29 Mart 2009

"Voyage to Cythera" (1984)

Zihnimin bir Angelopoulos filmi izleyemeyecek kadar meşgul olmasına rağmen -seçimlerden dolayı değil-, oturup Voyage to Cythera'ı (Kitara'ya Yolculuk, 1984) izledim. Uzun yıllar sürgünde kalmış bir adamın evine dönmesi ve bu dönüş sonucunda çevresindekilerle çatışmasını anlatıyor film. Türkiye'de sık rastlanılan, arsayı müteahhite teslim etmeyen inatçı yaşlı insanlar vardır. Bu filmdeki kahraman da benzer bir duruş sergiliyor ve sahip olduğu tarlaları belediyeye istimlak etmiyor. Bu tarlalar onun için bir aidiyet sembolü. Yine ustalıkla kotarılmış uzun planlar var filmde. Angelopoulos'a biraz ara vermeyi düşünüyorum. Hepsi iyi ama hepsi birbirine benziyor.

25 Mart 2009

"Salo o le 120 giornate di Sodoma" (1975)

Sinema tarihinin en kötü şöhretli filmiyle ilgili yazıları okumuştum. En çok merak edilen filmler listemin en üst sırasındaydı Salo o le 120 giornate di Sodoma (Salo: Sodom'un 120 Günü, Pier Paolo Pasolini, 1975). Yönetmenin marjinal hayatı ve sansasyonel ölüm şekli filmi daha da gizemli yapıyordu. DVDsi bulunmayan filmi bir sahte sidicide buldum ve satıcı normalde filmler için bir lira isterken, Salo için beş lira talep ediyordu. Nedenini sorduğumda "Salo manyaq film aabi, bulması zor oluyo, biz de yolumuzu bulalım (aksırır)" şeklinde bir cevap vermişti. Bu da filmi daha daha gizemli yapmıştı benim için. İzlediğimde ise "so what", "bu ne lan", "eeee", "haaay.." felan(!) oldum. Bir takım aşağı tabakadan gençleri kaçırıp, kendi sado-mazoşist eğilimleri için kullanan zengin ama faşist bir grubun ve bu gençlerin hikayesini anlatıyordu film. Elbette ki böyle bir film çekmek bugün bile çok zor bir şey; ancak bunu hakkıyla yerine getiremeyeceksen böyle bir işe kalkışmayacaksın. İlkokul müsameresi havasında geçiyor film. Zaten şu "tamamen amatör oyunculardan oluşan" filmlere hep mesafeli yaklaşmışımdır, bu sefer de yanılmadım. Hiçbir çarpıcı sahne yok. Güya filmi izledikten sonra, insanlığımızdan utanıp viJdan muhasebesine girişecektik. Böyle bir şey olmuyor. Pink Flamingos'u (Pembe Flamingolar, John Waters, 1972) izlemiş olanlara bu film çerez gelecektir.

21 Mart 2009

Korkunç bir şey!



17 Mayıs 2000'de Galatasaraylı futbolcu Popescu son penaltıyı atıp da şampiyonu belirleyince, ünlü filozof Ömer Üründül böyle bağırmıştı: "Korkunç bir şey!". Beni en çok korkutan sahneyi sunacağımı söylemiştim. David Lynch'in Mulholland Dr. (Mulholland Çıkmazı, 2001) aslında bir korku filmi değil; fakat soğuk bir kış günü, 10.000 nüfuslu bir yerde, koskoca apartmanda tek başınızayken izlediğinizde bu sahne olduğundan daha da korkunç olabiliyor. Yatağa gidip yatmak ve o günün artık sona ermesini, yeni bir günün başlamasını istiyorsunuz. Youtube'da bu sahne "the scariest scene ever" (çekilmiş en korkunç sahne) diye anılır. Abarttığımı düşünenler olabilir ama gerçekten bu sahneyi izlediğimde korktuğum kadar hiçbir sahneden korkmadım. Belki burada sadece sahneyi izlemek çok etikili olmayacaktır. Filmi izlerken, o hastalıklı ruh halinin egemen olduğu evrene girdiğinizde sahne çok daha etkili oluyor. Kalp hastası olanlar izlemesin. Film mi?.. Akıllara ziyan...David Lynch de normal bir adam değil bana göre. (Bu arada, videonun sesi biraz kısık. Apöllöyü(!) sonuna kadar açarsanız, etkiyi arttırırsınız.)

18 Mart 2009

"Gone with the Wind" (1939)

Bu kareyi daha önce görmemiş olanınız var mı? Sinema için bir ikon olan bu sahne hepimizin bildiği gibi Gone with the Wind'e (Rüzgar Gibi Geçti, Victor Fleming, 1939) ait. Her anlamda "en" olan bu filmi nihayet izledim. Bir kere izlediğim en uzun filmdi. 238 dakikalık süresiyle rekoru 228 dakikalık Lawrence of Arabia'dan (Arabistalı Lawrence, David Lean, 1962) aldı. İtiraf etmeliyim ki filmi Amerikan iç savaşı fonunda geçen efsanevi bir aşk filmi zannediyordum. Hiç de öyle değilmiş. Clark Gable'a katılıyorum: tam bir kadın filmi. Her kadın gibi ne istediği, ne aradığı tam olarak kestirilemiyen Scarlett O'Hara'nın yürümek zorunda kaldığı çetrefilli yollardan bahsediyor film. "Great movies" denilen büyük bütçeli, uzun süreli, sırtını starlara dayandıran filmlerin ilk örneği olan bu film bana çok hitap etmedi. Imdb trivia (önemsiz görülen bilgiler) bölümünü okumak filmi izlemekten daha zevkliydi. İlginç bulduğum bazı bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.
*Bir çok "en" listesinde yer alıyor film. Film çok Amerikan olduğu için buna şaşmamak lazım.
*Zamanında 3,9 milyon dolara mal olmuş film. Bu, o zaman için akıl almaz bir meblağ. Bir çok kişi filmin fiyasko olacağını düşünürken, film tüm zamanların en çok iş yapan filmi oluyor. Enflasyon oranları hesap edildiğinde, filmin bugünki toplam hasılatı 3 795 000 000 dolar. Halkın anlayacağı şekilde, yaklaşık dört milyar dolar.
*"damn" kelimesini ilk kullanan filmlerden biri. "Lanet" olarak çevirebilen bu kelime cümle içinde bir çok anlama gelebilir. Bu filmde "Frankly, my dear. I don't give a damn" şeklinde geçiyor. Bu da bazı anketlerde tüm zamanların en meşhur film repliklerinden seçilmiş. Bu cümlenin çevirisi: "Dürüst olmak gerekirse canım, umurumda (başka bir şey de olabilir) bile değil" olabilir.
*Hattie McDaniel, bu filmle Oscar'a aday olan ve kazanan ilk siyahi oyuncu oluyor.
*Vivien Leigh film çekildiği esnada günde dört paket sigara içiyormuş. Zavallı Clark Gable!
*170 km film kullanılmış çekimler esnasında.
Ve daha bir çok ıvır zıvır. İyi değil ama önemli bir film.

80lerde çocuk olmak 2

Çok beğendiğim bir blog yazarı olan Flying Dutchman'den harika bir yazı. Benim yazının üzerine iyi gidecektir diye düşündüm. "Al ev telefonunu, 80lere bayılıyorum diyen 100.000 kişi bul da göreyim seni, sonra telefon faturasıyla origami yaparsın" diyor. Tıklayınız.

16 Mart 2009

80lerde çocuk olmak :P

Son zamanlarda internetteki bazı sosyal ağlarda "80lerde çocuk olmak" başlıklı bir geyik muhabbeti sürüp gidiyor. Çok özel bir çağ olduğu düşünülen aslında hiç de öyle olmayan 80lerde ben de çocuktum. Hayatımı televizyonun "yeni yayın" dönemine göre ayarlardım, o yüzden o geyik muhabbetindeki bir çok elemanı iyi bilirim. Bu muhabbetlerin birinde uzun zamandır adını hatırlamaya çalıştığım bir çizgi filmin adını buldum "Clementine". Sanıyorum ülkemizde 86-87 yıllarında yayınlanmış olmalı. Her hafta heyecanla beklerdim. Jenerik müziği çok korkunçtu; fakat benim için asıl korkunç olanı her bölümün sonunda ortaya çıkan resimdeki ateşten karakterdi. İyi bir korku filmi seyircisi olduğumu düşünüyorum. Elimde; en adisinden, en iyisinden, en kanlısından, en psikolojik geriliminden,en istismarcısından korku filmleri mevcuttur. Bu filmlerden hiçbiri beni resimdeki karakter kadar korkutmadı. Bir tek sahne beni daha fazla korkuttu, o da bir korku filmine ait değildi. Bir sonraki klasik sahne yazımda o sahneyi göreceksiniz. Clementiiiiine!

14 Mart 2009

"Little Miss Sunshine"ı (2006) tekrar izlemek

Yeni bir seri başlatsam mı? Evet, evet başlatayım; çünkü zaman zaman bazı filmleri tekrar izliyorum ve söyleyecek bir şeylerim oluyor o filmlerle ilgili. Dün Little Miss Sunshine'ı (Küçük Gün Işığım, Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) izledim. Son zamanlarda fazlaca bunalım film izlemiş birisiyle beraber benim tavsiyem niteliğinde izledik. Kardeşime de bu filmi tavsiye etmiştim. Genelde zevklerimiz uyuşmaz ve o bile "Little Miss Sunshine iyiymiş lan" demişti. İnsana yaşama umudu veren filmler listemde yer alan Little Miss Sunshine beni yanıltmadı ve dün beraber izlediğimiz kişi de "evet gerçekten çok 'güzel' bir filmmiş" dedi. Kandemir Konduk imzalı, mahalle temalı "kitsch" TV dizileri vardır. Ortalama halktan birine bu diziler yaşama sevinci yükler. Little Miss Sunshine ise herke"z"in yüzünde hoş bir ifade bıraktırıyor. İlk kez izlerken oyunculardan; kız, ayı büyükbaba, eşcinsel dayı ve konuşmama andı içen çocuk dikkatimi çekmişti, bu sefer izlediğimde babanın da çok iyi oyunculuk performansı gösterdiğini farkettim. Başarıya ulaşmak için 10 altın yol tarzı kitaplar yazan bu adamın uzman edasıyla insanları gaza getirmeye çalıştığı cümleler beni çok güldürdü. Bunalımdaysanız izleyiniz bu filmi, iyi gelecektir.

13 Mart 2009

İştah açıcı sahneler 4



Sıradaki iştah açıcı sahne, herkesin izlemese de mutlaka hakkında bir şeyler okuduğu bir filmden. Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi, Alan Parker, 1978) Türkiye aleyhine propaganda yaptığı iddiasıyla suçlanır ve ucuz milliyetçiliğin en büyük hedeflerinden birisidir. Aslında film Türkiye'ye bayağı bir giydiriyor ve senarist Oliver Stone'un kötü niyeti gözlerden kaçmıyor; ancak bizim ülkemizin yavaş da olsa gelişmesine rağmen mükemmel bir ülke olmadığını da unutmayalım. Neyse bunlar derin mevzular, Alan Parker'ın Midnight Express'i mükemmel bir gerilim-dramdır. Ben filmi ilk kez yıllar önce HBB kanalından izlemiştim. Hep Türk filmlerinde gördüğümüz; insana huzur ve mutluluk veren İstanbul boğazı görüntülerinin, o ürkütücü müzikle nasıl da ürkütücü göründüğü beni şaşırtmıştı. Bir kaç kere de sididen izledim. Filmin başlarında yer alan havaalanı sahnesinde Billy Hayes'ın sakız çiğneme sahnesi hep dikkatimi çekmiştir. Aslında sakız çiğnemeyi çok sevmememe (!) rağmen o sakızın çok iştah açıcı olduğunu görüyorum. İlk sakız, gerilimi azaltmak (soothing) için; ikinci sakız da bir kutlama yapmak (feast) için çiğneniyor ve bence işe de yarıyor.

11 Mart 2009

"O Ano Em Que Meus Pais Sairam De Ferias" (2006)


Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger'in filmi O Ano Em Que Meus Pais Sairam De Ferias'ı (Annemler Tatilde, 2006) çok sevdim. Ben Dünya Kupası düzenlenen yılları çok severim, heyecanlı bir bekleyiş sarar beni ve bir çok kişiyi. Film de 1970 Dünya Kupasını fon olarak kullanırken, Brezilya'daki cunta düzeninin insanlar üzerinde bıraktığı tahribatı bir çocuğun gözünden anlatıyor. Maçlar yaşanırken, Pele golleri sıralarken Brezilya'da tuhaf şeyler oluyor. Futbol temalı filmleri seviyorsanız kaçırmayın derim.

"Beyoğlu'nun Arka Yakası" (1986) & "Gece, Melek ve Bizim Çocuklar" (1993)


Birbirlerine benzediğini düşündüğüm iki film hakkında yazacağım bugün. Atıf Yılmaz'ın Gece, Melek ve Bizim Çocuklar'ı (1993) ve Şerif Gören'in Beyoğlu'nun Arka Yakası (1986). Bu iki film de İstanbul, Beyoğlu fuhuş sektörünü fon olarak kullanıyor. Karakterleri arasında; fahişler, travestiler ve madde bağımlıları var. Bu sektörün iğrençliğini göstermek için, Beyoğlu'nun Arka Sokakları biraz mizahi bir üslup kullanırken Gece, Melek ve Bizim Çocuklar oldukça rahatsız edici bir üslup kullanıyor ve karanlık bir evren çiziyor. İkinci filmin oyuncularının (Uzay Heparı, Derya Arbaş) genç yaşta ölmesi de magazin basını tarafından kötü şöhret olarak yorumlanmaktadır. Hassas bünyeleri sarsabilecek sahne ve diyalogları barındıran bu film aslında Atıf Yılmaz'ın genel tarzı dışında bir film olarak kabul edilir. Atıf Yılmaz'ın diğer filmlerindeki magazinel asiliğin aksine gerçekten asi ruhlu bir filmdir Gece, Melek. Avangard diyebileceğimiz bir film çekmiştir Atıf Yılmaz. Sanırım ilk defa bu filmde kendi seslerini kullanmış olan iki kötü oyuncuya (Tarık Akan, Oya Aydoğan) sırtını dayayan, Beyoğlu'nun Arka Yakası ise sarsıcı diyaloglara ve sahnelere sahip olmasına rağmen avangard bir film değildir. Bir çok insan böyle bir filmin varlığından bile haberdar değildir. O yıllarda fırtına gibi esen "Seni Sevmeyen Ölsün" şarkısı insana biraz tebessüm veriyor o kadar.

08 Mart 2009

Fenerbahçe alsın

Kariyeri düşüşe geçmiş olan futbolcuları almakla ünlü klübümüz Fenerbahçe'den, Fransız futbolcu Florent Sinama Pongolle'yi bir sinemasever olarak transfer etmesini istiyorum. Böyle isim mi olur? Türkiye, futbolcu ve teknik adam isimleriyle geyik muhabbeti yapmayı çok iyi becerdiği için Sinama için de yaratıcı başlıklar atılacaktır ve ortam renklenecektir eminim.

07 Mart 2009

He is back!

Şu anda Türk medyasında çalışan biri olsaydım ve "efsane geri döndü" gibi çok klişe bir başlık atsaydım yadırganmazdım. Uzun zamandır hakkında haberler çıkan Tarantino'nun 2. Dünya Savaşı filminin vizyon tarihi belli oldu. Inglorious Bastards 21 Ağustosta vizyona giriyor. Filmin adını ben "Şerefsiz O...Çocukları" şeklinde çevirdim, bakalım ülkemizde hangi adla vizyona girecek. Imdb'ye bakıldığında Amerikan başlığı The Inglorious Bastards olan İtalyan bir film olduğunu görürüz (Quel maledetto treno blindato, Enzo Castellari, 1978). Sanırım filmin çekildiği dönem Tarantino'nun vidyocuda çalıştığı döneme denk geliyor; o açıdan bir etkilenme varsa şaşırmayacağım. İnanılmaz şiddet sahneleri olacağını kestirmek sinemaseverler için zor değil. Tarantino'nun 2007 yılında yer aldığı The Grindhouse projesini tam olarak O'nun bir filmi olarak kabul etmiyorum, bu yüzden yıllardır film çekmeyen Tarantino'nun film çekmesi beni heyecanlandırıyor. Bekleyelim, görelim.

04 Mart 2009

Klasik sahne 2



Klasik sahne serisini başlatırken aklımda bu sahnenin olduğunu söylemiştim. Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin, Sergio Leone, 1966) sinema nedir sorusuna çekinmeden cevap olarak verebileceğim bir başyapıt. Tıpkı türküler gibi kollektif belleklerde yaşatılır bu film. İzlememiş olanlar bile farkında olmadan hakkında bazı bilgilere sahiptir. Tabi bunda Ennio Morricone'nin tema müziğinin payı büyüktür. Bu düello sahnesinde ben o müziğin olduğunu sanıyordum fakat başka bir müzik varmış. Tam beş dakika sürüyor düello sahnesi, Sergio Leone tarzı yakın çekimlerle gerilim en üst seviyeye ulaşıyor. Büyüleyici bir havası var bu sahnenin. Düelloyu kimin kazanacağı ayan beyan anlaşılsa da bu gerilimi tutturmak tam usta yönetmenlerin yapacağı bir iş. Bazı kimseler altı üstü bir "koboy filmi" deyip burun kıvırsa da Il Buono, il Brutto, il Cattivo biçimsel bir şaheserdir bana göre. Bir adı bile olmamasına rağmen Clint Eastwood da sinema tarihinin en karizmatik kahramanlarından birini canlandırır.

02 Mart 2009

Müzikal

Asiye Nasıl Kurtulur'u (Atıf Yılmaz, 1986) izlerken, bana en az hitap eden film türünün müzikaller olduğunu fark ettim. Singin' in the Rain (Yağmur Altında, Stanley Donen, Gene Kelly, 1952) zevkle izlediğim nadir müzikallerden biriydi ama diğerleri beni kelimenin tam anlamıyla baydı. Perdede kurgusal bir şey izlerken birdenbire nereden geldiği belli olmayan müzik eşliğinde karakterlerin şarkı söylemesi benim dikkatimi dağıtıyor. O yüzden en sevdiğim yönetmenlerden birisi olan Tim Burton'ın son filmi Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street'i (Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi, 2007) izlemeyi bu kadar erteledim. Kurtuluş yok mecbur izleyeceğim, bir de An American in Paris'i (Paris'te Bir Amerikalı, Vincente Minnelli, 1951) izleyeceğim, başka da müzikal izlemeyi düşünmüyorum.

01 Mart 2009

"The Beekeeper" (1986)

Angelopoulos'un yolculuğu devam ediyor. Bu kez yolcumuz tüm zamanların en yakışıklı oyuncularından biri, Marcello Mastroianni. Kızının evlenmesi, mevsimlik bir işe çıkması ne kadar etkiler bir insanı? Bunlar sadece ufak bahaneler de olabilir; tıpkı okuldaki tarih kitaplarında Avusturya-Macaristan veliahtının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesinin 1. Dünya Savaşının sebebi olarak verilmesi gibi.. Yine mükemmel fotoğraflar, mükemmel diyaloglar ve oyuncuları havaya sokan bir atmosfer yaratmış Angelopoulos. Bu adam reklam filmi çekse yine etkileyici olurdu herhalde.

60, 70, 80

İlk defa bir alıntı yapacağım. blog yazarlarının sıkça alıntı yapmalarını biraz kolaya kaçmak olarak görsem de bu alıntıyı yapmadan duramayacağım. Buraya tıklarsanız, çok beğendiğim bir yazar olan Serdar Turgut'un benim birçok kez bahsettiğim 70ler Amerikan sinemasıyla ilgili çok güzel bir yazısını okuyacaksınız. Sonra da buraya, buraya ve buraya tıklayınız.

25 Şubat 2009

"Taçsız Kral" (1965)

Çok merak ettiğim bir film olan Taçsız Kral'ın (Atıf Yılmaz, 1965) www.hasbitv.com sitesinde izlenebildiğini farkedince hemen izledim. Aslında uzun zaman önce televizyonda bir kere izlemiştim ama yine de çok arzu ediyordum tekrar izlemeyi. O dönemde Türkiye'de çekilen filmler ne kadar iyiyse Taçsız Kral da o kadar iyi; ancak benim gibi futbola ve stadyumlara meraklıysanız filmde ilginç bölümler bulacaksınız. Gönül Yazar ve Ajda Pekkan'ı femme fatale rolünde izlemek de enteresan. Metin Oktay'ın da çok aksamadığını belirtmeliyim.

22 Şubat 2009

"Eastern Promises" (2007)

Merak ettiğim onlarca film varken, vakit ayırıp da izlemeyeceğim bir film olan Eastern Promises'ı (Şark Vaatleri, David Cronenberg, 2007) "mejburen" izlemek zorunda kaldım. Yavan, güdük, dandirik gibi sıfatları hak eden filmin tek olumlu yanı oyuncularının ışıltısı. Hollywoodun en alımlı kadın oyuncularından biri olan Naomi Watts ki bu sıfatı bir kaç yıl içerisinde kaybedecek, yürüyen karizma Viggo Mortensen, yürümeyen ama yerinde duran karizma Armin Mueller-Stahl ve sırıtmayan Vincent Cassel kalburüstü bir iş çıkarıyorlar; ancak yine de filmde özgün hiçbir şey yok. Bazı filmlerin adları bana izlemeden fikir veriyor ve genelde de bu filmler hakkında yanılmıyorum. Eastern Promises için de hep, Hıncal Uluç'un "vallahi ben izlerken keyif aldım" diyeceği filmlerden biri olduğunu düşünmüştüm, yanılmamışım.

20 Şubat 2009

"The King of Comedy" (1982)

İşte size değeri yeterince anlaşılamamış, hakkı teslim edilmeyen filmlere örnek bir eser. The King of Comedy (Komediler Kralı, Martin Scorsese, 1982); Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976), Goodfellas (Sıkı Dostlar, 1990), Raging Bull (Kzıgın Boğa, 1980) gibi en iyi filmler listelerinde her daim en üstlerde yer bulan filmlerin yönetmeni Martin Scorsese'nin ikinci sınıf bir filmi olarak kabul görür. Bence de öyledir. Bu filmlerin klasında olmasa da The King of Comedy, çok iyi bir mizah potansiyeline sahiptir. Rupert Pupkin'in bir loser (kaybeden) olması kaçınılmazdır. İsmi ofsayttır en başta. Türkiye taşrasında çok sık görülen, nüfus memurunun ismi yanlış anlayıp kayıtlara yanlış geçirmesi mi söz konusu acaba? Etrafta binlerce Rubert varken neden adı Rupert, aynı şekilde soyadı neden pumpkin (balkabağı) değil de Pupkin? Hayatının özeti isminde gizli. Ömrü boyunca ciddiye alınmayacak, alay edilecek ve kaybedecek. Gerçekten öyle mi acaba? Bu garip saç tıraşlı, garip kıyafetli, garip isimli adamın da başaracağı bir şeyler yok mu? Mutlaka görün bence.

17 Şubat 2009

Klasik sahne 1



Klasik sahne adında yeni bir seri başlatmak niyetindeydim. Bu seriyi, Il Buono, il Brutto & il Cattivo'daki (İyi, Kötü, Çirkin, Sergio Leone, 1966) düello sahnesiyle başlatmayı düşünüyordum. Nereden estiyse uzun zaman sonra Yılmaz Güney'in Arkadaş (1974) filmini izlemek geldi içimden ve seriyi bu filmdeki klasik sahneyle başlatmaya karar verdim. Filmin son sahnesi unutulmazdır. Bu film, sinema seyircimizin belleklerinde yaşattıkları filmlere bir örnektir. Bunun sebebi de biçimsel olarak o dönemde çağdaşlarından oldukça farklı olması, Yılmaz Güney ile Melike Demirağ'ın perdedeki uyumlu elektriği ve Yılmaz Güney'in karizmasıyla, sempatikliğiyle diğer oyuncularla birlikte unutulmaz bir kompozisyon sergilemesidir. Close-up denilen yakın çekimlerle, zoom denemeleriyle, başarılı ışık yakalanmasıyla bu film biçimsel olarak o dönemki filmlerin bayağı bir ilerisinde. İnsanlığın kurtuluşu için yol gösterdiğini düşünen filmin eksileri; sürekli slogan atar gibi mesaj vermesi ve toplumsal sınıfları yanlış değerlendirmesi bana göre. Burjuva sınıfını tamamen düşkün, işçi köylü sınıfını da tamamen erdemli olarak gösteriyor. Ben hayatta böyle bir matematiğin olmadığını düşünüyorum, bu sebeple filmi eksik olarak nitelendiriyorum.

15 Şubat 2009

"Fellini Roma" (1972)

İki gün süren Roma seyahatim, pasaport ofisinde iki saat çocuk kaçakçısı şüphesiyle alıkonma şeklinde bir başlangıç yapmama rağmen ilginçti. Uzun zamandır aklımda olan Fellini Roma (Fellini'nin Roma'sı, Federico Fellini, 1972) filmini izlemeye karar verdim. Film ne tam olarak bir belgesel ne de tam olarak bir kurgusal eser. İkisi arasında gidip geliyor. Aslına uygun bir şekilde; filmde sürekli bir keşmekeşlik hali, bitmek bilmeyen yüksek sesli diyaloglar ve bir düzensizlik mevcut. Roma sokaklarında geçen sahnelerden daha fazla bekliyordum. 81/2'yi (Sekiz Buçuk, Federico Fellini, 1963) izlediğimden beri, umutla Fellini filmine başlayıp hayal kırıklığına uğramaktan yoruldum artık.

"Lady Snowblood" (1973) & "Lady Snowblood: Love Song of Vengeance" (1974)

Kimilerine göre Kill Bill (Quentin Tarantino, 2003-2004) 21. yüzyılın en önemli sanat eserlerinden biri, kimilerine göre ise bir ucube. Ben mi? Kill Bill beni sinemasever yapan filmlerden biridir. Bu arada ben filmi tek film olarak görüyorum, iki film hikayesi bence çok inandırıcı durmuyor. 70li yılların istismar sinemasına bir saygı duruşudur Kill Bill. Tarantino esinlendiğini hiçbir zaman gizlemiyor zaten. Kill Bill'in esin kaynağı da 1973 tarihli Lady Snowblood (Toshiya Fujita) adlı bir film. Kill Bill film müzikleri albümünü dinlerken, Meiko Kaji adlı bir Japon sanatçının "The Flower of Carnage" adlı bir şarkı söylediğini duydum, aynı sanatçının bir de "Urami Bushi" adlı bir şarkısı da var albümde. İkisi de youtubeda mevcut, dinleyebilirsiniz. İnanılmaz güzel şarkılar. Araştırdığımda, şarkıyı söyleyen kişinin Japonya'nın en meşhur aktristlerinden biri olduğunu ve Lady Snowblood'ın başrolünü oynadığını öğrendim. Hemen izledim filmi. Çok iyi bir film olduğunu söyleyebilirim. Şiddet sahneleri tatmin edici. Kill Bill'i sevenler mutlaka bayılacaklardır. Destancı bir havası var filmin. Sarsıcı bir hikayesi..Bir de devam filmi var. Lady Snowblood 2: Love Song of Vengeance (Toshiya Fujito, 1974). Boşuna vaktinizi ayırmayın derim. Beklentilerin hiçbirini karşılamıyor. Tıpkı Vol 2'nin Vol 1'den sonraki beklentileri karşılayamaması gibi. İnsan istismar filmi çeker de bir tane mi boğazdan fışkıran kan sahnesi koymaz? Seyirciye hiç mi saygınız yok? Bu arada bir tanıdığımın Kill Bill'i izlerken uyuya kaldığını söylemek isterim.

14 Şubat 2009

"Landscape in the Mist" (1988)

Thedoros Angelopoulos'un üçüncü filmini de izledim. Landscape in the Mist (Puslu Manzaralar, 1988) bazı yerlerde okuduğuma göre Angelopoulos'un en iyi filmi değil bana göre. Yine birileri, mükemmel görüntüler eşliğinde bir arayış içerisinde. Bu sefer arayış içerisinde olanlar iki çocuk. Almanya'daki kimliği meçhul babalarını arıyorlar. Bir cuma akşamı nöbetinde izlediğim için filmi, içine girmek çok mümkün olmadı. Angelopoulos filmleri mümküse sakin bir yerde, sakin bir kafayla izlenmeli. Bir de çocuklardan biri şiir okumaya başlayınca iyice koptum filmden. Evet gizlemiyorum, şiiri ve şiirsel lafazanlıkları sevmiyorum. Mesela benden şöyle bir yazı asla okuyamazsınız:
Ve hayatın çatık kaşlı yüzü bakıyordu sığınacak sıcacık bir liman arayan iki zavallı çocuğa...Puslu manzaralarda kaybediyorlardı umutlarını, hayallerini ve gelecek adına güzel olan ne varsa...Uzanmış bir eli geri itmek midir hayat yoksa...Dönmüş bir sırtı sıvazlayarak ve...Aslında bütün gülücükler sahte miydi?..Neden?..et cetera et cetera...

Romantik Komedi

Yarışmalara katılan veya arkadaşlarıyla sohbet ortamlarında bulunan bayanlardan çok sık duyarız: ben duygusal filmleri severim. Peki nedir bu duygusal filmler? İngilizce romance şeklinde tanımlanan bu filmlere Türkçede romantik komedi diyoruz. Woody Allen'ın Annie Hall'uyla (1977) romantik komedi hem altın çağına adım atmış oldu hem de başlı başına bir tür olarak anılmaya başlandı. Tabi ki sözü edilen film o dönemde gerçekleştirdiği yapı bozucu etkisiyle bir romantik komediden çok daha fazlasıydı; ancak türün klişelerini belirleme açısından da önemli bir görevi yerine getirdi. New York'lu yazar Nora Ephron da bu türün matematiğini belirleme açısından çok önemli işler yapmıştır. Meg Ryan, Sandra Bullock, Hugh Grant bu filmlerin favori oyuncularıdır. Hatta Meg Rayan'ın filmografisini genelde bu tür filmler oluşturur. Bu oyuncuların filmlerinde zırıl zırıl ağlamaları ve Ephron'un sabun köpüğü anlatımı diğer bazı filmlerde alaya da alınır. Örneğin, Scream 2'nin (Çığlık 2, Wes Craven, 1997) açılış sahnesinde kız bir Sandra Bullock filmine gitmek ister, erkek de o filmi Sandra Bullock shit (Sandra Bullock **ku) olarak adlandırır. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir romantik komedi izlemeye her zaman varım; ancak bu filmlerin çoğu vasat seviyesine bile yaklaşamıyor. Yeşilçam da bu türe sınırsız prim tanımıştır. Sev Kardeşim, Mavi Boncuk, Ah Nerede Vah Nerede gibi Tarık Akan'ın "Ferit" adıyla, kadın oyuncunun da "Alev" adıyla boy gösterdiği filmler katıksız romantik komedilerdir. Asıl bahsetmek istediğim konu, bu tür filmlerin "bayanlara" daha çok hitap ettiğidir. Elbette bu bir sır değil biliyorum; ancak bazı belgelerle bunu size yansıtmak istedim. Akla gelebilecek en tipik romantik komedilerden biri olan Sleepless in Seattle (Sevginin Bağladıkları, Nora Ephron, 1993) IMDB'deki puanlamasına bir bakar mısınız? (female kadın, male erkek demek).


Bir diğer tipik romantik komedi de
When Harry Met Sally...'dir(Harry Sally İle Tanışınca, Rob Reiner, 1989). Bu filmin puanlama dağılımında da "bayanlar" hep önde.


Durum böyle. Bu yazıyı yazmamdaki maksadım kadın erkek ayrımı üzerine büyük laflar etmekten ziyade bazı somut bilgiler sunmaktı.