabilmiş Zvyaginstev (Redingot bu kelime nasıl telafuz ediliyor?). Bu çocuk oyuncuların performanslarının çok çok iyi olduğunun altını çizmek istiyorum. Ayrıca bir gösterme sanatı olan sinemada, görüntü yönetimi açısından kusursuz bir iş çıkarmış. Tam bir eleştirmen, sanat filmi. Bu filmi beğenmeyen benden uzak, Hıncal Uluç'a yakın olsun.

14 Aralık 2009

"Stage Fright" (1950)

Mr. H'den film izlemeyeli bir iki sene dolduğunu farkettim ve yediden fazla puanı olan Stage Fright'ı (Sahne Korkusu, 1950, Alfred Hitchcock) izlemeye karar verdim. Hitchcock filmlerinin Türkçe adlandırılmasında garip durumlar yaşandığından bahsetmiştim, buraya tıklarsanız Hitchcock'un filmlerinin Türkçe adlarına ulaşabilirsiniz. Neyse ki Sahne Korkusu, Sahne Korkusu olarak çevrilmişti. Filmin adına bakınca, bu filmin bir tiyatroda geçen akıl almaz bir cinayet üzerine olduğunu düşünüyor insan. Gerçek öyle değil. Vasat çok Hitchcock filmi seyrettim, bu da onlardan biriydi. Bir kere Hitchcock'un İngiltere'de geçen filmlerinden ziyade Amerika'da geçenler beni daha etkiler; bu film için 10 sene önce ayrıldığı İngiltere'ye geri dönüyor Mr. H ve o bayan İngiliz mizah anlayışı etkisinde vasat bir film çekiyor. Bir iki etkileyici sahne dışında, genel olarak germeyen bir filmle karşılaştım. Hafıza sildirme olayının başlamasının iple çekiyorum. O zaman Rear Window, Psycho, Rope, North by Northwest, Vertigo, Notorious ve Spellbound'u yeniden seyredeceğim.
Not: Mr. H; Psycho'nun (Sapık, 1960) dvdsinde filmin senaristinin Alfred Hitchcock'tan bahsederken kullandığı kısaltmadır.

07 Aralık 2009

Gökhan Yıkılkan

Pek tivi izleme insanı değilimdir. İki üç sene tivisiz yaşadım da hiç eksikliğini hissetmedim. Bu sene Ligtv aboneleği sayesinde tekrar tivi izlemeye başladım. Spor programları dışında pek tivi izlemem. Bir kaç gündür beni yarım yarım yardıran bir program keşfettim. TRT'de yayınlanan Bir Zahmet adlı program beni çok güldürüyor. Para ödüllü kamera şakası formatında bir program. Program üzerinden çok tartışmalar da yürütülüyor. İnsanları rencide ettiği ileri sürülüyor bazıları tarafından. Buraya tıklarsanız, en çok tartışma yaratan skeci izleyebilirsiniz. Buraya da tıklarsanız tipik bir skeci izleyebilirsiniz. Benim değinmek isteğimi konu Gökhan Yıkılkan'ın ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğu ve mizah duygusunun gelişmişliği. Kendisinin, bir kara komedide genel olarak da sinemada çok üst düzey işler yapma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum. Yakın zamanda böyle bir projede görürsek kendisini, ben demiştim diyebilmek için bu yazıyı yazdım.

06 Aralık 2009

Üç filim birden

Üç adet çok şey beklediğim; fakat beklentilerimi karşılayamayan film izledim. Bunların üçünün de üst üste gelmesi tesadüf (Fethullahçılar tesadüf yerine tefaruk derler) oldu. Arşivime baktığımda; bir ara altı verdiğim, üst üste beş film izlediğimi görüyorum. Bunlar: A.R.O.G (Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz, 2008), Beyza'nın Kadınları (Mustafa Altıoklar, 2006), 2 Süper Film Birden (Murat Şeker, 2006), 50 First Dates (50 İlk Öpücük, Peter Segar, 2004), The Last House on the Left (Soldaki Son Ev, Wes Craven, 1972), bööğğh! Ne sancılı bir dönem olmuştur hayatımda. Şimdi olduğu gibi, çok şey bekleyip avucunu yalamak da çok sıkıcı oluyor.

Birinci filmim The Curious Case of Benjamin Button'du (Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi, David Fincher, 2008). Filmi izledikten sonra ağladığını söyleyen arkadaşım, filmin imdb Top 250'de bulunması, David Fincher'ın daha önce Brad Pitt'le son 15-20 yılın en iyi filmlerinden ikisini çekmiş olması, 2006 tarihli süper film Babel'de (Babil, Alejandro Gonzalez Inarritu, 2006) Brad Pitt ve Cate Blanchett'in çok iyi olan uyumu ve kopartılan bir sürü yaygara filmi izleme isteğimi çıktığı günden bu yana körükledi. Hatırlatıyorum bu üç film benim yedi verdiğim filmler, yani çok kötü değiller. Bu kadar gürültü patırtıya rağmen Benjamin Button'un çiğ gaz çıkması beni bir hayli hüzünlendirdi. Aslında çok çok özgün bir hikayesi vardı filmin; ama bu filmden asla tarihe damga vuracak kadar sarsıcı bir film olamazdı. Olsa olsa etkileyici bir dram olabilirdi. O dramı da verecek olan çocukluk ve yaşlılık süreçleriydi. Çocukluk döneminin fazla işlendiğini, yaşlılık döneminin ise çok hızlı işlendiğini gördük. Filmin en büyük dezavantajı da buydu bence. Pitt ile Blanchett'in de uyum sorunu çektiklerini gözlemledim.

Shane Meadows'un This is England (Burası İngiltere, 2007) adlı filmini izleyip de çok beğenince, bundan sonra her filmini takip edeceğim demiştim. Edeceğim de. Meadows'la ilgili araştırma yaparken her yerde karşıma Dead Man's Shoes (Gelen Gideni Aratır!!!???, 2004) çıktı. Bir kere adı sanki Requiem for a Dream gibi sarsıcı bir filmmiş gibi geliyor. Yorumlar da öyleydi. 18 yaş sınırı getirildiğini de öğrendim mi kimse beni tutamazdı artık. İzledim ve yine hayal kırıklığına uğradım. This is England'ın çok gerisinde bir filmmiş. Bir intikam hikayesi olarak ilgi çekici bulmadım. Harry Warden'dan (Sevgililer Günü Katliamı) da esinlenme mi vardır nedir? Meayit?

Bu Milk de (Milk, Gus Van Sant, 2008) çiğ gaz filmlerden biri çıktı. Bir tek Sean Penn'in oskarlık performasını görülmeye değer buluyorum. Zaten bu biyografi filmleriyle ezelden beridir sorunum var. Hele bir de eşcinsellik gibi benim fazla özgürlükçü olmadığım bir konu temalı film olunca bitse de gits...Ğğğğaaaa pişşşşşş, ğğğğaaa pişşşşşş!

30 Kasım 2009

Son 15 yılın en iyi filmleri

Kuruluşunun 15. yıldönümünü kutlayan Sinema dergisi, hayatı boyunca çekilen en iyi 15 filmini okuyucularına seçtirmişti. Ankete ben de katılmıştım ve listem yukarıdaki gibiydi. Nihayet özel bir sayıyla sonuçları duyurdular. Tam liste için buraya tıklayabilirsiniz. Şimdi listeye bir göz atalım:
1- Fight Club (Dövüş Kulübü, David Fincher, 1999).
2- The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli, Frank Darabont, 1994).
3- The Matrix (Matrix, Andry Wachowski, Larry Wachowski, 1999).
4- The Lord of the Rings: The Return of the King (Kralın Dönüşü, Peter Jackson, 2003).
5- Pulp Fiction (Ucuz Roman, Quentin Tarantino, 1994).
6- The Dark Knight (Kara Şovalye, Christopher Nolan, 2008).
7- The Lord of the Rings: The The Fellowship of the Ring (Yüzük Kardeşliği, Peter Jackson, 2001).
8- Bravehearth (Cesur Yürek, Mel Gibson, 1995).
9- Se7en (Yedi, David Fincher, 1995).
10- Forrest Gump (Robert Zemeckis, 1994).
11- The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler, Bryan Singer, 1995).
12- Titanic (Titanik, James Cameron, 1997).
13- Gladiator (Gladyatör, Ridley Scott, 2000).
14- Oldboy (İhtiyar Delikanlı, Park Chan-wook, 2003).
15- Leon (Sevginin Gücü, Luc Besson, 1994).

15te altı tutturmuşum. Liste beni tatmin etmedi. Bu liste ortalama bir sinema seyircisi listesidir. Bayanların da oy verdiğini unutmayalım. Aşağı yukarı böyle bir liste bekliyordum. Beni en çok Kill Bill vol:1'ın ilk ona girememesi şaşırttı (taaa 33. sırada) Babam ve Oğlum'un ise listeye girmesi hiç şaşırtmadı. Bir de eleştirmenlerin en iyi 15 film listesi var:

1- Pulp Fiction (Ucuz Roman, Quentin Tarantino, 1994).
2- In the Mood for Love (Aşk Zamanı, Kar Wai Wong, 2000).
3- Fight Club (Dövüş Kulübü, David Fincher, 1999).
4- Mulholland Dr. (Mulholland Çıkmazı, David Lynch, 2001).
5- Eyes Wide Shut (Gözü Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999).
6- The Matrix (Matrix, Andry Wachowski, Larry Wachowski, 1999).
7- Trois couleurs: Rouge (Üç Renk: Kırmızı, Krzysztof Kieslowski, 1994).
8- Lost Highway (Kayıp Otoban, David Lynch, 1997).
9- Se7en (Yedi, David Fincher, 1995).
10- Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, Michel Gondry, 2004).
11- Fargo (Joel Coen, 1996).
12- Lola rennt (Koş Lola Koş, Tom Tykwer, 1998).
13- Funny Games (Ölümcül Oyunlar, Michael Haneke, 1997).
14- Spirited Away (Ruhların Kaçışı, Hayao Miyazaki, 2001).
15- Donnie Darko (Karanlık Yolculuk, Richard Kelly, 2001).

Bu sefer 15te beş tutmuş ama kendimi bu listeye daha yakın hissediyorum. Donnie Darko dışındakilere imzamı atarım; bir de üç renkten ben en çok maviyi severim. David Lynch karabasanlarının listeye girmesi çok hoşuma gitti.

22 Kasım 2009

John McClane'nin battaniyesi

Aslında bu yazının başlığı John McClane'nin atleti olacaktı; çünkü her Zor Ölüm filminin sonlarına doğru McClane'nin atletinin tarumar olduğunu ve bunun bir Zor Ölüm filmi için alamet-i farika (klişe eleştirmen kelimeleri) teşkil ettiğini zannediyordum. Filmlerden resimler ararken bu atletin her filmde ortaya çıkmadığını; fakat battaniyenin her filmin sonunda McClane'nin üstüne örtüldüğünü farkettim. Yeni alamet-i farika battaniye oldu. Dördüncü filmde battaniye yok; zaten dördüncü film, doğruyu söylemek gerekirse, kimsenin aklında da yoktu, dolayısıyla battaniyeyi bir Zor Ölüm alamet-i farikası sayabiliriz. Bu klişe eleştirmen kelimelerinden biri de halet-i ruhiyedir. Bu Zor Ölüm filmlerini izlerken halet-i ruhiyeniz çok fluctuate eder, yani yerinde duramaz. Ortalama iki saat süren Zor Ölüm filmlerinin son yarım saatleri tadından yenmez. McClane otobüslerle, helikopterle, azman Almanlarla boğuşur; traktörlere tekme atarak havada uçak falan patlatır. Ondan daha inanılmaz bir tek kişilik ordu zor bulursunuz. Mizahı da çok sempatiktir. Hala seyretmeyenler var mıdır acaba?



16 Kasım 2009

"The Polar Express" (2004)

Bazılarının hala çocuk filmi olarak değerlendirdiği animasyon türü, bugün milyonlarca dolarlık bir pazara sahiptir ve azımsanmayacak kadar çok yetişkin hayranı vardır bu türün. IMDB Top 250 listesinde bir çok animasyon film görebilirsiniz. Ben de bu türün sıkı bir takipçisi olarak, kalburüstü yapımların vizyona girmesini dört gözle bekleyenlerdenim. Geçenlerde izlediğim The Polar Express (Kutup Ekspresi, Robert Zemeckis, 2004) çok iyi çıkınca, bunca zamandır neden izlemedim diye kendime hayıflandım. Performans yakalama yöntemiyle çekilmiş bir filmdi The Polar Express. Yani yarı animasyon yarı gerçek bir film. Animasyonlarda -Miyazaki filmleri hariç- tempo çok önemlidir, The Polar Express de aman vermeyen temposuyla başarılı bir animasyondan beklenebilecek her şeye sahip. Yönetmenin aynı yöntemle çektiği ve bu ay gösterime girecek olan A Christmas Carol (Bir Noel Şarkısı) adlı filmini de merakla bekliyorum. Bu vesileyle en sevdiğim on animasyon filmi paylaşmak istiyorum.

1- Ratatouille (Ratatuy, Brad Bird, 2007).
2- The Incredibles (İnanılmaz Aile, Brad Bird, 2005).
3- Toy Story (Oyuncak Hikayesi, John Lasseter, 1995).
4- Finding Nemo (Kayıp Balık Nemo, Andrew Stanton, Lee Unkric, 2003).
5- Shrek 1 ve 2 (Andrew Adamson, Vicky Jenson, 2001-2004).
6- The Polar Express (Kutup Ekspresi, Robert Zemeckis, 2004).
7- Spirited Away (Ruhların Kaçışı, Hayao Miyazaki, 2001).
8- Toy Story 2 (Oyuncak Hikayesi 2, Ash Brannon, John Lasseter,Lee Unkric, 1999).
9- Bee Movie (Arı Filmi, Steve Hickner, Simon J. Smith, 2007).
10- Monster, Inc. (Sevimli Canavarlar, Marc Forster, 2001).

15 Kasım 2009

Hoş bir süprüz

Yazılarımda üç dört kez Michael Bay'e giydirdiğimi hatırlıyorum. Kendisi Halivudun en popüler yapımcılarından olup, teknik anlamda çok iyi ama hikaye ve sanatsal değer açısında çok zayıf filmler yapar. Eleştirmenlerin benim filmlerimi beğenmediklerini biliyorum ve bu soruna onları okumayarak çözüm buluyorum, gerçekten okumuyorum onları demiştir. Amcamın oğlu Haydarın tavsiyesi üzerine izlerken The Island'ı (Ada, Michael Bay, 2005) tedirgindim. Film ilerledikçe, tedirginliğimin gereksiz olduğunu anladım; çünkü bu sefer sanatsal değeri de olan bir filmle karşı karşıyaydım. Uydurmasyon bir hikayeden ziyade, çok çok da özgün olmamakla birlikte üzerinde kafa patlatıldığı belli olan, distopik bir senaryosu vardı filmin. Tatmin etti mi? Etti. Başyapıt mı? Hayır. Hıncal Uluç beğenmiş midir? Vallahi izlerken keyif almıştır. Filmde çok çok iyi bir araba takip sahnesinin var olduğunu da belirtmek istiyorum. Ewan McGregor ve Scarlett Johansson gibi süper yıldızların yanında, benim adamım Steve Buscemi de filme renk katıyor.

14 Kasım 2009

"Drag Me to Hell" (2009)

Yeni neslin daha çok, Örümcek Adam'ların yönetmeni olarak tanıdığı Sam Raimi aslında kafasında manyak fikirler dolaşan iyi bir korku filmi yönetmenidir. Kariyerinin ilk yıllarını kötü şöhretli korku filmleri süsler. Evil Dead üçlemesinin de yönetmeni Sam Raimi'dir. Alışılmışın dışında, absürd ama oldukça korkutucu olabilen bir üçlemedir Evil Dead üçlemesi. 1998 tarihli çok bilinmeyen ama benim çok beğendiğim A Simple Plan'i (Basit Bir Plan) izlerseniz, Coen Kardeşlerle olan dostluğunun bu filme olan yansımasını da görebilirsiniz. 2000li yıllarda Örümcek Adam (dördüncüsü yolda) filmleriyle, yedi sülalesini garanti altına alan Raimi, eski günlerine özlem duymuş olmalı ki bu korku filmini çevirmiş. Bir bankada çalışan Amerikan orta sınınfına ait Chiristine, işinde yükselmek için Çingene bir kadını evinden atmaktan çekinmiyor ve o kadının kendisine ilettiği lanet (şu kelimenin yazılışını bir türlü öğrenemedim: nalet değil lanet lanet lanet lanet...) film boyunca peşinden gelir. Drag Me to Hell'in (Kara Büyü, 2009) ilginç yanı, korku filmi klişelerine bu kadar yoğun başvurup, çok da özgün olmayan bir hikayeyle, bu kadar başarılı olması. Özgün olan neydi Drag Me to Hell'de? Kapı gıcırtısı, kedi miyavlaması, cam kırıkları, mezar kazma sahnesi, hatta otoparkta gece saldırıya uğrama sahnesi bile daha önce milyarlarca kez korku filmlerinde kullanılmıştı. Sanırım bunun sırrı: filmin başlarında yaratılan çok başarılı atmosferle, seyirciyi özdeşleşme yapmaya sorunsuz yönlendirmesiydi. Zaten kurgusal olan bir eserin (sinema, tiyatro, roman vs) başarılı olması veya başka bir söylemle satması seyircide özdeşleme olayını yakalamaktan geçmektedir. Belli belirsiz gerçekleşen bu kimlik transferi sonunda; çok iyi film olmuş abi, manyak bir roman, nefesimi tuttum, ay ben aşk filmlerini çok severiiim gibi cümleler duyarsınız. Sam Raimi de başarılı bir yapımcı olması sayesinde bu kimlik transferini iyi yapanlardan.

02 Kasım 2009

"The Italian Job"daki (1969) Mini Cooperlar



Bu blogda birkaç kere, Mini Cooper marka arabalar kendilerinden bahsettirdiler. Karanlıktakiler (Çağan Irmak, 2009) filminde, beni tebessüm ettiren tek karenin, bir Mini Cooperın göründüğü kare olduğunu belirtmiştim. Aslında iki tane The Italian Job (İtalyan İşi) adlı film var. 2003 yılındaki yeniden çevrimi F. Gary Gray'in (?) yönetmişti ve Charlize Theron, Edward Norton, Mark Wahlberg gibi yıldız oyuncularla sevimli bir soygun komedisi olmayı başarmıştı. 1969 tarihli orijinal film (Peter Collinson, 1969) de sevimli bir komedi olmayı başarıyor. Bu iki filmin benim için önemi, uzun birer Mini Cooper reklamıymış gibi değerlendirilebilecek olmalarıdır. Her iki filmde de Mini Cooperlar, yaklakış yarım saat arz-ı endam ederler. Yeni Mini Cooperların her yerde videoları bulunabildiğinden (son günlerde Okan Bayülgen'in oynadığı bir reklam filmi örneğin), eski filmden size bir kesit sunmak istedim. Çok şekerler.

01 Kasım 2009

Sorry meayit (mate)

Eden Lake (Kanlı Göl, James Watkins, 2008) filmiyle ilgili bilgileri toplarken, sıkça karşıma çıktı This is England (Burası İngiltere, Shane Meadows, 2006) ismi. İzlemeyi düşündüm, iyi de etmişim. On üzerinden dokuz verdiğim bir film oldu. 80li yılların başında, Thatcher politikalarının ve Arjantin'le girişilen Falkland adaları savaşının toplum üzerine bıraktığı tahrip edici etkiyi, bu kadar etkileyici ve de bu kadar slogan atmayacak şekilde anlatabildiği için, This is England mükemmel bir film. İngiltere'deyken, Highbury semtinde; metroda bira içip, kutusunu koltukların üzerine atıp giden tipler görmüştüm. Sanki Thatcher dönemindeki skinheadler (derikafa) gibiydiler. This is England, işte bu skinheadleri anlatıyor. Filmde aksayan hiçbir şey yok. Oyunculuklar o kadar iyi ki yönetmen gizlice kamerasını sokağa döndürmüş gibi. Shane Meadows, bundan sonra her filmini takip edeceğim bir yönetmen olacak. Çok çok iyi..