26 Ağustos 2010

Billy Wilder garantidir

Sürükleyici bir film arıyorsanız Billy Wilder'a yönelmenizi tavsiye ederim. Kendisi klasik Amerikan sinemasının en parıltılı yönetmenlerinden birisidir. Bugün Avusturya topraklarında yer alan, o zamanlarsa tarih derslerinden aşina olduğum Avusturya-Macaristan imparatorluğunda yer alan bir yerde doğan Wilder, Yahudi Soykırımından kaçmak için Amerika'ya göç etmiştir ve Hollywood'un en saygın yönetmenlerinden biri olmuştur. Bir çok türde (komedi, dram, kara, savaş, romantik komedi) çok başarılı eserler vermiştir. Kendisine özgü mizah anlayışıyla, çok yönlü karakter yaratımıyla ilgiyle izlenebilen filmler çekmiştir. Şu resimdeki Marilyn Monroe pozu popüler kültüre ait bir ikondur ve "The Seven Year Itch/Yaz Bekarı" (1955) filminde bir sahnede geçer. Aslında filmde çok da uzun olmayan ve tanıdık resimlerle alakası olmayan bir sahnedir; ancak daha sonra bu sahnede geçtiği düşünülen Monroe'ya ait çok sayıda fotoğraf çekilmiş ve popüler kültüre servis edilmiştir. Şehnaz Dilan, Seda Sayan, Christina Aguilera gibi gerekli gereksiz bir çok kişi bu sahneyi taklit etmiştir. "The Seven Year Itch" Wilder'ın daha önemli olan romantik-komedisi "The Apartment/Garsoniyer" kadar olmasa da sürükleyici, hoş bir romantik komedi. Monroe aptal sarışın rolünde göz dolduruyor. Tom Ewell da aptal sarışınlara sulanan erkeklerin ne kadar aptal olabileceği konusunda çok başarılı bir kompozisyon çiziyor. Çok hoş diyaloglar ve sahneler barındırsa da tiyatrovari havası bence filmin en büyük eksikliği. Sonuç olarak bir çırpıda izleyebileceğiniz ve gülümseyerek mouseunuzla çarpıya basabileceğiniz bir film "The Seven Year Itch".
En iyi beş Billy Wilder filmi:
1- "Sunset Blvd./Sunset Bulvarı" (Kara)
2- "The Apartment/Garsoniyer" (Komedi)
3- "Some Like It Hot/Bazıları Sıcak Sever" (Romantik Komedi)
4- "Stalag 17" (Savaş)
5- "The Lost Weekend/Kayıp Haftasonu" (Dram)

24 Ağustos 2010

İki harika otobiyografik kara mizah örneği

Önce biraz daha fazla harika olanından başlayayım:
Coen'lerin "No Country for Old Man/İhtiyarlara Yer yok"undan sonraki "Burn After Reading/Aramızda Casus Var"ını biraz zayıf bulmuştum. Beklediğim kara komedi şaheseri nihayet geldi. Bire bir örtüşmese de otobiyografit ögeler filmde fazlasıyla mevcut. 60ların Amerika kırsalında, Yahudi bir ailenin daha doğrusu Yahudi bir aile babasının başına gelenleri sinema dünyasında Coen'lerden daha iyi anlatabilecek kimse yoktur her halde. Bir bahtsız bedevi filmi olarak Oliver Stone'un "U-Turn/Kaybedenler"ine benzettim "A Serious Man/Ciddi Bir Adam"ı. Oldukça kişisel ve biraz cemaat içi bir film olmasına rağmen, "A Serious Man"deki kara mizah duygusu seyriciye kolaylıkla geçebiliyor. Star olsun olmasın çok iyi oyuncu yönetimi ve çok iyi görüntü yönetimi artık Coen'ler için standart oldu. Oralara hiç bulaşmıyorum ama bence artık üst düzey zeka ürünü olmak da Coen'ler için standart olmaya başladı. Umarım yutmam bu lafı. İki sene sonra görüşürüz.
Biraz daha az harika olanı ise Emir Kusturica'nın "Scejas li se Dolly Bell/Dolly Bell'i Hatırlıyor Musun?". Bu filmde aynı şekilde bire bir bir otobiyografi değil ama Kusturica çok iyi bildiği, çocukluğunun Saraybosna'sını anlatıyor. Sosyalist olmaya çalışan bir idareye geçiş dönemi sancılarıyla karışık hayata yeni yeni gözlerini açan bir ergenin traji-komik maceraları ve hüzünle yoğrulmuş aşk hikayesini anlatıyor "Scejas li se Dolly Bell". Her şeyi parmaklarının arasından akıp giden ve kahreden bir aşk yaşayan Dino sürekli tekrarlıyor "her gün daha iyiye gidiyorum" ama ,özür diliyorum, nah iyiye gidiyor. Buradaki bu argo ifadeyi Kusturica'nın ne kadar da başarılı bir kara mizah örneği sergilediğini vurgulamak için kullandım. filmde bazı teknik sorunlardan kaynaklanan negatif durumlar mevcut ama onlar da hoş görülebilecek şeyler. 1981 yılında Yugoslavya'da ilk filmini çeken Kusturica'nın bu şartlar altındaki başarısını takdir etmek zorundayız.

22 Ağustos 2010

Tümünü listele

Listeleme kültürü adında bir etiket sahibiyim. Şu İngilizce'deki "which means" kalıbı çok güzel, keşke Türkçe'de de böyle bir kalıp olsa. Listeleme yapmayı seviyorum. Başkalarının Top10'larını öğrenmeyi de seviyorum. Bunun için harika bir site buldum. http://listverse.com/ çok gerçekçi şahane listeler barındırıyor. Örnek olarak psikolojik gerilim listesine bir bakmanızı öneririm. Sadece filmlerle ilgili değil, ilgili ilgisiz bir çok ilginç liste var sitede.

20 Ağustos 2010

"Shallow Grave" (1994)


Shallow Grave (1995) Trailer
Yükleyen lidystopia. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

Danny Boyle'nin "Trainspotting"den önceki filmi "Shallow Grave"'in İngilizce adı bir korku filmiymiş gibi duruyor, buna karşın Türkçe adı da (Mezarını Derin Kaz) bir komedi filmiymiş gibi duruyor. İkisi de değil. "Following"le ilgili araştırma yaparken karşıma çıktı "Shallow Grave" ve evet yine o filmlerden biriydi: izlemeden önce çok iyi olduğunu bildiğiniz filmlerden. "Shallow Grave"i izlerken hem Coen filmlerini hatırladım hem de Sam Raimi'nin Coenlerden etkilenerek çektiği "A Simple Plan/Basit Bir Plan"ı. Sözünü ettiğim filmlerde kahraman (veya anti-kahraman nasıl hoşunuza gidiyorsa) bazen niyetli bazen de tesadüf eseri bir suça bulaşır ve başına gelmedik kalmaz. Bu suça bulaşmasının sebebi de insanoğlunun zaafları olan bir yaratık olması, bu zaafları gündeme geldiğinde kendisine öğretilmiş hiçbir değeri takmaması. "Shallow Grave"de de aynen bunlar oluyor. Ev arkadaşlığı yapan üç kafadar (biri kadın) hiç hesapta yokken bir suça bulaşıyorlar, fakat bu suça bulaşmaları kendi tercihleriyle oluyor. Sonra kaçınılmaz olarak kötü adamlar bunları buluyor ve emaneti talep ediyorlar. Modern bir kara film örneği olarak görebiliriz "Shallow Grave"i. Ve de çok başarılı bir örneği olarak. (SPOILER) Filmin bir diğer başarısı da başlarda en uçarı, en aptal görünenin sonlarda en zeki çıkması; başlardaki sağduyulu, zeki görünenlerin de sonlarda şapa oturması. Filmin benim için bir diğer sürprizi de karşıma çıkan Mini Cooper oldu. "The Italian Job/İtalyan İşi" (1969) filmindeki Mini Cooper görüntülerini yayınlamıştım ama anlayamadığım bir şekilde eski video dosyalarım görüntülenemez oldular.

18 Ağustos 2010

Hıncal Uluç bu filmi beğenmezse adam değilim

Bir arkadaşımın her şeye "şu olmazsa adam değilim, bu olmazsa adam değilim" dediğini yazmıştım değil mi? James Mangold'un filmi "Knight and Day/Gece ve Gündüz" tam Hıncal Uluç'un "vallahi ben izlerken keyif aldım" diyebileceği filmlerden biri. Tam bir popcorn filmi. Aralarındaki çekim iyi olan iki süperstar oyuncu, film boyunca düşmeyen bir tempo, başarılı aksiyon sahneleri, sürekli tebessüm ettiren bir mizah duygusu...Tam bir yaz eğlencesi. Hoş vakit geçirmek için bire bir.

15 Ağustos 2010

"Başlangıç"ın yönetmeninden

Veya "The Dark Knight/Kara Şovalye"nin yönetmeninden. "Batman Begins/Batman Başlıyor"un, "Prestij"in hatta "Memento/Akıl Defteri"nin yönetmeninden. Bu filmin şu anda yeni bir dvd versiyonu çıksa bu başlıkların hepsi atılabilir. Christopher Nolan için yeni Stanley Kubrick lafları ortalıkta dolaşmaya başlayınca bu debut (başlangıç) filmini izlemek istedim. O tarihlerde ünsüz bir kişi olan Nolan, yakın arkadaşlarının desteğiyle işten arda kalan Cumartesi günlerinde çalışarak bu şaheseri ortaya çıkarmış. 67 dakikalık, bir çırpıda izlenilen ama her Nolan filminin yaptığı gibi zihinde gizemli sorular sordurmayı başarabilen bir film "Following/Takip" (1998). Kurgu konusunda ne kadar titiz ve özgün olabildiğini bildiğimiz Nolan daha bu ilk filminde sineması hakkında seyirciye fikir verebiliyor. Bu adam gizem (mystery) türüne tapıyor. Bu yönüyle Kubrick'den ziyade Hitchcock'a daha yakın belki de. Zaten bence "Following" entellektüel altyapısı fazlaca gelişmiş bir Hitchcock filminden başka bir şey değildir. Filmdeki karakterler unutulmaz kategorisine giriyor bence. Tanımadığı insanları takip ederek varoluşunu tanımlayan genç adam, başkalarının evlerine girerek onlar hakkında fikir yürüten Cobb ve neyin peşinde olduğu belli olmayan gizemli sarışın. Bir kaç mantık hatası ( o kadarı normal) hiç bir aksayan yönü olmayan mükemmel bir film "Following". "3-Iron/Boş Ev"in de esin kaynağı bence.

06 Ağustos 2010

İki adet Tarantino'nun sevdiği, ilginç isimli, 70li yıllarda geçen, yol-suça bulaşma-ikili-grafik şiddet filmi

Film adlarıyla ilgili bir yazım vardı. Bazı filmler adlarıyla çok çekici olabiliyorlar. "Scarecrow/Korkuluk" adlı muhteşem filmle ilgili yazımda, nasıl bir film isterim: 70lerde geçsin, yol ve "couple" (iki kafadar) filmi olsun diye yazmıştım. Bu iki film hem tarife uyuyor hem de yazının başlığındaki diğer artılara sahipler. Tarantino'nun bu filmlere hayran olması da izlemem için diğer bir kışkırtıcı özellikti.
Kötü olanıyla başlayalım: "Dirty Mary Crazy Larry/Çılgın Firar"ı izlemeden önce açıkçası, "Natural Born Killers/Katil Doğanlar", "Bonnie and Clyde", "Thelma & Louise" gibi bir film bekliyordum. En çok da Tarantino'nun "Death Proof/Ölüm Geçirmez"de iddia ettiği üzere Amerikan sinema tarihinin en iyi filmi olan "Vanishing Point/Ölüm Noktası" benzeri bir film bekliyordum heyecanla; çünkü her iki filmde de klasik arabalar başrolde oynuyorladı ve heyecanlı takip sahneleri vardı. "Vanishing Point"in biraz gerisinde kaldığını itiraf etmeliyim. Senaryo olarak zaafiyetleri ve B filmlerinde görülen mantık hataları filmde mevcut. Spoiler gibi olacak ama filmde Mary ile Larry'nin pek bir gönül bağı olmaması izleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor; çünkü film adından anlaşılacağı üzere Mary ve Larry'nin filmi değil. Birisi daha var işin içinde. Şu "Vanishing Point"i mutlaka bir daha izlemeliyim.
Mary rolündeki Susan George'nin harikalar yarattığı "Straw Dogs/Köpekler" filminin yönetmeni Sam Peckinpah şiddetin ozanı olarak bilinir ve bu yönüyle Tarantino'yu derinden etkilemiştir. En kişilikli filmlerinden biri olan "Bring Me the Head of Alfredo Garcia/Bana Onun Kellesini Getirin" ziyadesiyle (eleştirmen tripleri) harikulade bir film. Meksika'da geçen inanılmaz bir kovalamaca öyküsü. Filmin ilk dakikalarında Meksika'da bir dini çiftlikteyiz. Kızı Alfredo Garcia tarafından hamile bırakılan toprak ağası ağzından filmin özetini çıkarır "bring me the head of Alfredo Garcia/bana Alfredo Garcia'nın kellesini getirin". Acayip sert adamlar batakhanelerde Alfredo Garcia'nın izini sürerken, para için her şeyi yapacak aşşağılık ama anti-kahraman olan Bennie'yle karşılaşırlar. Bennie ve tuhaf bir aşkları olan Elita kelle için nefes kesici bir yolculuğa başlarlar. Yollarda bin bir türlü adam ve Meksika gerçeği karşılarına çıkar. Unutulmaz bir film oldu benim için "BMTHOAG". Şu gecikmiş en başarılı bulduğum anti-kahramanlar listesine gözüme kırpmadan koyacağım bir kompozisyon çiziyor Bennie rolündeki Warren Oates. Hem aşşağılık hem dignity (saygınlık) sahibi olabilmeyi çok iyi başarıyor. Tam bir klasik.

03 Ağustos 2010

"Büşra" (2010)

Umarım bu yazı ve hayatımın geri kalanı boyunca insanları genelleme hastalığına düşmem. Hepimizin bildiği gibi Alper Çağlar, Bahadır Boysal'ın yarattığı çizgi karakterden yola çıkarak "Büşra" adlı bir film çekti. Bazılarına göre bu bir türbanlı filmiydi, bazılarına göreyse başrolde türbanlı bir karakterin olduğu bir filmdi. Bildiğim kadarıyla bazıları türbanlı veya kapalı olarak anılmaktan hoşlanmıyorlar, onun yerine tesettürlü olarak anılmayı tercih ediyorlar. Türbanlı olarak anılmayı bir küçümseme olarak algılıyorlar. Benim böyle bir amacım olmadığını belirtmek istiyorum. Başörtüsünün bu kadar ön planda olduğu bir film çekilmedi Türk sinemasında. "İnşaat" filminde Nazife'nin başörtülü olduğunu hatırlıyorum; fakat ilginçtir Nazife ortama girdiğinde başörtüsünü çıkarıyordu. Bu tercih bence filmin siyasi tartışmalar odağına kalmaması için vardı. Mesut Uçakan gibi yönetmenlerin filmleri zaten lokal kaldığı için çok tartışma konusu olmamışlardı. Dolayısıyla ana akım sinema içerisinde var olan ilk türbanlı filmi "Büşra"dır. Ben filmi sadece bir film olarak değerlendiriyorum. Hayatta her şey olabildiği gibi filmlerde de her şey olabilir, herkes başrol olabilir diye düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye'de bir türbanlı filminin vizyona girmesini, birilerinin gizli gündeminin bir parçası olarak değil, bir normalleşme işareti olarak algılıyorum; çünkü herkes artık her yerde ve gelmeye devam ediyorlar. Bunu engellemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir. Eşit ve özgür bireylerden oluşan bir toplum değiliz, hiçbir zaman da olmadık. Bazıları her zaman daha eşitti. Şimdi o daha az eşit olanlar rahat durmuyorlar, bir yerlerde bri şeyler yapıyorlar. Bir türbanlı filmi çekilmesi de buna işarettir bence. İlginçtir film bence "normal" bir film olduğu için çok fazla fırtına koparmadı. Ahmet Hakan'ın şu yazısında belirttiği gibi bin türlü türbanlı var. Onları askerleri gibi gören veya tam tersi gaz odalarına tıkılması gereken bir kitle olarak görenlerin aksine, türbanlı diyebileceğimiz homojen bir grup yok. Onları hata yapmayan İslam'ın sokaklardaki temsilcileri olarak gören muhafazkar kesim tabi ki Büşra'yı hiç sahiplenmedi. Örnek olarak Salih Tuna'nın Yeni Şafak'taki şu yazısına bakabilirsiniz. Aynı gazetede yazan, muhafazakar kimliğini bildiğim, sinema eleştirmeni Ali Murat Güven de şöyle bir yazı kaleme almış mesela. Nazlı Ilıcak'tan şöyle bir yazı var. Filmin asıl teması olan yalnızlığa değinen Milliyet yazarı Asu Maro'nun yazısını da paylaşmak istiyorum. Taraf gazetesinde ilginç bir röportaj da burada. Fikirlerine her zaman değer versem de son zamanlarda biraz bunamaya başladığını düşündüğüm Atilla Dorsay da filmle ilgili bir şeyler karalamış. Ben kısaca filmi başarılı bir sinema eseri olarak görüyorum. Bu yazıdaki amacım tartışmaların içinde olmak değil, tartışmalardan örnekler vermekti.

Bininci film

Aslında daha fazla film izledim de Jason Reitman'ın "Up in the Air/Aklı Havada"sı (2009) arşivimde bulunan ve izlediğim bininci film oldu. Bu bin filmi altı senede izledim. İlk yıllarda merak duygusuyla her şeye saldırıyorken, son yıllarda biraz daha seçici olmaya başladım. Artık bir çok klasik filmi izlemiş olduğum için hoşuma gidebilecek filmleri seçiyorum. Farkedenler vardır son zamanlarda kötü filme az denk geliyorum; çünkü artık arşivcilik düşüncesiyle film izlemiyorum. Bana yardımcı olan en büyük kaynak Sinema dergisi oluyor. Gerçi artık Altyazı dergisini de almaya başladım ama en büyük dilim pasta Sinema'ya gidiyor. Bininci filmin böyle harikulade bir filme denk gelmesi de beni çok mutlu etti. "Up in the Air" son yıllarda -ve son haftalarda- izlediğim ayakları yere sağlam basan, zekice çekilmiş romantik komedilerden biriydi. Kadın erkek ilişkilerine farklı yaklaşan, söyleyecek tezi olan bir filmdi. Çok yaratıcı bir filmdi. Ryan Bingham (Clooney) ilginç bir mesleğe sahip. İşten adam atıcı (ass kicker). İşverenler, işçilerini kovduklarını kendileri söyleyemedikleri için, bu zor görevi para karşılığında Bingham gibi profosyenellere yaptırıyor. Yılın 320 günü seyahat ediyor Bingham, dolayısyla hiçbir şeye bağlanmadan tam da istediği gibi özgür bir hayat yaşıyor. Amacı da 10 milyon mil yolculuk yapan yedinci kişi olabilmek. Bu yolculuklarda kendisi gibi sık seyahat eden Alex adlı kadınla tanışıyor. İkisi tam da istedikleri gibi sorumluluksuz, ucu açık bir ilişki yaşıyorlar. Acaba gerçekten istedikleri bu mu? "The Crying Game/Ağlatan Oyun" için dünyanın en sürprizli filmi iddiası vardı. Ben de bu iddiaya katılmadığımı, benim için en sürprizli filmin "Psycho/Sapık" olduğunu yazmıştım. Bu iddiam hala geçerli; ancak "Up in the Air" da çok şaşırtıcı bir sona sahip. Neredeyse tüm filmi allak bullak eden cinsten bir sürpriz. Bence çok zekice kurgulanmış. Geçen senenin en özgün filmlerinden biri olan "Up in the Air" size kadın erkek ilişkileri ve sistemin insanı nasıl duyarsızlaştığı üzerine çok yaratıcı tezler vadediyor. Çok sevdim bu bininci filmi...

02 Ağustos 2010

"Inception" (2010)

Inception: Movie Trailer. Watch more top selected videos about: Inception, Marion Cotillard

im
Bir arkadaşım vardı; şu olmazsa adam değilim, bu olmazsa adam değilim derdi sürekli. Onu hatırlayarak bu başlığı attım. Christopher Nolan'ın "Inception/Başlangıç"ı bu sene oscar almazsa adam değilim. Senaryo dalında da, en iyi film dalında da alacaktır. Henüz "Shutter Island/Zindan Adası"nı izlemediğim için DiCaprio'nun ödülü alıp alamayacağını bilemiyorum. Yani DiCaprio alacaktır da hangi filmle alacaktır onu kestiremiyorum. Top 250'de üçüncü sıraya yerleştiğini görünce izlemek farz oldu diye düşündüm. Christoper Nolan Batman'lerden sonra iyice star bir yönetmene dönüşmüş durumda. Görkemli, gizemli, destansı filmler çekiyor. Onun filmlerinde iyice konsantre olmak gerekiyor. "The Dark Knight/Kara Şovalye"yi Ankara'da IMAX izlemiştim. Adamlar hem film arası vermemişlerdi hem de sesle görüntü senkronizasyonunda sorun vardı. O yüzden iyi konsantre olamadan izlemiştim "The Dark Knight"ı. "Inception"ın ikinci yarısı başladığında ufak bir dalgınlık filme konsantre olmamı engelledi. Siz siz olun bir an için bile konsantrasyonunuzu bozmayın bir Nolan filminde. "Memento/Akıl Defteri"nde bunu başarmıştım ve sonuç olağanüstüydü. Her ne kadar "Inception"ı bir daha izleyecek olsam da onun çok iyi bir film olduğunu ve modern bir klasiğe dönüşeceğini biliyorum. Senaryo, görüntü yönetimi, oyuncu yönetimi konusunda parmak ısırtacak bir yapıt. Ama listede dokuzuncu, onuncu sıraya inecektir önümüzdeki aylarda. Bunda sekiz vererek benim de katkım olacaktır.

01 Ağustos 2010

İki harika Vuudi filmi

Nereden esti "Mighty Aphrodite/Sevimli Fahişe" ve "Deconstructing Harry/Yaramaz Harry"yi izlemek diye sorarsanız, benim adamlarımdan Paul Giamatti'nin oynadığı Woody Allen filmi izlemek istedi canım. Ne yazık ki ikisinde de pek kayda değer rolleri yoktu Giamatti'nin. Kendisi şöyle bir adam:

Ama iyi oldu; çünkü bu iki film de katıksız, mükemmel Vuudi filmleriymiş. Bazen yönetmen Vuudi'yi mi yoksa oyuncu Vuudi'yi mi daha çok seviyorum diye kendime soruyorum. Sanırım ikisini bütün olarak seviyorum, aksi takdirde kamera önünde olmadığı filmlerini (iyi filmler olmasına rağmen) de benimserdim.

Tarih sırasına göre gidelim. 1995 yapımı "Mighty Aphrodite"nin Sevimli Fahişe olarak çevrilmesine kendisinin tepkisi nasıl olur du acaba? Kafayı sallayıp bir türlü lafa giremeyerek tepki verirdi herhalde. Sonra da Jeeeesus derdi eminim. Sevimli fahişe rolünü oynayan ve çok güzel bir kadın olan (Tarantino'nun eski sevgilisi) Mira Sorvino ve Woody Allen süper bir ritm yakalıyorlar beraber. Sorvino bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu oskarını aldı. Bu konuda da itirazım var. Filme adını veren karakter olan ve filmin büyük bölümünde başrol erkeğe eşlik eden karakter, başrol erkekle gönül ilişkisi yok veya fahişe diye mi yardımcı kategoriden değerlendirildi acaba? Çok açık şekilde film Linda Ash'in filmi. Burada yine akademinin esnaflığını görüyoruz. Muhtemelen o yıllarda uzun yıllar birlikte olduğu Mia Farrow'un evlatlığıyla gönül ilişkisi başlayan Allen, evlatlık konusu kafasını karıştırdığı için böyle bir film yapmış olmalı. Klasik Yunan trajedyasından bir çok ögeyi barındırıyor film. Koro, deus ex machina, Oedipus kompleksi, tanrılar filmde geçti töreni yapıyorlar. Vuudi'nin en akıcı, en tempolu filmlerinden biri. Tarzına hayran olan bir kişinin bu filmi sevmeyeceğini düşünemiyorum.


"Deconstructing Harry" (1997) de replik hazinesi bir film. Tanıdık bir Vuudi karakteri var. New York'lu növrotik, kadın düşkünü yazar. Yani kendisi. Filmde iki adet kurgu var. Biri kanlı-canlı Harry'nin hayatı; diğeri de romanlarında geçen, kanlı-canlı Harry'nin hayatından serbestçe esinlenerek yarattığı karakterlerin bölümleri. Mükemmel diyaloglar, mükemmel kadın-erkek ilişkisi replikleri ve mükemmel bir Vuudi oyunculuğu. İnsan bir Woody Allen filminden daha ne ister değil mi? Kafa dağıtmaya bire bir bu iki filmi görmediyseniz kaçırmayın derim.

31 Temmuz 2010

"Frozen" (2010)

Adam Green'in "Frozen/Donmuş"u bana, Chris Kentis'in 2003 tarihli "Open Water/Açık Deniz"ini hatırlattı. İki filmin de teması vahşi doğanın ortasında unutulan hobicilerin başına gelenler. "Open Water"da dalgıçlık merakı olan bir çift vardı, "Frozen"daysa kayak merakı olan bir çift ve bir yancı arkadaş var. Bu üçlü uyanıklık yapıp ucuza bindikleri telesiyejin bedelini ağır ödüyorlar. Filmin afişi zaten filmi büyük ölçüde anlatıyor. Başarılı buldum "Frozen"ı. Bir korku filminden beklenileni karşılıyor. İlgiyle izleniyor. Görüntü yönetimi de oldukça başarılı. Mesaj falan yok.


Frozen (2010) Trailer

MySpace Horror Movies | MySpace Video

One of the worst movies i have ever seen!

Orta seviye İngilizce öğrencileri bu kalıpla sık karşılaşırlar: supelative + present perfect tense. Yani izlediğim en kötü filmlerden biri...Aslında Hasan Karacadağ'ın 2006 tarihli "D@bbe"sini yakın bir tarihte izlemiştim. İkincisini izler beraber yorumlarım diye düşünmüştüm. Birincisi çok kötü bir film değildi. En azından bir filme benziyordu. İyi kötü anlaşılır bir kurgusu, yer yer de geren bir atmosferi vardı. Fakat bu ikincisi, bu ne kardeşim ya! Plane made out of fart, say hello to that beloved! Garip garip ses ve görüntü efektlerini sıralayınca korku filmi mi oluyor? İngilizce shitty diye tarif edilen ama çok kötü oldukları için ilginç bulunan, ilgiyle izlenen filmler mevcuttur. Bu "D@bbe 2" onlardan bile kötü. Daha önce yorumladığım; "Scrapbook", "Pink Flamingos", "Gece 11.45" gibi filmlerin kategorisine soktum "D@bbe 2"yi. Tarantino bir filminin girişinde "Tarantino'nun çektiği üçüncü (dördüncü?) film" gibi bir şeyler yazmıştı. Karacadağ da gözümüzün içine baka baka "Hasan Karacadağ'ın üçüncü filmi" yazıyor girişte. Kendisini Osman Baydemir'e havale ediyorum. "Türkler korku ve aksiyon çekemez" lafını bana yutturacak film çok gecikti.

29 Temmuz 2010

İlişkiyi masaya yatırma filmi

Bir çok ankette 2009'un en iyi filmlerinden çıkan "[500] Days of Summer/Aşkın (500) Günü" gerçekten de harika bir filmmiş. Marc Webb'in filmi türevlerinin aksine çok gerçekçi bir romantik-komedi. Tom ve Summer'ın 500 günde yaşadığı adı konulamayan ilişki, düz bir zaman akışını takip etmeden, şaşırtarak yoluna devam ediyor. Kıl kız ve tutarsız oğlan hikayesi. Müzikleriyle de öne çıkan bir film. Siz de ciddi ilişki yaşıyorsanız; partnerizle bu filmi izleyip, ilişkinizi masaya yatırabilirsiniz. 500 günün dolmuş olmasına dikkat ediniz.

İran sineması beni heyecanlandırıyor

Kiarostami'nin "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nı izledikten sonra İran sinemasına eğilmeliyim demiştim. Abbas Kiarostami'nin filmografisindeki en yüksek puanlı film olan "Close-Up/Yakın Plan" bana bu başlığı yazdırdı. "12 Angry Men/12 Kızgın Adam", "A Few Good Men/Bir Kaç İyi Adam", "Sabotage/Sabotaj", "To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek" gibi mahkeme filmleri izlemiştim daha önce. "Close-Up" uzak ara izlediğim en iyi mahkeme filmi diyebilirim. Filmi böyle bir kategoriye sokmak haksızlık olsa da içeriğinden haberdar etmek için böyle iddialı bir cümle kurdum. Yarı gerçek yarı kurmaca bir dolandırıcılık (fraud) öyküsü "Close-Up". Kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf (onun filmlerine de eğileceğim) gibi tanıtıp bir aileyi dolandıran Hossain Sabzian'ın duruşması ve kurgusal dahilikler eseri olan çekimler filmi oluşturuyor. Gerçek bir mahkeme izler gibi Sabzian'ın yakın plan görüntülerini izliyorsunuz ve insan denen karmaşık yaratığı anlamaya çalışıyorsunuz. Özellikle filmin finali unutulmaz. Kişilik bölünmesini bu kadar iyi anlatan bir sahne çok az vardır. Sadece iki filmini izlememe rağmen Abbas Kiarostami'nin çok büyük ve gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorum ve muhteşem bir sinema duygusuna sahip olduğunu hissediyorum. Bundan sonra Abbas Kiarostami'ciyim. Bu arada filmin sonunda kendisini oynayan ve afişteki motoru süren kişi olan Mohsen Makhmalbaf'ın filmleri de beni şimdiden heyecanlandırıyor. İran dilini de çok melodik ve çok sevimli bulduğumu belirtmeliyim.

26 Temmuz 2010

İncelikli filim

ONDINE: Movie Trailer. Watch more top selected videos about: Colin Farrell, Alicja Bachleda


1993 yılında Galatasaray futbol takımı, İrlanda'dan Cork City adlı takımla eşleşmişti. Kubilay Türkyılmaz'ın frikik golü aklımda kalmış. İşte İrlanda'lı Neil Jordan yıllarını geçirdiği Cork'ta çeker "Ondine/İlahların Aşkı" adlı filmi. Yine kel alaka film adları çevirisinden biri daha karşımızda. Filmdeki gerçek/masalsı denizkızının adı Ondine. İlahların Aşkının filmin içeriğiyle uzaktan yakından alakası yok. Uzun yıllar siyasi filmler çeken Jordan, bu siyasi sorun büyük ölçüde çözülünce değişik filmlere yönelmişti. "Ondine" de gizemli, hafif trajik, enteresan bir aşk öyküsü. Yine kaybeden karakterler istila etmişler filmi. Colin Farrell'in canlandırdığı Syracuse (filmde kendisine çok yaratıcı bir şekilde Circus yani sirk diyorlar) en büyük kaybeden. Eşi tarafından terk edilmiş, alkolik, başarısız bir balıkçı. Diyaliz hastası kızına anlattığı denizkızı hikayelerinden biri ete kemiğe bürünüyor. Ağına bir denizkızı takılıyor. Kızının yaptığı araştırmalar sonucunda bulduğu hikayenin formülü, Circus'un yaşadıklarına bire bir uyuyor. Ortaya da incelikli, duyarlı, enteresan bir film çıkıyor. Oysa gerçek yaşamın masallarla alakası yoktur ve Circus'un eski karısının ona dediği gibi çünkü sen Syracuse'sun, her şeyi yanlış anlarsın.

21 Temmuz 2010

"Başka Semtin Çocukları" (2009)

Son zamanlarda izlediğim en kötü film. Televizyon dizisi havasında. Ne ele aldığı mesele üzerine (Alevi-Sünni çatışması) önemli şeyler söyleyebiliyor, ne incelemeye çalıştığı semt üzerine (Gazi mahallesi) sağlıklı gözlemler yapabiliyor, ne de aslına olmaya çalıştığı (aşk filmi) türü becerebiliyor. Oyunculuklar abartılı. Bir sürü mantık ve teknik hata var. Özenilmeden çekildiği belli. Örneğin, bir oyuncu askerliği sırasında zorda kalan askerleri Kobra tipi helikopterlerin gelip aldığından bahsediyor. Hiç mi araştırmadınız be gafiller? Ben askerliğimi bu helikopter okulunda yaptığım için biliyorum: kobra helikopterleri taaruz amaçlıdır, insan taşımaz. Veya bir karakter "Değme Felek Tenime Benim" türküsünü söylüyor. Bu hicaz bir türküdür ve hicaz çalarken kısa sap bağlamada başparmak kullanılmaz. Ama kimin umrunda? Tamamen sömürme üzerine inşa edilmiş bir film. Çok çok kötü. Böyle kötü filmi kim beğenir? İşte size filmi beğenen birisinin internette yaptığı bir yorum:

uzun zaman sonra seyrettigim en guzel mahalle filmidir. filmi izlerken cocuklugumun mahalleleri geldi aklıma.
-spoyler icerebilir-
ismail hacıoglunun yurt dısına sevdicegini alıp yırtma hayallerini kacımız dinlemediki aksam tekstik atolyesinden donuste. yada sevdigin kızın alevi olması kac mahalle delikanlısının hayatını karartmadı. yada makine sevdası o yaslarda nasıl basladı die sorarsanız filmde anlarsınız makine mesrudur herkesin cekmesinde yada evde vardır bir tane, cunku mahalle oyle kendi kendine kolay kurulmamısdır zorla kurulmusdur. kuafor kızlar neden cıktıkları mahalleye hep fazladırlar o suslu halleriyle ( sadece eysan fazla kentli kacmıs uslubuyla). volkan kardesimiz tam mahallenin lumpen proleteridir hem solculardan dergisini alır obur yandan mafya ozentilidir butun dusu kapıda adam dovmektir o rugan ayakkabılarla icine beyaz corap giyerek. esas bulent inal tam alevi mahelle solcu abisi olmusdur, zamanında devrimcilik yapmıs sonrasında pavyoncu olmusdur ( yurt dısına gitmis ama basarısız olup geri donmusdur, bu kadar sevilmeyi hakediyormudur oda ayrı sorudur). bu yuzden bu filmde sorgulanan mahallenin o yırtmaya meyyal tipleriyle hayatın gerceklerinin karsı karsıya gelmesi vardır. askerden donus vardır kafayı yemeden gelsede o travmatik bozukluk hep kalıcıdır, hasta ruhlu adamlar her daim mevcuttur, ki hasta ruhlu manyaga oynayan kardesimiz dokturmusdur.
-spoyler kısmı burda biter-
filmde belli tempo bozuklukları vardır cok sey anlatmaya calisirken filmin uzaması karssında montajda daha kısa hale getirilmesi derdi vardır, ama bunlar ilk uzun metrajlıda olur. yonetmen kardesimizin ellerine saglık dioruz, yolu acık olsun.

19 Temmuz 2010

"Kader"i yeniden izlemek

Bu benim "Kader"i üçüncü izleyişimdi. İki sene yaşadığım Sinop'ta sahnelerinin olması bu filme torpil geçmeme sebep olmuş olabilir. Daha önce dediğim gibi Zeki külliyatını üç-beş senede bir gözden geçirmek gerek. Yıllar boyu biriktirdiklerinizle onun filmlerine farklı yaklaşabiliyorsunuz. Aslında "prequel"denen bir Hollywood hilesi olan, hikayenin öncesini anlatıp; hem seyirciyi hem de filmin kendisini sömürmek pek Zeki Demirkubuz'dan beklenecek bir davranış değildi. 1997 yılında çektiği "Masumiyet"in öncesini yaklaşık 10 yıl sonra "Kader"de anlattı Demirkubuz. Belli ki hikayede daha anlatacak bir çok şey keşfetmiş. Bir önceki filmi "Yazgı"yla "Kader" arasındaki isim farklılığının hikayeye de yansıdığını iddia ediyor Demirkubuz. "Kader"i daha doğulu buluyor. Bu yüzden de hikaye hiçbir Demirkubuz filminde olmadığı kadar öne çıkıyor. Ne bileyim bir konfeksiyon işçisi; "Kader"i çok rahat izleyebilirken, bir "Yazgı"yı bir "Bekleme Odası"nı o kadar rahat izleyemez gibi geliyor bana. Bu kötü bir şey anlamında söylemiyorum bunları. Filmin izlediği yolu aydınlatmak istiyorum. Sarsıcı bir etkiye sahip "Kader". Bence diyaloglar ve oyunculuklar çok başarılı. Hala izlemeyenler varsa -önce "Masumiyet"i sonra "Kader"i- mutlaka seyretsinler. Öf, space tuşu bozuk internet kafe bilgisayarında yazmak da çok sıkıcıymış.

16 Temmuz 2010

İki kel alaka film

Filmin sonunu başlığında anlatan bir film "The Stoning of Soraya M./Soraya M'yi Taşlamak". O yüzden gıcık bilgi (spoiler) verebilirim çekinmeden. Filmin adıyla ilgili sorunlarım var öncelikle. Neden Türkçe Soraya M.'nin Recmedilmesi diye çevrilmedi? Hepimiz biliyoruz ki burada stoning'den kasıt recmetmektir. Esnaf Türk dağıtım şirketinin yaptığı bir işgüzarlık olarak görüyorum bu durumu. Bir de bazı şeyleri telafuz etmek kolay değildir. Recm, üzerinde çok spekülasyon yapılan bir durum. İnternette görüntüler mevcut. Bela bir konu. Bu konuda film çekmek de çetrefilli bir iş. Filmi Cyrus Nowrasteh adlı bir Amerikalı çekti. IMDB'de filmin çekildiği yerlerle ilgili bir bilgiye rastlamadım. Filmin İran'da yasaklandığını tahmin etmek zor değil, Türkiye'de gösterime girmemesi için girişimler olduğunu da biliyoruz. Peki nasıl bir film "The Stoning of Soraya M.". Bence kötü ama çok etkileyici bir film. Amacı dünya kamuoyunun ilgisini recm üzerine çekmek ve filmin sonundaki recmetme sahnesi için 70-80 dakika bir tv filmi havasında zırvalamak. Kötü bir hikaye, epikvari tiyatral oyunculuklar, şiirsel lafazanlıklar vs. vs. Recm sahnesi mi? Kelimelerle anlatmak zor.

Bu Amerikan indie'lerini (bağımsız) çok severim. Benim adamlarımdan Paul Giamatti'nin hatırına filmi izlemeye karar verdim. İlk defa Coen filmlerinden başka bir filmde izlediğim John Goodman da filmin sürpriziydi. Bu da kötü film. Ekşi Sözlük'te yapılan bir yoruma katılıyorum. Topla bir avuç kaybeden (a bunch of losers), çıkmazlarını işle, al sana indie film. Sundance'a da yollarsın. Zaten filmin içinde festivale göz kırpılıyor ama olmamış bence. Bir sürü anlamsız diyalog, gereksiz karakterler..Vakit kaybı.





15 Temmuz 2010

"Bekleme Odası"nı tekrar izlemek

Geçenlerde İstanbul'da Cihangir'de bir kahveye gittim. Dediklerine göre Zeki oraya takılıyormuş. Gerçi görseydim ne yapacaktım bilmiyordum ama orada bazı Zeki filmlerinde ve bazı diğer nitelikli filmlerde oynamış aktör Ufuk Bayraktar'ı gördüm. Bir kaç gün önce beni ziyarete gelen arkadaşım da sürekli "Bekleme Odası"ndan bahsedince, tekrar izlememek kaçınılmaz oldu. "Bekleme Odası"nı izleyince her üç beş yılda bir Zeki külliyatını yeniden ele almak lazım diye düşünmeye başladım. Zira üç sene önce izlediğim bu film o tarihlerde zihnimi bu kadar meşgul etmemişti. Çok ilginç buldum Zeki'nin "Bekleme Odası"nda yapmak istediklerini. Tam olarak da kavramış değilim. Bu filmi çekmesinin iki sebebi olabilir gibi geliyor bana:
1. sebep (yaygın görüş) Zeki kendisine tanrısal bir varlık muamelesi çeken hayranlarından sıkılmış olmalı ki kendisini tüm zaafiyetleri, limitleri ve üç kağıtçılıklarıyla perdeye yansıtıyor ve "ben de sizin gibi bir ademoğluyum" mesajı vermeye çalıştı. Menemende sigara söndüren, maç izleyen, kolaylıkla yalan söyleyen, hatun götüren, insan satan ve bilimum [normal] insan davranışı.
2. sebep de şu olabilir gibi geliyor bana. Zeki kendisiyle dalga geçerek veya kendisiyle dalga geçebilen bir insan profili çizerek yine takdir bekliyor, insanları etkilemeye çalışıyor. Ağır mı oldu? Kendisini tanımıyorum ama insan doğasını az çok tanıyorum. Birisi bu bloğa yorum yaptığı zaman mutlu olduğumu itiraf etmek istiyorum. Bu da buna benzer bir şey olabilir. Böyle bir durum varsa kendisini ayıplamam; çünkü o üreterek, ortaya bir şey koyarak bunu yapmış olur o zaman. Bir de hiçbir şey üretmeden takdir bekleyenler var, onları ayıplarım işte.
Her iki durumda da kendisi benim en sevdiğim yerli yönetmen olmaya devam ediyor. Filmde bir yerde asistanı kendisine "bütün filmleriniz takdir ediliyor" gibi bir yıkama-yağlama servis ediyordu, o da "bırak ya hepsi palavra" diyordu. Kendisiyle karşılaşsam şunu sormak isterdim: sen gerçekten insan doğasını anlamaya mı çalışıyorsun?.


Zeki Demirkubuz - Bekleme Odası from elmalma brand communication serv on Vimeo.

09 Temmuz 2010

Yarılmadım

"Recep İvedik 2"yi izlediğimde yarıldım diye bir başlık atmıştım. Sigara Yanıkları bloğun yazarlarından Travis "bari sen yapma yahu" diye yazmıştı. O aralar ben Angelopoulos filmlerini falan yazıyordum bol bol. Herhalde şaşırmış olmalı, Angelopoulos filmleri izleyen birisinin Recep İvedik'e gülmesine. İlk iki Recep İvedik filmlerinde zeka parıltısı bulmadığımı iddia etmem kendimle çelişmem anlamına gelir. "Yahşi Batı"da tek saniye bile gülmediğimi ve filmi hiç enteresan bulmadığımı da belirtmek istiyorum. Yani burada beni güldüren şey salt tuvalet edebiyatı ve küfür değil demek istiyorum ki Recep İvedik açıkça küfür kullanmaz. Evet Recep İvedik bir projedir, esnaflığın en başarılı örneklerinden birisidir, ticari sinemanın Türkiye'deki en başarılı karşılığıdır, banaldir, iğrençtir; ama zeka yoksunu, katıksız tuvalet edebiyatı da değildir. İlk iki filmdeki hikaye kurgusu da iyi kötü vardı; fakat bu son filmde bu kurgu tamamen boşlanmış ve birinci "Vizontele" gibi ardı ardına sıralanan skeçler bütününe dönüşmüştür. Ara ara tebessüm ettirmenin ötesinde basbayağı güldüren anlar mevcuttur ama bu bahsettiğim yönüyle çok eksik bir filmdir bana göre. Kendi adıma, ilk iki filmin hatrına bir şans daha vereceğim ekibe. Bu sefer de özentisiz bulursam üçüncü serisinden sonra izlemeyi bıraktığım "Saw/Testere" serisi gibi vedalaşacağım kendileriyle.

06 Temmuz 2010

"Date Night" (2010)

Yine benim adamlarımdan biri olan Steve Carell aşkına gittim filme. Bir romantik komedi gibi duruyor değil mi film? Yarım saat falan öyleymiş gibi de yapıyor. Derken bir suç güldürüsüne dönüşmüyor mu aksiyon sosuyla beraber. Carell'ın salaklıklarına "40 Year Old Virgin/40 Yıllık Bekar"dan beridir hayranım. Ondan önce bir de "Bruce Almighty/Aman Tanrım"daki spiker rolu var çok beğendiğim. Nedense bu film bana 1977 tarihli Mel Brooks şaheseri "High Anxiety/Yükseklik Korkusu"nu anımsattı. Hitchcock filmlerinde ne vardır? Suça bulaşmış (bazen de bulaşmamış) bir adam kapana kısılmıştır, 30 saniye sonra bile ne olacağını merak edersiniz ve mutlaka işin içinde bir sarışının parmağı vardır. Gerçi burada bir sarışının parmağı yok ama restoran arka kapısından itibaren "Date Night/Çılgın Bir Gece" bir Hitchcock filmi gibi ilerliyor ve bunu komedi sularında gerçekleştiriyor. Bu yüzdendir ki Shawn Levy'nin filmi bana Hitchcock filmleriyle dalga geçen "High Anxiety"yi hatırlattı.

Komik adam Fransızları uyardı

"Hollywood Ending/Hollywoodvari Bir Son" filmiyle ilgili bir yazı yazmıştım. Gerçi yazıdaki video uçmuş, o yüzden yeni okuyanlara pek bir şey ifade etmeyecektir. Orada Woody'nin Fransızlara nasıl giydirdiğini anlatmıştım. Bu sefer Woody Fransızlara mekanlarında giydirmiş. Eğer bu filmimi de beğenmezseniz gider yeni bir film çekerim, onu da beğenmezseniz intihar ederim diyor. Haberin linki burada. Bir insan bu kadar mı zeki olur! Bu arada yeni filmi "You Will Meet a Tall Dark Stranger/Esmer Uzun Boylu Bir Yabancıyla Buluşacaksın" kulağa çok hoş geliyor. Suç komedisi gibi. Kendisi de oynasaydı tadından yenmezdi. Şöyle kendisini belanın ortasında sanan ama aslında olmayan, her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran, nevrotik bir Woody...

05 Temmuz 2010

Dünyanın en sürprizli filmi

Bana göre "Psycho/Sapık"dır dünyanın en sürprizli filmi ama İrlanda'lı yönetmen Neil Jordan'ın "The Crying Game/Ağlatan Oyun"u (1992), Sinema dergisi ve bilimum internet yorumcusuna göre dünyanın en sürprizli filmiymiş. Neil Jordan'ın "Ondine" adlı filmi şu sıralar vizyona girmek üzere veya girdi. Bu filmle ilgili olumlu yazılar okurken yönetmenin 1992 tarihli "The Crying Game"i hep karşıma çıktı. Bir de başlıktaki iddiayı öğrenince mutlaka izlemeliyim dedim. Britanyalı bir asker, İrlanda'da IRA (İrlanda Kurtuluş Ordusu) gönüllüleri tarafından şantaj amaçlı kaçırılır. Duygu yoksunu gönüllülerin içerisinde farklı olan Fergus ve asker arasında ilginç bir dostluk gelişir. Asker ölmesi durumunda Fergus'tan Londra'ya gidip sevgilisi Dil'e bir mesaj iletmesini ister. Asker, kaçmaya çalışırken askeri bir aracın altında kalarak ölür ve Fergus da operasyondan kaçmayı başarır. Londra'ya gidip Dil'i bulur. Acılı ve heyecanlı olaylar gelişir. Nefes kesici bir film. Oyunculuklar olağanüstü. Hikaye kurgusu sıradışı. Ve fakat ben filmi izlerken durdurup, internetten bir şeylere bakınca filmdeki sürprizi kendi kendime keşfettim. Haliyle o sürprizde şok olma hadisesini yaşamadım. Yaşasaydım filmi daha çok severdim ama eminim beni "Psycho"dan daha fazla hırpalamazdı.

02 Temmuz 2010

"Anadolu'nun Kayıp Şarkıları" (2010)



Nezih Ünen'in belgeseli sekiz yıllık bir süreç sonunda seyirciyle buluşabildi. Bu buluşmanın çok kısıtlı kaldığını belirtmekte fayda var. Az sayıda salonda, çok az süreyle vizyonda kalabildi. Hem Türkiye'de para verip sinemada belgesel izleyecek kişi sayısı azdır, hem de Anadolu'nun çoksesliliği bela bir konudur. Olayın siyasi boyutu da vardır. Anadolu'yu tek tip insanlardan oluştuğunu zanneden veya öyle olmasını isteyen varsa bu filmden uzak dursun. Köşe yazarı Mehmet Barlas'ın bile "izlerken kendi ülkemi keşfettim" dediği film size de çok şeyleri keşfetmeyi vaadediyor. Bu insanlar uzaydan mı geldi, burası neresi diyebileceğiniz sahneler barındırıyor film. Filmle ilgili yorumları okurken; insanların, filmin siyasi boyutuna çok takıldıkları dikkatimi çekmişti, oysa adından da anlaşılacağı üzere film müzik üzerine yoğunlaşıyor. Herkes müziğini icra ediyor filmde. Müzik üzerine çekilen bir belgeselden Türkiye'nin sorunlarını çözmesini bekleyemeyiz. Aksine, film bazı ezberleri bozduğu için de başarılı sayılmalıdır. 20-30 yaş arası bir çok insan hayatlarında ilk kez gördükleri şeylere tanık olacaklar bu filmde. Yerel müziklere elektronik müzikal altyapı eklenmesini de ben sömürücü bir tavırdan ziyade, arayışçı bir tavır olarak değerlendirdim.