Kiarostami'nin "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nı izledikten sonra İran sinemasına eğilmeliyim demiştim. Abbas Kiarostami'nin filmografisindeki en yüksek puanlı film olan "Close-Up/Yakın Plan" bana bu başlığı yazdırdı. "12 Angry Men/12 Kızgın Adam", "A Few Good Men/Bir Kaç İyi Adam", "Sabotage/Sabotaj", "To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek" gibi mahkeme filmleri izlemiştim daha önce. "Close-Up" uzak ara izlediğim en iyi mahkeme filmi diyebilirim. Filmi böyle bir kategoriye sokmak haksızlık olsa da içeriğinden haberdar etmek için böyle iddialı bir cümle kurdum. Yarı gerçek yarı kurmaca bir dolandırıcılık (fraud) öyküsü "Close-Up". Kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf (onun filmlerine de eğileceğim) gibi tanıtıp bir aileyi dolandıran Hossain Sabzian'ın duruşması ve kurgusal dahilikler eseri olan çekimler filmi oluşturuyor. Gerçek bir mahkeme izler gibi Sabzian'ın yakın plan görüntülerini izliyorsunuz ve insan denen karmaşık yaratığı anlamaya çalışıyorsunuz. Özellikle filmin finali unutulmaz. Kişilik bölünmesini bu kadar iyi anlatan bir sahne çok az vardır. Sadece iki filmini izlememe rağmen Abbas Kiarostami'nin çok büyük ve gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorum ve muhteşem bir sinema duygusuna sahip olduğunu hissediyorum. Bundan sonra Abbas Kiarostami'ciyim. Bu arada filmin sonunda kendisini oynayan ve afişteki motoru süren kişi olan Mohsen Makhmalbaf'ın filmleri de beni şimdiden heyecanlandırıyor. İran dilini de çok melodik ve çok sevimli bulduğumu belirtmeliyim.
29 Temmuz 2010
İran sineması beni heyecanlandırıyor
Kiarostami'nin "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nı izledikten sonra İran sinemasına eğilmeliyim demiştim. Abbas Kiarostami'nin filmografisindeki en yüksek puanlı film olan "Close-Up/Yakın Plan" bana bu başlığı yazdırdı. "12 Angry Men/12 Kızgın Adam", "A Few Good Men/Bir Kaç İyi Adam", "Sabotage/Sabotaj", "To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek" gibi mahkeme filmleri izlemiştim daha önce. "Close-Up" uzak ara izlediğim en iyi mahkeme filmi diyebilirim. Filmi böyle bir kategoriye sokmak haksızlık olsa da içeriğinden haberdar etmek için böyle iddialı bir cümle kurdum. Yarı gerçek yarı kurmaca bir dolandırıcılık (fraud) öyküsü "Close-Up". Kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf (onun filmlerine de eğileceğim) gibi tanıtıp bir aileyi dolandıran Hossain Sabzian'ın duruşması ve kurgusal dahilikler eseri olan çekimler filmi oluşturuyor. Gerçek bir mahkeme izler gibi Sabzian'ın yakın plan görüntülerini izliyorsunuz ve insan denen karmaşık yaratığı anlamaya çalışıyorsunuz. Özellikle filmin finali unutulmaz. Kişilik bölünmesini bu kadar iyi anlatan bir sahne çok az vardır. Sadece iki filmini izlememe rağmen Abbas Kiarostami'nin çok büyük ve gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorum ve muhteşem bir sinema duygusuna sahip olduğunu hissediyorum. Bundan sonra Abbas Kiarostami'ciyim. Bu arada filmin sonunda kendisini oynayan ve afişteki motoru süren kişi olan Mohsen Makhmalbaf'ın filmleri de beni şimdiden heyecanlandırıyor. İran dilini de çok melodik ve çok sevimli bulduğumu belirtmeliyim.
26 Temmuz 2010
İncelikli filim
1993 yılında Galatasaray futbol takımı, İrlanda'dan Cork City adlı takımla eşleşmişti. Kubilay Türkyılmaz'ın frikik golü aklımda kalmış. İşte İrlanda'lı Neil Jordan yıllarını geçirdiği Cork'ta çeker "Ondine/İlahların Aşkı" adlı filmi. Yine kel alaka film adları çevirisinden biri daha karşımızda. Filmdeki gerçek/masalsı denizkızının adı Ondine. İlahların Aşkının filmin içeriğiyle uzaktan yakından alakası yok. Uzun yıllar siyasi filmler çeken Jordan, bu siyasi sorun büyük ölçüde çözülünce değişik filmlere yönelmişti. "Ondine" de gizemli, hafif trajik, enteresan bir aşk öyküsü. Yine kaybeden karakterler istila etmişler filmi. Colin Farrell'in canlandırdığı Syracuse (filmde kendisine çok yaratıcı bir şekilde Circus yani sirk diyorlar) en büyük kaybeden. Eşi tarafından terk edilmiş, alkolik, başarısız bir balıkçı. Diyaliz hastası kızına anlattığı denizkızı hikayelerinden biri ete kemiğe bürünüyor. Ağına bir denizkızı takılıyor. Kızının yaptığı araştırmalar sonucunda bulduğu hikayenin formülü, Circus'un yaşadıklarına bire bir uyuyor. Ortaya da incelikli, duyarlı, enteresan bir film çıkıyor. Oysa gerçek yaşamın masallarla alakası yoktur ve Circus'un eski karısının ona dediği gibi çünkü sen Syracuse'sun, her şeyi yanlış anlarsın.
21 Temmuz 2010
"Başka Semtin Çocukları" (2009)
Son zamanlarda izlediğim en kötü film. Televizyon dizisi havasında. Ne ele aldığı mesele üzerine (Alevi-Sünni çatışması) önemli şeyler söyleyebiliyor, ne incelemeye çalıştığı semt üzerine (Gazi mahallesi) sağlıklı gözlemler yapabiliyor, ne de aslına olmaya çalıştığı (aşk filmi) türü becerebiliyor. Oyunculuklar abartılı. Bir sürü mantık ve teknik hata var. Özenilmeden çekildiği belli. Örneğin, bir oyuncu askerliği sırasında zorda kalan askerleri Kobra tipi helikopterlerin gelip aldığından bahsediyor. Hiç mi araştırmadınız be gafiller? Ben askerliğimi bu helikopter okulunda yaptığım için biliyorum: kobra helikopterleri taaruz amaçlıdır, insan taşımaz. Veya bir karakter "Değme Felek Tenime Benim" türküsünü söylüyor. Bu hicaz bir türküdür ve hicaz çalarken kısa sap bağlamada başparmak kullanılmaz. Ama kimin umrunda? Tamamen sömürme üzerine inşa edilmiş bir film. Çok çok kötü. Böyle kötü filmi kim beğenir? İşte size filmi beğenen birisinin internette yaptığı bir yorum:uzun zaman sonra seyrettigim en guzel mahalle filmidir. filmi izlerken cocuklugumun mahalleleri geldi aklıma.
-spoyler icerebilir-
ismail hacıoglunun yurt dısına sevdicegini alıp yırtma hayallerini kacımız dinlemediki aksam tekstik atolyesinden donuste. yada sevdigin kızın alevi olması kac mahalle delikanlısının hayatını karartmadı. yada makine sevdası o yaslarda nasıl basladı die sorarsanız filmde anlarsınız makine mesrudur herkesin cekmesinde yada evde vardır bir tane, cunku mahalle oyle kendi kendine kolay kurulmamısdır zorla kurulmusdur. kuafor kızlar neden cıktıkları mahalleye hep fazladırlar o suslu halleriyle ( sadece eysan fazla kentli kacmıs uslubuyla). volkan kardesimiz tam mahallenin lumpen proleteridir hem solculardan dergisini alır obur yandan mafya ozentilidir butun dusu kapıda adam dovmektir o rugan ayakkabılarla icine beyaz corap giyerek. esas bulent inal tam alevi mahelle solcu abisi olmusdur, zamanında devrimcilik yapmıs sonrasında pavyoncu olmusdur ( yurt dısına gitmis ama basarısız olup geri donmusdur, bu kadar sevilmeyi hakediyormudur oda ayrı sorudur). bu yuzden bu filmde sorgulanan mahallenin o yırtmaya meyyal tipleriyle hayatın gerceklerinin karsı karsıya gelmesi vardır. askerden donus vardır kafayı yemeden gelsede o travmatik bozukluk hep kalıcıdır, hasta ruhlu adamlar her daim mevcuttur, ki hasta ruhlu manyaga oynayan kardesimiz dokturmusdur.
-spoyler kısmı burda biter-
filmde belli tempo bozuklukları vardır cok sey anlatmaya calisirken filmin uzaması karssında montajda daha kısa hale getirilmesi derdi vardır, ama bunlar ilk uzun metrajlıda olur. yonetmen kardesimizin ellerine saglık dioruz, yolu acık olsun.
19 Temmuz 2010
"Kader"i yeniden izlemek
Bu benim "Kader"i üçüncü izleyişimdi. İki sene yaşadığım Sinop'ta sahnelerinin olması bu filme torpil geçmeme sebep olmuş olabilir. Daha önce dediğim gibi Zeki külliyatını üç-beş senede bir gözden geçirmek gerek. Yıllar boyu biriktirdiklerinizle onun filmlerine farklı yaklaşabiliyorsunuz. Aslında "prequel"denen bir Hollywood hilesi olan, hikayenin öncesini anlatıp; hem seyirciyi hem de filmin kendisini sömürmek pek Zeki Demirkubuz'dan beklenecek bir davranış değildi. 1997 yılında çektiği "Masumiyet"in öncesini yaklaşık 10 yıl sonra "Kader"de anlattı Demirkubuz. Belli ki hikayede daha anlatacak bir çok şey keşfetmiş. Bir önceki filmi "Yazgı"yla "Kader" arasındaki isim farklılığının hikayeye de yansıdığını iddia ediyor Demirkubuz. "Kader"i daha doğulu buluyor. Bu yüzden de hikaye hiçbir Demirkubuz filminde olmadığı kadar öne çıkıyor. Ne bileyim bir konfeksiyon işçisi; "Kader"i çok rahat izleyebilirken, bir "Yazgı"yı bir "Bekleme Odası"nı o kadar rahat izleyemez gibi geliyor bana. Bu kötü bir şey anlamında söylemiyorum bunları. Filmin izlediği yolu aydınlatmak istiyorum. Sarsıcı bir etkiye sahip "Kader". Bence diyaloglar ve oyunculuklar çok başarılı. Hala izlemeyenler varsa -önce "Masumiyet"i sonra "Kader"i- mutlaka seyretsinler. Öf, space tuşu bozuk internet kafe bilgisayarında yazmak da çok sıkıcıymış.16 Temmuz 2010
İki kel alaka film
Filmin sonunu başlığında anlatan bir film "The Stoning of Soraya M./Soraya M'yi Taşlamak". O yüzden gıcık bilgi (spoiler) verebilirim çekinmeden. Filmin adıyla ilgili sorunlarım var öncelikle. Neden Türkçe Soraya M.'nin Recmedilmesi diye çevrilmedi? Hepimiz biliyoruz ki burada stoning'den kasıt recmetmektir. Esnaf Türk dağıtım şirketinin yaptığı bir işgüzarlık olarak görüyorum bu durumu. Bir de bazı şeyleri telafuz etmek kolay değildir. Recm, üzerinde çok spekülasyon yapılan bir durum. İnternette görüntüler mevcut. Bela bir konu. Bu konuda film çekmek de çetrefilli bir iş. Filmi Cyrus Nowrasteh adlı bir Amerikalı çekti. IMDB'de filmin çekildiği yerlerle ilgili bir bilgiye rastlamadım. Filmin İran'da yasaklandığını tahmin etmek zor değil, Türkiye'de gösterime girmemesi için girişimler olduğunu da biliyoruz. Peki nasıl bir film "The Stoning of Soraya M.". Bence kötü ama çok etkileyici bir film. Amacı dünya kamuoyunun ilgisini recm üzerine çekmek ve filmin sonundaki recmetme sahnesi için 70-80 dakika bir tv filmi havasında zırvalamak. Kötü bir hikaye, epikvari tiyatral oyunculuklar, şiirsel lafazanlıklar vs. vs. Recm sahnesi mi? Kelimelerle anlatmak zor.
Bu Amerikan indie'lerini (bağımsız) çok severim. Benim adamlarımdan Paul Giamatti'nin hatırına filmi izlemeye karar verdim. İlk defa Coen filmlerinden başka bir filmde izlediğim John Goodman da filmin sürpriziydi. Bu da kötü film. Ekşi Sözlük'te yapılan bir yoruma katılıyorum. Topla bir avuç kaybeden (a bunch of losers), çıkmazlarını işle, al sana indie film. Sundance'a da yollarsın. Zaten filmin içinde festivale göz kırpılıyor ama olmamış bence. Bir sürü anlamsız diyalog, gereksiz karakterler..Vakit kaybı.15 Temmuz 2010
"Bekleme Odası"nı tekrar izlemek
Geçenlerde İstanbul'da Cihangir'de bir kahveye gittim. Dediklerine göre Zeki oraya takılıyormuş. Gerçi görseydim ne yapacaktım bilmiyordum ama orada bazı Zeki filmlerinde ve bazı diğer nitelikli filmlerde oynamış aktör Ufuk Bayraktar'ı gördüm. Bir kaç gün önce beni ziyarete gelen arkadaşım da sürekli "Bekleme Odası"ndan bahsedince, tekrar izlememek kaçınılmaz oldu. "Bekleme Odası"nı izleyince her üç beş yılda bir Zeki külliyatını yeniden ele almak lazım diye düşünmeye başladım. Zira üç sene önce izlediğim bu film o tarihlerde zihnimi bu kadar meşgul etmemişti. Çok ilginç buldum Zeki'nin "Bekleme Odası"nda yapmak istediklerini. Tam olarak da kavramış değilim. Bu filmi çekmesinin iki sebebi olabilir gibi geliyor bana:1. sebep (yaygın görüş) Zeki kendisine tanrısal bir varlık muamelesi çeken hayranlarından sıkılmış olmalı ki kendisini tüm zaafiyetleri, limitleri ve üç kağıtçılıklarıyla perdeye yansıtıyor ve "ben de sizin gibi bir ademoğluyum" mesajı vermeye çalıştı. Menemende sigara söndüren, maç izleyen, kolaylıkla yalan söyleyen, hatun götüren, insan satan ve bilimum [normal] insan davranışı.
2. sebep de şu olabilir gibi geliyor bana. Zeki kendisiyle dalga geçerek veya kendisiyle dalga geçebilen bir insan profili çizerek yine takdir bekliyor, insanları etkilemeye çalışıyor. Ağır mı oldu? Kendisini tanımıyorum ama insan doğasını az çok tanıyorum. Birisi bu bloğa yorum yaptığı zaman mutlu olduğumu itiraf etmek istiyorum. Bu da buna benzer bir şey olabilir. Böyle bir durum varsa kendisini ayıplamam; çünkü o üreterek, ortaya bir şey koyarak bunu yapmış olur o zaman. Bir de hiçbir şey üretmeden takdir bekleyenler var, onları ayıplarım işte.
Her iki durumda da kendisi benim en sevdiğim yerli yönetmen olmaya devam ediyor. Filmde bir yerde asistanı kendisine "bütün filmleriniz takdir ediliyor" gibi bir yıkama-yağlama servis ediyordu, o da "bırak ya hepsi palavra" diyordu. Kendisiyle karşılaşsam şunu sormak isterdim: sen gerçekten insan doğasını anlamaya mı çalışıyorsun?.
Zeki Demirkubuz - Bekleme Odası from elmalma brand communication serv on Vimeo.
09 Temmuz 2010
Yarılmadım
"Recep İvedik 2"yi izlediğimde yarıldım diye bir başlık atmıştım. Sigara Yanıkları bloğun yazarlarından Travis "bari sen yapma yahu" diye yazmıştı. O aralar ben Angelopoulos filmlerini falan yazıyordum bol bol. Herhalde şaşırmış olmalı, Angelopoulos filmleri izleyen birisinin Recep İvedik'e gülmesine. İlk iki Recep İvedik filmlerinde zeka parıltısı bulmadığımı iddia etmem kendimle çelişmem anlamına gelir. "Yahşi Batı"da tek saniye bile gülmediğimi ve filmi hiç enteresan bulmadığımı da belirtmek istiyorum. Yani burada beni güldüren şey salt tuvalet edebiyatı ve küfür değil demek istiyorum ki Recep İvedik açıkça küfür kullanmaz. Evet Recep İvedik bir projedir, esnaflığın en başarılı örneklerinden birisidir, ticari sinemanın Türkiye'deki en başarılı karşılığıdır, banaldir, iğrençtir; ama zeka yoksunu, katıksız tuvalet edebiyatı da değildir. İlk iki filmdeki hikaye kurgusu da iyi kötü vardı; fakat bu son filmde bu kurgu tamamen boşlanmış ve birinci "Vizontele" gibi ardı ardına sıralanan skeçler bütününe dönüşmüştür. Ara ara tebessüm ettirmenin ötesinde basbayağı güldüren anlar mevcuttur ama bu bahsettiğim yönüyle çok eksik bir filmdir bana göre. Kendi adıma, ilk iki filmin hatrına bir şans daha vereceğim ekibe. Bu sefer de özentisiz bulursam üçüncü serisinden sonra izlemeyi bıraktığım "Saw/Testere" serisi gibi vedalaşacağım kendileriyle.
06 Temmuz 2010
"Date Night" (2010)
Yine benim adamlarımdan biri olan Steve Carell aşkına gittim filme. Bir romantik komedi gibi duruyor değil mi film? Yarım saat falan öyleymiş gibi de yapıyor. Derken bir suç güldürüsüne dönüşmüyor mu aksiyon sosuyla beraber. Carell'ın salaklıklarına "40 Year Old Virgin/40 Yıllık Bekar"dan beridir hayranım. Ondan önce bir de "Bruce Almighty/Aman Tanrım"daki spiker rolu var çok beğendiğim. Nedense bu film bana 1977 tarihli Mel Brooks şaheseri "High Anxiety/Yükseklik Korkusu"nu anımsattı. Hitchcock filmlerinde ne vardır? Suça bulaşmış (bazen de bulaşmamış) bir adam kapana kısılmıştır, 30 saniye sonra bile ne olacağını merak edersiniz ve mutlaka işin içinde bir sarışının parmağı vardır. Gerçi burada bir sarışının parmağı yok ama restoran arka kapısından itibaren "Date Night/Çılgın Bir Gece" bir Hitchcock filmi gibi ilerliyor ve bunu komedi sularında gerçekleştiriyor. Bu yüzdendir ki Shawn Levy'nin filmi bana Hitchcock filmleriyle dalga geçen "High Anxiety"yi hatırlattı.Komik adam Fransızları uyardı
"Hollywood Ending/Hollywoodvari Bir Son" filmiyle ilgili bir yazı yazmıştım. Gerçi yazıdaki video uçmuş, o yüzden yeni okuyanlara pek bir şey ifade etmeyecektir. Orada Woody'nin Fransızlara nasıl giydirdiğini anlatmıştım. Bu sefer Woody Fransızlara mekanlarında giydirmiş. Eğer bu filmimi de beğenmezseniz gider yeni bir film çekerim, onu da beğenmezseniz intihar ederim diyor. Haberin linki burada. Bir insan bu kadar mı zeki olur! Bu arada yeni filmi "You Will Meet a Tall Dark Stranger/Esmer Uzun Boylu Bir Yabancıyla Buluşacaksın" kulağa çok hoş geliyor. Suç komedisi gibi. Kendisi de oynasaydı tadından yenmezdi. Şöyle kendisini belanın ortasında sanan ama aslında olmayan, her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran, nevrotik bir Woody...
05 Temmuz 2010
Dünyanın en sürprizli filmi
Bana göre "Psycho/Sapık"dır dünyanın en sürprizli filmi ama İrlanda'lı yönetmen Neil Jordan'ın "The Crying Game/Ağlatan Oyun"u (1992), Sinema dergisi ve bilimum internet yorumcusuna göre dünyanın en sürprizli filmiymiş. Neil Jordan'ın "Ondine" adlı filmi şu sıralar vizyona girmek üzere veya girdi. Bu filmle ilgili olumlu yazılar okurken yönetmenin 1992 tarihli "The Crying Game"i hep karşıma çıktı. Bir de başlıktaki iddiayı öğrenince mutlaka izlemeliyim dedim. Britanyalı bir asker, İrlanda'da IRA (İrlanda Kurtuluş Ordusu) gönüllüleri tarafından şantaj amaçlı kaçırılır. Duygu yoksunu gönüllülerin içerisinde farklı olan Fergus ve asker arasında ilginç bir dostluk gelişir. Asker ölmesi durumunda Fergus'tan Londra'ya gidip sevgilisi Dil'e bir mesaj iletmesini ister. Asker, kaçmaya çalışırken askeri bir aracın altında kalarak ölür ve Fergus da operasyondan kaçmayı başarır. Londra'ya gidip Dil'i bulur. Acılı ve heyecanlı olaylar gelişir. Nefes kesici bir film. Oyunculuklar olağanüstü. Hikaye kurgusu sıradışı. Ve fakat ben filmi izlerken durdurup, internetten bir şeylere bakınca filmdeki sürprizi kendi kendime keşfettim. Haliyle o sürprizde şok olma hadisesini yaşamadım. Yaşasaydım filmi daha çok severdim ama eminim beni "Psycho"dan daha fazla hırpalamazdı.
02 Temmuz 2010
"Anadolu'nun Kayıp Şarkıları" (2010)
Nezih Ünen'in belgeseli sekiz yıllık bir süreç sonunda seyirciyle buluşabildi. Bu buluşmanın çok kısıtlı kaldığını belirtmekte fayda var. Az sayıda salonda, çok az süreyle vizyonda kalabildi. Hem Türkiye'de para verip sinemada belgesel izleyecek kişi sayısı azdır, hem de Anadolu'nun çoksesliliği bela bir konudur. Olayın siyasi boyutu da vardır. Anadolu'yu tek tip insanlardan oluştuğunu zanneden veya öyle olmasını isteyen varsa bu filmden uzak dursun. Köşe yazarı Mehmet Barlas'ın bile "izlerken kendi ülkemi keşfettim" dediği film size de çok şeyleri keşfetmeyi vaadediyor. Bu insanlar uzaydan mı geldi, burası neresi diyebileceğiniz sahneler barındırıyor film. Filmle ilgili yorumları okurken; insanların, filmin siyasi boyutuna çok takıldıkları dikkatimi çekmişti, oysa adından da anlaşılacağı üzere film müzik üzerine yoğunlaşıyor. Herkes müziğini icra ediyor filmde. Müzik üzerine çekilen bir belgeselden Türkiye'nin sorunlarını çözmesini bekleyemeyiz. Aksine, film bazı ezberleri bozduğu için de başarılı sayılmalıdır. 20-30 yaş arası bir çok insan hayatlarında ilk kez gördükleri şeylere tanık olacaklar bu filmde. Yerel müziklere elektronik müzikal altyapı eklenmesini de ben sömürücü bir tavırdan ziyade, arayışçı bir tavır olarak değerlendirdim.
28 Haziran 2010
Jim Jarmusch filmleri 3
Aslında bahsetmediğim bir filmi kaldı. "Broken Flowers/Kırık Çiçekler". Bir kaç vakte kadar izleyeceğim "The Limits of Control/Kontrol Limitleri"ni yeni bir film izlemiş gibi değerlendireceğim. Böylelikle Jarmusch filmografisini tamamlamış olacağım. Aslında "Coffees and Cigarettes" adlı bir uzun metrajı daha var izlemediğim. Bu filmin aynı adla çekilmiş bir çok kısa film versiyonu da mevcut olduğu için hepsini toparlayıp izlemek istiyorum. 2005 tarihli bu filmi, Jarmusch'un 80lerden sonra çektiği ilk harika film olarak değerlendiriyorum ben. Yine umursamaz, larç bir Jarmusch karakteri sevgilisinden tekmeyi yer, bu arada evine esrarcengiz bir mektup gelir. Mektup eski yamuk yaptığı bir sürü sevgilisinden herhangi birine aittir ve bir oğlu olduğunu ve oğlunun kendisini aramak üzere yola çıktığını yazar. Bir anda hayatın o kadar da boş olmadığını keşfeden Jarmusch karakteri eski sevgililerini bir bir ziyaret etmeye başlar. Ve film harika bir yol filmine (adventure) dönüşür. Bu tür eski tanışıklıklarla yıllar sonra bir araya gelmek insanda sarsıcı etkilere neden olur. Jarmusch karakteri ve kadınlar da bu etkilere maruz kalıyorlar. Süpper bir film. Benim adamlarımdan biri olan Bill Murray ve artık hepsi birer orta yaş üstümtırak kadın olan zamanın afet-i devranları. Sharon Stone ve Jessica Lange mesela. Bütün oyunculuklar çok iyi. Süpper bir film ve filmin jenerik müziği olan süpper bir şarkı...The Greenhornes Ft. Holly Golightly - There Is an End - Watch more funny videos here
27 Haziran 2010
"My Beautiful Laundrette" (1985)
Stephen Frears filmi "My Beautiful Laundrette/Benim Güzel Çamaşırhanem" ismiyle beni çok umutlandıran, sonra da fazla bir şey vermeyen onlarca filmden biri oldu. Daniel-Day Lewis'in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu "There Will Be Blood/Kan Dökülcek"dan sonra bir kez daha onayladım. Kariyerinin başlarında, eşcinsel bir derikafaya (skinhead) çok iyi hayat veriyor. "This Is England/Burası İngiltere" gibi Thatcher dönemi neofaşizmini sorguluyor "My Beautiful Laundrette". Bu sefer dönemin içinde olunmasıyla kanlı canlı bir İngiltere profili masaya yatırılıyor. Pakistanlılar, her göç eden gibi sorundan başka bir şey yaşamıyorlar. Kafkasyalı İngilizlerin onlara bakışı, onların da beyaz adama bakışı gayet net hissediliyor filmde. Benim itirazım bazı anlamsız ve yüzeysel diyaloglar içermesine ve ani geçişler barındırmasına. "This Is England"ın hatta "Bend It Like Beckham/Hayatımın Çalımı: Beckham"ın bile gerisinde buldum "My Beautiful Laundrette"yi.
Hitchcock'un son filmi
1976 yılı Hitchcock'un muhteşem sinema kariyerinin sonu oldu. Hitchcock'un kariyerinin 1954-1976 arasına denk gelen kısmı benim için nefes kesicidir. "Rear Window", "To Catch a Thief", "The Trouble with Harry", "The Man Who Knew Too Much", "The Wrong Man", "Vertigo", "North by Northwest", "Psycho", "The Birds", "Marnie", "Torn Curtain", "Topaz", "Frenzy", ve son olarak da bugün izlediğim "Family Plot" var bu dönemde. Baştan ve sondan üçüncü filmler hariç diğerleri benim için unutulmaz filmler olmuşlardır. Hitchcock bu dönemde amiyane tabirle sinemanın kitabını yazmıştır. Amerika'ya ve dünyaya armağan edilmiş muhteşem bir 20 yıl. Birçokları tarafından Hitchcock'un en silik filmlerinden kabul edilen "Family Plot/Aile Oyunu" aslında hiç de öyle silik, zayıf halka bir film değil bana göre. Artık inandırıcılık sorunundan muzdarip olan bazı Hitchcockvari çekimler ve mantık hataları mevcut filmde; fakat boşu boşuna "master of suspense" (şüpheli beklentinin kralı) olmayan Hitchcock yine gerim gerim germeyi veya merakla karşık tedirginlik duygusunu yaşatmayı fazlasıyla başarıyor. Komediye oldukça yakın seyreden "Family Plot" kedi-fare oynu oynayan iki çiftin hikayesi. Zengin, yaşlı bir kadını söğüşlemek için doğaüstü güçleri olduğu ayağına yatan bir kadın ve onun aktör eskisi taksi şoförü sevgilisi, fidyecilik yaparak elmas koleksiyonu yapan başka bir çiftin peşine düşer. Sebep, yaşlı kadının yıllar önce yok ettiği kız kardeşinin gayrı meşru çocuğunu bulmak istemesidir. Bu arada olaylar birbirine sarmalar ve tam bir Hitchcock filmi çıkar ortaya. Brian de Palma'nın kariyerine baktığımızda 1976 yılında "Obsession/Takıntı" ve "Carrie/Günah Tohumu" adlı iki filmi çektiğini görüyoruz. Bu iki film de oldukça Hitchcockvari filmlerdir, hatta "Obsession" "Vertigo/Ölüm Korkusu"nun yeniden çevrimi gibi bir şeydir. Ustasıyla aynı dönemde gişe için mücadele verdiğinde neler hissetti acaba? Garip bir duygu olsa gerek.
25 Haziran 2010
Sinemada türler
Sinemada türleri kestirmek artık eskisi kadar (60lı, 70li yıllar) kolay olmuyor. Tür kırması, alttür, anaakım, bağımsız, gerilim, romantik komedi, dram, aksiyon, yol, biyografi, mockumentary, shockumentary, blaxploitation, istismar, kara gibi kelimeler yeteri kadar kafa karıştırıcı. Film türlerinin İngilizcesi ve Türkçesinde de farklılıklar mevcut. Kelime anlamı macera olan adventure, film türü olarak Türkçedeki yol filmi kavramıyla karşılığını buluyor. "Little Miss Sunshine/Küçük gün Işığım" veya "Yüzüklerin Efendisi" örnekleri IMDB'de adventure filmi olarak kayıt altına alınıyor. Bir filmin adventure filmi olabilmesi için içinde bir yolculuk olması gerekiyor. Harika film "Transamerica" trajikomik bir hikaye midir yoksa bir yol filmi midir sizce? Dedim ya eskiden hatlar daha keskindi. Mesela Hitchcock filmleri, "Trouble with Harry/Harry ile Derdimiz" dışında gerilim veya korkudur. Nora Ephron filmleri romance yani romantik komedidir. Dario Argento filmleri giallo'dur(İtalyanca sarı demek, başka yazı konusu). Bir Tarantino filmine hangi tür diyeceğiz? İyi bir örnek olmadı; çünkü bunun için Tarantinesque diye bir kelime icad edildi. Bir Kusturica filmine sadece komedi filmi demek ne kadar adil? Günümüz filmlerini kategorize etmek beyhude bir çaba olarak kabul edilir çokları tarafından; ancak benim gibi arşiv yapanlar için durum vahim. Aradığım filmi kolaylıkla bulmak için bir tür kategorisine koymak zorundayım ve ben de resimde görüldüğü gibi yöntemler seçtim. Bir Türk filmi ne olursa olsun Türk filmidir mantığıyla yola çıkarak en kolay sınıflandırmayı bu filmlerde yapıyorum. Benzer bir şekilde animasyonlar da ne olurlarsa olsunlar son tahlilde animasyondurlar diye o güzelim komedi veya dramları bir kalemde sildim. Birbirlerine yakın türler var: sanat, bağımsız, yol, düşük bütçeli...Klasörden her birine örnek vermek gerekirse, sırasıyla: "Tystnaden/Sessizlik", "Wristcutters: A Love Story/Bilekkesenler. Bir Aşk Hikayesi", "Paris, Texas", "It's a Free World…/Özgür Dünya". Korku, gerilim ve karadan (noir) birbirine daha yakın ne olabilir? Bilim kurgu ve fantazi de yakın akraba. Aslında aksiyonun alttürü olabilecek western ve savaş filmlerini de yan yana iliştirdim. Hımm! Aslında dram ve mystery'i (gizem) ayırabilirmişim. Komedi, romance ve belgesel mecburen yalnız kaldılar. Türlere çok takılan bir sinemasever değilim, ancak pratik olması bakımından böyle bir yol buldum.
"Fearless" (1993)
Daha önce birçok yazımda "The Big Lebowski/Büyük Lebowski"ye olan hayranlığımı belli etmiştim. Big öyle bir filmdir ki ve ondaki karakterler öyle karakterlerdir ki hayatınızın geri kalanına damga vururlar. Gün içerisinde başınıza gelen birçok şey size filmden bir sahneyi veya bir diyaloğu hatırlatır. Jeff Bridges bu filmin başrol oyuncusu, filme de adını veren Lebowski'nin (Dude) ta kendisi. Bak şimdi ben de filmdeki adı neydi unuttum. Filmde kimse Dude'un adını bilmez, hatırlamaz, dolayısıyla şekil ikia'da olduğu gibi ben de filmi yaşıyorum kendi hayatımda. Uzun lafın kısası Jeff Bridges'ın oynadığı bir film izlemek istedim. Kendisine Dude rolü o kadar yakışmıştır ki başka bir silüette onu hayal edemiyordum. Bu sene oskar alan Brdiges için "Fearless/Korkusuz"da asıl almalıydı oskarı diye yorumlar okudum. Bu yüzden tercihim "Fearless" oldu. Kibar vücut hatları, tıraşlı bir yüz, karizmatik kıyafetlerle Bridges, mimar Max Klein rolünün hakkını unutulmayacak bir kompozisyon çizerek veriyor. Gerçekten süper ötesi bir performası var Bridges'ın ama o bohem ses tonu bana hep Dude'u anımsattı. Şimdi asshole'luk yapmaya başlayacak diye geçirdim içimden (Big'in anlatıldığı yazı böyle olur sevgili seyircilerim). Bu arada film de gümbürtüye gitmesin, çok iyiydi. FEARLESS: Movie Trailer - Watch more top selected videos about: Movie_Trailers, Fearless, Isabella_Rossellini, Jeff_Bridges, John_Turturro, Rosie_Perez, Tom_Hulce, Peter_Weir
22 Haziran 2010
Jim Jarmusch filmleri 2
Night on Earth (Trailer) - Funny bloopers are a click away
"Night on Earth/Yeryüzünde Bir Gece"
91 tarihli bu film Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki'de (geçen hafta oradaydım) taksi şoförlerinin müşterileriyle yaşadıkları ilginç maceraları anlatıyor. Benigni'li Roma bölümü genelde en çok sevilen bölümdür ama benim favorim Winona Ryder'lı Los Angeles bölümü. Tam bir Jarmusch karakterinden beklenildiği üzere ayağına kadar gelen devlet kuşunu sallamıyor Ryder'ın oynadığı taksi şoförü. En az ilgimi çeken bölüm de Helsinki bölümü oldu, aynı bölüm gibi sıkıcı bir şehir olarak düşünüyorum Helsinki'yi. New York bölümünü de efsane oyuncu Armin Mueller-Stahl ("Shine/Parıltı"daki zalim baba) ve iki sevimli zenciyle başarılı oluyor bana göre. Bu filmi Jarmusch'un en iyi filmi olduğunu iddia edenlere rastladım ki bu kadar olur (tam bir ekşi sözlük aazı oldu).
DEAD MAN - HQ Trailer ( 1995 ) - For more funny movies, click here
"Dead Man/Ölü Adam"
90larda Jarmusch bana göre 80ler kadar iyi değil. Bu filmin de en iyi filmi olduğunu iddia edenler var ama bence kesinlikle öyle değil. Öncelikle film neden siyah-beyaz? Sen artık bağımsız filmlerin prensi olmuşsun, iyi bir hikaye anlatıcı-filozof olarak kabul görmeye başlamışsın, Japonların maddi manevi her türlü desteğini almışsın, daha neden gidip de siyah-beyaz film çekerek risk alıyorsun? Adım adım ölüme giden bir adamın tuhaf yolculuğu. Hiç tutmadım bu filmi.
GHOST DOG : The Way Of The Samurai - HQ Trailer ( 1999 ) - The funniest movie is here. Find it
"Ghost Dog: The Way of the Samurai/Hayalet Köpek: Samuray Tarzı"
Jarmusch Japonları iyi tavlamıştır. Filmlerine sponsor olurlar, o da arada sırada böyle gönüllerini alır işte. Haşa "Ghost Dog"a kötü film diyemem! Yine umursamaz, filozofvari bir Jarmusch karakteri. Bir mafya babası tesadüfi bir şekilde hayatını kurtardı diye, kendini samuray zannettiği için hayatını ona adayan zenci bir kiralık katil. Ne kadar ilginç bir karakter değil mi? Bir de bunun İngilizce bilmeyen İspanyol bir sırdaşı(!) var ki anca bir Jarmusch filminde dilini bilmediğiniz bir insanla sırdaş olabilirsiniz. Kaçırmayınız derim.
19 Haziran 2010
Gereksiz ama ilginç bir film
İçinde bir çok ilk barındırıyor "Moral Bozukluğu ve 31". Üç yönetmenli en başta: Ali Yorgancıoğlu, Gönenç Uyanık ve Uluç Ali Kılıç beraber yönetmişler filmi. Kolaj çalışması gibi filmleri saymazsak üç yönetmenli bir film hatırlamıyorum ben. Filmin en ilginç özelliği internetten yasal olarak indirilebilmesi. İnternet sitesinde bir çok indirme formatı mevcut. 18 saatte çekildi "Moral Bozukluğu ve 31". Bu da ilginç bir özellik. Yer yer sevimli olabilen bir abazan komedisi "Moral Bozukluğu ve 31". İnandırıcılık sorunu kronik. Bu Dirty Cheap Creation'dan bir Judd Apatow ve ekibi benzeri işler gelebilir mi? Zor gibi görünüyor. Başlıkta da yazdığım gibi gereksiz ama ilginç bir film "Moral Bozukluğu ve 31".Moral Bozukluğu ve 31 // Trailer from Dirty Cheap Creative on Vimeo.
Jim Jarmusch filmleri 1
"Permanent Vacation/Daimi Tatil"...Sounds good to me...Ben bu filmi siyah beyaz hatırlıyordum. Arşivden kontrol ettiğimde renkli olduğunu gördüm. O sahnede Allie "sounds good to me" diyordu ve bu cümle o karakteri ve filmi ve yönetmeni çok iyi açıklıyordu. Jarmusch'un bu açılış filmi tam olarak bir film bile kabul edilmez bazıları tarafından. Bir vagabond (sokaklarda aylak aylak gezen) vagabond'luk yapar film boyunca. Jarmusch'un favori teması olan hayatın anlamsızlığı da böylece servis edilmiş olur. Çok güzel görüntüler, diyaloglar var filmde. Şu meşhur dans sahnesini bir izleyelim:
"Down by Law/İçeridekiler"
İşte favori Jarmusch filmim. Son yılların en favori filmlerimden. Tek itirazım siyah beyaz oluşuna. Renkli çok daha içine girilebilir olacağından dolayı, unutulmaz bir klasik olacağı düşüncesindeyim. Roberto Benigni'nin varlığı filmin en büyük artısı. O kadar sevimli ki kendisi, tek başına filmi alıp götürüyor. Şarkıcı Tom Waits ve Jarmusch'un sık çalıştığı oyuncu/müzisyen John Lurie de Benigni'ye çok iyi uyum sağlıyorlar. Espiriler bir harika. Bu üçlünün özellikle de Benigni'nin salaklıkları gülmekten kırıp geçiriyor. Waits ve Lurie hayatın anlamsızlığının farkındalar ama bu sevimli İtalyan'a onlar da kayıtsız kalamıyorlar. Filmin fragmanı Waits'in söylediği "Jockey Full of Bourbon" adlı muhteşem şarkı eşliğindeki açılış sahnesi:"Mystery Train/Gizemli Tren"
Harika bir Jarmusch filmi daha. Inarritu filmlerinden çok çok önce çekilen bu film onun kurgularını andırıyor. Elvis hayranı Japon çift, kocasının tabutuyla ne yapacağını şaşırmış İtalyan kadın, ve hiç yoktan cinayet işleyen iki salak (biri Steve Buscemi daha ne olsun). Bu üç hikaye Memphis'te bir otelde kesişiyor. Bağımsız film böyle olur diye bağırıyor bu film. Unutulmaz bir deneyim. Jarmusch filmlerini tarih sırasına göre inceliyorum. Daha önce "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" adlı filmi yazmıştım. Jarmusch'un en beğendiğim filmleri bu ilk dönemi olan 80li yıllara denk geldi. Diğer filmleri de kötü değil; ancak bence bu 80li yıllar Jarmusch filmografisi benzersiz.
15 Haziran 2010
TRT HABER
Eski TRT2'nin yerine kurulan TRT Haber kanalı Pazar günleri 22.30'da son dönem nitelikli Türk filmleri yayınlıyor. Bu hafta "Uzak İhtimal" vardı mesela. "Pandora'nın Kutusu"nu oradan gördüğüm bazı sekanslar sonucunda izlemeye karar vermiştim. Rating kaygısı gütmeden, vizyon şansı fazla olamamış filmleri yayınlıyorlar ve bence de çok iyi ediyorlar.
14 Haziran 2010
"Küçük Kıyamet" (2006)
"Vavien"i izledikten sonra Taylan kardeşleri dikkatle izlemek gerek diye düşünmeye başlamıştım. İlk filmleri "Okul"u da bazılarının yaptığı gibi yerden yere vurmamıştım. Vavien'deki muhteşem performanstan sonra "Küçük Kıyamet"i izlemek kaçınılmaz olmuştu. Bu filmi de beğenmeyenler, yerden yere vuranlar var, fakat ben böyle bir tavrın haksız olduğunu düşünüyorum. Korku filminden daha çok gerilim filmi (thriller) diyebileceğim bir film "Küçük Kıyamet". Bunu da başaramıyor denilemez. Çok tanıdık korku/gerilim filmi numaralarına başvurmuyor değil, ama bunu yapmayan film de pek yok. Yapmadığınız zaman zaten korku/gerilim türünde çığır açmış oluyorsunuz. Taylan Kardeşler hep bu türde ürün verecekler gibi duruyorlar. Takip edenlerdenim. İzleyin: Kıyamet Melekleri [ HD Fragman ]
13 Haziran 2010
Marlonbarando Facebook'ta
Recep İvedik'in dediği gibi "çok amele doldu, ben çıkmayı düşünüyom". 2007 yılında Facebook'a üye olduğumda-Türkçe versiyonunun olmadığından da dolayı biraz- Facebook sevimli, seviyeli bir yerdi. Artık öyle değil; ancak ne kadar güçlü bir haberleşme aracı olduğunu inkar etmeyeceğim. Feys aracılığıyla yıllar sonra bulduğum liseden bir arkadaşımın önerisiyle Marlonbarando sayfası yaptım. Aratınca direk çıkıyor. İlk olarak da en sevdiğim yazılarımı koydum. İgilenenlere (varsa) duyurulur.
07 Haziran 2010
"Soul Kitchen" (2009)
Bir önceki yazımda bahsettiğim minimalist sinemanın tam karşısında duruyor formalist sinema. "Requiem for a Dream/Bir Düş İçin Ağıt" gibi kameranın bir dakika durmadığı, sürekli bir ekşın halinde olan hikaye kurgusu. Fatih Akın da bu türün önemli temsilcilerinden biri. Son filmi "Soul Kitchen/Aşka Ruhunu Kat"ın afişine bakar mısınız? Tam da formalist sinema nedirin cevabı. Filmlere Türkçe isim bulanlar kimdir hep merak etmişimdir. "Bend It Like Beckham"a "Hayatımın Çalımı: Beckham"ı kim hayal etti acaba? O iki nokta neyi anlatmaya çalışıyor? Aşka Ruhunu Kat da çok tuhaf durmuş bence. "Soul Kitchen" filmin hikayesi üzerine doğrudan etkili olan bir restorantın adı. Tıpkı harika Steve Buscemi filmi "Trees Lounge/Bizim Kafe" örneğinde olduğu gibi; bir mekan, nefes alan, hikayeye yön veren bir karakter oluyor. Benim adamım Moritz Bleibtreu'nun varlığı her zamanki gibi filme kişilik katıyor. Diğer oyuncular da iyi iş çıkarıyorlar. Bu ayki Sinema dergisinde Akın için, "Gegen die Wand/Duvara Karşı"dan sonra hız kesti gibi bir yorum vardı. Hala en iyi işinin "Gegen die Wand" olduğuna katılıyorum ama genel olarak bu yoruma katılmıyorum. Kendisi günümüzün en parıltılı yönetmenlerinden biridir. Yapacaklarıyla şimdiden benim gibi milyonlarcasını heyecanlandırmaktadır. SOUL KITCHEN - Trailer - Click here for the most popular videos
06 Haziran 2010
"Mommo Kız Kardeşim" (2009)
Atalay Taşdiken'in ilk filmi "Mommo Kız Kardeşim" bende hep İtalyan-Fransız-Türk ortak yapımı bir film hissi uyandırmıştı. Oysa mommo, filmdeki Ayşe'nin korktuğu doğaüstü yaratığın adıymış. Minimalist sinema adından da anlaşılacağı üzere sadeliği, durağanlığı, dinginliği tercih eden bir sinema. Yabancı filmlerden en bilineni Tarkovski şaheseri "Stalker/İzci"dir. Yerlilerden ise NBC filmleri bu kategoriye girer. Son yıllarda Türk sinemasında taşra minimalizmi diyebileceğimiz filmler sıkça görülmeye başlandı. "Mayıs Sıkıntısı", "Beş Vakit", "Yusuf Üçlemesi", "Sonbahar", "Tatil Kitabı" gibi filmler bu kategoriye sokulabilir. "Mommo Kız Kardeşim" de bir taşra dramı. Filmin merkezindeki Ayşe'nin yani kız kardeşin her şeyi abisi. Bu iki çocuğun neredeyse tüm köye karşı olan varoluş mücadelesi film. Film önemli bir bölümünü sevimli, naif diyebileceğimiz bir şekilde geçiriyor; fakat sonlara doğru izletilen trajedi dayanılacak gibi değil. Çoklarının bayıldığı çocuk oyuncularının filmin ruhuna büründüklerini kabul ediyorum ama acemilikleri bir çok sahnede göze çarptı. Erkan Oğur'un müziğinden artık sıkılmış biriyim ancak; kendisinin bu filmde gitarıyla icra ettiği Eric Satie eseri Gnossienne Nr. 1 filme çok şey katıyor. Herhangi bir kaydını bulamadım ama eser şöyle bir şeydi:Gnossienne Nr.1 - Erik Satie - Watch the best video clips here
Fragman da burada.
Mommo Kızkardesim Frag - The most popular videos are here
"Orada" (2009)
Bu tür reunion (tekrar bir araya gelme) filmleri bana "The Big Chill" veya "The Bridges of Madison County/Yasak Aşk"ı hatırlatıyor. Bu arada görüldüğü üzere film adları yazma formatında değişiklik yaptım. Eski haliyle yani: The Bridges of Madison County (Yasak Aşk, Clint Eastwood, 1995) gibi haliyle yazmak bana çok fazla vakit kaybettiriyordu. Bu formatta daha hızlı yazabiliyorum artık. Zaten merak eden kişi kopyala yapıştır yapıp filmi arayacak ve yönetmen, gösterime girdiği yıl konusunda bilgi sahibi olacaktır. "Orada" Hakkı Kurtuluş (1980), Melik Saraçoğlu (1984) gibi çok genç iki yönetmenin elinden çıkma bir film. Anneleri huzurevinde intihar eden, babaları da Büyükada'da münzevi yaşayan, birbirlerinden yıllardır kopuk olan iki kardeşin, babalarıyla reunion yapma öyküsü. Karakterler arasındaki iletişimsizlik çok yoğun hissediliyor. Böylesini çok nadir görürüz. Bir araya gelince etekteki taşlar teker teker ortaya dökülüyor. Hepsi ne kadar da mutsuz, ne kadar da hayal kırıklıklarıyla dolu. Bu arada filmdeki Neslihan rolünü oynayan Dolunay Soysert'in Kaygısızlar'daki Hostes rolünün sahibi olduğunu öğrenince bir tuhaf oldum. Çünkü ben hayatımda iki, üç tv dizisini takip ettim: Süper Baba, Kaygısızlar ve Hemşerim (Mahsun Kırmızıgül)...Bana hep dizi tavsiyeleri geliyor; Lost izle, House izle, Ezel izle vs. Ben de diyorum ki izlemek istediğim o kadar çok sinema filmi var ki değerli vaktimi neden dizi izleyerek israf edeyim. Bu iki yönetmenden umutluyum. Gerçek sinema (!) yapmak istediklerini daha ilk filmlerinden belli ettiler. ORADA Fragman - More free videos are here
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)