19 Haziran 2011
"Türk Sinemasında İstanbul"
Eylül'den itibaren İstanbul'da yaşama ihtimalim var. 24 Haziran'da belli olacak. Çocukluktan itibaren Türk filmlerine ilgi duyduğum için İstanbul benim için her zaman rüyalarımın şehri olmuştur. İlk kez 1988'de gittim İstanbul'a. Nereden hatırlıyorsun derseniz, yolculuk boyunca "Sezen Aksu 88" albümü çalıyordu da ordan hatırlıyorum. Sonra 1993'te gittim. Yalnızca bir gün boyunca Türk filmlerinde gördüğüm Taksim, Ortaköy ve Rumeli Hisarı'nı gezebildim. 2001'de gittiğimdeyse o kadar çok Türk filmi izlemiştim ki her yeri adres sormadan elimle koymuş gibi buldum. Ben şimdi Bolu'dan gitmek, İstanbul'da yaşamak istiyorum. Kültür-sanat-spor-siyaset faaliyetlerine katılmak için. Dün bizim okulun memuru, üç çocuklu bir adama İstanbul'a tayin istemeyi düşündüğümü, kültür-sanat faaliyetlerine katılmak istediğimi söylediğim de adam bana beş dakika boyunca x şehirde pazar yüz milyon, İstanbul'da 150 milyon, gitme diye tavsiye vermeye çalıştı. Sonra ona neden İstanbul'a gitmek istediğim anlatma çabamdan vazgeçtim. Bu arada Agah Özgüç'ün "Türk Sinemasında İstanbul" adlı kitabını bitirdim. Özgüç çok nitelikli bir kalem olmasa da Türk sineması için verdiği arşiv eserlerle sonsuz saygı duyduğum bir yazar. "Türk Filmleri Sözlüğü" ve "Yönetmenler Sözlüğü" gibi iki paha biçilmez esere ve sayısız değerli esere sahip. Bu eseri de Türk filmlerinde geçen İstanbul sekanslarıyla ilgili hiçbir yerde bulamayacağınız bilgiler içeriyor. Zengin görsel içeriği de kitabın diğer bir artısı. Hangi sahne hangi mekanda çekilmiş gibi bilgilere ulaşabiliyorsunuz bu kitapta. Her sinemaseverin kitaplığında mutlaka bulunması gereken bir eser. Bana da eğer tayinim çıkarsa o mekanları bir bir ziyaret etmek düşüyor.
18 Haziran 2011
"Gişe Memuru" (2010)
Aslında 22 Kasım 2010 tarihinden sonra var olmayan bir meslek gişe memurluğu. Bu tarihten itibaren nakit gişeleri kaldırılmış olup geçişler sadece OGS ve KGS aracılığıyla yapılmaktadır. Tolga Karaçelik'in bu ilk filmi belki bir on sene sonra anlaşılmazlık sorunu çekebilir ama yorumlardan okuduğum kadarıyla, gösterime girdiği tarihte benim gibi filmi iyi bulanların sayısı epeyce var. Sanat filmi kategorisine sokabiliriz "Gişe Memuru"nu. Klasik bir olay örgüsüne çok da sahip olmadan, durumlar ve duygular yansıtma seçeneğini benimsemiş. Bu tür filmleri kolaylıkla sıkıcı bulur insanlar; çünkü düşünmek, sorgulamak, yorum yapmak gibi emek isteyen davranışlar talep eder bu filmler. Geçen gün öğrencilere "Le fabuleuz destin d'Amelie Poulain/Amelie"yi izletirken filmi durdurup bu ne saçma film diyen var mı diye sordum. Bir tanesi sıkıla sıkıla evet dedi. En önde oturuyordu. Arka tarafı göremediği için, en az on kişinin çekindiğinden dolayı evet diyemediğini göremedi. Ama ben eminim ki gerçekten on kişi öyle düşünüyordu. Zaten çok da düşünmeden o filmi başlatmıştım ve sonra pişman oldum. Koy "Frozen/Donmuş"u, koy "Date Night/Çılgın Bir Gece"yi koy ara sokaklara dalmadan bulvarda ilerleyen filmleri çocuklar mutlu olsun. İzleyenlerin çoğu mutlu olmak için film seyreder. Daha farklı, eskisinden daha donanımlı bir insan olayım diye değil veya hadi insaflı olalım farklı bir şeyler görmek arzusuyla film izlemez izleyici. "Gişe Memuru"nu izlerseniz eskisinden daha farklı bir insan olabilirsiniz. Bunu; hayata bakış açınız değişecek, yeniden doğmuş gibi biri olacaksınız anlamında söylemiyorum. Bir sanat eseri tüketmiş olacaksınız. Kaç popüler filmde hayata müdaleci ebeveyn rolünü görebilirsiniz? Ama büyük ihtimalle gerçek hayatta yanı başınızda bir tane var. Halüsinasyonlar ve fantastik ögelerle de beslenmiş "Gişe Memuru". Ve çok iyi oyunculuklar var. En başta Antalya film festivalinde onaylanan, gişe memuru rolünde Serkan Ercan. "Uzak İhtimal"de gönlümü fetheden Nadir Sarıbacak var. Kendisinden bir de arıza karakter performansı görmeyi arzu ediyorum, eminim çok başarılı olacaktır. "Kıskanmak"taki donuk ama başarılı Seniha performansıyla dikkatleri çeken Nergis Öztürk. "Kosmos"daki supernatural performansıyla Sermet Yeşil. BKM sunar etiketiyle piyasaya sürüldü "Gişe Memuru" ama internet sitelerindeki filmlerimiz kategorisinde yer almıyor. Bu da garip bir ilişkiler yumağı. Zaman zaman Amerika'da görülen Tarantino sunar benzeri bir oluşum galiba. Çok ayrıntısını bilmediğim için yorum yapamayacağım. Bu aralar böylesine dingin, psikolojik, yormayan bir film izlemek iyi geldi. Bundan sonra genç yönetmenin takipçisi olacağım.
Gise Memuru Fragman / Toll Booth Trailer from Mantar Film on Vimeo.
15 Haziran 2011
Her şey satılık
Oyumu açıkladığım yazıya bir yorum geldi. Böyle ufak tefek partilere oy vererek yönetime ne kadar etki edebilirsiniz gibi bir yorumdu. Ben de yönetime etki etmek değil, sistemi baştan aşağı değiştirmek istediğimi yazdım cevap olarak. Bugün yaşadığım olaydan sonra gel de sisteme karşı olma! Bolu Kardelen sinemasında Selim Güneş adlı bir yönetmenin ilk filmi olan "Kar Beyaz" adlı bir film oynuyor. Gerek okuduğum bazı olumlu eleştiriler gerekse de gelecek hafta gerçekleştirmek istediğim Karadeniz, Hopa, Artvin, Gürcistan turumun Artvin ayağında çekilmiş olması dolayısıyla bu filmi görmek istedim. İnternetten kontrol ettiğim saate beş dakika kala gişedeydim. Filme hiç kimsenin gelmediğini, üç kişi olmazsa filmi oynatmayacaklarını söylediler. Ben de bir taahütte bulunduklarını ve buna uymaları gerektiğini söyledim. Onlar hala para, rant, çıkardan bahsediyorlardı. Sizi şikayet edeceğim diyerek İl Tüketici Hakem Heyetine gittim. Buradaki kadın da böyle bir şeyler ilgilenmediklerini, şikayet etsem bile bundan bir şey çıkmayacağını söyledi. Ben de üyesi olduğum sendikanın avukatını aradım. O da ukala bir tavırla böyle eften püften şeylerle uğraşmamam gerektiğini söyledi. O an kendimi yeryüzünde yapayalnız hissettim. İşte benim karşı olduğum olgu bu. Her şeyi para, rant, çıkar olarak algılama duygusu.. İnsani ve toplumsal değerlerin hiçe sayılması.. Her şeyin bir fiyatının olması.. Alışveriş merkezlerindeki pisuarların önünde reklam ekranı olması.. Samsun'daki bebeğin açlıktan ölmesi.. 41 milyon kredi kartı.. 20 milyar dolar portföy yatırımı.. Ve bunların yalakası, hayranı olan kişi ve kurumlar.. Bundan sonra Kardelen sinemasına Alfred Hitchcock söyleşiye gelse bile gitmem.
14 Haziran 2011
En sevdiğim on savaş karşıtı film
İnsanlık tarihinin başlangıcıyla birlikte 14.500 savaşın çıktığı, bu savaşlarda üç buçuk milyar insanın öldüğü ve sadece 300 yılın savaşsız geçtiği tahmin ediliyor. Daha geçtiğimiz günlerde Libya'ya gemilerini ilk gönderen ülke olan Türkiye de çocuklarına savaşlarla, bir yerleri fethetmeyle övünmeyi öğreterek sağlıksız nesiller yetiştiriyor. Kan, gözyaşı ve tecavüz anlamına gelen fetihlerin bu topraklarda neler ifade ettiğini biliyoruz ama Avrupa'ya çıkınca hanyayı konyayı anlıyorsunuz. Lise tarih kitaplarıyla gerçek hayatın ne kadar farklı olduğunu o zaman anlıyorsunuz. Bu savaşların filmleri de var elbette. Nasıl geçirdik, şöyle yendik, böyle yüce ırkız diye bağıran filmleri hiç sevmem. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bugün favori savaş karşıtı filmlerimi yazacağım. Savaş karşıtı filmden, savaşın insan psikolojisi üzerine bıraktığı tahribatı resmeden filmleri kastediyorum. Rambo gibi bu tahribattan bile amigoluk çıkarmaya çalışan filmler de var elbette ama onlar yazımın konusu değil. Daha önceki Top 10'larımın aksine bu sefer alfabetik sırayı izleyeceğim; çünkü gerçekten hangisinin en iyi, hangisinin biraz daha az iyi olduğuna karar veremiyorum.
1- "Apocalypse Now/Kıyamet", Francis Ford Coppola, 1979.
Tesadüfe bakın, mutlaka ve mutlaka en iyiyi seçmek zorunda kalsam kesinlikle ilk üçte yer alacağına emin olduğum film alfabetik sıraya göre birinci sıraya geldi. Joseph Conrad'ın "Heart of Darkness" romanının Vietnam'a uyarlanması olarak tarif edilen film, çekim süreciyle birçok çalkantıya sebep olmuştu. Zar zor biten film Marlon Brando'nun bir tanrı-oyuncu performansını da barındırıyor. Redux versiyonunu izlemeyi uzun zamandır istiyorum, umarım bu yazı vesile olur. Gerçekten kıyametvari bir atmosfer yaratıyor ve savaşın tüm namussuzluğunu hissediyorsunuz.
2- "Birdy", Alan Parker, 1984.
80lerin gözde yönetmeni Alan Parker'dan muhteşem bir film. Blogların kapalı olduğu dönemde izlemiştim "Birdy"i ve gerçekten o dönem hakkında yazı yazmak istemiştim, bu filmi kitlelere (!) tanıtmak istemiştim. Savaş öncesinde arkadaş olan ve toplumla entegre olmada sorunlu iki arkadaşın, savaştan sonra yaşadıkları fiziksel ve psikolojik yıkımı dehşetengiz bir şekilde anlatıyor. Her ne kadar ben küfür etmesini sevmesem de muhtemelen film bittiğinde küfürlerle kalkarsınız yerinizden.
3- "Born on the Fourth of July", Oliver Stone, 1989.
Bir önceki yazımın konusu olan film, üzerinden üç gün geçmesine rağmen hala üzerimde etkileri olan bir film. Tekrar Oliver Stone'a helal olsun diyorum.
4- "Full Metal Jacket", Stanley Kubrick, 1987.
Bu da yıllar geçmesine rağmen hala üzerimde etkisi olan bir film. Film iki bölümden oluşuyor ve ikisi de birbirinden beter. İlk bölüm askerlerin eğitim aşaması, ikinci bölümse sahada geçiyor. İlk bölümdeki R. Lee Ermy'nin canlandırdığı drill sergeant (eğitim çavuşu) Hartman performansını kim unutabilir? Şerefsizliğin kitabını yazıyor adam resmen. Ya er Pyle'ın intiharını kim unutabilir? Feci bir şekilde bir daha izleyesim var.
5- "Jacob's Ladder/Dehşetin Nefesi", Adrian Lyne, 1991.
Genelde suya sabuna dokunmayan filmler çeken Lyne'den beklenmeyecek kadar sert bir film "Jacob's Ladder". Post-Vietnam sendromunu işliyor ve halüsinasyonlar gören bir veteranla ilgileniyor. Bu halüsinasyonların çok etkili bir şekilde sunumu filmi unutulmaz kılıyor. Kasvetli-tuhaf atmosfer yaratımıyla izleyenleri tedirgin eden, dediğim gibi çok sert bir film.
6- "Platoon/Müfreze", Oliver Stone, 1986.
Stone'un Vietnam üçlemesinin ilk ayağı olan "Platoon" da akıllara ziyan bir film. Çavuş Elias'ın zihninde geçen sarsıcı düşünceleri, izleyici de bire bir hissediyor ve sanki savaşın içerindeymiş gibi psikolojik yıkıma uğruyor. Filmle ilgili hatırladıklarım bunlar, izleyeli çok zaman olmuş.
7- "Schindler's List/Schindler'in Listesi", Steven Speilberg, 1993.
Öyle kebap bir askerlik yaptım ki ben, çok iyi bir sinema sistemi olan bir sınıfta her gün bir film izlerdim. O sınıfta izlediğim filmler içersinde ben en çok etkilemiş olan iki filmden biridir 195 dakikalık "Schindler's List". Diğeri de "One Flew Over the Cuckoo's Nest/Guguk Kuşu". Tıpkı Lyne gibi suya sabuna dokunmayan Speilberg'den, biraz da kendi hissettiği acılar dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş en etkileyici filmlerden biri geldi 1993 yılında. Dönemin ruhunu ve yaşanan olayın trajedisini hissettirmesi için siyah beyaz çekilen film, nutkunuzun tutulmasına sebep olacaktır.
8- "The Deer Hunter/Avcı", Michael Cimino, 1978.
Daha önce klasik sahne serisinden değindiğim "The Deer Hunter" da savaşın öncesini, anını ve sonrasını işleyen bir başyapıt. Bu filmlerde genelde savaşa giderken verilen gaz, savaş anında tanık olunan akıl almaz olaylar ve dönüşte hissedilen tükenmişlik duygusu çok başarılı bir şekilde veriliyor "The Deer Hunter"da. Filmde ayrıca efsanevi bir De Niro ve Streep performansı da mevcut.
9- "The Pianist/Piyanist", Roman Polanski, 2002.
Henüz çocukken anne ve babasıyla Yahudi toplama kampına götürülen, burada annesini kaybeden, sonrasında kaçıp kurutulan Polanski'nin hayatı gerçekten de film gibi. Bu acıyla elbette hesaplaşacaktı. "The Pianist" unutulmaz bir başyapıt oldu. Toplama kampına gönderilen piyanist Szpilman'ın dramı katlanılacak gibi değildi. Her anlamda çok etkileyici bir film. Dün sohbet ettiğim İslamcı biri (aynı zamanda bir HES şantiye şefi) Yahudileri boğmak istiyorum dedi. İsrail devletinin günümüzde en kalleş emperyalist politikalara sahip olduğunu biliyorum ama o kişi bu filmi izlemişse neler hissetmiştir gerçekten çok çok merak ediyorum.
10- "The Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat", Terrence Malick, 1998.
Tesadüfe bakın yine ilk üçe koyacağım bir film listenin en sonuna gelmiş. 1998 yılı ilginç bir yıl oldu. Aynı dönemde geçen çok iyi iki film çekildi bu yılda. Biri Speilberg'in klasik hikaye anlatımı tarzıyla kotardığı ve kahraman kültüne teslim olmuş filmi "Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak", diğeriyse klasik sinema formlarının dışarısında kalan Terrence Malick'in ayrıksı filmi "The Thin Red Line". Çok kafa yormadan iyi seyirlik bir takip hikayesi izlemek isterseniz Speilberg'in filmini izlemelisiniz. Bu filmden sonra savaş karşıtlığınız bir üst seviyeye çıkmaz ama gerçekten iyi bir iş izlemiş olursunuz. Malick'in filmini sıkılmadan izlemeniz biraz zor; çünkü hiçbir şey olmuyor gibi görünmektedir. Oysa gördükleriniz savaşın müthiş yanlışlığından ve aslında hayatın ne kadar güzel bir şey olduğundan başka bir şey değildir. Savaşların ve emperyalist ilişkilerin dümdüz etmeye çalıştığı insani değerleri hatırlarsınız. Ama elbette ki oskar kafa karıştıran filme gitmeyecektir.
12 Haziran 2011
Love it or leave it!
Ya sev ya terket cCc anlamına gelen başlıktaki cümleyi "Born on the Fourth of July"/Doğum Günü Dört Temmuz" (1989) filminde dört kere gördüm. Şu hayatta anlamakta zorlandığım insan türünden birisi de milliyetçiler veya x,y,z olmayı hayatının merkezine yerleştirenlerdir. Hiç kimsenin hiç kimseye doğuştan gelen bir üstünlüğü olduğunu düşünmüyorum. Bu düşüncem Türklük için de Müslümanlık için de aynı. Eğer illa övünülecek bir şey olacaksa bu, kişinin hayatta başardıkları veya ne kadar az bireyci, çıkarcı olduğu olmalıdır. Hiçbir emek sarf edilmeden elde edilen Türk, Amerikan, x,y,z gibi sıfatlar ancak düşünce dünyası boş olan insanlar için övünülecek bir şey olmalı. Filmdeki Ron Kovic adlı genç Amerikalının da düşünce dünyası böyle bomboş şeylerle dolu. Ufku lise tarih kitabı seviyesinde. Her milliyetçide olduğu gibi hayali düşmanları var. Çok fazla sağlıklı düşünmeden, biraz da çaresizlikten Vietnam savaşına deniz piyadesi olarak katılıyor. Birçok filmden bildiğimiz üzere bu deniz piyadeleri en zorlu eğitimden geçen, en zor şartlarda savaşan birlikler. Film Ron Kovic'in okulunun son günü düzenlenen okul balosundan (prom) bir anda Vietnam sahillerine bir geçiş yapıyor . Birden sertleşmeye başlıyor. İlk şoku masum sivilleri öldürünce yaşıyor Kovic ve sonra savaş namussuzluğu kendisini kıskıvrak yakalıyor. Vurulmasıyla birlikte hastaneye kaldırlıyor ve filmin sertlik derecesi iyice kendini hissettiriyor. Sonrasındaysa film zaten zapt edilemiyor. Kovic'in eve döndükten sonra bir gece eve sarhoş gelmesinde yaşanan diyaloglar veya Meksika'da iki tekerlekli sandalyeye mahkum askerin kavga sahneleri var ki katlanılacak gibi değil. Şikayetçi olduğum sanılmasın. En beğendiğim 10 savaş filmi yazım içim liste yaparken dokuz filmde kalmıştım. Yıllar önce bu filme televizyonda Türkçe dublajla başlayıp sonunu getirememiştim. Listeyi tamamlamak adına izlemek istedim "BOTFOJ"u ve hiçbir soru işaretine sahip olmadan listeye ekleyeceğim. Kendisi de Vietnam savaşında savaşmış olan tartışmalı yönetmen Oliver Stone'dan film izlemeyeli bayağı olmuştu. Kariyerinin son dönemindeki işleri beğenilmese de ilk dönem kariyeri hep tartışmalar filmler çıkartarak geçmiştir Stone'nun. Türkiye'de hep "Midnight Express/Geceyarısı Ekspresi"nin senaristi olarak tanıtılır ama aslında çok iyi ve çok doğru filmler çekmiştir Oliver Stone. Bundan önceki Vietnam filmi "Platoon/Müfreze" (1986) de başka bir yazıya konu olması gereken olağanüstü bir filmdir bana göre. Zaten o da listede yer alacak. En yakın zamanda Vietnam üçlemesinin son ayağı olan "Heaven & Earth"ü de izleyeceğim. Kendisine bu filmi yaptığı için taa buralardan teşekkür ediyorum. Kovic rolünde Tom Cruise da efsanevi bir anti-kahraman performansı sergiliyor. Dört dörtlük bir oyunculuk performansı. "BOTFOJ" mutlaka görülmesi gereken bir başyapıt bana göre.
11 Haziran 2011
En sevdiğim 10 yönetmen
Beni okuyan kişiler sinemanın yönetmen sanatı olduğunu düşündüğümü bilirler. Evet; bazen olağanüstü oyuncu, senarist, görüntü yönetmeni, ışıkçı performansları filmlere kişilik katar ama iyi filmlerdeki yönetmen katkısı çok büyüktür. Sonuçta bir sanat eseri olarak filmin nihai sahibi yönetmendir. Ben nadiren oyuncuya göre film seçerim. Efsanevi bir performantan haberdar olmuşsam izlerim ama bugün bir Meryl Streep filmi izleyeyim demem örneğin. Bugün bir Alexander Payne filmi veya bir Reha Erdem filmi izleyeyim derim sık sık. Sinema dergisi 2007 Ağustos sayısında, yaşayan en büyük 10 yönetmeni seçtirmişti eleştirmenlerine. Liste şöyleydi:
1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg
Bu seçim Temmuz ayında yapılmıştı; fakat tesadüf eseri listenin iki ve üç numarası 30 Temmuz 2007 günü öldüler. Sinema dergisinin laneti gibi espiriler yapılmıştı. O zaman ben de dergiye mail atmıştım. Yaşayan değil tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçmelerini istemiştim. Onların gerçekleştirmediğini şimdi ben yapacağım. Bana göre tüm zamanların en iyi on yönetmenini seçeceğim. 20 tane yönetmen belirledim listeye koymak üzere. Bunlar alfabetik sırayla; Woody Allen, Theo Angelopoulos, Ingmar Bergman, Tim Burton, Coen kardeşler, Brian De Palma, Kim-ki-duk, Clint Eastwood, Rainer Werner Fassbinder, Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Jim Jarmusch, Abbas Kiarostami, Emir Kusturica, Richard Linklater, David Lynch, Terrence Malick, Roman Polanski, Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Billy Wilder şeklinde sıralandılar. Bu yönetmenlerin izlediğim filmlere verdiğim notların ortalaması da şu şekilde gerçekleşti:
Allen: 7,05
Angelopoulos: 7,12
Bergman: 7,4
Burton: 7,55
Coenler: 7,78
De Palma: 7,07
Duk: 7,6
Eastwood: 7,9
Fassbinder: 6,6
Haneke: 7,28
Mr. H: 7
Jarmusch: 7,25
Kiarostami: 8,16
Kusturica: 7,85
Linklater: 7,9
Lynch: 7,27
Malick: 8
Polanski: 7,7
Scorsese: 7,46
Tarantino: 8,57
Wilder: 7,83
Bu yanıltıcı bir istatistik aslında. Bu duruma göre en sevdiğim yönetmen Tarantino, en az favori olan yönetmenim de zavallı Fassbinder oluyor ama gerçek öyle değil. Terrence Malick'in dört filmle (zaten o kadar filmi var) sekiz ortalama almasıyla, Hitchcock'un 38 filmle yedi ortalama alması aynı şeyler değil. Neyse lafı uzatmadan listemi açıklayayım:
10- Woody Allen
Bum'ı elbette unutmayacaktım. Bazen çok sıkıldığım filmlerine denk gelsem de sinema tarihinin en kıvrak zekalı adamı diyebilirim kendisi için.
9- Theo Angelopoulos
Yunanistanlı sanatçı nefes kesen filmler çekiyor. Görüntü yönetiminde dünyanın en iyisi bana göre. Destansı hikaye anlatımı da her daim etkileyici.
8- Michael Haneke
Benim bloğa ekşi sözlük'ten birçok ziyaretçi gelmesini sağlayan yönetmene teşekkürümü bu şekilde etmiş olmuyorum, gerçekten tarzını çok seviyorum. I dig your style, Dude ("The Big Lebowski" filminden).
7- Jim Jarmusch
Hayatı ve insanları algılayış tarzı çok ilgi çekici. Sapına kadar bağımsız. Müthiş bir mizah duygusu var.
6- Abbas Kiarostami
İranlı sanatçıya öncelikle çok büyük saygı duyuyorum. O kısıtlı olanaklarla evrensel başyapıtlar çektiği için. Kendinizi umutsuz, tükenmiş hissederseniz; Amerikan filmlerinde geçtiği gibi one of those days'den birini yaşıyorsanız bir Abbas Kiarostami filmi izleyin.
5- Quentin Tarantino
Her ne kadar bazı provokatif halleri hoşuma gitmese de bu adamın sinemayı en çok yaşayan adamlardan biri olduğunu inkar edemeyiz. Aptallıktan çok çok uzak birisi.
4- David Lynch
Bir Lynch filmi izlerseniz ruhunuzda yaratacağı hasarlardan kurtulmak için üç Kiarostami filmi izlemeniz gerekebilir.
3- Roman Polanski
Polanski de Lynch gibi berrak sularda yüzmez. O da ruhunuzda hasar bırakmaya adaydır. Özellikle Apartman Üçlemesi sizi kıskıvrak yakalayacak ve atomlarınıza ayıracaktır.
2- Coen kardeşler
Imdb bölümünde Coen'lerin filmlerinin teması için botching a crime yazar. Yani bir suçu yüzüne gözüne bulaştırmak. Coen'ler aptallıklarla ilgilenir. Her Coen filminde bir salak vardır mutlaka. Altından kalkamayacağı bir işe girişir ve seyirciye de eğlenmek düşer. Ara sıra saçmalasalarda filmografileri başyapıtlarla doludur bana göre.
1- Alfred Hitchcock
Ne denebilir ki! İyi bir Hitchcock filmi izlemek Cornetto dondurmanın sonundaki çikolataya ulaşmak kadar haz vericidir. Sinemayı sinema yapan bir numaralı adamdır kendisi. Ben hala ölmediğini, 1977'den beri bir çok film çektiğini ve bunları sırasıyla gösterime sokacağını düşünüyorum.
"Get Him to the Greek" (2010)
Judd Apatow ekibinin önemli elemanlarından Nicholas Stoller, 2008 tarihli "Forgetting Sarah Marshall/Aşkzede" filmiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Yetişkin komedilerine yeni bir soluk getiren bu ekibin parlak filmlerinden biriydi "Forgetting Sarah Marshall" ve kesinlikle Amerikan Pasta'larından üç dört gömlek üstün işlerdi bunlar. Zeka parıltısına sahiptiler ve lümpen Amerikan gençliğine hitap etmeyip daha bir elit kesime hitap eden ama dibine kadar tuvalet edebiyatına batmış filmler çektiler. Bu filmdeki İngiliz rock star Aldous Snow ve garson Matthew'in diyalogları o kadar ilgi çekmişti ki "Get Him to the Greek/Zorlu Görev" gibi bir devam filmine ilham oldular. Ama sonuç "FSM" kadar ilgi çekici olmadı. Zorlama diyaloglar ve Aldous Snow'una artık bıkkınlık veren abartılı karikatüreze edilmiş hali sayesinde film, imdb'den 6,6 gibi düşük bir oran aldı. Rock starlarla dalga geçen iyi filmleri düşündükçe aklıma "This Is Spinal Tap/İşte Spinal Tap" ve "Almost Famous/Şöhrete Bir Adım" filmleri geliyor ama "Get Him to the Greek" gelmiyor. Apatow ekibinin ilk çuvalladığı film olarak değerlendiriyorum "GHTTG"i.
10 Haziran 2011
Oylar bölünmesin
Pazar günü genel seçimler var. Biliyorum sinema bloğu yazıyorum ama bu konuya değinmem gerektiğini düşünüyorum. Oyum TKP'ye. Bugün bir arkadaş grubunda seçim sohbeti yaparken CHP'ye oy vermeyi düşünen biri oylar bölünmesin, sen yine CHP'ye oy ver dedi. Ben de CHP ile AKP'nin arasındaki en büyük farkın laik yaşam tarzı olduğunu söyledim. Çok tepkili olduğum özel okul ve özel hastaneleri kapatacağını söylüyor mu CHP? AB'ye, ABD'ye, NATO'ya, IMF'ye açıkça tavır alabiliyor mu? Toplumsal eşitsizlik sorunu üzerine nasıl bir çözüm önerisi sunuyor? İşçi hakları için ne gibi projeleri var? Ayda 600 tl almak, rahatça içki içmek veya mini etekle dolaşmak beni kesmiyor. Daha fazlasını istiyorum. TKP bunları vadediyor. TRT'de yapılan seçim konuşmaları için 19 yaşında YGS mağduru genç bir kızı ve Tekel işçisi bir kadını konuşturmaları bile benim için çok şey ifade ediyor. Evet AKP Türkiye'nin gördüğü en kötü iktidar; çünkü neo-liberal politikaları başarıyla bir bir hayata geçiriyor. Buna açıkça tavır alınması gerektiğini düşünüyorum. Anti-kapitalist, anti-emperyalist olmayan bir siyasi hareket güdük kalacaktır her halükarda. Yani "Banker Bilo" filmindeki Ev Köpeklerini Koruma Derneği'ne sadece tebessüm edilebilir. Çevre sorunu, insan hakları, kadın hakları, Kürt sorunu, eğitim sorunu, sağlık sorunu, tarım ve hayvancılıkta yaşanan sorunlar hepsi ancak bu şekilde çözüme kavuşabilir. Brian De Palma'nın "Scarface/Yaralı Yüz" filmindeki bir replikle yazımı sonlandırmak istiyorum. Do you know what capitalism is: getting fucked... / Kapitalizm nedir biliyor musun: s**i tutmak...
Lezzet duraklarım 3
***İğrençlik Alert***
Lezzet duraklarımın üçüncüsü Ankara Sakarya caddesinde yer alan Profesör adlı mekan. Burası benim Ankara'daysam mutlaka uğradığım bir yer. Özellikle yaz akşamları Kızılay'a inmişsem sıklıkla uğrarım. Burada benim yediğim şey herkese göre olmayan bir şey. Evet doğru tahmin ettiniz: kokoreç. Ben 15-16 yaşlarındayken bizim mahallede kokoreç satan bir adam paranla b*k ye, paranla b*k ye diye bağırırdı. Kokoreç kuzunun bağırsağından yapıldığı için böyle bir çağrışım yapmış olmalı. Türkiye'de sadece burada yerim ben kokoreçi. Başka yerler bana güven vermediği için uzak dururum. Profesör'de bazen kötüsünü denk gelebilirsiniz ama genellikle sonuç muhteşemdir. Ekmeğe yaptıkları muamele de lezzete lezzet katıyor. Yanındaki o cin biberler, öttürmesine rağmen, kokoreçle çok iyi gidiyor. Ayran alabilirsiniz veya fabrikasyon şalgam suyu. Sahi Adana menşeili orjinal şalgam suyuyla nasıl giderdi Profesör kokoreçi? Ye ve öl durumu yaşanabilirdi. Yaz akşamları iki biranın üstüne paha biçilmez bir lezzet sunabilir size Profesör. Demedi demeyin.
09 Haziran 2011
Yarıldım!
Bende feys meys gibi iletişim kaynakları olmadığı için bu resmi geç gördüm. Ama yine de paylaşmak istiyorum. Benim de girdiğim 2011 Nisan ALES sınavının galipleri olarak etiketleniyor bu adamlar. Resmen yarıldım. Tiplere bak. From top to toe vizyonsuzluk...
Son Aki Kaurismaki filmleri
Finlandiya'lı yönetmen Aki Kaurismaki, 20 film çekip emekliye ayrılacağını beyan etmişti. Şu anda 16 adet uzun metraj filmi mevcut. Benim izlemediğim iki filmi kaldı. Biri 2011 tarihli olduğu için onu izlemem iki üç yılı alabilir. Diğerini de yakında izlerim. Elimde kalan son filmlerinden iki tanesini izledim. Birincisi ilk filmi olan "Crime and Punishment/Suç ve Ceza" (1983) diğeri de Fransa'da ve Fransızca çektiği "La Vie de Boheme/Bohem Hayatı" (1992). Aki Kaurismaki'nin ben asla başyapıt çekemem dediğini de yazmıştım. Doğru. Hiçbir filmi başyapıt değil ama Kaurismaki sinemasının tuhaf bir büyüsü var. İnsana suçluluk duygusu hissettiren, naif, namuslu filmler bunlar. Yer yer beceriksiz bile olabilen, kitsch ama zihinlerde sorular uyandıran filmler. "Crime and Punishment" bilindiği üzere Dostoyevski'nin romanından bir uyarlama. Rivayete göre romanı okuyan Hitchcock, sinemaya uyarlamanın imkansız olduğunu düşünmüş. Bu düşünceyle çelişen Kaurismaki işe koyulmuş. İlk filminde böyle önemli bir eseri uyarlamanın riskli olduğunu düşünenler var; fakat Kaurismaki kendisine özgü tarzıyla işin altından kalkmayı başarıyor. Hikayeye dünya görüşünün etkilerini de katıyor ve yine sınıf çatışması üzerine ilgiyle izlenen bir film ortaya çıkıyor. Her zamanki donuk, duygusuz, ezilmiş Kaurismaki anti-kahramanı burada da arz-ı endam ediyor ve yine kendi sınıfından bir karşı cinsle gidip gelen bir yakınlık içerisine giriyor. Özentisizce çekilmiş kavga, ölme ve öldürme sahneleri ve bol bol kahve, sigara, alkollü içecek sahnesi daha bu ilk filminde de mevcut Kaurismaki'nin. Sonuçta tarzını seviyorsanız sıkılmadan izleyebileceğiniz tipik bir yedilik Kaurismaki filmi. Bu arada filmin başında bir böcek öldürülüyor. Buna benzer bir sahne Reha Erdem'in "A Ay" (1988) filminde de mevcuttu. Tabii o yıllarda kamera önünde bir canlının (ve de böcek) öldürülmesi çok tepki çekmemiş olmalı. Bugün bile birçok insan altı üstü bir böcek diye düşünüyordur. Ama böyle bir şeye günümüzde asla müsade etmezler ve bence de böcek de olsa bir canlıyı film için katletmek çok yanlış bir davranış.
"La Vie de Boheme"yse tıpkı İngiltere'de İngilizce çektiği "I Hired a Contract Killer/Bir Kiralık Katil Tuttum" gibi Kaurismaki'de iğreti duran bir film olmuş. Fince olmayan ve Helsinki'de geçmeyen Kaurismaki filmlerine karşı bir soğukluğum var. Çok mu tutucuyum ne? Bu sefer bir değil üç kaybeden var filmde. Biri ressam, biri müzisyen biri de yazar. Yani adından da anlaşılacağı üzere bohem hayatı sürmesi şaşırtmayacak üç karakter. Ve bunların başlarına gelen toplumsal, bireysel hayal kırıklıkları. Filmin ilginç özelliği bir film 70 dakika civarında olmalıdır diyen Kaurismaki'nin en uzun filmi olması. 98 dakika "La Vie de Boheme". Gerçi son filmi için imdb'de 103 dakika yazıyor ama çıkalı bir kaç ay olan son filmine kadarki olan filmografisinin en uzun filmi bu. Benim gibi Fransızca'ya alerjiniz yoksa ilgiyle izleyebilirsiniz.
06 Haziran 2011
"Devrimden Sonra" (2011)
Üniversite yıllarımda Ankara Nazım Hikmet Kültür Evinde izlediğim Chaplin, Güney filmlerinin ve bazı toplumcu filmlerin; bugün bir sinemasever olmamdaki katkısını yadsıyamam. Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin binbir fedakarlıkla kotardığı ilk film olan "Devrimden Sonra"ya iyi film olmamış desem nankörlük mü yapmış olurum? Benim bu beğenmeme durumum bazı biçimsel özelliklerden kaynaklanıyor, yoksa "Devrimden Sonra" çok doğru bir film bana göre. Türkiye'de sosyalit devrimden sonra yaşanabilecekler altı farklı skeçle anlatılmış filmde. Ben bazı skeçleri gerçekten yaratıcı ve ilgi çekici buldum ama bazılarını da inandırıcılıktan uzak buldum. Senaryoda bazı tiyatral, didaktik zayıflıklar gözlemledim. Şu yazıyı okursanız, filmin asıl amacının insanlara sosyalizmi tartıştırmak olduğunu öğrenirsiniz. Yönetmen Mustafa Kenan Aybastı'nın da röportajında filmle ilgili niyetler ve bu niyetleri gerçekleştirme uğrunda karşılaşılan zorluklar gayet açık bir şekilde anlatılıyor. Umarım bu önemsiz hatalar giderilir ve bu NHKM'den gündem yaratıcı iyi filmler çıkar. Bu ekonomik ortamda zor gibi gözükse de neden olmasın demekten kendimi alamıyorum. Sosyalistler için her şey gibi sinema yapmak da çok zor ve büyük fedakarlıklar gerektiriyor. Bu fedakarlığı en hakkıyla verbilecekler de onlar.
31 Mayıs 2011
"Messi rocks Ronaldo sucks" (2011)
Bu bloğu açtığım sıralarda arada sırada futboldan da bahsedeceğimi yazmıştım; çünkü o zamanlar bir futbol blog çılgınlığı vardı (hala var). Sonra bu kadar futbol bloğu içerisinde benim yazacaklarıma hiç de gerek yok diye düşünmüştüm. Sanırım bir tek Brezilyalı Ronaldo'yla ilgili kısa bir yazı yazdım. Gerisi de gelmedi zaten. Bu başlığı atmayı ve bu yazıyı yazmayı çok istedim; çünkü Messi tutkuyla takip ettiğim ve çok sevdiğim bir spor insanı. Aslında bu yazı biraz sinemayla da ilgili. Yönetmen olma hayallerimin bir parçası da ismi "He Rocks She Sucks" olan kadın-erkek çıkmazını anlatan filmdir. Bu başlığı Messi ve Ronaldo'ya uyarladım. Son yıllarda Ronaldo denen apaçiyle Messi adlı sanatçının karşılaştırılması medyada sıkça yer buluyor. Bir iki hafta önce apaçinin iddiasız takımlara karşı oynanan maçlarda üst üste goller bularak La Liga gol rekorunu kırması bazı ronaldoculara üste çıkma fırsatı verdi ama geçen Cumartesi Wembley'de olanlardan sonra sanırım onlar da 40 gole rağmen ağızlarını açamayacaklardır. Ronaldo 40 gol attı. İstatistiklerden mi konuşacağız? Oldu o zaman, başlıyorum. Kaynak olarak mackolik.com ve wikipedia.com'u kullandım. Messi bugüne kadar 269 maçta 180 gol atmıştır. Ortalama 0,66. Ronaldo'nun ise 412 maçta 209 golü var. Ortalama 0,50. Bu ortalamada meydana gelecek bir puanlık bir artışın bile ciddi emek istediğini belirtmek isterim. Ronaldo Messi'den bu kadar çok maç oynamasına rağmen 73'e 83'lük gibi çok az bir farkla Messi'den daha fazla asist yapmış. Bu da kendisinin ne kadar egoist, Messi'nin de ne kadar takım oyuncusu olduğu gerçeğini bize gösteriyor. Bir de önemli maçlar kriteri var. Öyle ya büyük futbolcu büyük maçlarda sahneye çıkmalı. Son 20 yılda şampiyonlar liginde yarı final veya final oynayan takımlara karşı atılan gol sayısında Messi'nin 38'e 29'luk gibi ezici bir üstünlüğü var. Bu arada Ronaldo'nun Messi'den iki yaş büyük olduğunu hatırlatmak isterim. Yapılan çapraz koşular, öldürücü paslar, kritik anlarda insiyatif almalar, top kazanmalar, fair-play ruhu gibi konulara da girersek bu karşılaştırmanın ne kadar absürd olduğunu daha iyi farkederiz. Bugün google'a veya wikipedia'ya "Ronaldo" yazarsanız Christiano Ronaldo'nun değil Brezilyalı Ronaldo'nun çıktığını görürsünüz. Bu bile çok şey anlatıyor aslında. Benim izlediğim en iyi futbolcu Zidane diyordum fakat Messi sırf şu üç senede yaptıklarıyla bırakın Zidane, Maradona, Pele'yle kıyaslanmayı; bir Alfred Hitchcock suspense'yle, bir Robert De Niro oyunculuğuyla, bir Rachmaninov piyano eseriyle, bir Angelopoulos görüntü yönetimiyle falan kıyaslanmalı. Ne mutlu bana ki tutkuyla bağlandığım bir performansçım var. Sinemayla ilgililenmek kadar ayrıcalıklı yapıyor insanı. Messi'de en çok neyi seviyorum biliyor musunuz? Futbol oynama tutkusunu. Dünyayı büyülediği Wembley finalinin dönüşünde bile uçakta futbol oynayacak kadar tutkuyla bağlı bu oyuna (kaynak: acetoblog.com).
Ve daha 24 çarpı 365 gün bile yaşamadı.
24 Mayıs 2011
Bir öğrenci Top 10'u
Harika movie-buff öğrencilerim var. Bunlar 16-17 yaşlarında olmalarına rağmen mükemmel bir altyapıya sahipler. Serhan Köse de hocam 2011'in Bolu'sunda "Mulholland Dr./Mulhollan Çıkmazı"nı konuşacağım kimse bulamıyorum deyince kendisinden bir Top 10 istedim. "Mulholland Dr."ı konuşmak isteyen bir öğrenciye sahip olmak gerçekten bir ayrıcalık olmalı diye düşünüyorum. Zira %70'i hayatında bir tek kitap bile okumamış bir toplumda yaşıyoruz. İşte liste:
1) Pulp Fiction
2) Fight Club
3) Dark Knight
4) The Big Lebowski
5) No Country For Old Men
6) LOTR
7) Seven
8) Inception
9) Mulholland Dr.
10) Life Is Beautiful
Ben de bu filmlerin hepsinin mükemmel filmler olduğunu düşünüyorum. Dokuzdan aşağı puan verdiğim bir film yok. Yanlış anlaşılmasın ben otoritenin sesiyim triplerinde değilim. Sadece zevkimiz uyuşuyor demek istiyorum. Listenin beş tanesi 90lardan gerisi milenyumdan. Kendisine nacizane biraz daha eskilere de eğilmesi gerektiğini tavsiye edeceğim. Oralarda da mükemmel işler bulacaktır. Fincher, Coenler ve Nolan'dan ikişer film var. Demek ki öğrencimiz sinemayı var edenin büyük oranda yönetmen olduğunu kavramış. Bir de benim üç sene önce vediğim Top 10 listeme bir göz atalım:
1-Rear Window (Arka Pencere), Alfred Hitchcock, 1954.
2-Taxi Driver (Taksi Şoförü), Martin Scorsese, 1976.
3-Psycho (Sapık), Alfred Hitchcock, 1960.
4-Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin), Sergio Leone, 1966.
5-Se7en (Yedi), David Fincher, 1995.
6-Kill Bill Vol:1, Quentin Tarantino, 2003.
7-The Big Lebowski (Büyük Lebowski), Joel Coen, 1998.
8-The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
9-Rope (Ölüm Kararı), Alfred Hitchcock, 1948.
10-Dressed to Kill (Öldürmeye Hazır), Brian de Palma, 1980.
2-Taxi Driver (Taksi Şoförü), Martin Scorsese, 1976.
3-Psycho (Sapık), Alfred Hitchcock, 1960.
4-Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin), Sergio Leone, 1966.
5-Se7en (Yedi), David Fincher, 1995.
6-Kill Bill Vol:1, Quentin Tarantino, 2003.
7-The Big Lebowski (Büyük Lebowski), Joel Coen, 1998.
8-The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
9-Rope (Ölüm Kararı), Alfred Hitchcock, 1948.
10-Dressed to Kill (Öldürmeye Hazır), Brian de Palma, 1980.
İki tane tutturmuşuz. Bu arada bu listeyi güncellemem lazım diye düşünüyorum. Üç sene önceki düşüncelerimle, bilgi birikimimle, sinema zevkimle şimdikiler aynı olmadığı için değişiklikler olacaktır eminim. Tarantino gibi orada burada birbirini tutmayan Top 10'lar mı yayınlasam acaba?
Indie açılımı
Bu açılım; geçen sene AKP'nin yapmaya çalıştığı ve yüzüne gözüne bulaştırdığı, samimiyetsizliği baştan belli açılımlar gibi değil. Bir hesap yaptım. İnsan ömrünün yaklaşık 70 sene olduğunu varsayarsak ve bu hızla film izlemeye devam edersem, ölene kadar 6000-7000 tane falan film izlemiş olacağım. Bu yüzden bundan sonra benim kişisel gelişimime hiçbir şey katmayacak, klişeleşmiş f**king popüler filmleri izlemeyeceğim. Karayip Korsanları'nın son bülümünü izlemeyeceğim örneğin. Bunun yerine hikayesi ve bir şeyler söyleme derdi olan, özgün, nitelikli filmleri izlemeye çalışacağım. Bu yüzden artık iyi indieleri araştırıp bulmak gibi bir misyonum var. Şu resimde gördüğünüz poster artık var olmayan Empire adlı bir sinema dergisinin verdiği bir poster. 90lardan itibaren verildiği tarih olan 2006'ya kadarki dönemde dikkat çekmiş indieleri listeliyor. Sundance film festivaline katılmış ve dikkat çekmiş filmler. Buradaki filmlerin yaklaşık yarısını izlemiş olduğumu gördüm ve ilk sıradaki filmle başlayayım dedim: "Sex, Lies & Videotape/Seks Yalanları" (1989). Indieler çağını başlattığını düşünenler var. Yönetmeni "Erin Brochkovic/Tatlı Bela", "Traffic" ve "Ocean" serisiyle tanınan Steven Soderbergh.
SEX, LIES, AND VIDEOTAPE: Movie Trailer. Watch more top selected videos about: Movie Trailers, Peter Gallagher
Sonuç mükemmel. Filmin adı birçok kişiyi yanıttı ve yanıltabilir. Imdb'den öğrendiğimize göre; Berlin Duvarı yıkıldığında Batı Berlin'de sinemalarda oynayan filmi porno film zannedip, gidip izleyen Doğu Almanların yaşadığı hayalkırıklığı var örneğin. Yine ekşi sözlükten birisi, Türkçe ismi "Seks Yalanları" olan filmi bir tabur acemi erle birlikte izlediğini yazmış. Ben de 18 yaş sınırı olan filmde bir tek bile grafik cinsellik sahnesi olmadığını belirteyim. Ne var filmde? İkiyüzlü kadın erkek ilişkilerine cepheden dalış var. Tıpkı "Happiness/Mutluluk", "American Beauty/Amerikan Güzeli", "500 Days of Summer/Aşkın 500 Günü" veya "Zeynep'in Sekiz Günü" gibi. Aklıma ilk gelen bunlar. Son yıllarda klişe romantik komedilerin yanında "Sex, Lies..." gibi farklı tezleri olan ormantik komedi de izlemeyi kar sayıyorum. Film adından da anlaşılacağı üzere tuhaf bir ilişkiler yumağı olarak nitelendirilebilir. Yine adından da anlaşılacağı üzere ilişkilerde dürüstlük veya yalan söyleme olgularını sergilemeye çalışıyor. Filmdeki en yalancı kişinin bir avukat olması da metaforik değerlendirilmeli zira filmin kendisi bu niyetini gizlemiyor zaten. Avukat ve cinsel hayatları sorunlu olan eşi, filmdeki tek çift gibi görünüyor. Geri kalanlarınsa ne olduğu belli değil. Şu anda aklıma geldi: "Sex, Lies.." tipik bir biri gelir bir yeri değiştirir filmi. O filmlerde kasabaya (veya nereyse işte) gelen yabancının (stranger) işleri allak bullak edeceğini daha ilk sahneden sezersiniz. Örneğin "Kosmos". Avukatın okuldan arkadaşı Graham da mahalleye geliyor ve çiftin hayatını bir de kadının kızkardeşi ve adamın metresi olan kızın hayatını allak bullak ediyor. Tehlikeli bir hobisi var. Anlattıklarıyla, ritmiyle, hikayesiyle, özellikle de karakterleriyle 10 numara bir film (nefret ettiğim bir klişe daha on numara x, on numara y... Tuncay Şanlı kardeşim çok kullanıyor). Tabi indie açılımı sonucu izleyeceğim bütün filmleri beni bu kadar memnun bırakmayacak biliyorum ama harika bir başlangıç oldu.
16 Mayıs 2011
Yeşil cadde holiganları buluşacak
9 Aralıkta Yeşil cadde holiganları buluşuyor başlıklı bir yazı yazmıştım ve bir öngörüde bulunmuştum. Ne yazık ki öngörümün daha olumsuz olanı gerçekleşti. "Green Street Hooligans/Yeşil Cadde Holiganları" adlı iyi filme konu olan West Ham United ve Millwall FC rekabeti seneye kanlı canlı yaşanacak. Ama ikinci lig diye tabir ettiğimiz Championship ligde. West Ham bir ara düşme potasından uzaklaşmasına rağmen inanılmaz kötü bir seri tutturdu ve son sekiz maçta sadece iki puan alabildi. Bay bay! Millwall da bir cacık olamadı ve play-off'lara kalamadı. Dolayısıyla seneye aynı ligdeler ve o lig Türkiye'de yayınlanmıyor. Bazı kanallar uyanıklık yapıp sadece o maçları yayınlarlar mı acaba? Böyle bir filmden ve böyle bir rekabetten kaçımızın haberi var ki?
15 Mayıs 2011
Dokuz buçuktan on
Ne oluyoruz? "Scarecrow/Korkuluk"tan iki buçuk sene sonra bir filme on vermeyi düşündüm. Gaza gelmeyeyim diye bekletiyorum, biraz sakinleşince notumu vereceğim. Bir önceki yazıda anılan Serdar Turgut yazısında geçtiği için merak uyandı içimde ve "All That Jazz/Bütün O Caz" hayal kırıklığından sonra işte gerçek bir 70ler Amerikan filmi. Mükemmel bir açılış sahnesine sahip. Texas'ta toz toprak içinde kalmış, estetikten yoksun bir Amerikan taşra kasabası. Çalışmayan bir araba, kötü country müzikleri çalan sıkıcı bir radyo kanalı ve zevksiz bir kafe. Sırp asıllı Amerikalı yönetmen Peter Bogdanovich'ten hayatın bogdanlığı üzerine mükemmmel ötesi bir film. 1971'te çekilen ve 15-20 yıl öncesini anlatan bir filme dönem filmi diyebilirsek bir dönem filmi "The Last Picture Show/Son Gösteri". Adından başlayalım. Filmin genel teması olan elimizden akıp yiten güzel şeylerden biri olan kasabadaki film gösterimlerinin sonuncusuna vurgu yapıyor "The Last Picture Show". Artık televizyonlar olduğu için kimse sinemaya gitmek istemiyor ve bir zamanlar kasabanın tek eğlencesi olan sinema salonu kapanıyor. İkinci Dünya Savaşı ve Kore muharebeleri arasında geçen durgun dönemde Amerikan halkının psikolojik dünyası filmde en çok tahlil edilen tema. Soğuk savaş yavaş yavaş başlıyor ve dünya kutuplara ayrılıyor. 70lerde Vietnam ve Kore savaşının getirdiği psikolojik yıkıma, Watergate skandalı ve Kennedy suikastıyla artan güvensizlik ortamına nasıl gelindiğinin çok başarılı bir tahlili olarak değerlendirebiliriz filmi. Filmin çok sağlam bu toplumsal yanının yanında bir de kadın erkek ilişkileri üzerine ilginç tezler sürmesi de başka bir artısı. Her iki cinsten veya her yaş grubu insandan kaynaklanabilen cinsel sömürü ve ikiyüzlülük çok başarılı bir şekilde teşhir ediliyor. Her biri çok başarılı olan oyunculardan bahsetmek istiyorum:
Jeff Bridges (Duane): Daha önce başıma geldiği üzere, Bridges'ı 20 yaşındayken bile izlesem bana Dude'ı hatırlatıyor. Bu filmde de saf ve biraz kaba delikanlı rolünde döktürüyor Bridges.
Cybill Shepherd (Jacy): "Taxi Driver"ın donuk Betsy'si rolünden tanıdığım Shepherd, bu filmde terbiyemi bozmadan bir sıfat bulamayacağım bir genç kızı canlandırıyor. Imdb'den araştırmalar yapınca ve bazı ettiği sözleri öğrenince sıradan bir hayatı olmadığını öğreniyoruz. Bir şey ima etmek istemedim.
Ellen Burstyn (Lois): "Alice Doesn't Live Here Anymore/Alice Artık Burada Oturmuyor" filmiyle bahsettiğim Burstyn kısa rolüne rağmen muhteşem bir komposizyon çiziyor. O kasabada yaşayan ve herkes kadar namuslu olan evli bir kadını canlandırıyor.
Timothy Bottoms (Sonny): Daha önce bir filmde izlemişim kendisini ama dikkatimi çekmemişti. Bazı seyirciler filmdeki en dürüst karakter diyebilirler ama ben katılamayacağım. Herkes kadar o da sıradan ve dürüst. Çok başarılı.
Bunlar dışında Aslan Sam, dilsiz Billy ve bayan garson Genevieve gibi kısa ama çok başarılı canlandırılmış karakterler de var filmde. Katıksız bir başyapıt diyebilirim "The Last Picture Show" için ve her şeyine sonuna kadar kefilim. En kısa zamanda "Texasville" adlı devam filmini izlemek istiyorum. Imdb notu beş küsür olan bir filmi bu kadar çok izlemek isteyeceğim aklıma gelmezdi.
14 Mayıs 2011
"All That Jazz" (1979)
Serdar Turgut'un daha önce link verdiğim yazısında geçtiği için izlemek istedim Bob Fosse'nin "All That Jazz/Bütün O Caz"ını. Turgut, yazısında, 70ler Amerikan sinemasının aydınlanmacı tarafına dikkat çekiyor ve ezber bozan filmlerin çokluğundan bahsediyordu. Coppola, Scorsese, Speilberg, Lucas gibi yönetmenleri anıyor ve bazı filmlerin adlarını veriyordu. "All That Jazz"i de o ezber bozan filmlerden biri zannettim ama yanılmışım. Bu blogda bir kaç kez bana en uzak olan film türünün müzikaller olduğunu yazmıştım. Hikayeye duygu katmak için bir yerlerden gelen müzikler eşliğinde aktörlerin şarkı söylemesi bana saçma geliyor. "All That Jazz"de olduğu gibi hikayenin parçası olarak şarkılar söylenmesineyse itirazım yok. Kadın ve keyif veren maddeler düşkünü bir Broadway yönetmeninin ölümle flörtü fantastik bir şekilde perdeye yansıtılmış. Öffff! Şimdi yazarken bile sıkıldım. Kadın erkek ilişkisi üzerine birkaç ilginç kelam eyledi ve birkaç ilginç sekans barındırdığı için altı verdiğim filmin asıl hakkı beş veya dört. Aynı yazıda geçen siyah beyaz "The Last Picture Show" beni biraz daha heyecanlandırıyor. Daha bir film gibi duruyor. Göreceğiz.
13 Mayıs 2011
"Lord of the Flies" (1963)
William Golding'in aynı adlı romanından uyarlanan "Lord of the Flies/Sineklerin Tanrısı" bazılarına göre en iyi edebiyat uyarlamalarından birisiymiş. İlk çıktığında pek önemsenmeyen kitap sonraları bir fenomene dönüşmüş ve bugün yüzyılın en etkili romanlarından biri kabul ediliyor.Kitabı okumadım ama filmle ilgili yorumlar, kitabın ruhunun çok iyi resmedildiği yönünde. Film de kült mertebesine ulaşmış durumda. Filmde neler oluyor? 90 dakikalık bir filmde insanlığın toplumsal gelişiminden ne kadar bahsedebilirsiniz? Hem insan doğası üzerine hem de bugünkü toplumsal ilişkiler, bu ilişkilerin ortaya çıkışı üzerine ne kadar tez sunabilirsiniz? Ve de çocuk oyuncularla. "Lord of the Flies" bu saydıklarımın hepsini bir güzel yapıyor işte. İnsan doğasında default olarak var olan ve ilk zorda kaldığında arzı endam eden şeytani taraf bir güzel teşhir ediliyor. Bir uçak kazası sonucu ıssız bir adaya çıkan 15-20 kadar çocuk, yaşama savaşı verirken tarihin, sosyolojinin, psikolojinin karnelerini ellerine veriyor. Bu çocukların her biri oldukça sembolik ve her biri bir insani mizacı temsil ediyor. Güçlü, zayıf, duygusal, sömürücü, kurban, çıkarcı, dürüst, bilgili, lider ruhlu, demokrat, ayrımcı; her biri var. O yıllar için devrim sayılabilecek bir film olarak değerlendiriyorum "Lord of the Flies"ı. Zamanının çok ötesinde, defalarca kez izlenmeyi hak eden ve izledikçe de yeni şeyler keşfedilebilecek bir film. Yönetmen Peter Brook. Bir gün sinemada fetiş objeler diye bir yazı yazarsam Piggy'nin specs'lerini (spectacles=gözlük ama küçümseme anlamı var) mutlaka listeye koyacağım.
10 Mayıs 2011
"A Christmas Carol" (2009)
Geçenlerde çekici bulduğum bir kadınla oturmuş sohbet ederken, Türkiye'deki yoksulluğun sebebi olarak Doğudaki nüfus artışını gördüğünü söyledi. Kendisine, Türkiye'nin kendi kendine yetebilecek dünyadaki ender ülkelerden biri olduğu ve milli gelirin yarısını üstten yüzde yirmilik bir kesimin paylaştığı bilgisini verdim. Nato kafa nato mermer. Artık bir inek ne kadar çekici geliyorsa bana, o da o kadar çekici geliyor. Robert Zemeckis'in filmi "AChristams Carol/Bir Noel Şarkısı"ndaki Ebenezer Scrooge karakteri de aynı o inek gibi 18. yüzyıl Londra'sındaki yoksulluğun sebebi olarak fazla nüfusu görüyor. Onlara hapishaneleri, yetimhaneleri, tımarhaneleri layık görüyor. Alabildiğine cimri ve Volkan Konak'ın şarkısında olduğu gibi uykusuz, aksi, lanet bir tip. Yılbaşlarına inanmıyor ve yapması gereken hiçbir şeyi yapmıyor. Yılbaşı gecesi kendisine musallat olan hayaletleri, aklının başına gelmesini ve Türk filmlerini kıskandıracak düzeyde bir değişimle iyi bir insan olması hikayesini izliyoruz "A Christmas Carol"da. Charles Dickens'ın bu hikayesini üniversitede roman dersinde okumuştuk. Kitapla iligili hiçbir şey hatırlamadığım için iyi miydi kötü müydü yorumu yapamayacağım ama film iyi değil. Öğrencilerime Zemeckis'in performans yakalama yöntemiyle çektiği diğer animasyon "Polar Express/Kutup Ekspresi"ni izlettiğimde ne kadar sürükleyici olduğunu bir kez daha fark ettim ve belki bu da o kadar başarılıdır diye düşünerek izlemek istedim "A Christmas Carol"ı. Herkesin ezbere bildiği, çok klasik bir hikayeyi filme alıyorsan görsel bir şölen sunmadıktan sonra başarısız olman kaçınılmazdır. "ACC"de olan tam olarak bu. Bir de Pixar animasyonlarının aksine alabildiğine çocuksu kaldı "ACC". Yetişkinlere hitap eden bir öge barındırmıyor bünyesinde. Zaman kaybı...
07 Mayıs 2011
"The Devil's Rejects" (2005)
Korku filmlerini severim. Özellikle zeka ürünü olan, seyirciyi her daim filmin içine çekip istim üstünde tutan örneklerine hayır diyemem; ancak bu "The Devil's Rejects/Vahşet Çetesi" gibi porno-korku filmlerden nefret ediyorum. Bir önceki cümlede bahsettiğim zekadan gram eser yok "The Devil's Rejects"de. O kadar kötü bir filmsiniz ki sizi şeytan bile izlemeyi reddeder. Benim gibi araştırmadan etmeden; internetten indirir, on dakika bakar sonra da ctrl+del ile sonsuza kadar siler. Luis Bunuel: en kötü filmde bile bir beş dakikalık iyi bölüm vardır demiştir ama ben bu filmde o beş dakikaya rastlamadım.
04 Mayıs 2011
Lezzet duraklarım 2
Aylardır bilgisayarımda bekleyen lezzet durakları resimlerini tek tek kullanmaya başlasam iyi olur diye düşündüm. Ankara Kumrular Sokakta yer alan Anadolu Lokantası sıradaki lezzet durağım. Döneri çok severim. Ankara'da, ve diğer şehirlerde de tabi ki, adamakıllı dönerci bulmak gerçekten zor. Ne zaman Ankara'ya gitsem mutlaka uğradığım yerlerden biridir Anadolu Lokantası. Sıkış sıkış, gösterişsiz, alaturka bir yer Anadolu Lokantası. Ama odun ateşinde pişirdikleri dönerler gerçekten bir harika. Dönerle birlikte verdikleri pideyi de ekmek arası bile yapıp yiyebilirim, o kadar güzel yani. Yanında da enfes Niğde gazozu...Normalde ayran içerim, o gün öylesine denk geldi diye içmiştim. Zayıf halka olarak şu özelliksiz bulgur pilavını ve market turşularını verebiliriz. Türkiye'nin en büyük sorunu olan salata sorunu Anadolu Lokantası için de geçerli. Bu tür alt sınıf lokanta olup da salataya önem veren yerler ben daha görmedim zaten. Güney, Güneydoğu ve Doğu Anadoluda verdiklerini duydum ama oralarda yemek yemek henüz yazarınızın başına gelmedi. Aslında bu haftasonu Antep'li bir arkadaşımla Antep'e yemek turizmine gidecektik ama her zamanki gibi satışfaction olayı... Mutlaka deneyiniz: Anadolu Lokantası, Ankara Kumrular Sokak.
Aa, Beşiktaşlı Kovacevic gelmiş
Tarih: 1 Mayıs 2011. Yer: Taksim Meydanı.
İlyas Salman benim diyaloga girdiğim ikinci sinema oyuncusu oldu. Birincisi Tuncel Kurtiz'di. İstaiklal caddesinde bir keresinde de Sami Hazinses'i görmüştüm. Şimdi yaşasaydı ve görseydim kendisine yapışır ve bu blog için mutlaka bir röportaj yapardım. İlyas Salman fiziğinin avantajını çok iyi kullanmış bir oyuncudur. İnanılmaz yeteneğine de kimsenin laf edebileceğini sanmıyorum. O yılların popüler atmosferi içerisinde çok nitelikli filmlerde oynamasa da (Sarı Mersedes hariç) her zaman oynadığı filme kişilik katmayı başarmıştır. İlyas Salman'ı o yaşlı haliyle görünce kendisinin defalarca kez izlediğim filmlerini hatırladım. Şu aralar büyük kanallarda yayınlanmasa da 90lı yıllarda bu filmler her gün yayınlanıyorlardı ve benim hayatımın önemli bir bölümünü işgal ediyorlardı. Özellikle de "Ya Ya Ya Şa Şa Şa" (1985) adlı filmi hatırladım. Başlıktaki diyalog o filmde geçiyordu ve beni inanılmaz güldürüyordu. O sahneyi ararken filmdeki İlyas gerçeği öğreniyor adlı sahneye rastladım. Ve paylaşmak istedim.
İlyas Salman benim diyaloga girdiğim ikinci sinema oyuncusu oldu. Birincisi Tuncel Kurtiz'di. İstaiklal caddesinde bir keresinde de Sami Hazinses'i görmüştüm. Şimdi yaşasaydı ve görseydim kendisine yapışır ve bu blog için mutlaka bir röportaj yapardım. İlyas Salman fiziğinin avantajını çok iyi kullanmış bir oyuncudur. İnanılmaz yeteneğine de kimsenin laf edebileceğini sanmıyorum. O yılların popüler atmosferi içerisinde çok nitelikli filmlerde oynamasa da (Sarı Mersedes hariç) her zaman oynadığı filme kişilik katmayı başarmıştır. İlyas Salman'ı o yaşlı haliyle görünce kendisinin defalarca kez izlediğim filmlerini hatırladım. Şu aralar büyük kanallarda yayınlanmasa da 90lı yıllarda bu filmler her gün yayınlanıyorlardı ve benim hayatımın önemli bir bölümünü işgal ediyorlardı. Özellikle de "Ya Ya Ya Şa Şa Şa" (1985) adlı filmi hatırladım. Başlıktaki diyalog o filmde geçiyordu ve beni inanılmaz güldürüyordu. O sahneyi ararken filmdeki İlyas gerçeği öğreniyor adlı sahneye rastladım. Ve paylaşmak istedim.
03 Mayıs 2011
Belki de sadece tesadüftür 6
İngilizce'de couch potato diye bir kelime grubu var. Yani kanepe patatesi. Şu hepinizin evinde bir tane olan cinslerden. Elde kumanda; televizyon karşısına geçip tüketir, tüketir, tüketirler. Tarantino'nun senaryosunu yazdığı "True Romance/Çılgın Romantik" adlı film, Brad Pitt'in ilk dikkat çektiği filmlerden birisidir (1993). Bu filmde Floyd adlı bir kanepe patatesini canlandrıran Brat Pitt kısacık rolüyle bile sahne çalmayı başarmıştır ve sonrasında "Fight Club"lar "Se7en"lar gelmiştir. Bütün gününü kanepe üzerinde tv izleyerek ve abur cubur tüketerek geçirir. "Kaybedenler Klübü"nü izlerken, Murat karakterinin Floyd'a feci şekilde benzediğini farkettim. O da tüm gününü şu tek kişilik koltukta geçiriyor ve hiçkimseye bir faydası yok. Kumandalı bir resmini bulamadım ama sıklıkla televizyon izliyor. Aslanların cinsel hayatını anlatan belgeseller izliyor. Bu sahne de sanırım "Requiem for a Dream/Bir Düş İçin Ağıt"ta geçiyordu. Neyse ben yine geleneğimi bozmuyorum ve belki de sadece tesadüftür demek istiyorum. "Kaybedenler Klübü" mü dediniz? Popüler kültürün dışındaymış ayaklarına yatıp da çaktırmadan içinde olmayı başarıyor. Son iki üç yılda barda elindeki şişeden bira içen ne kadar çok karakter gördüm öyle!
02 Mayıs 2011
Cennetten de garip
Cennetten de garip bir ülkede yaşıyorum. Şu resim benim sık kullandıklarımı gösteriyor. Artık bloglar açılmaz diyerek listemden kendi bloğumu silmişim. Cennetten de garip ülkede işler değişti ve bloglar açıldı. İnsan elindekini kaybedince değerini anlar ya bu süre içerisinde sanki filmleri boş yere izliyormuşum gibi hissettim kendimi. Meğer buraya yazı yazmak benim için ne kadar da önemli bir ayrıcalıkmış. O 20-30 kişi ve Google'a acayip acayip şeyler yazıp buraya gelen kişiler (örneğin: serge dijehua, sinema 70, adana geyler pornosu, anasini satan adam, bence kış mevsimi çok gereksiz diyen birini ikna etmek, burujlinin karate filmi, en kaliteli şerefsiz, yemek yerken yellenmek günahmı, vatanı için ölmüş insan mesut gibi...): sizleri çok özledim. Gerçekten de nefes alınabilen alanlardan biriymiş bloglar. İyi ki sosyal medya var. Konuşan, tartışan Türkiye buralarda kendisini gösteriyor. Fakat bu garip ülkeye güvenmediğim için, ayrı kaldığımızı süre içerisinde kendi alan adımı satın alıp site üzerinden blog mantığıyla yazma kararı aldım. Boş bir zamanımda, yazın mesela, bu kararımı uygulamaya geçirmek istiyorum. Site adıyla ilgili çok düşündüm. Sevdiğim filmlerin birinin Türkçe adını almak istedim. Bunun için kontrol ettiğim ilk isim arkapencere.com (Rear Window) oldu. Ne yazık ki alanadını almışlardı. Yine çok sevdiğim bir film olan Lost Highway'a atfen kayipotoban.com'u kontrol ettim. Alanadı boştu fakat sonra bu adla açılmış bir sitede sanki hep underground (yeraltı) sineması örneklerinin işlenmesi gerek diye düşününerek vazgeçtim. sunsetbulvari.com, incekirmizihat.com, derinkirmizi.com, puslumanzaralar.com, cinayetigordum.com hep aklıma gelen ve boş olan alan adlarıydı. Bu arada önerilere açık olduğumu belirtmek isterim; ancak son dakikalara kadar ilham gelmezse sitenin ismi cennettendegarip.com olacak. Jim Jarmusch'un harika filmi tam da benim izlemeyi ve yazmayı sevdiğim tarz sinemayı anlattığı için tuttum bu ismi. Bu isimi yazmak ve akılda tutmak zor diye düşünülebilir. Beni okuyacak adamın biraz emek vermesini istiyorum ve artık eskisi kadar popüler olmak da istemiyorum. Hatta şu Türkiye'de çok okunuyorsam bende bir sorun olmalı diye düşünürüm. Yaklaşık iki ay uzak kaldık ve ben bu sürede yaklaşık 30 film izledim. Bu filmler içerisinden bir Top 11 yaptım. Buyrun listem:
11- The Damned United/Lanet Takım, Tom Hooper, 2009.
İngiltere'nin ve dünyanın gelmiş geçmiş en önemli futbol adamı Brian Clough'ın (Klaf) Leeds United'da geçirdiği 45 günü anlatan biyografik film. İzlediğim iyi futbol filmlerinden oldu.
10- Çakal, Erhan Kozan, 2010.
Delikanlılık kültüne parlat-cilala yapıyor gibi görünse de bir derinliği olduğuna inandığım; alternatif, şaşırtmayı başarabilen bir film.
9- Dazed and Confused, Richard Linklater, 1993.
Adını Led Zeppelin'in muhteşem şarkısından alan artık iyice favori yönetmenlerimden biri olmuş Richard Linklater filmi. 1978 yılında Amerikan lise gençliğinin gündemini iddiasız ama başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor.
8- The Blackout/ Bayılma, Abel Ferrera, 1997.
Abel Ferrera'dan izlediğim en iyi film olan "The Blackout" bir suç hikayesini stilist bir tarzda anlatıyor. Rahatsız edici görüntüler akıl almaz hikayeyi bir üst sınıfa atlatıyor.
7- Election/Seçim, Alexander Payne, 1999.
Bu listenin bir numarasında yer alan filmin yönetmeninin filmografisinde bir gezinti yapmak için izledim "Election"ı. İyi de yapmışım. Birçok ankette en iyi lise filmlerinden seçilen "Election" harika bir bağımsız film. Melek gibi görünüp de yılan karakterli olanlardan birisini işliyor ve kaliteli filmlerde sergilenince tadından yenmeyen aptallık teması mevcut filmde.
6- Otac na sluzbenom putu/Babam İş Gezisinde, Emir Kusturica, 1985.
Kusturica'nın ilk dönem filmlerinden "Otac na sluzbenom putu" yine yerel motiflerle dolu bir kara mizah örneği. Ben bu tarzı çok seviyorum ve siz de Kusturica hayranıysanız veya tipik bir filmini izlemek istiyorsanız sizi bekliyor.
5- Interiors/İçeridekiler, Woody Allen, 1978.
Woody Allen'ın drama dalında şimdilik ilk ve tek filmi. Bergman filmlerine bir saygı duruşu olarak kabul ediliyor "Interiors". Bir orta-üst sınıf ailenin yaşadığı çelişkileri, buhranları gerçekten de Bergman tarzında anlatıyor. Baskıcı, dönüştürmeci, control-freak anne karakteri filmin lokomotifi. Bazı sahnelerde Woody'nin içindeki fırlatmaya sahip olmakta çok zorlandığını tespit ettim. Yavaş ol Woody, Bergman'a saygı duruşu filmi çekiyorsun oğlum diye kendi kendine konuşmuştur eminim.
4- Autumn Sonata/Sonbahar Sonatı, Ingmar Bergman, 1978.
Çok ilginç. İki filmi de izleyen ve aynı baskıcı, dönüştürmeci, control-freak anne karakterinin her iki filmde de yer aldığını gören bir kişi, Woody Allen'in Bergman'ın filmini izleyip hemen oturup ayaküstü saygı duruşu filmi çektiğini düşünecektir. Ama "Interiors"un Amerika gösterim tarihi 2 Ağustos 1978, "Autumn Sonata"nın de İsveç gösterim tarihi 2 Ekim 1978. Bergman ulan şu Amerikalı hergele bana saygı duruşunda bulunmuş, suna bi geri dönim demeyeceğini göre sinema tarihinin en ilginç tesadüflerinden biri meydan gelmiş bana göre. Hayran ve büyük sanatçı aynı filmi birbirlerinden habersiz aynı sene içerisinde çekmişler ve de hayran daha önce çekmiş. Bu arada sinema tarihinin en güzel kadınlarından biri olan Ingrid Bergman'ın da son filmiymiş.
3- Ten/On, Abbas Kiarostami, 2002.
Artık hiç şüphesiz en favori yönetmenlerimden olan İranlı sanatçı Abbas Kiarostami'nin İran gibi bir ülkede "Ten"le yaptıklarını görünce, Atıf Yılmaz'a 80lerde yaptığı karikatür kadın filmleri dolayısıyla kadın filmlerinin yönetmeni demek içimden gelmiyor. Twitter mesajı gibi yorum oldu.
2- Birdy, Alan Parker, 1984.
İleri bir tarihte yazacağım en iyi savaş karşıtı filmler yazımda kesinlikle yer alacak bir başyapıt. Türkiye'de hala "Mignight Express/Geceyarısı Ekspresi"yle anılan Alan Parker cidden iyi bir yönetmen. Michael Mann'den az biraz daha yaramaz ve provokatif birisi. Filmografisini beğeniyorum.
1- Sideways, Alexander Payne, 2004.
Bu filmin bir Türkçe adı olsaydı kesinlikle benim yeni sitenin adı olurdu. Sen nasıl bir sinema seviyorsun sorusunun cevabı "Sideways" gibi filmler. Aslında bu benim filmi ikinci izleyişim oldu. İlk izlediğimde Türkçe dublajlı izlediğim için bu kadar sevememiştim filmi. Dibine kadar bağımsız ruha sahip bir film.Benim adamlarımdan Paul Giamatti'nin canlandırdığı kaybeden karakteri Pazar günü izlediğim "Kaybedenler Klubü"ndeki yan sanayi kaybedenler için etüd çalışması olabilecek kadar başarılı. Büyüleyici anlarla, diyaloglarla dolu bir film. Mükemmel bir hikaye. Hayatın ta kendisi. Şarap içesim geldi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























