25 Mayıs 2009

İki Filim Birden

Bir gün içinde iki film izlediğim çok olmuştur. Bugün de öyle oldu. İlk filmimiz İngiliz politik bağımsız filmlerinin duayeni Ken Loach'un It's a Free World...(İşte Özgür Dünya, 2007) adlı filmi. Ben İngiltere'deyken (!) bütün pis işleri göçmenlerin yaptığı dikkatimi çekmişti. Aynı gün içerisinde hem Chelsea hem de Highbury semtlerinde bulunmuştum, aradaki fark çok büyüktü. It's a Free World... de bu temayı işliyor. Her yönüyle bir kaybeden olan Anj günlük işler ayarlıyor göçmenlere. Önceleri yasal olarak bu işi yaparken sonra yasadışı da yapmaya başlıyor. Ve başı belaya giriyor kaçınılmaz olarak. Çok ahım şahım bir film olmasa da seyirlik bir film It's a Free World.... İnsanları sarsmayı amaçlamış belli; ancak bunu hakkıyla yaptığı söylenemez. Zaten şu politik sinema işi bende hep soru işaretleri uyandırmıştır. Galiba sanat sanat içindir diye düşünenlerdenim. Veya şöyle diyeyim: bu konuda taraf tutmamakla beraber, sanat toplum içindir düşüncesine daha uzağım.

İkinci filmimiz Clint babanın yönetmenlik yaptığı ilk film: Play Misty for Me (Ölümün Sesi, 1971). Baba yine döktürmüş. Zaten 70li yılların başarılı crime-thriller'ları (polisiye-gerilim) tadından yenmez. Zampik bir radyo DJyi ve onun saplantılı hayranı arasında geçen gerilim dolu öykü filmin anlattığı. Filmde gerilim hep belli bir seviyenin üstünde tutuluyor, bazı anlarda ise bayağı artıyor. Eastwood'un bugünkü dingin sineması o günlerde de kendini hissettiriyor. Bu tarz bir sinema için Eastwood'un ses tonunun ne kadar da uygun olduğunu farkettim bugün. Ne yazık ki artık oyunculuk yapmayacak. Babaya selam, yola devam...Mutlaka izleyiniz!

20 Mayıs 2009

"Gran Torino" (2008)

Eastwood günümüzün en iyi hikaye anlatıcılarından (storyteller) biridir. Yormayan bir stili vardır. Filmlerde olaylar aktıkça izleyicide kademeli olarak bir büyülenme hissi oluşur. Kahramanları genelde alt-orta sınıf Amerikalılardır. Gran Torino da tipik bir Eastwood filmi. Gran Torino, Ford markasının ürettiği bir araba modeli. Filmde Eastwood canlandırdığı Kovalski karakteri gibi eskiyi, nostaljiyi simgeliyor. Bu filmde, Tarantino'nun çok sevdiği Vanishing Point (1971, Richard Sarafian) adlı unutulmaz filmdeki anti-kahraman Kovalski'ye bir gönderme var. O da tıpkı Gran Torino'daki Kovalski gibi mutsuz bir karakterdi ve bir araba ile gönül bağı vardı. Irkçılık her zaman sinemada iş yapan bir tema olmuştur. Bu film de ırkçılık temalı olduğundan dolayı, Eastwood'un en çok iş yapan filmi oldu. Ayrıca Eastwood'un oyuncu olarak görüldüğü son film. Ne kadar yaşlansa da bu büyük karizmayı izlemekten mahrum kalacağız. Film bende Million Dollar Baby'nin (Milyonluk Bebek, Clint Eastwood, 2004) bıraktığı etki kadar etki bırakmadı. Kovalski karakterinin değişimini çok inandırıcı bulmadım. Yine de Eastwood Eastwood'dur. Yaşayan en iyi yönetmenlerden biri.

18 Mayıs 2009

Destansı sevimlilik

Guiseppe Tornatore'nin Nouvo Cinema Paradiso (Cennet Sineması, 1989) ve Malena (2000) filmlerini izlemiştim. Bir arkadaşın (!) tavsiyesiyle The Legend of 1900'ü (1900 Efsanesi, 1998) izledim. Bu üç filmi izledikten sonra Tornatore'nin stilini destansı sevimlilik koydum. Özellikle Nouvo Cinema Paradiso inanılmaz sevimli bir o kadar da etkileyici (destansı) bir filmdi. Bu filmden etkilenmeyecek bir insan düşünemiyorum. Malena ise biraz daha Fellini tarzına yakındı. 13-14 yaşında bir ergenin çekici bir kadına (Monica Belluci) olan imkansız aşkı, tutkusu üzerine bir filmdi. Fellini'nin Amarcord (1973) filmine benzetiyorum Malena'yı. The Legend of 1900 ise çok iyi piyano müzikleri barındırdığı için maça bir sıfır önde başladı. İlgi çeken hikayesi, özentili görüntü yönetimi, Tim Roth'un döktüren oyunculuğu filmin artılarından. Damakta hoş bir tat bırakan filmlerden biri The Legend of 1900. Yazının başında andığım iki filmin arasında bir yerde duruyor. Hangisi mi daha iyi? Nouvo Cinema Paradiso damakta hoş bir tat ve belleklerde unutulmaz etkiler bırakıyor.

16 Mayıs 2009

Florian Henckel von Donnersmarck

Adam olacak çocuk diye işte buna denir. 2006 yılının en iyi filmi Das Leben der Anderen'in (Başkalarının Hayatı) yönetmeni, Florian Henckel von Donnersmarck en çok umut vaad eden yönetmenlerin başında geliyor. Oxford Felsefe mezunu bu dev adam -2.05'lik boyuyla oskar alan en uzun boylu insan şu anda kendisi- München'de sinema okulu okumuş ve kısa filmleriyle ödül rekortmeni olmuş. Daha sonra ilk filmiyle oskar sahibi oldu. Henüz başka bir film çekmedi ama pırıl pırıl bir kariyer vaad ediyor kendisi. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Rusçayı akıcı konuşabiliyor. Böyle superlative bir yönetmenin çevireceği filmleri düşündükçe şimdiden heyecanlanıyorum. Sahi ne ilk filmdi o? İlki böyleyse olgunluk dönemi filmleri nasıl olur kimbilir!!! Heyecanla bekliyorum yeni filmlerini, Florian Henckel von Donnersmarck.

10 Mayıs 2009

Onibaba (1964)

The Exorcist'in (Şeytan, 1972) yönetmeni William Freidken'e göre (bana göre değil) çekilmiş en korkunç film olan Onibaba'yı (Kenato Shindu, 1964) izledim. Japonca yaşlı ve uğursuz kadın anlamına geliyormuş onibaba. Sinema dergisinde bazen adını duyuyordum; ayrıca filmin afişi de insanda tuhaf bir görme isteği uyandırıyor. Uzakdoğu filmleri içerisinde çok sevdiğim filmler olmasına rağmen, bu insanların dillerindeki melodinin tuhaflığı filmlerin içerisine girmemi zorlaştırıyor. O yüzden bir çok uzakdoğu filmi bende sıkıntı uyandırmıştır. Bunların içerisinde herkesin ayıldığı, bayıldığı filmler de mevcut. Hele Japonca bunlar içerisinde bana en komik gelen dildir. Dünya tarihindeki en büyük dramlardan birini yaşamış olan bu halkı rencide etmek istemem ama Japonca konuşan birisini duyunca gülesim geliyor. Onibaba da bu sebepten dolayı beni ilk başlarda biraz sıktı. Resimdeki maskeli adam ortaya çıktıktan sonra film dördüncü vitese takıyor ve gerilimi adım adım yükselen filmlerden biri oluveriyor. Cinsellik, din, erdem üzerine ilginç altmetinler barındırıyor film. Bu arada filmin cinsellik dozunun zamanının ilerisinde olduğunu da belirtmem lazım. Filmdeki kuyu motifinin de Halka serisine esin kaynağı olduğundan acayip süpheleniyorum. İlginç bir film, denk gelirseniz kaçırmayın derim.

04 Mayıs 2009

"Slumdog Millionaire" (2008)

Şu anda IMDB Top 250'de 54. sırada olan ve geçtiğimiz yılın en iyi film oskarı sahibi filmi izledim. Filmin, birçok sinemaseverin aklına hemen Cidade de Deus'u (Tanrıkent, Katia Lund, Fernando Meirelle, 2002) getirdiğine eminim. O film de slum'da (kenar mahalle) geçiyordu ve bir yükselme hikayesiydi. Slumdog Millionaire (Milyoner, Danny Boyle, 2008) Cidade De Deus'tan bir beden küçük olmasında rağmen; sıkmadan kendini izleten, sürükleyici, iyi bir ritm yakalayabilen, başarılı bir film. Top 250'de 54. sıraya yerleşecek ve en iyi film oskarını alacak kadar iyi bir film değil. Sonu neredeyse başından belli. Özgünlük adına çok tatmin edici bir film değil bence. Ama yine de izlemekte fayda var diyorum.

29 Nisan 2009

"The Wrestler" (2008)

Son zamanlarda hep 2008 yapımı filmler izliyorum. Bunların içerisinde Rıza (Tayfun Pirselioğlu, 2008) ile birlikte en iyisi The Wrestler'dı (Şampiyon, Darren Aronofsky, 2008). Yıllar önce ilk özel televizyon Star1 herkesçe izlenebilir olmaya başladığında dünyalar benim olmuştu. Çünkü Amerikan Güreşi denilen şovu izleyebilecektim. Orada olup bitinlerinse fake (sahte) olduğunu öğrendiğim andan itibaren ise beni pek cezbetmedi Amerikan Güreşi. The Wrestler da 80lerin efsanevi bir güreşçisinin 20 sene sonra yaşadıklarını anlatıyor. Randy the Ram katıksız bir kaybeden. Hayata karşı olan sorumluluklarını yerine getirmemiş. Evet, bir trailer-parkta (karavan tipi evler) yaşıyor ve kirasını ödemekte zorlanıyor. Bir vani (işlevsel minibüs) var. Bir kızı var ve kızı kendisine asshole diye hitap ediyor. İçki, uyuşturucu, casual realtionships de cabası. Yani tam bir Amerikan rüyası fakiri. Bu adamın başarabildiği tek şey kurmaca olan güreşler. O da elinden alınınca neler oluyor acaba? Müthiş bir film. 80li yılların en yakışıklı ikonlarından Mickey Rourke oyunculuğun kitabını yazıyor. Dövüş sahneleri barındıran bu tür filmler çok risklidir benim için. Dövüş sahneleri groteskse hemen sıkılıyorum filmlerden. The Wrestler'daki dövüş sahneleri ise çok gerçekçi. Hele bir tanesi var ki akıllara ziyan. Kaçırmayın derim.

26 Nisan 2009

"Gitmek My Marlon and Brando" (2008)

İşte bağımsız film ruhunu iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bir film. Hüseyin Karabey'in ilk kurgusal uzun metrajlı film Gitmek My Marlon and Brando (2008) iyi bir bağımsız, yol, imkansız aşk filmi. Kuzey Iraklı Kürt erkekle, Türk kızının imkansız aşkının imkansızlığını film boyunca hissediyorsunuz. Kızın çaresizlik içindeki mücadelesini takdir ediyor, kavuşamayacaklarını bile bile kavuşmalarını istiyorsunuz. Fantastik-gerçekçi diye bir tür yok; ama ben bu filmin türü için bu kelimeyi icat ediyorum ve kullanıyorum. Gerçekten çok başarılı bir ilk film. Ajitasyon tuzağına düşmeden, imkansız aşkın imkansızlığını çok fantastik gerçekçi bir şekilde anlatıyor.

"Righteous Kill" (2008)

Bile bile lades diye buna denir. Hadi okuduğum olumsuz eleştirileri es geçelim, Pacino ile De Niro bir filmde işbirliği yapıyorlar ve yer yerinden oynamıyorsa o filmde iş yok demektir. Çünkü bu ikili daha önce The Godfather Part II (Baba II, Francis Ford Coppola, 1974) ve Heat (Büyük Hesaplaşma, Michael Mann, 1995) adlı filmlerde işbirliği yaptılar ve bırakın yer küreyi uzay bile sallandı. Her ne kadar yaşlanmış da olsalar hala yürüyen karizmalar. Gerçi Al Pacino kırkından sonra cazibesinden çok şey kaybetti ama Robert De Niro bana göre yaşayan en büyük oyuncu. Bir de bonus olarak Carla Gugino var. Film dandirik. İki büyük oyuncu olmasa hiç bir şansı yok. Ben filmi, bu iki büyük oyuncunun bir araya gelmesinin bir olay olduğunu düşündüğüm ve bu olaya tanıklık etmek istediğim için izledim. Sahi, The Godfather Part II ve Heat ne mühteşem filmlerdi değil mi?

23 Nisan 2009

"The Reader" (2008)

Nihayet benim de okumuş olduğum bir kitabın filmi yapıldı. Bernhard Schlink'in "Okuyucu" adlı romanını okumuştum. Ünlü bir romanın filme aktarılmasıyla ilgili eleştirmenlerden; "aslına sadık kalmış", "romanın hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı", "romana yeni bir boyut getirdi", "romandan daha güzel" gibi beylik laflar duyarız. Ben böyle bir laf etmeyeceğim. Benim düşüncem, bir romandan yola çıkarak film çekerken illa da romana sadık kalmak gerekmez. Yönetmenin veya senaristin yaratıcılığı ölçüsünde yeni ufuklara yelken açmanın sakıncası olmadığını düşünüyorum. Yazın ve sinema çok farklı iki sanat dalı. Ve sinema yazının sahip olamayacağı sınırsız olanaklara sahip. Bunları değerlendirmek varken neden senarist kendisini sınırlasın. Bazı çok kötü uyarlamaları bunun dışında tutuyorum; ancak biliyoruz ki Stephen King, The Shining'i (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980) gördüğünde Kubrick'i aslına sadık kalmadı diye acımasızca eleştirdi. Hatta mahkemeye de mi vermişti? Romanın filme aktarılacağını duyunca Oscarlık bir proje olduğunu düşünmüştüm; çünkü Nazilere giydiren ve 50 milyon doların üstünde bütçesi olan her film bir Oscar procesidir. Genelde alırlar da. The Reader (Okuyucu, Stephen Daldry, 2008) Oscarı alamadı ama Kate Winslet en iyi kadın oyuncu Oscarını bu filmdeki rolüyle nihayet alabildi. Gerçekten de Winslet'ın performansı çok iyi. Ralph Fieness'ınsa biraz yaşlandığı gözlerden kaçmıyor. Hikaye o kadar etkileyici ki bu hikayeyi yüze göze bulaştırmak gerçekten çok zor. The Reader'a ben eli yüzü düzgün bir film diyebilirim. Filmin başındaki yağmur sahnesi Se7en'daki (Yedi, David fincher, 1995) yağmur sahnesi kadar etkileyiciydi örneğin. Ve fakat filmin bence en büyük kusuru İngilizce çekilmiş olması. Bunun sebeplerini hepimiz biliyoruz; ancak Almanya'da Almanlar arasında geçen bir hikayenin İngilizce filme çekilmesi benim hoşuma gitmiyor. Fever'a "fiivaa" demek, Polizei yazılı arabalar veya VW, Mercedes arabalar göstermek de olayı daha absürd yapıyor. Filmin bir yerinde Hannah Michael'dan, Almanca dersinde okuduğu bir şeyi sesli okumasını istiyor, Michael da başlıyor İngilizce okumaya. Bu sahnede koptum.

18 Nisan 2009

"Im Juli"yi (2000) yeniden izlemek

Bazen de böyle olabiliyor işte. İlk izlediğimde aşık olduğum Im Juli'yi (Temmuzda, Fatih Akın, 2000) tekrar izlediğimde aynı etki gerçekleşmedi. Bu sonucun ortaya çıkmasında filmi çok bölük pörçük izlememin de büyük etkisi var. Bazı bölümlerini izlemedim bile. Okulda nöbet esnasında izlenen filmlerden pek bir şey anlamıyorum zaten. Yine de bu filmi ilk defa izleyecek olanların çok hoş duygular tadacağına olan inancım geçmedi. Filmdeki Hamburg- İstanbul tabelasının saçmalığını ilk izlediğimde fark etmemiştim. O zamanlar blog yoktu, belki de o yüzdendir. Tekrar izlemek istediğim filmler listemde yokmuş Im Juli; ancak iyi oldu diyebilirim. Çok hoş bir yol hikayesi Im Juli..

13 Nisan 2009

"The Suspended Step of the Stork" (1991)

Dayanamıyorum yine Angelopoulos filmleri izliyorum. Bu arada sizden habersiz, Days of 36 (36 Günleri,Thedoros Angelopoulos, 1972) adlı bir filmini de izledim. Dandikti. The Suspended Step of the Stork (Leyleğin Havada Kalan Adımı, Thedoros Angelopoulos, 1991) ise nefes kesici bir film. Bir insanın her şeyi bırakıp gitmesi gibi oldukça ilginç bir temaya sahip. Şimdi burada gitmek-kalmak üzerine büyük laflar etmek isterdim de benim tercihim işin ameleliğini yapmak. Filmleri tanıtmak, yermek, teknik özelliklerinden dikkat çekenleri tanıtmak, ilginç resim ve videolar yüklemek...Mesela, üç beş ay önce Türkiye'de "Issız Adam'ı (Çağan Irmak, 2008) izleyip ilişkiler üzerine büyük büyük laflar etme mahalle baskısı" vardı. Ben bunu yapmak istemedim. Yapamayacağımdan değil. Altı üstü kurgusal bir eser olan bir filmle hayatın anlamanın çözülemeyeceğini düşündüğüm için kaçındım böyle bir şeyden. O yüzden bu filmle ilgili büyük laflar, hele de şiirsel büyük laflar etmek istemiyorum. Halkın deyimiyle manyak bir film.

07 Nisan 2009

Belki de sadece tesadüftür 4



Tesadüf olması bana pek olası gelmiyor. Quentin Tarantino'yu dahi ilan edenler olduğu gibi, hırsız ilan edenler de var. Filmlerinde eski olan birçok şeye gönderme bulursunuz. Kendisi "When people ask me if I went to film school I tell them, 'no, I went to films.'" demiştir. Yani "insanlar bana film okuluna gidip gitmediğimi sorduklarında, onlara 'hayır, ben filmlere gittim' derim". Bu gittiği, izlediği filmleri asla unutmaz ve onlara bir şekilde kendi filmlerinde yer verir. Kill Bill Vol:1'da (Quentin Tarantino, 2003) ilginç bir replik vardır. "My name is Buck, and I am here to f**k"...Bu replik, Tobe Hooper'ın (evet, Teksas Katliamı'nın yönetmeni) 1977 tarihli Eaten Alive adlı korku filmine ait. Demek ki filmi unutamamış olmalı ki gönderme yapmış. Tuhaf bir film olarak değerlendirilebilecek bir film olan Eaten Alive, bence öyle unutulamayacak bir film değil. Ama bir önceki yazımda değindiğim The Unborn (Doğmamış, David S. Goyer, 2009) adlı sirk gösterisinden kat kat üstün bir film...

06 Nisan 2009

"The Unborn" (2009)

Bir kolaj çalışması ile karşı karşıyasınız. Hollywoodun yaratıcılık konusunda ne kadar büyük bir kısırdöngü içerisinde olduğunu kanıtlayan bir film The Unborn (Doğmamış, David S. Goyer, 2009). Neler yok ki filmde? Olmazsa olmaz Ring (Halka, Hideo Nakata, 1998), babalar babası The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973), çok orijinal bir proje olmayan The Grudge (Garez, Takashi Shimizu), orjininal bir proje olan The Eye (Göz, Oxide Pang Chun, Danny Pang, 2002), bütün bunların bir parodisi olan Scream (Çığlık, Wes Craven, 1996)...Yuh diyorum artık! Bir korku filminde; merdiven parmaklıklarından bakan bir çocuk, bir video kaydı, kemikleri takır tukur hareket ederek yaklaşan bir yaratık, cinsellikten bahsedip ölen bir genç kız görmek istemiyorum artık. Bu filmin yapımcısı kim? Tabi ki Michael Bay. Bu adama taktığımı zannedebilirsiniz. Doğrudur taktım. Kazandığı para ona ömür boyu yeter, bıraksın artık bu işleri..

04 Nisan 2009

Bu hayat hiç değişmeyecek

Bazı filmlerle izlemeden gönül bağı kurarsınız. Rıza (Tayfun Pirselimoğlu, 2008) da benim için öyle bir filmdi. Uzun zamandır izlemeyi istediğim filmi dün izleyebildim. Yine bir kaybedenler klübü filmiyle karşı karşıyayız. Rıza, ipotek altında olan arıza çıkarmış kamyonu için 10 milyar arayan tam bir loser (kaybeden); Aysel ise berbat bir işte çalışan, yatalak bir kocaya sahip, hüzünlü Türkiye yüzlerinden biri. Şu oturdukları kaaveye bir bakar mısınız? Şu çayın dem oranına, tabağın klasikliğine, kültablasının kitschliğine...Çok gerçekçi bir film Rıza. Filmdeki gömlekler, diyaloglar, minibüsler, kanepeler, duvar boyaları, umumi tuvalet gişeleri, oyunculuklar, görüntü yönetimi ve rendeler inanılmaz geçekçi. Mekan kullanımı da çok başarılı bu filmde. Trainspotting (Danny Boyle, 1996) filminin bir yerinde tuvaletin üstünde "the worst toilet in Scotland" (İskoçya'daki en kötü tuvalet) yazar. Bu filmdeki otel için de "the worst hotel in Istanbul" diyebiliriz. Filmin kasvetli havasına nasıl da katkıda bulunuyor. Diğer mekan kullanımları da çok başarılı. Minibüs sahneleri, işyeri sahneleri, büfe sahneleri..Hepsi dikkat çekici düzeyde başarılı. Rızayı bir anti-kahraman olarak değerlendirebiliriz. Yüz kızartıcı bir suç işlemesine ve geçmişinin olumsuz kayıtlarla dolu olmasına rağmen, mücadelesini takdir ediyorsunuz. Sempatik bir karakter Rıza. Bunu ilginç buluyorum. İnsanın karmaşıklığını çok iyi anlatıyor film. Çölde vaha gibi geldi bu film.

01 Nisan 2009

"Güz Sancısı" (2009)

Aynı yönetmenin benzer temalı Salkım Hanımın Taneleri (Tomris Giritlioğlu, 1999) filmini beğenmiş biri olarak umutla gittim sinemaya. Ancak hayal kırıklığına uğradım. Ben de yanımdaki arkadaş da oldukça sıkıldık filmden. Dandirik desem anlarsınız herhalde. Film, aslında dönem filmi olmaya çalışırken ne tam olarak bir aşk filmi olmayı ne de tam olarak bir dram olmayı başarabiliyor. Diyaloglar etkileyici değil. Kostümler, saç traşları tam olarak dönemi yansıtmıyor. Merakla beklediğiniz 6-7 Eylül olayları sahnesi hemencecik bitiveriyor. Bu anlamda Michael Bay filmlerine benziyor. Bir iki etkileyici sahne için 80 dakika zırvalar Michael Bay. Bu filmde o sahneler de etkileyici değil. Bir de artık şu dublaj işinden vazgeçin be kardeşim! Dublajlı bir filme rast geldiğim zaman kokteylimi alıyorum ve uzaklaşıyorum.

29 Mart 2009

"Voyage to Cythera" (1984)

Zihnimin bir Angelopoulos filmi izleyemeyecek kadar meşgul olmasına rağmen -seçimlerden dolayı değil-, oturup Voyage to Cythera'ı (Kitara'ya Yolculuk, 1984) izledim. Uzun yıllar sürgünde kalmış bir adamın evine dönmesi ve bu dönüş sonucunda çevresindekilerle çatışmasını anlatıyor film. Türkiye'de sık rastlanılan, arsayı müteahhite teslim etmeyen inatçı yaşlı insanlar vardır. Bu filmdeki kahraman da benzer bir duruş sergiliyor ve sahip olduğu tarlaları belediyeye istimlak etmiyor. Bu tarlalar onun için bir aidiyet sembolü. Yine ustalıkla kotarılmış uzun planlar var filmde. Angelopoulos'a biraz ara vermeyi düşünüyorum. Hepsi iyi ama hepsi birbirine benziyor.

25 Mart 2009

"Salo o le 120 giornate di Sodoma" (1975)

Sinema tarihinin en kötü şöhretli filmiyle ilgili yazıları okumuştum. En çok merak edilen filmler listemin en üst sırasındaydı Salo o le 120 giornate di Sodoma (Salo: Sodom'un 120 Günü, Pier Paolo Pasolini, 1975). Yönetmenin marjinal hayatı ve sansasyonel ölüm şekli filmi daha da gizemli yapıyordu. DVDsi bulunmayan filmi bir sahte sidicide buldum ve satıcı normalde filmler için bir lira isterken, Salo için beş lira talep ediyordu. Nedenini sorduğumda "Salo manyaq film aabi, bulması zor oluyo, biz de yolumuzu bulalım (aksırır)" şeklinde bir cevap vermişti. Bu da filmi daha daha gizemli yapmıştı benim için. İzlediğimde ise "so what", "bu ne lan", "eeee", "haaay.." felan(!) oldum. Bir takım aşağı tabakadan gençleri kaçırıp, kendi sado-mazoşist eğilimleri için kullanan zengin ama faşist bir grubun ve bu gençlerin hikayesini anlatıyordu film. Elbette ki böyle bir film çekmek bugün bile çok zor bir şey; ancak bunu hakkıyla yerine getiremeyeceksen böyle bir işe kalkışmayacaksın. İlkokul müsameresi havasında geçiyor film. Zaten şu "tamamen amatör oyunculardan oluşan" filmlere hep mesafeli yaklaşmışımdır, bu sefer de yanılmadım. Hiçbir çarpıcı sahne yok. Güya filmi izledikten sonra, insanlığımızdan utanıp viJdan muhasebesine girişecektik. Böyle bir şey olmuyor. Pink Flamingos'u (Pembe Flamingolar, John Waters, 1972) izlemiş olanlara bu film çerez gelecektir.

21 Mart 2009

Korkunç bir şey!



17 Mayıs 2000'de Galatasaraylı futbolcu Popescu son penaltıyı atıp da şampiyonu belirleyince, ünlü filozof Ömer Üründül böyle bağırmıştı: "Korkunç bir şey!". Beni en çok korkutan sahneyi sunacağımı söylemiştim. David Lynch'in Mulholland Dr. (Mulholland Çıkmazı, 2001) aslında bir korku filmi değil; fakat soğuk bir kış günü, 10.000 nüfuslu bir yerde, koskoca apartmanda tek başınızayken izlediğinizde bu sahne olduğundan daha da korkunç olabiliyor. Yatağa gidip yatmak ve o günün artık sona ermesini, yeni bir günün başlamasını istiyorsunuz. Youtube'da bu sahne "the scariest scene ever" (çekilmiş en korkunç sahne) diye anılır. Abarttığımı düşünenler olabilir ama gerçekten bu sahneyi izlediğimde korktuğum kadar hiçbir sahneden korkmadım. Belki burada sadece sahneyi izlemek çok etikili olmayacaktır. Filmi izlerken, o hastalıklı ruh halinin egemen olduğu evrene girdiğinizde sahne çok daha etkili oluyor. Kalp hastası olanlar izlemesin. Film mi?.. Akıllara ziyan...David Lynch de normal bir adam değil bana göre. (Bu arada, videonun sesi biraz kısık. Apöllöyü(!) sonuna kadar açarsanız, etkiyi arttırırsınız.)

18 Mart 2009

"Gone with the Wind" (1939)

Bu kareyi daha önce görmemiş olanınız var mı? Sinema için bir ikon olan bu sahne hepimizin bildiği gibi Gone with the Wind'e (Rüzgar Gibi Geçti, Victor Fleming, 1939) ait. Her anlamda "en" olan bu filmi nihayet izledim. Bir kere izlediğim en uzun filmdi. 238 dakikalık süresiyle rekoru 228 dakikalık Lawrence of Arabia'dan (Arabistalı Lawrence, David Lean, 1962) aldı. İtiraf etmeliyim ki filmi Amerikan iç savaşı fonunda geçen efsanevi bir aşk filmi zannediyordum. Hiç de öyle değilmiş. Clark Gable'a katılıyorum: tam bir kadın filmi. Her kadın gibi ne istediği, ne aradığı tam olarak kestirilemiyen Scarlett O'Hara'nın yürümek zorunda kaldığı çetrefilli yollardan bahsediyor film. "Great movies" denilen büyük bütçeli, uzun süreli, sırtını starlara dayandıran filmlerin ilk örneği olan bu film bana çok hitap etmedi. Imdb trivia (önemsiz görülen bilgiler) bölümünü okumak filmi izlemekten daha zevkliydi. İlginç bulduğum bazı bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.
*Bir çok "en" listesinde yer alıyor film. Film çok Amerikan olduğu için buna şaşmamak lazım.
*Zamanında 3,9 milyon dolara mal olmuş film. Bu, o zaman için akıl almaz bir meblağ. Bir çok kişi filmin fiyasko olacağını düşünürken, film tüm zamanların en çok iş yapan filmi oluyor. Enflasyon oranları hesap edildiğinde, filmin bugünki toplam hasılatı 3 795 000 000 dolar. Halkın anlayacağı şekilde, yaklaşık dört milyar dolar.
*"damn" kelimesini ilk kullanan filmlerden biri. "Lanet" olarak çevirebilen bu kelime cümle içinde bir çok anlama gelebilir. Bu filmde "Frankly, my dear. I don't give a damn" şeklinde geçiyor. Bu da bazı anketlerde tüm zamanların en meşhur film repliklerinden seçilmiş. Bu cümlenin çevirisi: "Dürüst olmak gerekirse canım, umurumda (başka bir şey de olabilir) bile değil" olabilir.
*Hattie McDaniel, bu filmle Oscar'a aday olan ve kazanan ilk siyahi oyuncu oluyor.
*Vivien Leigh film çekildiği esnada günde dört paket sigara içiyormuş. Zavallı Clark Gable!
*170 km film kullanılmış çekimler esnasında.
Ve daha bir çok ıvır zıvır. İyi değil ama önemli bir film.

80lerde çocuk olmak 2

Çok beğendiğim bir blog yazarı olan Flying Dutchman'den harika bir yazı. Benim yazının üzerine iyi gidecektir diye düşündüm. "Al ev telefonunu, 80lere bayılıyorum diyen 100.000 kişi bul da göreyim seni, sonra telefon faturasıyla origami yaparsın" diyor. Tıklayınız.

16 Mart 2009

80lerde çocuk olmak :P

Son zamanlarda internetteki bazı sosyal ağlarda "80lerde çocuk olmak" başlıklı bir geyik muhabbeti sürüp gidiyor. Çok özel bir çağ olduğu düşünülen aslında hiç de öyle olmayan 80lerde ben de çocuktum. Hayatımı televizyonun "yeni yayın" dönemine göre ayarlardım, o yüzden o geyik muhabbetindeki bir çok elemanı iyi bilirim. Bu muhabbetlerin birinde uzun zamandır adını hatırlamaya çalıştığım bir çizgi filmin adını buldum "Clementine". Sanıyorum ülkemizde 86-87 yıllarında yayınlanmış olmalı. Her hafta heyecanla beklerdim. Jenerik müziği çok korkunçtu; fakat benim için asıl korkunç olanı her bölümün sonunda ortaya çıkan resimdeki ateşten karakterdi. İyi bir korku filmi seyircisi olduğumu düşünüyorum. Elimde; en adisinden, en iyisinden, en kanlısından, en psikolojik geriliminden,en istismarcısından korku filmleri mevcuttur. Bu filmlerden hiçbiri beni resimdeki karakter kadar korkutmadı. Bir tek sahne beni daha fazla korkuttu, o da bir korku filmine ait değildi. Bir sonraki klasik sahne yazımda o sahneyi göreceksiniz. Clementiiiiine!

14 Mart 2009

"Little Miss Sunshine"ı (2006) tekrar izlemek

Yeni bir seri başlatsam mı? Evet, evet başlatayım; çünkü zaman zaman bazı filmleri tekrar izliyorum ve söyleyecek bir şeylerim oluyor o filmlerle ilgili. Dün Little Miss Sunshine'ı (Küçük Gün Işığım, Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) izledim. Son zamanlarda fazlaca bunalım film izlemiş birisiyle beraber benim tavsiyem niteliğinde izledik. Kardeşime de bu filmi tavsiye etmiştim. Genelde zevklerimiz uyuşmaz ve o bile "Little Miss Sunshine iyiymiş lan" demişti. İnsana yaşama umudu veren filmler listemde yer alan Little Miss Sunshine beni yanıltmadı ve dün beraber izlediğimiz kişi de "evet gerçekten çok 'güzel' bir filmmiş" dedi. Kandemir Konduk imzalı, mahalle temalı "kitsch" TV dizileri vardır. Ortalama halktan birine bu diziler yaşama sevinci yükler. Little Miss Sunshine ise herke"z"in yüzünde hoş bir ifade bıraktırıyor. İlk kez izlerken oyunculardan; kız, ayı büyükbaba, eşcinsel dayı ve konuşmama andı içen çocuk dikkatimi çekmişti, bu sefer izlediğimde babanın da çok iyi oyunculuk performansı gösterdiğini farkettim. Başarıya ulaşmak için 10 altın yol tarzı kitaplar yazan bu adamın uzman edasıyla insanları gaza getirmeye çalıştığı cümleler beni çok güldürdü. Bunalımdaysanız izleyiniz bu filmi, iyi gelecektir.

13 Mart 2009

İştah açıcı sahneler 4



Sıradaki iştah açıcı sahne, herkesin izlemese de mutlaka hakkında bir şeyler okuduğu bir filmden. Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi, Alan Parker, 1978) Türkiye aleyhine propaganda yaptığı iddiasıyla suçlanır ve ucuz milliyetçiliğin en büyük hedeflerinden birisidir. Aslında film Türkiye'ye bayağı bir giydiriyor ve senarist Oliver Stone'un kötü niyeti gözlerden kaçmıyor; ancak bizim ülkemizin yavaş da olsa gelişmesine rağmen mükemmel bir ülke olmadığını da unutmayalım. Neyse bunlar derin mevzular, Alan Parker'ın Midnight Express'i mükemmel bir gerilim-dramdır. Ben filmi ilk kez yıllar önce HBB kanalından izlemiştim. Hep Türk filmlerinde gördüğümüz; insana huzur ve mutluluk veren İstanbul boğazı görüntülerinin, o ürkütücü müzikle nasıl da ürkütücü göründüğü beni şaşırtmıştı. Bir kaç kere de sididen izledim. Filmin başlarında yer alan havaalanı sahnesinde Billy Hayes'ın sakız çiğneme sahnesi hep dikkatimi çekmiştir. Aslında sakız çiğnemeyi çok sevmememe (!) rağmen o sakızın çok iştah açıcı olduğunu görüyorum. İlk sakız, gerilimi azaltmak (soothing) için; ikinci sakız da bir kutlama yapmak (feast) için çiğneniyor ve bence işe de yarıyor.

11 Mart 2009

"O Ano Em Que Meus Pais Sairam De Ferias" (2006)


Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger'in filmi O Ano Em Que Meus Pais Sairam De Ferias'ı (Annemler Tatilde, 2006) çok sevdim. Ben Dünya Kupası düzenlenen yılları çok severim, heyecanlı bir bekleyiş sarar beni ve bir çok kişiyi. Film de 1970 Dünya Kupasını fon olarak kullanırken, Brezilya'daki cunta düzeninin insanlar üzerinde bıraktığı tahribatı bir çocuğun gözünden anlatıyor. Maçlar yaşanırken, Pele golleri sıralarken Brezilya'da tuhaf şeyler oluyor. Futbol temalı filmleri seviyorsanız kaçırmayın derim.