27 Haziran 2010

"My Beautiful Laundrette" (1985)

Stephen Frears filmi "My Beautiful Laundrette/Benim Güzel Çamaşırhanem" ismiyle beni çok umutlandıran, sonra da fazla bir şey vermeyen onlarca filmden biri oldu. Daniel-Day Lewis'in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu "There Will Be Blood/Kan Dökülcek"dan sonra bir kez daha onayladım. Kariyerinin başlarında, eşcinsel bir derikafaya (skinhead) çok iyi hayat veriyor. "This Is England/Burası İngiltere" gibi Thatcher dönemi neofaşizmini sorguluyor "My Beautiful Laundrette". Bu sefer dönemin içinde olunmasıyla kanlı canlı bir İngiltere profili masaya yatırılıyor. Pakistanlılar, her göç eden gibi sorundan başka bir şey yaşamıyorlar. Kafkasyalı İngilizlerin onlara bakışı, onların da beyaz adama bakışı gayet net hissediliyor filmde. Benim itirazım bazı anlamsız ve yüzeysel diyaloglar içermesine ve ani geçişler barındırmasına. "This Is England"ın hatta "Bend It Like Beckham/Hayatımın Çalımı: Beckham"ın bile gerisinde buldum "My Beautiful Laundrette"yi.

Hitchcock'un son filmi

1976 yılı Hitchcock'un muhteşem sinema kariyerinin sonu oldu. Hitchcock'un kariyerinin 1954-1976 arasına denk gelen kısmı benim için nefes kesicidir. "Rear Window", "To Catch a Thief", "The Trouble with Harry", "The Man Who Knew Too Much", "The Wrong Man", "Vertigo", "North by Northwest", "Psycho", "The Birds", "Marnie", "Torn Curtain", "Topaz", "Frenzy", ve son olarak da bugün izlediğim "Family Plot" var bu dönemde. Baştan ve sondan üçüncü filmler hariç diğerleri benim için unutulmaz filmler olmuşlardır. Hitchcock bu dönemde amiyane tabirle sinemanın kitabını yazmıştır. Amerika'ya ve dünyaya armağan edilmiş muhteşem bir 20 yıl. Birçokları tarafından Hitchcock'un en silik filmlerinden kabul edilen "Family Plot/Aile Oyunu" aslında hiç de öyle silik, zayıf halka bir film değil bana göre. Artık inandırıcılık sorunundan muzdarip olan bazı Hitchcockvari çekimler ve mantık hataları mevcut filmde; fakat boşu boşuna "master of suspense" (şüpheli beklentinin kralı) olmayan Hitchcock yine gerim gerim germeyi veya merakla karşık tedirginlik duygusunu yaşatmayı fazlasıyla başarıyor. Komediye oldukça yakın seyreden "Family Plot" kedi-fare oynu oynayan iki çiftin hikayesi. Zengin, yaşlı bir kadını söğüşlemek için doğaüstü güçleri olduğu ayağına yatan bir kadın ve onun aktör eskisi taksi şoförü sevgilisi, fidyecilik yaparak elmas koleksiyonu yapan başka bir çiftin peşine düşer. Sebep, yaşlı kadının yıllar önce yok ettiği kız kardeşinin gayrı meşru çocuğunu bulmak istemesidir. Bu arada olaylar birbirine sarmalar ve tam bir Hitchcock filmi çıkar ortaya. Brian de Palma'nın kariyerine baktığımızda 1976 yılında "Obsession/Takıntı" ve "Carrie/Günah Tohumu" adlı iki filmi çektiğini görüyoruz. Bu iki film de oldukça Hitchcockvari filmlerdir, hatta "Obsession" "Vertigo/Ölüm Korkusu"nun yeniden çevrimi gibi bir şeydir. Ustasıyla aynı dönemde gişe için mücadele verdiğinde neler hissetti acaba? Garip bir duygu olsa gerek.

25 Haziran 2010

Sinemada türler


Sinemada türleri kestirmek artık eskisi kadar (60lı, 70li yıllar) kolay olmuyor. Tür kırması, alttür, anaakım, bağımsız, gerilim, romantik komedi, dram, aksiyon, yol, biyografi, mockumentary, shockumentary, blaxploitation, istismar, kara gibi kelimeler yeteri kadar kafa karıştırıcı. Film türlerinin İngilizcesi ve Türkçesinde de farklılıklar mevcut. Kelime anlamı macera olan adventure, film türü olarak Türkçedeki yol filmi kavramıyla karşılığını buluyor. "Little Miss Sunshine/Küçük gün Işığım" veya "Yüzüklerin Efendisi" örnekleri IMDB'de adventure filmi olarak kayıt altına alınıyor. Bir filmin adventure filmi olabilmesi için içinde bir yolculuk olması gerekiyor. Harika film "Transamerica" trajikomik bir hikaye midir yoksa bir yol filmi midir sizce? Dedim ya eskiden hatlar daha keskindi. Mesela Hitchcock filmleri, "Trouble with Harry/Harry ile Derdimiz" dışında gerilim veya korkudur. Nora Ephron filmleri romance yani romantik komedidir. Dario Argento filmleri giallo'dur(İtalyanca sarı demek, başka yazı konusu). Bir Tarantino filmine hangi tür diyeceğiz? İyi bir örnek olmadı; çünkü bunun için Tarantinesque diye bir kelime icad edildi. Bir Kusturica filmine sadece komedi filmi demek ne kadar adil? Günümüz filmlerini kategorize etmek beyhude bir çaba olarak kabul edilir çokları tarafından; ancak benim gibi arşiv yapanlar için durum vahim. Aradığım filmi kolaylıkla bulmak için bir tür kategorisine koymak zorundayım ve ben de resimde görüldüğü gibi yöntemler seçtim. Bir Türk filmi ne olursa olsun Türk filmidir mantığıyla yola çıkarak en kolay sınıflandırmayı bu filmlerde yapıyorum. Benzer bir şekilde animasyonlar da ne olurlarsa olsunlar son tahlilde animasyondurlar diye o güzelim komedi veya dramları bir kalemde sildim. Birbirlerine yakın türler var: sanat, bağımsız, yol, düşük bütçeli...Klasörden her birine örnek vermek gerekirse, sırasıyla: "Tystnaden/Sessizlik", "Wristcutters: A Love Story/Bilekkesenler. Bir Aşk Hikayesi", "Paris, Texas", "It's a Free World…/Özgür Dünya". Korku, gerilim ve karadan (noir) birbirine daha yakın ne olabilir? Bilim kurgu ve fantazi de yakın akraba. Aslında aksiyonun alttürü olabilecek western ve savaş filmlerini de yan yana iliştirdim. Hımm! Aslında dram ve mystery'i (gizem) ayırabilirmişim. Komedi, romance ve belgesel mecburen yalnız kaldılar. Türlere çok takılan bir sinemasever değilim, ancak pratik olması bakımından böyle bir yol buldum.

"Fearless" (1993)

Daha önce birçok yazımda "The Big Lebowski/Büyük Lebowski"ye olan hayranlığımı belli etmiştim. Big öyle bir filmdir ki ve ondaki karakterler öyle karakterlerdir ki hayatınızın geri kalanına damga vururlar. Gün içerisinde başınıza gelen birçok şey size filmden bir sahneyi veya bir diyaloğu hatırlatır. Jeff Bridges bu filmin başrol oyuncusu, filme de adını veren Lebowski'nin (Dude) ta kendisi. Bak şimdi ben de filmdeki adı neydi unuttum. Filmde kimse Dude'un adını bilmez, hatırlamaz, dolayısıyla şekil ikia'da olduğu gibi ben de filmi yaşıyorum kendi hayatımda. Uzun lafın kısası Jeff Bridges'ın oynadığı bir film izlemek istedim. Kendisine Dude rolü o kadar yakışmıştır ki başka bir silüette onu hayal edemiyordum. Bu sene oskar alan Brdiges için "Fearless/Korkusuz"da asıl almalıydı oskarı diye yorumlar okudum. Bu yüzden tercihim "Fearless" oldu. Kibar vücut hatları, tıraşlı bir yüz, karizmatik kıyafetlerle Bridges, mimar Max Klein rolünün hakkını unutulmayacak bir kompozisyon çizerek veriyor. Gerçekten süper ötesi bir performası var Bridges'ın ama o bohem ses tonu bana hep Dude'u anımsattı. Şimdi asshole'luk yapmaya başlayacak diye geçirdim içimden (Big'in anlatıldığı yazı böyle olur sevgili seyircilerim). Bu arada film de gümbürtüye gitmesin, çok iyiydi.


FEARLESS: Movie Trailer - Watch more top selected videos about: Movie_Trailers, Fearless, Isabella_Rossellini, Jeff_Bridges, John_Turturro, Rosie_Perez, Tom_Hulce, Peter_Weir

22 Haziran 2010

Jim Jarmusch filmleri 2


Night on Earth (Trailer) - Funny bloopers are a click away

"Night on Earth/Yeryüzünde Bir Gece"
91 tarihli bu film Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki'de (geçen hafta oradaydım) taksi şoförlerinin müşterileriyle yaşadıkları ilginç maceraları anlatıyor. Benigni'li Roma bölümü genelde en çok sevilen bölümdür ama benim favorim Winona Ryder'lı Los Angeles bölümü. Tam bir Jarmusch karakterinden beklenildiği üzere ayağına kadar gelen devlet kuşunu sallamıyor Ryder'ın oynadığı taksi şoförü. En az ilgimi çeken bölüm de Helsinki bölümü oldu, aynı bölüm gibi sıkıcı bir şehir olarak düşünüyorum Helsinki'yi. New York bölümünü de efsane oyuncu Armin Mueller-Stahl ("Shine/Parıltı"daki zalim baba) ve iki sevimli zenciyle başarılı oluyor bana göre. Bu filmi Jarmusch'un en iyi filmi olduğunu iddia edenlere rastladım ki bu kadar olur (tam bir ekşi sözlük aazı oldu).


DEAD MAN - HQ Trailer ( 1995 ) - For more funny movies, click here

"Dead Man/Ölü Adam"
90larda Jarmusch bana göre 80ler kadar iyi değil. Bu filmin de en iyi filmi olduğunu iddia edenler var ama bence kesinlikle öyle değil. Öncelikle film neden siyah-beyaz? Sen artık bağımsız filmlerin prensi olmuşsun, iyi bir hikaye anlatıcı-filozof olarak kabul görmeye başlamışsın, Japonların maddi manevi her türlü desteğini almışsın, daha neden gidip de siyah-beyaz film çekerek risk alıyorsun? Adım adım ölüme giden bir adamın tuhaf yolculuğu. Hiç tutmadım bu filmi.


GHOST DOG : The Way Of The Samurai - HQ Trailer ( 1999 ) - The funniest movie is here. Find it

"Ghost Dog: The Way of the Samurai/Hayalet Köpek: Samuray Tarzı"
Jarmusch Japonları iyi tavlamıştır. Filmlerine sponsor olurlar, o da arada sırada böyle gönüllerini alır işte. Haşa "Ghost Dog"a kötü film diyemem! Yine umursamaz, filozofvari bir Jarmusch karakteri. Bir mafya babası tesadüfi bir şekilde hayatını kurtardı diye, kendini samuray zannettiği için hayatını ona adayan zenci bir kiralık katil. Ne kadar ilginç bir karakter değil mi? Bir de bunun İngilizce bilmeyen İspanyol bir sırdaşı(!) var ki anca bir Jarmusch filminde dilini bilmediğiniz bir insanla sırdaş olabilirsiniz. Kaçırmayınız derim.

19 Haziran 2010

Gereksiz ama ilginç bir film

İçinde bir çok ilk barındırıyor "Moral Bozukluğu ve 31". Üç yönetmenli en başta: Ali Yorgancıoğlu, Gönenç Uyanık ve Uluç Ali Kılıç beraber yönetmişler filmi. Kolaj çalışması gibi filmleri saymazsak üç yönetmenli bir film hatırlamıyorum ben. Filmin en ilginç özelliği internetten yasal olarak indirilebilmesi. İnternet sitesinde bir çok indirme formatı mevcut. 18 saatte çekildi "Moral Bozukluğu ve 31". Bu da ilginç bir özellik. Yer yer sevimli olabilen bir abazan komedisi "Moral Bozukluğu ve 31". İnandırıcılık sorunu kronik. Bu Dirty Cheap Creation'dan bir Judd Apatow ve ekibi benzeri işler gelebilir mi? Zor gibi görünüyor. Başlıkta da yazdığım gibi gereksiz ama ilginç bir film "Moral Bozukluğu ve 31".


Moral Bozukluğu ve 31 // Trailer from Dirty Cheap Creative on Vimeo.

Jim Jarmusch filmleri 1

"Permanent Vacation/Daimi Tatil"
...Sounds good to me...Ben bu filmi siyah beyaz hatırlıyordum. Arşivden kontrol ettiğimde renkli olduğunu gördüm. O sahnede Allie "sounds good to me" diyordu ve bu cümle o karakteri ve filmi ve yönetmeni çok iyi açıklıyordu. Jarmusch'un bu açılış filmi tam olarak bir film bile kabul edilmez bazıları tarafından. Bir vagabond (sokaklarda aylak aylak gezen) vagabond'luk yapar film boyunca. Jarmusch'un favori teması olan hayatın anlamsızlığı da böylece servis edilmiş olur. Çok güzel görüntüler, diyaloglar var filmde. Şu meşhur dans sahnesini bir izleyelim:



"Down by Law/İçeridekiler"

İşte favori Jarmusch filmim. Son yılların en favori filmlerimden. Tek itirazım siyah beyaz oluşuna. Renkli çok daha içine girilebilir olacağından dolayı, unutulmaz bir klasik olacağı düşüncesindeyim. Roberto Benigni'nin varlığı filmin en büyük artısı. O kadar sevimli ki kendisi, tek başına filmi alıp götürüyor. Şarkıcı Tom Waits ve Jarmusch'un sık çalıştığı oyuncu/müzisyen John Lurie de Benigni'ye çok iyi uyum sağlıyorlar. Espiriler bir harika. Bu üçlünün özellikle de Benigni'nin salaklıkları gülmekten kırıp geçiriyor. Waits ve Lurie hayatın anlamsızlığının farkındalar ama bu sevimli İtalyan'a onlar da kayıtsız kalamıyorlar. Filmin fragmanı Waits'in söylediği "Jockey Full of Bourbon" adlı muhteşem şarkı eşliğindeki açılış sahnesi:



"Mystery Train/Gizemli Tren"

Harika bir Jarmusch filmi daha. Inarritu filmlerinden çok çok önce çekilen bu film onun kurgularını andırıyor. Elvis hayranı Japon çift, kocasının tabutuyla ne yapacağını şaşırmış İtalyan kadın, ve hiç yoktan cinayet işleyen iki salak (biri Steve Buscemi daha ne olsun). Bu üç hikaye Memphis'te bir otelde kesişiyor. Bağımsız film böyle olur diye bağırıyor bu film. Unutulmaz bir deneyim.



Jarmusch filmlerini tarih sırasına göre inceliyorum. Daha önce "Stranger Than Paradise/Cennetten de Garip" adlı filmi yazmıştım. Jarmusch'un en beğendiğim filmleri bu ilk dönemi olan 80li yıllara denk geldi. Diğer filmleri de kötü değil; ancak bence bu 80li yıllar Jarmusch filmografisi benzersiz.

15 Haziran 2010

TRT HABER

Eski TRT2'nin yerine kurulan TRT Haber kanalı Pazar günleri 22.30'da son dönem nitelikli Türk filmleri yayınlıyor. Bu hafta "Uzak İhtimal" vardı mesela. "Pandora'nın Kutusu"nu oradan gördüğüm bazı sekanslar sonucunda izlemeye karar vermiştim. Rating kaygısı gütmeden, vizyon şansı fazla olamamış filmleri yayınlıyorlar ve bence de çok iyi ediyorlar.

14 Haziran 2010

"Küçük Kıyamet" (2006)

"Vavien"i izledikten sonra Taylan kardeşleri dikkatle izlemek gerek diye düşünmeye başlamıştım. İlk filmleri "Okul"u da bazılarının yaptığı gibi yerden yere vurmamıştım. Vavien'deki muhteşem performanstan sonra "Küçük Kıyamet"i izlemek kaçınılmaz olmuştu. Bu filmi de beğenmeyenler, yerden yere vuranlar var, fakat ben böyle bir tavrın haksız olduğunu düşünüyorum. Korku filminden daha çok gerilim filmi (thriller) diyebileceğim bir film "Küçük Kıyamet". Bunu da başaramıyor denilemez. Çok tanıdık korku/gerilim filmi numaralarına başvurmuyor değil, ama bunu yapmayan film de pek yok. Yapmadığınız zaman zaten korku/gerilim türünde çığır açmış oluyorsunuz. Taylan Kardeşler hep bu türde ürün verecekler gibi duruyorlar. Takip edenlerdenim.

13 Haziran 2010

Marlonbarando Facebook'ta

Recep İvedik'in dediği gibi "çok amele doldu, ben çıkmayı düşünüyom". 2007 yılında Facebook'a üye olduğumda-Türkçe versiyonunun olmadığından da dolayı biraz- Facebook sevimli, seviyeli bir yerdi. Artık öyle değil; ancak ne kadar güçlü bir haberleşme aracı olduğunu inkar etmeyeceğim. Feys aracılığıyla yıllar sonra bulduğum liseden bir arkadaşımın önerisiyle Marlonbarando sayfası yaptım. Aratınca direk çıkıyor. İlk olarak da en sevdiğim yazılarımı koydum. İgilenenlere (varsa) duyurulur.

07 Haziran 2010

"Soul Kitchen" (2009)

Bir önceki yazımda bahsettiğim minimalist sinemanın tam karşısında duruyor formalist sinema. "Requiem for a Dream/Bir Düş İçin Ağıt" gibi kameranın bir dakika durmadığı, sürekli bir ekşın halinde olan hikaye kurgusu. Fatih Akın da bu türün önemli temsilcilerinden biri. Son filmi "Soul Kitchen/Aşka Ruhunu Kat"ın afişine bakar mısınız? Tam da formalist sinema nedirin cevabı. Filmlere Türkçe isim bulanlar kimdir hep merak etmişimdir. "Bend It Like Beckham"a "Hayatımın Çalımı: Beckham"ı kim hayal etti acaba? O iki nokta neyi anlatmaya çalışıyor? Aşka Ruhunu Kat da çok tuhaf durmuş bence. "Soul Kitchen" filmin hikayesi üzerine doğrudan etkili olan bir restorantın adı. Tıpkı harika Steve Buscemi filmi "Trees Lounge/Bizim Kafe" örneğinde olduğu gibi; bir mekan, nefes alan, hikayeye yön veren bir karakter oluyor. Benim adamım Moritz Bleibtreu'nun varlığı her zamanki gibi filme kişilik katıyor. Diğer oyuncular da iyi iş çıkarıyorlar. Bu ayki Sinema dergisinde Akın için, "Gegen die Wand/Duvara Karşı"dan sonra hız kesti gibi bir yorum vardı. Hala en iyi işinin "Gegen die Wand" olduğuna katılıyorum ama genel olarak bu yoruma katılmıyorum. Kendisi günümüzün en parıltılı yönetmenlerinden biridir. Yapacaklarıyla şimdiden benim gibi milyonlarcasını heyecanlandırmaktadır.


SOUL KITCHEN - Trailer - Click here for the most popular videos

06 Haziran 2010

"Mommo Kız Kardeşim" (2009)

Atalay Taşdiken'in ilk filmi "Mommo Kız Kardeşim" bende hep İtalyan-Fransız-Türk ortak yapımı bir film hissi uyandırmıştı. Oysa mommo, filmdeki Ayşe'nin korktuğu doğaüstü yaratığın adıymış. Minimalist sinema adından da anlaşılacağı üzere sadeliği, durağanlığı, dinginliği tercih eden bir sinema. Yabancı filmlerden en bilineni Tarkovski şaheseri "Stalker/İzci"dir. Yerlilerden ise NBC filmleri bu kategoriye girer. Son yıllarda Türk sinemasında taşra minimalizmi diyebileceğimiz filmler sıkça görülmeye başlandı. "Mayıs Sıkıntısı", "Beş Vakit", "Yusuf Üçlemesi", "Sonbahar", "Tatil Kitabı" gibi filmler bu kategoriye sokulabilir. "Mommo Kız Kardeşim" de bir taşra dramı. Filmin merkezindeki Ayşe'nin yani kız kardeşin her şeyi abisi. Bu iki çocuğun neredeyse tüm köye karşı olan varoluş mücadelesi film. Film önemli bir bölümünü sevimli, naif diyebileceğimiz bir şekilde geçiriyor; fakat sonlara doğru izletilen trajedi dayanılacak gibi değil. Çoklarının bayıldığı çocuk oyuncularının filmin ruhuna büründüklerini kabul ediyorum ama acemilikleri bir çok sahnede göze çarptı. Erkan Oğur'un müziğinden artık sıkılmış biriyim ancak; kendisinin bu filmde gitarıyla icra ettiği Eric Satie eseri Gnossienne Nr. 1 filme çok şey katıyor. Herhangi bir kaydını bulamadım ama eser şöyle bir şeydi:


Gnossienne Nr.1 - Erik Satie - Watch the best video clips here

Fragman da burada.


Mommo Kızkardesim Frag - The most popular videos are here

"Orada" (2009)

Bu tür reunion (tekrar bir araya gelme) filmleri bana "The Big Chill" veya "The Bridges of Madison County/Yasak Aşk"ı hatırlatıyor. Bu arada görüldüğü üzere film adları yazma formatında değişiklik yaptım. Eski haliyle yani: The Bridges of Madison County (Yasak Aşk, Clint Eastwood, 1995) gibi haliyle yazmak bana çok fazla vakit kaybettiriyordu. Bu formatta daha hızlı yazabiliyorum artık. Zaten merak eden kişi kopyala yapıştır yapıp filmi arayacak ve yönetmen, gösterime girdiği yıl konusunda bilgi sahibi olacaktır. "Orada" Hakkı Kurtuluş (1980), Melik Saraçoğlu (1984) gibi çok genç iki yönetmenin elinden çıkma bir film. Anneleri huzurevinde intihar eden, babaları da Büyükada'da münzevi yaşayan, birbirlerinden yıllardır kopuk olan iki kardeşin, babalarıyla reunion yapma öyküsü. Karakterler arasındaki iletişimsizlik çok yoğun hissediliyor. Böylesini çok nadir görürüz. Bir araya gelince etekteki taşlar teker teker ortaya dökülüyor. Hepsi ne kadar da mutsuz, ne kadar da hayal kırıklıklarıyla dolu. Bu arada filmdeki Neslihan rolünü oynayan Dolunay Soysert'in Kaygısızlar'daki Hostes rolünün sahibi olduğunu öğrenince bir tuhaf oldum. Çünkü ben hayatımda iki, üç tv dizisini takip ettim: Süper Baba, Kaygısızlar ve Hemşerim (Mahsun Kırmızıgül)...Bana hep dizi tavsiyeleri geliyor; Lost izle, House izle, Ezel izle vs. Ben de diyorum ki izlemek istediğim o kadar çok sinema filmi var ki değerli vaktimi neden dizi izleyerek israf edeyim. Bu iki yönetmenden umutluyum. Gerçek sinema (!) yapmak istediklerini daha ilk filmlerinden belli ettiler.


ORADA Fragman - More free videos are here

31 Mayıs 2010

"Tystnaden" (1963)

Ingmar Bergman ile tanımlanamaz dostluğumuz devam ediyor. Kendisini dahi mi buluyorum yoksa evrenine girmekte zorlanıyor muyum emin olamıyorum. Evet Persona (1966) olağanüstü bir filmdi benim için ama Tystnaden (Sessizlik) ve izlediğim diğer bir kaç filmi benim için zorlayıcı filmler oldular. İzlediğim tüm filmlerinin teması ortaktı: iletişimsizlik, mutsuzluk, umutsuzluk, yerleşik değerlere saldırı vb. İsveç kültürü de bayağı bir yabancı olunca, onun filmlerini izlerken kolaylıkla olaydan kopabildim. Tystnaden de Sinema dergisinde dvd klasik bölümünde tanıtılmıştı ve yazı o kadar güzeldi ki hayatımın filmi olacağını düşünüyordum. Öyle olmadı. Ölüm üzerine bir film Tystnaden. Ölüm karşısında insanoğlunun ne kadar çaresiz ve ikiyüzlü olabileceğini sergilemeye çalışıyor. 60lı yılların siyah beyaz filmlerine özgü süper bir görselliği var filmin. Türkiye'de gösterime giren ilk Bergman filmiymiş aynı zamanda.


The Silence - Trailer - The most popular videos are here

25 Mayıs 2010

Yeme bizi Ridley dayı

Aslında benim de kabahatim var. Pek fazla araştırma yapmadan gittim filme. Robin Hood'un (Ridley Scott, 2010) nasıl Robin Hood olduğunu anlatıyor film. Bir sürü gereksiz diyalog ve tarihin arka odaları. Kimin umrunda? Gladyatör tarzında bir filmi izlemek istemiştim ben. Umduğumu bulamadım. "Ve efsane böyle başladı" diye yazıyor jenerikte. Devam filmi çekilsin diye neredeyse seyirciye yalvaracak. IMDB'den kontrol ettiğimde Scott için böyle bir şey şu anda söz konusu değil. Üç sene önceki ortaklık yani American Gangster (Amerikan Gangsteri, 2007) nefesimi kesmişti; fakat eleştirilere katılıyorum: Russel Crowe Robin Hood rolü için epeyce yaşlı ve inandırıcılıktan uzak. Bu yan sanayi Braveheart'lardan artık gına geldi. Lider kişilik muhabere öncesi gaz konuşması yapar ve okçular yüzlerce ok gönderirler (fiuü fiuü) sonra da atlılar ve piyadeler Allah ne verdiyse. Böööoa!

23 Mayıs 2010

Dünyanın en yaratıcı cinayeti


Dünyanın En Yaratıcı Cinayeti | video.mynet.com

Madem embed olayını keşfettim, uzun zamandır bloğuma taşımayı planladığım bu videoyu da paylaşayım
. Hangi filmdir bilmiyorum...En iyisi yorum yapmamak.
(Not: Redingot, esnaf blog yazarlığı işte böyle olur.)

"Tatil Kitabı" (2008)

Bayılırım böyle filmlere. Indie'ler yani. Sıradan insanların sıradan hikayeleri. IMDB'de bir Hollandalı yorum yapmış: bazen bir film karesi 1000 kelimeden daha etkilidir. Tatil Kitabı (Seyfi Teoman) ise 1000 karede bir kelime söylüyor. Çok doğru bir yorum. Silifke'li bir ailenin kendileri için trajik ama kimsenin ilgisini çok da çekmeyecek sıcacık hikayesi, Tatil Kitabı'nda anlatılan. Filmin merkezinde üçüncü sınıf öğrencisi Ali var, zaten filmin adı da kendisinin tatil kitabıyla ilgili yaşadığı hayal kırıklığına vurgu yapıyor. Çok sevimli, sahici bir hüznü var Ali'nin. Subay olmak istemeyen askeri lise öğrencisi abisi, kasaplık yapan yarı-entellektüel amcası, iletişim sorunu çeken ebeveynleri de hikayeye yön veren diğer kişiler. Çok sıradan ayrıntıları gösterme cesaretine de sahip film. Rıza'nın (Tayfun Pirselimoğlu, 2008) Rızasının filmlerde sık sık sürpriz yapmaya başlaması benim adıma sevindirici. Rıza demişken, amatör oyuncularla çalışmak riskli bir iştir. Rıza'da çok iyi sonuç vermişti; ancak Tatil Kitabı'nın tek aksayan yönü baba ve serseri çocuk rollerindeki amatör oyuncuların çok kötü oynamaları. Bu gibi handikapların filmi sabote etmesi beni çok üzüyor.
Bu arada embed olayını çözmüş bulunmaktayım. Bundan sonra filmlerin fragmanlarını da yorumlarımın altında izleyebileceksiniz.

Kaybeden Rooney

Write The Future from Nalden on Vimeo.



Mükemmel bir reklam filmi. Aldığım kaynak HBBA (Her Boku Bilen Adam). Rooney'in karavan hayatı The Wrestler'ın (Şampiyon, Darren Aronofsky, 2008) Randy'sini hatırlattı.

21 Mayıs 2010

"Antichrist" (2009)

Lars von Trier'ın bu filmi çekmeden önce iki ay kadar tımarhanede kaldığını ve Cannes'te ekümenik jüri tarafından kadın düşmanlığı suçlamasıyla kınandığını öğrenince içimde izleme isteği depreşti. Lars von Trier'ın çok çok önemli bir yönetmen olduğunu düşünenlerden değilim. Ses getirmemiş bir film çekseydi izler miydim bilmiyorum. Çok sevdiğim bir oyuncu olan Willem Dafoe, Scorsese'nin The Last Temptation of Christ'ında (Günaha Son Çağrı, 1988) Hz. İsa'yı başarılı bir şekilde canlandırmıştı. Yıllar sonra adı Antichrist olan bir filmde oynuyor, acaba antichrist o mu başkası mı? Kadın düşmanlığı suçlamasını hak ettiğini düşünüyorum filmin. Pornografi ve şiddet barındıran içeriği sebebiyle Türkiye'de vizyona girmesi zor gibi görünüyor; ancak öyle abartıldığı gibi aşırı bir şiddet içerdiği falan yok. Antichrist'a varana kadar ne filmler var. Sürekli depresyonda olduğu için ikide bir oyuncularından özür dilemek zorunda kalan bir adamın filmi ilginç olabilir diye düşünmüştüm fakat çok ilgimi çekmedi.

18 Mayıs 2010

İran sinemasına eğilmeliyim

Çünkü çok tanıdık. Sanat eserlerini eserin geldiği kültürden gelenler daha bir farklı algılarlar. Özellikle dil bu farklı algıda önemli bir rol oynar. Bir Kubu Zekirdemiz filmini sizin algıladığınız gibi bir Eskimo asla algılayamaz. İnsanoğluna ait evrensel kişilik özelliklerini, mesajları algılayabilir ama yüzde yüz filmin içine giremez. Diye düşünüyorum. Taste of Cherry (Kirazın Tadı, Abbas Kiarostami, 1997) uzun süre arşivimde bekledi durdu. Muhtemelen Sinema dergisi aracılığıyla izlenecekler listesine eklemişimdir. Bir kaç kere bazı sahnelerine baktığımda, Ankara Bala'ya benzeyen yerlerde sürekli bir arabanın dolaştığını gördüm ve o halleriyle film bana çekici gelmemişti. Dün 93 dakika gibi kısa bir süreye sahip olduğundan ve hadi bir de İran sinemasından bir film izleyeyim diye kafama estiği için izledim. Aslında köklü bir sinema geleneğinin olduğunu bilidiğim İran'ın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Abbas Kiarostami'nin bu filminin Bergman filmlerinden aşağı kalır yanı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yaşam ve ölümün, değer ve değersizliği üzerine çok çarpıcı bir gözlem yapıyor. Sonunda tercihini de çok anlamlı bir şekilde yapıyor. Umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyorsunuz film boyunca ve filmin sonunda birisi geliyor sizi buluyor. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim; çünkü dangoz köşe yazarı değilim. 1997 yılında Cannes'de Altın Palmiye (boş filme vermezler) aldığını belirtmeliyim. Bence mutlaka izlenmesi gereken bir film. İran'ın kozmopolit yapısı filmde de çok etkili bir şekilde kullanılmış. Bizim ülkemizdeki milliyetçileri kızdıracak bölümler de mevcut filmde; ancak bunlar dar ufuklu insanların dert edecekleri detaylar bana göre. Kültür, dil, mekanlar o kadar tanıdık ki hemen hemen iki üç sahnede bir günlük hayatınızda kullandığınız bir kelime duyuyorsunuz. İran gibi kapalı bir toplumda çekilen nitelikli eserlere bundan sonra hep var olacağım.

15 Mayıs 2010

Demirkubuz Röportajı (1997)

Kıskanmak'la ilgili araştırma yaparken, Demirkubuz'un kişisel sitesinde bu röportajı okudum ve ilgincime gitti. Paylaşmak istedim.


Neşe Düzel. Hayat, Yürekle Düzenin Çatışmasıdır. Yeni Yüzyıl. 1997.

Hayat, yürekle düzenin çatışmasıdır

1964 doğumlu Zeki Demirkubuz, “Sinemaya Zeki Ökten’in kapısını çalarak girdim. Kendimi hep onun asistanı olarak tarif ediyorum,” diyor. 1994’te çektiği ilk filmi C Blok ile ödüller alan Demirkubuz, ikinci filmi Masumiyet’le de bu yıl Altın Koza’yı aldı ve Antalya’da, en iyi 2. film başta olmak üzere, ödülleri topladı. 1980–84 arasında TİKKO davasından üç yıl hapis yatan Demirkubuz, liseyi dışarıdan bitirip İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.

Masumiyet filminin hikâyesi aklınızda var mıydı?

Vardı. Öyküsünü dört yılda yazmıştım. Senaryosunu ise karar verir vermez, üç ayda bitirdim.

Masumiyet filmindeki tipleri, yani başka bir erkeği seven kadına aşık olan ve bu uğurda bütün hayatını yakan bir erkeği, sevdiği erkek uğruna fahişe olan bir kadını, bütün bu insanları ya da bunlara benzerleri hiç tanıdınız mı?

Çok. Özellikle 12 Eylül’de siyasi yönüm gelişmeden önce ben bayağı o dünyadaydım. Yaşım küçüktü ama tombalacılarla, pezevenklerle beraberdim.

Filmdeki Uğur ve Bekir gerçek mi?

Filmdeki Yusuf (Güven Kıraç) aslında yüzde yetmiş benim. Uğur (Derya Alabora) ve Bekir (Haluk Bilginer) ise belli ölçülerde yaşadığım iki kahraman. Kısaca anlatayım. 12 Eylül’de yakalanmadan bir yıl önce bir triko atölyesinde ütücüydüm. Bir gün oraya Güngören’in overlokçu kızlarına hiç benzemeyen anarşist ruhlu bir kadın işçi geldi. Bu kadının bir dostu vardı. Adam kadını çok kıskandığı için bir arkadaşının atölyesine gözaltında olsun diye makastar olarak getirip koymuştu. Kadın bir gün bana “Ben seni götüreceğim,” dedi. Ben o sıralarda 16, 17 yaşındayım. O da otuzunda. Bana “Az sonra özel arabamız gelecek, bekle,” dedi. Biraz sonra bir Dodge kamyonet geldi. Şoför sakin bir adamdı. Kadın, “Bu benim aşığım. Salak, 15 senedir benim peşimde, ben herkese veriyorum ama bir tek buna vermiyorum. O zaman iyice kışkırtılıyor. Eskiden çok zengindi. Bütün parasını yedi. Ailesini terk etti. Beni bırakması için çok uğraştım ama bırakmıyor. Madem böyle mutlu oluyor, ben de izin veriyorum,” dedi. Filmde Bekir’in anlattığı hikâye bu işte. “Abla sen niye böylesin,” diye sordum ben.

Niye böyleymiş?

Hayatındaki tek insanın kardeşi olduğunu, ama askerdeyken öldürüldüğünü, artık hayatta başka hiçbir şeyin onun için önemli olmadığını söyledi. Bizim aramızdaki ilişki duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ama ben aranmaya başladım ve yakalandım. Metris cezaevinde iki buçuk yıl yattıktan sonra davam açıldı. İlk mahkemede tribünlerde annemi ararken bu kadını, Nihal’i gördüm. Çok kötü oldum. O ağlamaya başladı, ben de ağladım. Fakat koğuşlara dönerken beni nasıl bulduğu aklıma takıldı. Hemen gittim iddianameyi okudum. Meğer kardeşi benim yargılandığım örgütün eylemlerinden birinin sonucu öldürülmüş. Filmde Orhan’la Zagor’un aynı insan oluşunu işte böyle yaşadım ben. Türkiye buydu. İnanılmaz bir kurgu vardı ortada. Zaten bu kurguyu fark edince başka kurguları da fark ettim. Ve Türkiye’deki anlamıyla Marksizm’den uzaklaştım. Hayatın insan kalbiyle düzen arasındaki bir çatışma olduğunu gördüm. Dolayısıyla Muazzez Abacı’nın Hasan Heybetli’nin peşindeki serüvenine de daha farklı bakmaya başladım.

Siz filminizde hayatın kenarındakileri anlatıyorsunuz. Fahişeler, pezevenkler, yoksullar, sabıkalılar, Yeşilçam’ın yok ettiği insanlar… Kıyıda yaşayan insanlar bir tutku uğruna hayatlarını daha mı rahat harcıyorlar sizce?

Evet. Bizim mahallede bir çocuk vardı. Karşılıksız olarak bir kıza âşık oldu. Aşırı uyuşturucu kullanmaktan ve veremden öldü sonunda. Son sözü de “yaktı beni” oldu. Yaşanıyor bunlar. Ferdi Tayfur’un şarkısı gibi bu. Orhan Gencebay’ın, Müslüm Gürses’in müritleri veya alt popüler kültürle böyle bir bağ kurmuş olan insanlar potansiyel olarak hayatı yok saymaya, feda etmeye adaylar. Sadece tutku uğruna da değil, daha düzeysiz, fedai boyutunda da bu böyle. Ülkemizin politik tarihine baktığımızda da devletle bu insanların karşılıklı olarak birbirlerini beslediklerini görürsünüz. Yani yok etmenin, öldürmenin bir nedeni devletse, diğer nedeni de buna hazır olan insanlar.

Film, insanların hayatlarında zaman zaman içine kısılıp kaldıklarını, bir kapandan kurtulamadıklarını olağanüstü bir başarıyla ve duyarlılıkla anlatıyor. Siz böyle bir kuşatılmışlık duygusunu yaşıyor musunuz peki?

Evet. Samimi olarak söylüyorum. İnsan zaten ne yaşarsa, ne hissederse, neyi biliyorsa, neyin peşindeyse ve neyin kaygısını duyuyorsa onu anlatır. Kuşatılmışlık duygusunu hayatımın her döneminde giderek daha fazla yaşadım ben. Bugün de, üç yıl öncesine göre daha fazla kuşatıldığımı hissediyorum. Çünkü her sözün, her ilginin, her bilginin anlamı size biraz daha kuşatılmışlık olarak geri geliyor. Bugün Doğu’daki savaşı, kayıplar meselesini, evi yıkılmış bir insanın durumunu gördüğüm, buna ilgi duyduğum zaman bu bana biraz daha huzursuzluk, kuşatılmışlık, kıskaca alınmışlık olarak geri geliyor.

Filmin kahramanlarının dramlarını, hiç melodrama düşmeden çok insani ve inandırıcı bir biçimde anlatırken, bir yanda da hep fonda eski Türk filmleri ve onların inandırıcı olmayan diyalogları duyuluyor. Niye hayatın gerçeği ile Türk filmlerinin gerçek dışılığını çarpıştırdınız filmde?

Bunun birkaç nedeni var. Türk filmleri benim büyümemin bir parçası. Beş yaşından başlayarak bilmem kaç yaşına kadarki serüvenimde annem, babam kadar bir gerçek onlar.

Ama filminizde de Türk filmlerini fonda kullanış tarzınız sanki biraz bir öfkeyi de içinde barındırıyordu. Yeşilçam’a karşı biraz öfkeli misiniz?

22 yaşındaydım, o sokağa bir yönetmeni aramak için geldim ilk. Bir kere Yeşilçam hiç hayalimdeki gibi değildi. Arap Celal diye filmlerden tanıdığım bir yardımcı oyuncuya aradığım yönetmeni sordum. Bana küfretti, cevap vermedi. Zaman geçti Yeşilçam’da çalışmaya başladım. Tugay Toksöz’ün bir hastane köşesinde, Yadigâr Ejder’in Taksim Parkı’nda öldüğünü gördüm. Oradaki yoksulluğu, sömürüyü gördüm. Bana perdede gösterdiği dünyaya ait, hayallerime ait hiçbir şey göremedim. Meğer bir imajinasyonmuş. Bu kadar yok edicilik bana çok fazla geldi.

Hâlâ öyle mi?

Evet, yok edicilik devam ediyor. Ama bu karşılıklı bir şey. Buna sinema emekçileri de göz yumuyorlar. Sömürü, sömüren kadar sömürülenin de buna izin vermesiyle gerçekleşen bir eylem.

Türk sinemasının Türk insanının hayatında nasıl bir rolü var? Niye hepsi seyrediyorlar?

Kendi hayatlarında bulamadıkları ilişkileri gösteriyor. Bence bütün Türkiye, Yeşilçam filmlerindeki drama benzer bir dram yaşıyor. Yeşilçam nasıl gerçek hayatı görmüyorsa, halk da kendi gerçek hayatını, kendi gerçeğini görmüyor. Halk da imajinasyonu görmeyi seçiyor. Yeşilçam senaryoları seyircinin bu beklentisiyle hep uzlaşıyor. Bu uzlaşma telaşı bugün daha da düzeysizce sürüyor. Çünkü eskiden o filmleri yapan yapımcılar ve işletmeciler son derece ticari olduklarını biliyorlardı ve bunu başka türlü gösterme eğilimini taşımıyorlardı. Ama bugün Türk sineması kendisinin başka türlü algılanmasını istiyor. Daha sorgulayıcıymış gibi lanse ediliyor. Oysa bu birkaç yönetmen dışında doğru değil.

Filminize geri dönersek… Filmdeki oyuncular, en küçük rolde olandan başrolde olana kadar hepsi çok başarıyla oynuyorlar. Oyuncularınızı hangi ölçülere göre seçtiniz?

Türkiye’de oyuncu seçmek zor. Çünkü yetenekli oyuncu sayısı çok kısıtlı. Sinemayı bir yere atlamak için kullananlar var bunlar ortada.

Taşra otellerinin ıssızlığı ve yalnızlığı, o otellerin bekleme salonları da sanki filminizin oyuncularından biri. Böyle otelleri daha önceden biliyor muydunuz yoksa filmi kurarken mi bu otelleri keşfettiniz?

Taşra otellerinin bekleme salonlarındaki nedensizlik, ürkeklik, içe dönüklük, yalnızlık benim çok iyi bildiğim bir şey. Çünkü hapisten çıktıktan sonra bir yıla yakın Anadolu kasabalarında işportacılık yaptım ve mallarımla birlikte bu tür üçüncü sınıf otellerde kaldım.

Filmi çok az bir parayla çektiğiniz söyleniyor. Kaç paraya mal oldu bu film?

75 bin dolara çıktı. Üç yıl dizi çektim, minimal yaşayıp 50 bin dolar kazandım ve bunu sinemaya yatırdım.

Bir Amerikan filminin tanıtımının kaçta kaçıdır bu?

Amerikan filmini boş verin. Ağır Roman’ın reklâm bütçesi, yapımcısı söylüyor, 200 bin dolarmış.

Az paramız olduğu için iyi film çekemiyoruz görüşlerine katılıyor musunuz?

Genel anlamda katılmıyorum. Teknik araçların fonksiyonunu reddetmiyorum ama birinci sorun hiçbir zaman para olmadı. Bence birinci sorun samimi olarak söyleyecek bir sözünün olmasıdır. Ancak böyle bir sözü olanlar doğru düzgün filmler çekerler. Doğru düzgün romanlar, şiirler yazar. Benim söyleyecek sözüm var ve sinema yapıyorum. Ama birçokları neden yaptıklarını değil, neden yapamadıklarını anlatıyorlar. Para yok, devlet yardım etmiyor diyorlar.

Peki Türk sineması, dünyanın da kabul edeceği kendine özgü bir anlatım dili bulabilir mi sizce?

Ben böyle bir arayışın olduğundan şüpheliyim. Zaten Türk sineması diye bir olgu benim için yok. Hayatımızda Türk sineması diye bir şey var tamam ama bunun ne anlama geldiğini kimse açıklamıyor. Türk sineması dediğim zaman gözümün önüne bir şey gelmiyor. Yapım, anlatım, dil ve estetik geleneği olmayan bir şey var ortada. Oysa bir ülke sinemasından söz ettiğimiz zaman bütün bunların olması gerekiyor. Türkiye’de sinema yapanlar var sadece benim için.

Tekrar Masumiyet filmine dönersem, filmdeki karakterlerin hayat hikâyeleri çok çarpıcı. Hatta neredeyse fantastik hikâyeler. Ama bunları çok inandırıcı bir biçimde anlatmışsınız. Bunu nasıl becerdiniz?

Bu insanlar gerçek. Filmin gerçekliği de oradan geliyor. Bir şeye siz inanıyorsanız, anlatacağınız şey ne kadar bilinmeyen ve ne kadar ekstrem olursa olsun inandırırsınız. İnanıyorsanız, inandırırsınız. Bekir’in hikâyede Uğur’un gençliği olarak pırlanta diye anlattığı bir kız var. Ben Tozkoparan’da işportacılık yaparken bu kızı tanıdım. Alkolik bir zabıtanın kızıydı bu. 17 yaşındaydı. İnanın her cumartesi semt pazarına inerdi. Bir ritüel gibiydi bu onun için. Saat üç civarında ki, pazarın en yoğun olduğu zamandı, bu kız pazara girerdi, nasıl bir ifade ve yüzse, önüne bakarak ama herkese bakarak şöyle bir yürürdü, pazarda on beş dakika hayat dururdu. Bütün satıcılar bu kıza bakardı. Aylarca bu kız benim hayallerimde yaşadı.

Peki, filminizde bir de pezevenk ve fahişe var. Filminizde sevdiği kadını satan erkek zorlanıyor ama kendini satan kadın sanki pek zorlanmıyor. Kendini satmak başkasını satmaktan daha mı kolay sizce?

Değil. Gerçi bu Uğur’la Bekir’in kişilikleri arasındaki farkla ilgili bir şey ama tabii bir de erkekle kadına yüklenen anlam farkının ortaya çıktığı bir durum bu. Bu ülkede kadının fahişelik yapması kabul edilmiş bir olgudur. Ama erkeğin kadını satması pek normal değildir. Toplum erkeği kınar. Fahişelik pezevenklikten daha normaldir. Çünkü fahişeliği kadın, pezevenkliği erkek yapar.

Ayrıca filminizde erkekler acı çekiyorlar hep. Kadınlar ise durumlarını kabullenmiş görünüyorlar. Kadınlar acı çekmiyorlar mı sizce?

Elbette çekiyorlar. Aşk meselelerinde de kadın erkekten daha güçlü ve tutarlı. Kadın acısına boyun eğiyor ve bu boyun eğişi bir karşı duruş şeklinde de yaşıyor. Acısını çok fazla etrafına bulaştırmıyor. Erkek ise bulaştırıyor, acılarını daha göstererek yaşıyor.

Siz henüz iki film çektiniz. Yeni bir isim olarak ortaya çıktınız. Türk sineması size nasıl davranıyor?

Bir kısım yaptıklarımı gerçekten takdir ediyor. Ama bir kısım var ki, şu anda ciddi bir şekilde söz sahibi olanlar bunlar, meseleyi sanki bir iktidar çatışması içinde ele alıyorlar. Zamanında yanında çalışıp ofis boyluğunu yaptığım, emeğim geçmiş bazı yönetmenler bugün beni görünce selam bile vermiyorlar. Oysa ben onların alanlarına da, kaynaklarına da karışmıyorum. Alıştığım, bedelini çokça ödediğim bir dünya benim bu.

Filminizin oyuncusu Güven Kıraç, Tanju Gürsu’yu dublajlı oynamakla suçladı. Bir oyuncunun dublajlı oynaması onun oyunculuğunu eksiltir mi?

Hayır. Eğer cesaretleri varsa bunu Tanju Gürsu’nun bir sorunu olarak tartışmasınlar. Bunu Türk sinemasının bir sorunu olarak tartışsınlar. Bu insanlara bu oyunculuk yöntemini dayatanlar yönetmenlerdir, prodüktörlerdir. Eğer cesaretleri varsa sorunu buradan deşsinler. Ama eğer sorun Tanju Gürsu’nun aldığı ödülse, o zaman da çıksınlar açık açık düşüncelerini söylesinler.

Bundan sonraki film projeniz ne?

Gene feragat ve arınma temasıyla ilgili bir yolculuk öyküsü olacak. Şubat, Mart ayında çekeceğim.

Neşe Düzel. Yeni Yüzyıl. 1997.

"Kıskanmak" (2009)

Zeki Demirkubuz'a eğilmeye karar verdiğimde, her gün bir Demirkubuz filmi izliyordum. İçeriden sadece filmlerin seslerini duyan annem "manyak bu la, her gün aynı filmi izliyo" demişti kardeşime. Auteur olmakla ilgili yazımda bundan bahsetmiştim. 23 Aralık 2008'de de şöyle bir yazı yazmıştım. Bir buçuk sene sonra bugün nihayet Kıskanmak'ı izleyebildim. İtiraf etmek gerekirse filmi izlerken acaba laflarımı yutuyor muyum yoksa yutmuyorum diye gidip geldim. Hala karar veremedim. Evet bu, kesinlikle iyi bir film ama bir Demirkubuz filmi mi değil mi karar veremiyorum. Hiç yapmadığı şeyleri yaptı Zeki Demirkubuz Kıskanmak'ta.
1- İlk defa bir dönem filmi çekti. Çok da ayrıntılı düşünmeyerek, Türkiye'de çekilmiş başarılı bir dönem filmi hatırlamıyorum ben. Belki biraz Salkım Hanımın Taneleri. İstanbul Kanatlarımın Altında'da kocaman tuvaller boyanarak eski İstanbul havası verilmeye çalışıldığını düşünürsek, bu durumu kolaylıkla teşhis edebiliriz. Zeki Demirkubuz'un da en önemli özelliği günümüz dünyasında geken, gerçekçi, sert filmler çekmek. Hala bir dönem filminin bir Demirkubuz filmi olamayacağını düşünüyorum. Çünkü bir dönem filmi Zeki Demirkubuz'un karşı olduğu "sinema hilelerine" çok başvurur. Etkileyici olmak için -mış gibi yapmak zorundadır, bu da Demirkubuz'un sinema anlayışına ters düşer.
2- İlk defa müzik kullandı. Müziği de sinema hilelerinden biri olarak görür ve bugüne kadar hiç kullanmamıştır. Burada kasttettiğim müzik kullanımı sahne içerisinde bir dekor gibi kullanılan müzik değil; bir duyguyu ifade etmek, seyirciyi alıp başka diyarlara sürüklemek için arka fonda çalan müzik kullanımı.

3- Sevişme sahnesi. Sanırım
Yazgı'da ima yoluyla bir şeyler vardı. C Blok'u da kendi deyimiyle yol haritasını aradığı bir film olarak kabul edersek, ilk defa sevişme sahnesi kullandı Zeki Demirkubuz.
4- Kıyıda köşede kalmış insanları değil, şehrin ileri gelenlerini işledi. Burjuva ahlakını masaya yatırdı.

5- Görsellik numaralarına başvurdu.

6- İlk defa afişte photoshop uygulamasına yer verdi.
Görüldüğü gibi Demirkubuz için bir çok ilki barındırıyor Kıskanmak. Amacım onu yargılamak, niye böyle yaptın demek değil. Herkes ve herşey gibi Demirkubuz da değişiyordur muhakkak. Teknik unsurlar göz önünde bulunduruluduğunda bir Demirkubuz filmi olmadığını düşündüğüm Kıskanmak, hissiyatta katıksız bir Demirkubuz filmi. Bundan sonra sinema yazılarında sıkça okuyacağımız üzere Kıskanmak'ın Senihası tam bir Demirkubuz karakteri. Kuşatılmışlıkla yaşıyor. Demirkubuz filmlerinde olduğu gibi kötülüğü temsil ediyor, ama infaz edilmiyor.

12 Mayıs 2010

"Pandora'nın Kutusu" (2008)

Mitolojide kişinin kendini keşfetmesi, bir şeylere karşı farkındalık yaşaması anlamına gelen Pandora'nın Kutusu hikayesi Yeşim Ustaoğlu'na ilham kaynağı olmuş ve bu iyi film ortaya çıkmış. Daha önce Yeşim Ustaoğlu filmi izlememiştim. Pandora'nın Kutusu'nun ilk sahnelerini geçenlerde TRT 2'de (şimdilerde TRT HABER oldu) gördüm ve bu filmi izlemeliyim dedim. Televizyonda filmi izleme özürlü olduğumu, filmleri bilgisayarda izlediğimi söylemek istiyorum bu arada. Farklı bir film olduğu o izlediğim ilk sekanslardan belliydi. Bir kendini keşfetme, gerçeklerle yüzleşme, arınma filmi olarak görülebilir Pandora'nın Kutusu. Bunu insanı rahatsız ederek (midesine sıkı bir yumruk vuraraka değil yani) yapmıyor, aksine güzellikleri, hoşlukları göstererek yapıyor. Aslan payı Karadenizli bir köy kadının oldukça başarılı bir şekilde canlandıran Fransız oyuncu Tsilla Chelton'nın. 90 yaşında hiç bilmediği bir ülkede ve hiç bilmediği bir dilde bu performans oldukça etkileyici diye düşünüyorum. Alzeimer hastası olan bu kadın ve çocuklarının-ve torunlarının- yaşadıkları düşündürücü olduğu kadar etkileyici de. Herkes kendini buluyor ve insanoğlunun aslında ne kadar acımasız ve ikiyüzlü olduğu yüzümüze farkettirilmeden tokat olarak iliştiriliyor.
Bu arada son zamanlarda ne kadar çok iyi Türk film izledim böyle..

03 Mayıs 2010

"Bal" (2010)

Bir önceki yazımda bahsettiğim, bazı karakterlerin düzgün Türkçe konuşması filme zarar veriyor dediğim film Bal (Semih Kaplanoğlu). Aynı handikap Sonbahar'da (Özcan Alper, 2008) da vardı. Doğu Karadeniz dağ köyünde doğup büyüyen biri nasıl İstanbul Türkçesi konuşur? Benim gibi bu tür şeylere önem veren insanlar var; fakat sayımızın fazla oluğunu düşünmüyorum. O yüzden de yönetmenler bu tür detayları atlayabiliyorlar. Bu ince ayrıntı filmin kusursuz olmasını engelliyor, çok iyi bir film olmasını değil. Bu blog, izlediğim en iyi üçlemeler arasına rahatlıkla koyabileceğim Yusuf Üçlemesinin son iki ayağına denk geldi. Her biri sanat filmi diye burun kıvrılan bu üçleme, evet gerçek bir sanat eseriydi. Zaten Bal, hepinizin bildiği gibi, Berlin'den Altın Ayı'yla döndü. Bu tür ödülleri kolay kolay vermezler, bunun da farkında olmamız lazım. IMDB ortalaması 7,07 olan 18 adet filmin arasından birinci seçildi. Üçlemenin her biri ayrı ayrı da izlenilir; fakat bütünlük açısından tarih sırasına göre izlenilirse daha fazla keyif alınır. Üçlemenin ortak teması iletişimsizlik, hayatın anlamsızlığı, küçük ayrıntılarda gizli olan derinlikler diye sıralanabilir. Ben artık bu tür filmlere burundan nefes alma filmleri diyorum. Filmin afişini beğenmedim.

02 Mayıs 2010

"Kosmos" (2009)

Hayat Var'la ilgili yazı yazarken "bütün filmlerine yedi verdiğim Reha Erdem'den nihayet sekizlik bir film" demiştim. Sekizlik filmleri devam ediyor Reha Erdem'in. Oldukça tuhaf bir film. Filmlerinde her daim mevcut olan o mistisizm bu sefer filmde başrolde. Bir adet biri gelir ve bir yeri değiştirir filmi. Anadolu taşrasının iki yüzlü samimiyeti bu filmde de belirgin bir şekilde kendini hissettiriyor. Xenophobia (yabancı düşmanlığı veya korkusu) Kars'ta kendisine vücut buluyor. Anlayamadığını hemen mitleştirip işin içinden sıyrılıvermek istiyor Anadolu insanı. Çıkarı çatıştığındaysa hemencecik mitini yıkıveriyor. Kosmos adındaki tuhaf kişiliğinin rutin yolculuğundan bir kesit Kosmos. Türk sinemasındaki mistik film ihtiyacını bu toprakların motiflerini başarılı bir şekilde kullanarak dolduruyor bana göre. Bazı karakterlerin çok düzgün Türkçe konuşması bana göre filmin tek handikapı. Bir sonraki yazımın konusu olan filmin de benzer bir handikapı var.