Doğma büyüme Ankara'lı olduğum için Ankara'da geçen filmleri severim. Çok az vardır bunlardan. En iyilerinde Zeki adında olanların imzası vardır: Ökten'den Düttürü Dünya (1988) ve Sürü (1979), Demirkubuz'dan Masumiyet (1997). Bu filmden önce Siyah Beyaz barın varlığından haberim yoktu. En yakın zamanda sosyolojik bir kısa ziyaret gerçekleştirmeyi düşünüyorum; kısa çünkü fiyatlar abartılıymış. Bir dostluk filmi, bir kaybedenler klübü filmi, bir Türk indie'si. 70ini geçmiş artık yavaş yavaş ulusalcı olmaya başlamış bir kömünist eskisi, sağlık ve saplantı sorunları olan 50lilerinde bir avukat, başarılı ama terk edilmiş bir doktor, kişilik sahibi barın sahibi ve cinsel özgürlükçü orta yaşlı kadın... Ortak özellikleri orta-üst sınıfa mensup olmaları ve kaybeden olmaları. Her akşam bu barda bir araya gelme rutinini icra ediyorlar ve iyi arkadaşlar. Bazıları bayağı iyi arkadaş. Beş adet çok iyi oyuncu (Kurtiz, İşler, Birsel, Can, Alabora) ve çok güzel bir kadın olan Şevval Sam. Maça 1-0 galip başlıyor Siyah Beyaz. Ahmet Boyacıoğlu'nun bu ilk filmini sevdim. Dingin, düşündüren bir yapıya sahip Siyah Beyaz. O yüzden filme araştırmadan geldiği belli olan iki üç lavuk, film bittiğinde "şikayet dilekçesi yazacam, ombir milyon bu filme verilirmi lan" diye yorum yaptılar. Aynı adamlar eminim delpiero_58 veya zlatan_88 rumuzlarıyla youtube'da ırkçı, küfürlü yorumlar yazıyorlardır. Ne olacak bu Türkiye'nin hali?23 Nisan 2010
"Siyah Beyaz" (2010)
Doğma büyüme Ankara'lı olduğum için Ankara'da geçen filmleri severim. Çok az vardır bunlardan. En iyilerinde Zeki adında olanların imzası vardır: Ökten'den Düttürü Dünya (1988) ve Sürü (1979), Demirkubuz'dan Masumiyet (1997). Bu filmden önce Siyah Beyaz barın varlığından haberim yoktu. En yakın zamanda sosyolojik bir kısa ziyaret gerçekleştirmeyi düşünüyorum; kısa çünkü fiyatlar abartılıymış. Bir dostluk filmi, bir kaybedenler klübü filmi, bir Türk indie'si. 70ini geçmiş artık yavaş yavaş ulusalcı olmaya başlamış bir kömünist eskisi, sağlık ve saplantı sorunları olan 50lilerinde bir avukat, başarılı ama terk edilmiş bir doktor, kişilik sahibi barın sahibi ve cinsel özgürlükçü orta yaşlı kadın... Ortak özellikleri orta-üst sınıfa mensup olmaları ve kaybeden olmaları. Her akşam bu barda bir araya gelme rutinini icra ediyorlar ve iyi arkadaşlar. Bazıları bayağı iyi arkadaş. Beş adet çok iyi oyuncu (Kurtiz, İşler, Birsel, Can, Alabora) ve çok güzel bir kadın olan Şevval Sam. Maça 1-0 galip başlıyor Siyah Beyaz. Ahmet Boyacıoğlu'nun bu ilk filmini sevdim. Dingin, düşündüren bir yapıya sahip Siyah Beyaz. O yüzden filme araştırmadan geldiği belli olan iki üç lavuk, film bittiğinde "şikayet dilekçesi yazacam, ombir milyon bu filme verilirmi lan" diye yorum yaptılar. Aynı adamlar eminim delpiero_58 veya zlatan_88 rumuzlarıyla youtube'da ırkçı, küfürlü yorumlar yazıyorlardır. Ne olacak bu Türkiye'nin hali?19 Nisan 2010
Jim Jarmusch
29 Ocak'ta bundan sonra Jim Jarmusch'cuyum diye yazmıştım. Bütün kurgusal filmlerini izledim. Bir tanesi hariç hepsine bayıldım. Bir tek Coffee and Cigarettes'leri izlemedim; çünkü o filmin bir çok kısa versiyonu bir de uzun versiyonu var. Bu filmleri bulmak için uzun bir mesai harcamalıyım. Bir de son filmini izlemedim. Onun da canlılığı halen devam ettiği için, Jim Jarmusch'un bütün filmlerini izledim diyebiliyorum kendime. Bu filmleri ilerleyen günlerde antoloji şeklinde sizlere tanıtacağım. Gelelim Jim Jarmusch'a. Kendisi o kadar bağımsız bir yönetmen olduğunu iddia ediyor ki filmlerin üzerine yapıştırılan "bağımsız" kelimesinden bile rahatsız; çünkü bu etiketin bir pazarlama hilesi olduğunu düşünüyor, fakat bazıları da onun Japonlara satılmış olduğunu ve dolayısıyla bağımsız olmadığını söylüyorlar. Geç keşfettiğim bu bağımsız yönetmenin sinemasının özelliklerine bakalım:*Filmleri diyalog filmi sınıfına giriyor.
*Karakterler boşvermiş gibi görünen ama derinliği olan karakterler.
*Yolculuk teması her filminde var.
*Hiçbir filminde bir tek dille yetinmiyor.
*Müzik kullanımı filmlerinde çok başarılı.
*Hayatın anlamsızılığı en büyük derdi.
*Bazı filmlerini siyah-beyaz çekiyor ve bence hiç de iyi etmiyor.
*Parayı genelde Japonlardan buluyor.
*Yıldız oyuncuları bile anlamsız hayatın bir parçası gibi gösterebilmeyi başarıyor.
*Umursamaz, güvenilmez, çok kolay satışfekşın yapabilecek karakterler filmlerinde bolca bulunuyor.
*Filmlerinin dublajına izin vermiyor.
*Görsellik hilelerinden uzak duruyor.
*Kara mizahı çok iyi kullanıyor.
Çok çok iyi bir sineması var Jarmusch'un. Yukarıda anlatmaya çalıştığım özellikler size hitap ediyorsa Jarmusch'dan iyisini bulabileceğinizi sanıyorum.
13 Nisan 2010
"Johan Cruiff - En Un Momento Dado" (2004)
Sevdiğim bir futbol bloğu olan klasikfutbol.blogspot.com sayesinde haberim oldu Johan Cruiff - En Un Momento Dado (Ramon Gieling) filminden. Futbol severler iyi bilir: Real Madrid ve Barcelona rekabeti futbol dünyasının en önemli rekabetidir. Siyasi, toplumsal bir altyapısı vardır bu rekabetin. Barcelona'nın stadyumunda mes que un club (bir klüpten de öte) yazar kocaman. Yani bu klüp Katalan halkı için bir kimlik ifade eder. Johan Cruiff tüm zamanların en iyi futbolcularından biri kabul edilir ve Barcelona klübüne çok şey katmıştır. Futbolcuyken dört yılda bir şampiyonluk, teknik adamlığı esnasında da sekiz yılda dört şampiyonluk (üç tanesi son hafta son maçla, tesadüfi) kazandırmıştır. Bu istatistiklerden öte kalıcı bir futbol felsefesi kazandırmıştır Barcelona'ya ki bunun örneğini futbolseverler geçen haftasonu izlediler. Bu belgesel film onun Katalan halkı için ne ifade ettiği üzerine yoğunlaşan bir belgesel. Maradona belgeselini izlerken hissetiklerime benzer şeyler hissettim bu filmi izlerken. Bu insanlar o kadar özel insanlar ki kendileriyle ilgili her şeyi izlettiriyorlar. Üstüne üstlük bir de arşiv görüntüleri varsa, bayağı seyirlik oluyor bu tür belgeseller. Bu film de Cruiff çok az konuşuyor, onun yerine halktan insanlar onunla ilgili anı ve düşüncelerini paylaşıyorlar. Bir Cruiff belgeselinde Beckenbauer, Neeskens, Guardiola, Romario, Stoichkov, Bakero, Hiero, Keoman falan konuşsaydı bence daha etkili olabilirdi. Ama dedim ya film Cruiff'un Katalan halkı için ne ifade ettiği üzerine.
10 Nisan 2010
"Vavien" (2009)
Vavien (Yağmur Taylan, Durul Taylan) bana hep Blood Simple'ı (Joel Coen, Kansız, 1984) çağrıştırıyordu. Filmin türüyle ilgili hep "kara-mizah" diye söz edildiği ve Blood Simple'ın en iyi kara-mizahlardan biri olduğu için. Vavien'in yönetmenlerinin kardeş oluşu da bir benzerlik konusuydu. Gerçi Blood Simple'ın jeneriğinde Joel Coen yazar ama filmleri kardeşi Ethan Coen'le beraber yönettikleri bilinir. Sanırım ilke defa The Ladykillers'da (Kadın Avcıları, 2004) ikisinin adı yönetmen olarak geçti. Bu konuyu fotoğraflı motoğraflı bir yazı konusu yapabilirim. Taylan biraderler de sinema dünyamızda böyle tanınıyorlar. Ayrıca filmde Coenlerin favori konusu, suçu yüzüne gözüne bulaştırmış (botching a crime) aptal karakter de mevcuttu. İşte bu yüzden film bana hep Blood Simple'ı hatırlatırdı. İzlemeden önce çok iyi bir film olduğundan emin olduğum bir filmdi Vavien. Beni yanıltmadı da. Türklerin aksiyon ve korku çekemeyeceklerini; ancak iyi komedi ve dram çekebileceklerini söylemiştim. Tek başına komedide yine sorunlar var demiştim. Vavien de bildiğiniz üzere bir kara-komedi. Benim en sevdiğim türlerden biri. Üstüne bir de gerilim sosu ve taşra hayatı eklenince tadından yenmez oldu açıkçası. Başta Engin Günaydın olmak üzere bütün oyuncular olağanüstü iyi performans sergiliyorlar. O montofol oğlan rolü ne kadar başarılı öyle. İç Anadolu aksanı ne kadar da sırıtmıyor. Sadece bu bölgeye özgü melodisiyle "kardaş" kelimesi çok başarılı kullnılmış. İşlevsel küfürler ne kadar da yerinde. Kısacası çok emek verildiği her karesinden belli olan, pırıl pırıl bir film Vavien. Taylan biraderlerin ve Engin Günaydın'ın sinemamızda her daim var olmalarını diliyorum.
08 Nisan 2010
"Fahriye Abla" (1984)
Show Tv'iyle ilgili bir şeyler yazmıştım. Fahriye Abla (Yavuz Turgul) da showda izleyip beni derinden etkileyen Türk filmlerinden biriydi. Nereden icap ettiyse bir daha izlemek istedim. Youtube'da film mevcut, meraklısı varsa oradan izleyebilir. Yavuz Turgul'un ilk filmi olmasının yanında Şener Şen'siz de tek filmidir Fahriye Abla. 80li yılların mahalle kültürüne dair arabesk, devrimci bir güzellemedir. Gidiş gelişleri eksik olmayan tipik bir mahalle aşkı ve 12 Eylül etkileri...(özür dilerim şiirsel laf ettim). Vasat olanları bile bayağı sürükleyici olan bu filmler, teknik olarak ne kadar da güdük kalıyorlar! Sanki müzelik nadide bir eşya gibiler. Anlaşılmaz filmler bunlar. Wim Wenders'ın olağanüstü filmi Paris, Texas ile aynı sene çekildiğine inanmak gerçekten güç. Yazıdan anlaşıldığı üzere bu filmlerle ilgili kafam çok karışık. Paris, Texas beni koltuğa çivilemişti, ama bu filmleri de kollektif hafızadan silip atmak imkansız gibi.
04 Nisan 2010
"Les diaboliques" (1955)
90lı yıllarda Galatasaray Afrikalı bir futbolcu transfer etmişti. Geldiği günün ertesi günü bir spor gazetesi "Cim Bom'un Afrikalısı geldi ve süper çıktı" yazmıştı. Nedense çok komiğime gider bu başlık. O başlığa benzer bir cümle de ben kurayım: Fransız Hitchcock'u olarak adlandırılan Henri-Georges Clousot'dan ilk filmi izledim ve süper çıktı. Benim Mr. H hayralığım malumdur. O yüzden döneminde Fransız Hitchcock'u olarak anılan ve ona rakip olarak gösterilen bu kişinin filmlerine kayıtsız kalamazdım. En iyi filmi de Les diaboliques (Şeytan Ruhlu İnsanlar) kabul ediliyor. Filmin Türkçe adı sanki adi bir b filmiymiş gibi algılanıyor, fakat öyle değil. İlginç bir hikayesi var filmin. Henri-Georges Clousot, Alfred Hitchcock'tan yalnızca bir kaç saat önce kitabın yazarlarıyla görüştüğü için film haklarını satın alıyor. Bunun üzerine Hitchcock yazarlara (iki kişiler) bir kitap sipariş ediyor ve o sipariş sonucunda Vertigo (Ölüm Korkusu, 1958) ortaya çıkıyor. Filmi izlemeden önce internette araştırma yaptım. İlk defa tanık olduğum bir şekilde filmin sonunda yönetmen seyirciye "burada gördüklerinizi lütfen kimseye anlatmayın" diye not düşmesine rağmen, Ekşi Sözlük'te dangozun biri uyarı yapmadan çok önemli bir spoiler (filmin sağlıklı bir şekilde izlenmesine engel olan bilgi) verdiği için filmden maksimum tadı alamadım. Yine de son yıllarda izlediğim en iyi gerilim filmlerinden biriydi diyebilirim. Özellikle sonlara doğru filmde gerilim tavan yapıyor. Filmi Hitchcock çekseydi acaba daha çok sever miydim? İngiltere'de değil de Amerika'da çekseydi sanırım daha çok severdim. Fransızca filmlerle pek aram yok.
"Ararat" (2002)
Bu aralar gündemi meşgul etmesi dolayısıyla, Ermeni sorunuyla ilgili çekilmiş en çok ses getiren filmi izlemek istedim. Bu konuda çok iyi araştırma yapmadığım için bir fikrim de yok. Filmi izledikten sonra şunu anladım ki Türkiye Ermeni soykırımı olmadığı konusunda kimseyi ikna edemez. Filmi izlerken bunu açıkça seziyorsunuz. Çok fazla sinematografik bir değeri olmayan Ararat (Atom Egoyan) tam bir propoganda filmi. Enterans sekanslar da barındırmıyor değil. Yönetmen ne yaparım da dünyanın ilgisini Ermeni soykırımına çekerim diye düşünmüş. Bunu yaparken anlatacak bir hikayesi olması zorunluluğunun da farkında. Çok başarılı olduğunu düşünmüyorum, vasat bir film Ararat.
03 Nisan 2010
"Precious: Based on the Novel Push by Sapphire" (2009)
Adında iki nokta üst üste olan filmleri sevmediğimi yazalı bir iki gün olmuşken, laflarımı yutmak gibi olacak ama ben Precious: Based on the Novel Push by Sapphire'ı (Acı Bir Hayat, Lee Daniels) çok sevdim. Aslında tam olarak yuttum sayılmaz; çünkü filmi herkes Precious diye anıyor. Bağımsız filmlerin en önemli festivali olan Sundance'da jüri özel ödülü alıp da oskara aday olan ilk film Precious. Bunda ünlü Amerikalı sunucu Opray Winfrey'in payı çok büyük. Onun programında andığı bir kitap için bir milyon satış garanti gibi bir şey. Doğal olarak yapımcısı olduğu bu filmi de programında tanıttı ve film buralara geldi. Filmin Türkçe adına bakar mısınız? Acı Bir Hayat... Precious; 16 yaşında, obez, babasından olan ikinci çocuğuna hamile (birincisi hayatta ve zihinsel özürlü), kendisi de zihinsel olarak geri, annesinden inanılmaz bir psikolojik yer yer de fiziksel şiddet gören, okuldan atılmış, okuma yazma bilmeyen, AIDSli, Harlem'li bir genç kız. Gerçekten çok acı bir hayat. Precious'a hiçbir güzel şey vaadetmeyen bir sistem ve bunun perdede yansıması. Dayanılmaz bir hüznü var filmin, Precious'un tuhaf ve komik hayalleri de olmasa zor izlenirdi herhalde. İzlemeden önce bu kadar etkileyici bir film olduğunu tahmin ediyordum. Bu arada oyunculuklar da olağanüstü diyebiliriz.
02 Nisan 2010
"Falling in Love" (1984)
Dün kendimi bitkin hissettiğim için beni yormayacak bir film izlemek istedim. Bu gibi durumlarda Romance diye adlandırdığımız romantik komediler imdada yetişir. Bu filmde çok sevdiğim iki büyük oyuncu olması da diğer bir tercih sebebiydi. Gerçekten de De Niro en rahat ettiği oyuncunun Meryl Streep olduğunu söylemişti. İkilinin oynadığı başyapıt The Deer Hunter'dır (Avcı, Michael Cimino, 1978). Bu film bir başyapıt değil, çiftler paket taşırken tanışıyor ama yine de sürükleyici tanımını sonuna kadar hakediyor. Falling in Love'ı Ulu Grosbard yönetti ve Türkçe adı Geç Gelen Aşk. Aslında filmin İngilizce adı aşkın geç gelmesine değil gelmesine vurgu yapıyor. Türkiye'deki dağıtımcılarsa ülkedeki iki yüzlü muhafazakarlığı hesaba katarak böyle bir isim vermişler bence. Yine Meryl Streep'in oynadığı iyi bir film olan The Bridges of Madison County (Yasak Aşk, Clint Eastwood, 1995) gibi evlilik dışı bir ilişkiyi aklamaya çalışıyor. Görünürde evlilikleri sorunsuz gibi olan ama tatminsizlik problemi olan bir kadınla bir erkeğin kar topu olması hikayesi Falling in Love. Bir darbeci kendini meşru kılmak için nasıl altyapıyı hazırlarsa Falling in Love da bu iki kahramanı haklı çıkarmak için her türlü hileye başvuruyor. Antipatik iki çocuk, dallama bir koca, hasta bir baba, lavuk arkadaşlar gibi. Ama onlarda bunalmıştı ki...(-de eki bilerek bitişik yazılmıştır, cümle bilerek -ki ekiyle bitirilmiştir).
30 Mart 2010
"Ada: Zombilerin Düğünü" (2010)
Şimdi ben bu filmi 2010lar diye mi etiketleyeceğim? Nihayet ben de yönetmen olan biriyle e-posta yoluyla da olsa iletişime geçtim diyebileceğim. Ada: Zombilerin Düğünü'nün yönetmenlerinden Murat Emir Eren'le (diğeri Talip Ertürk) bir dönem birkaç kez mailleşmiştik. Kendisi Sinema dergisinde eleştirmendir. Çok da çalışkan, çok yönlü bir eleştirmendir. Ben kendisini biraz fazla Türk sineması hayranı buluyorum. Yaşayan en büyük on yönetmen listesi hazırlanırken kendisinin Metin Erksan'ı listeye koyacağından adım gibi emindim ve de yapmıştı. Bunun üzerine kendisine bir e-posta göndermiştim, o da bir şeyler yazmıştı. [Rec] ile ilgili yazımda el kamerasıyla çekilen filmlerle sorunum olduğunu yazmıştım. Türk korku filmleriyle de sorunlarım var, adında iki nokta üst üste olan filmlerle de sorunlarım var. 1- Türklerin iyi dram ve komedi yaptıklarını düşünüyorum. Sadece komediyi de iyi yapamıyorlar ama dramı ve dram içinde komediyi iyi yapabiliyorlar zaman zaman; ancak korku ve aksiyon için biraz daha beklemek gerekiyor herhalde. 2- Başlığında iki nokta üst üste olan filmlerse genelde kötü devam filmleri veya bazen de yapımcılarla yönetmenler arasında ikiliğe sebep olan filmler oluyorlar. Bu yüzden bu filmlere baştan ısınamıyorum. Film adlarının benim için önemli olduğunu yazmıştım. Bu yüzden filme temkinli yaklaştım. Zaten sırf Murat Emir Eren yüzünden izledim filmi. Peki o kadar çok iyi film izlemiş biri, sinemayı avucunun içi gibi bilen biri nasıl oluyor da bu kadar sıradan bir film yapabiliyor. Gerçekten efsanevi bir yönetmen olabilmeyi düşündü mü acaba? Godard gibi eleştirmenlikten gelip de çığır açan biri olmayı düşledi mi? Bence aklına geldi, ama şu anda Türkiye'deki prodüksiyon şartlarının da etkisiyle bunun olmayacağını anladı. Bir de zombiler ağır çekim gibi yürümezler mi? Bunlar resmen koşuyorlar.
27 Mart 2010
"Wirstcutters: A Love Story" (2006)
Bu yazıyı Ankara Selanik caddesindeki bir internet kafeden yazıyorum. Google'dan "marlonbarando" diye arama yapınca, benim siteye buradan 12 ziyaret yapıldığını gördüm. Karşılaştırma yapmak için bir örnek vermek gerekirse, en çok okunan blog olan "acetoblog" için altı kez tıklanmış. Tesadüfün böylesi..Benim günde aldığım tık sayısı 20-30 falanken, burada 12 tık görmek sempatiğime gitti ne bileyim. Wristcutters: A Love Story (Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi, Goran Dukic) Migros'ta rafta gördüğümden beri, afişi ve adıyla hafızamdaki izlenecekler listesinde kendisine yer bulmuştu. Indie (bağımsız) olması da cabasıydı. Bu arada Indie diye bir etiket yaratma ihtiyacı içerisindeyim, zira bu filmler artarak daha ilgincime gitmeye başlıyorlar. Ama her indie sizde arınma, mutlu olma, tebessüm etme gibi etkilere sebep olmuyor. Çok beğenilen bir film olmasını gerçekten afiş çalışması ve filmin adının ilginç olmasına bağlıyorum. Fantastik bir konuyu işlemesi dikkatimi fazlasıyla dağıttı diyebilirim. Fantastik film düşmanı mıyım? Elbette hayır, hatta dostu bile sayılabilirim; ancak bu afiş çalışması ve bu ilginç film adı bende farklı bir "olumlu önyargı" oluşturdu herhalde. Filmde ilginç bulduğum, sempatik sahneler yok değil ama 7,4 imdb puanını ben fazla buldum. Sağlam bir altı adlı benden, eh o kadar da çok fark yok.
21 Mart 2010
"[Rec]" (2007)
İyi korku filmleri genelde Anglo-Saxon ve uzakdoğu kültürlerinden gelir. Bazı Akdeniz ülkeleri de böyle zaman zaman arz-ı endam ederler. Şöhretini hep duyardım da el kamerası filmlerine mesafeli olduğum için izlemeyi ertelerdim. Hata yapmışım. Çok zekice kurgulanmış, özgün ve etki bırakan bir potansiyele sahip bir film [Rec] (Ölüm Çığlığı, Jaume Balaguero, Paco Plaza). Her daim insanı diken üstünde tutmayı başarıyor. İnsanların izlerken nasıl tepki verdiklerini şuradan izleyebilirsiniz. Devam filmi de çekilmiş, izleyeceğim ama bu hikaye daha nasıl devam ettirilebilir merak ediyorum. Klostrofobi görüldüğü üzere korku türünün en çok başvurduğu ruh hallerinden biri. Ben bunları Rear Window Etkisi olarak adlandırıyorum. Yıllardır kullanılıyor ama tazeliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.
19 Mart 2010
"Naked" (1993)
14 Mart 2010
"Faustrecht der Freiheit" (1975)
Çok tartışmalı bir yönetmenden provokatör bir film. Öncelikle filmin adından başlayalım. Almanca ne anlama geldiğini bilmiyorum, bilen biri yardım ederse sevinirim. Bir saniye Google Translate'de çevirdim. Fox ve arkadaşları olarak çevirdi. Anlamadığım nokta fox'u neden tilki diye çevirmedi. Bu çeviriden hiçbir şey anlamadım. Çünkü bahsi geçen fox'un özel bir isim olması lazım. Türkçe adı Özgürlüğün Zorbalık Hakkı'ymış. Amerikan başlığı Fox and His Friends (Fox ve Arkadaşları), uluslararası başlığıysa Fist-Fight of Freedom (Özgürlüğün Yumruk Yumruğa Kavgası). Afişte ise gözümüze survial of the fittest cümlesi çarpıyor. Bu cümle Darwin'e ait olup, doğada en güçlü olan değil koşullara en iyi adapte olan hayatta kalır anlamına geliyor. Gerçekten de filmin içeriğiyle alakalı bir fikir. Bu kadar laftan sonra filmin kime ait olduğunu merak ettiniz değil mi? Rainer Werner Fassbinder filmin yönetmeni. Kendisinin bir filmiyle ilgili yazı yamıştım. Bu izlediğim ikinci filmi oldu. Bundan sonra bol bol filmlerini izlemeyi düşünüyorum; çünkü farklı şeyler yapıyor amcam (tiksinirim bu espiriden). Aslında biseksüel olup daha çok eşcinsel diye anılan Fassbinden'den eşcinsel dünyasına ait bir film Faustrecht der Freiheit. Bu vurguyu yapmak zorundayız; çünkü filmde eşcinsellik masaya yatırılıyor gibi bir şey. Ben filmin; toplumdaki en marjinal kesim olarak bilinen ve ayrımcılıktan en çok çektiği düşünülen eşcinsellerin bile ne kadar sömürücü olabildiklerini, sisteme ne kadar da entegre olduklarını ispat etmeye çalıştığını düşünüyorum. Bunu da hakkıyla başarıyor. Dedim ya çok provokatör bir film. Tartışmalı. Ezber bozucu. Sarsıcı. Melodram kalıplarını kullanarak söylemek istediğini hiç kıvırtmadan söyleyen bir çalışma. Filmdeki Franz karakterinin (Fassbinder kendisi oynuyor) inandırıcılığıyla ilgili sorunlarım var. Bu kadar aptal olamaz bir insan. Kapalı kapılar ardında neler yaşanıyor bilmiyoruz ama sevgilisinin kendisini kullandığını nasıl anlamaz hayret ediyor insan. Fassbinder'le ilgili bir önceki yazımda bahsettiğim El Hedi ben Salem bu filmde de var ve kötü oyunculuğa az da olsa bir örnek veriyor. Şu bıyıksız olan da Fassbinder.08 Mart 2010
"Hayat Var" (2008)
Bütün filmlerine yedi verdiğim Reha Erdem'den nihayet sekizlik bir film bana göre. Reha Erdem karakterleri robotvaridir, filmleri ise boşluk duygusu verir izleyiciye. Onun için hiçbir şeyin olmaması çok şey anlamına gelir. Karakterleri idealize edilmekten uzak, genelde hemen manipüle olabilen tiplerdir. Hayat Var'ın kahramanı Hayat da böyle bir karakter. Kötücül bir dünyanın eseri. 13 yaşındaki kız çocukları genelde masumiyeti simgelerken, bu kız hiç de öyle değil. Damarına basılırsa yapmayacağı kötülük yok gibi. O yüzden de çok sahici bir karakter bana göre. Yine çok iyi bir oyunculukla karşı karşıyayız. Ve tabi ki çok iyi bir yönetmenlik. Bazı çevrelerce sanat filmi olarak adlandırılan ve sıkıcı bulanan eserlere çok benziyor ama iyi ki ben böyle filmleri seviyorum.
04 Mart 2010
"Uzak İhtimal" (2009)
Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun'un, Türkiye'nin en çok okunan köşe yazarlarından biri olan Ahmet Hakan Coşkun'un kardeşi olması birçoklarında önyargıya sebep olmuş olabilir. Hatırladığım kadarıyla Ahmet Hakan köşesinde bu filmin reklamını hiç yapmadı. Yönetmenin Yeni Şafak gazetesinde çıkan röportajı okumaya değer. Kesinlikle ne yaptığını bilen bir yönetmenle karşı karşıyayız. Tıpkı Bornova Bornova örneğinde olduğu gibi, doğuştan sinema duygusuna sahip bir insan olduğu anlaşılıyor. Hollanda'dan Altın Kaplan ödülüyle dönmesi boşuna değil elbette. Hepimizin bildiği/duyduğu üzere film; taşradan İstanbul'a tayin olmuş bir müezzinle, bir rahibe adayının arasında geçen aşkımtırak bir hikaye. Son zamanlarda (yıllarda) ülkenin ajandası düşünüldüğünde, çok farklı tepkiler geliştirecek bir hikaye. Neyse ki film bu sınavı başarıyla veriyor ve yönetmen dini filmde arka fonda tutmayı başarıyor. Keşke ülkede psikolojiler daha sağlıklı olsa da din (veya herhangi bir şey) bir filmde her rolü oynayabilse, ancak dangalaklarla dolu bu ülkede şu aşamada bu biraz zor gibi görünüyor. Umarım o günler yakındır. Film başroldeki Musa'nın evrenine ait olduğuna sizi inandırıyor. O evrende çok başarılı bir şekilde geziyor. Bu başarıda olağanüstü güzel bir oyunculuk performansı sergileyen Nadir Karabacak'ın katkısı yadsınamaz. Röportajda da okuyacağınız üzere; görselliğe inanan yönetmen, anlatmak istediğini başarılı görüntü yönetimiyle anlatabiliyor.
Filmin ilerleyiş matematiğini de çok inandırıcı buldum. Gerçekçilikse filmin en büyük artılarından biri. Oh be! Ne güzel filmler yapılıyor ülkemizde.
27 Şubat 2010
"Funny People" (2009)
Yaklaşık iki senedir bu filmi izlemeyi bekliyordum. Son dönemlerde ard arda, aynı kadrolarla çektikleri yetişkin komedisi filmleriyle beğeni kazanan Judd Apatow ve ekibinin bu işi, çok başarılı afiş çalışmasıyla da bende görme isteği uyandırmıştı. En başta adamım Seth Rogen oynuyordu. Zayıflamış haliyle onu pek tutmadım desem yalan olmaz. Alışmışım onun kaba saba duruşuna. Oyunculuk demişken; filmde Eric Bana gibi bir yürüyen karizmayı, komik Avustralya aksanıyla dalga geçilen bir lavuk rolünde görmek de ilginçti. Funny People (Matrak Adamlar) Apatow'un diğer filmlerine oranlar drama sosuna biraz daha fazla bulandırılmış geldi bana. Entellektüel düzeyi de ortalamanın biraz üstünde. Filmde sürekli sinema tarihine göndermeler var. Apatow ve ekibinin başarısı da burada yatıyor zaten. Dıştan bakıldığında tuvalet edebiyatından fazlasıyla besleniyor gibi gözüken filmleri aslında o kadar da boş olmayan, sahici durum komedileri. Umarım bu başarılı ekip çalışmaları gelişerek devam eder. Sevdim bu filmi.
26 Şubat 2010
"Maradona by Kusturica" (2008)
Maradona çok ilgi çeken bir figür. Sevaplarıyla çoğunlukla da günahlarıyla bir döneme damga vurmuş, dünyada en çok tanınan simalardan biri. Garip bir büyüsü var. O kadar skandala rağmen insanlar halen ona Maradona kilisesinde tapabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, normalde bazı handikapları bulunan Kusturica'nın belgeseli bile izlenebilir, etkileyici olabiliyor. Futbol blogları henüz bu filmi keşfetmedi, görecekseniz yakın zamanda bir çok blog bu filmi tanıtacak, filmden referanslar verecek. Onlardan önce bu işi ben yapayım dedim. Dediğim gibi Maradona öylesine etkileyici bir hayata sahip ki onunla ilgili her şey reyting elde ediyor. Filmin kurgusunu özentisiz buldum. Bir de Kusturica'dan; Maradona'nın hiç de inandırıcılığı olmayan siyasi, sloganvari konuşmalarından ziyade, onun futbolla ilgili yaşadıklarına daha fazla yoğunlaşmasını beklerdim. Bir dakika nereden geldim ben buraya? Aslından filmden ben de etkilendim ama bu doğrultuda bir film olsaydı bence daha iyi bir film olurdu. Maradona'nın kendi söylediği bir şarkı var filmde. Çok etkileyici bir şarkı. Youtube linki burada. Yasaktube linki de burada.
22 Şubat 2010
"Take the Money and Run" (1969)
Woody Allen'in yazıp, oynayıp ve yönettiği ilk film Take the Money and Run (Parayı Al ve Tüy, 1969). Bunlardan tam 40 küsür tane var kariyerinde. Müthiş bir istikrardır bu. Üretkenlik budur işte. Gerçi Türk sinemasında 100ün üstünde film çekmiş çok yönetmen vardır (Atıf Yılmaz, Osman Seden, Ülkü Erakalın gibi); ancak şartlar eşit değildir. Amerika'da gerçekten film çekmeniz lazım yönetmen olabilmeniz için. Bilinen ilk mocumentary, yani düzmece belgeseldir Take the Money and Run. Woody Allen'in tüm sevimliliğiyle izlenesi bir film. Bazı mantık hataları, bir kaç soğuk espiri de yok değil. Woody Allen'in kariyerinin nasıl bir yönde seyredeceğini apaçık belli eden bir film olması dolayısıyla yönetmenin hayranlarının mutlaka izlemesi gerek. Benim için filmin hoş sürprizi Mini Cooper oldu. Mini Cooper gördüğüm filmleri severim aynı şekilde Mini gördüğüm günleri de severim, zira küçük bir şehirde her zaman göremiyorsunuz (Bolu). Dünya Kupası olan yılları da severim.
Filmde enterasan kareler mevcut.
21 Şubat 2010
"Turks Fruit" (1973)
Basic Instinct'in (Temel İçgüdü, 1992) yönetmeni Paul Verhoeven'in memleketi Hollanda'da çektiği bu film, Zwartboek'e (Kara Kitap, Paul Verhoeven, 2006) kadar Hollanda'da en çok seyirci çekmiş filmdi. Okullarda okutulan bir kitaptan uyarlanan Turks Fruit (Türk Lokumu) 1968 sonrası dünyada moda olan cinsel özgürlük, hippilik, asilik, yapı bozuculuk gibi temalardan etkilenmiş görülmektedir. Benim sevmediğim Love Story'e (Aşk Hikayesi, Arthur Hiller, 1970) benzer bir hikayesi var filmin. İzlemeden önce filmle ilgili çok olumlu şeyler okusam da beni çok sardığını, en azından çok iyi bir film izlediğimi söyleyemem. Filmde kullanılan çıplaklığın abartıldığını düşünüyorum. Başlığında Türk kelimesi barındırmasına rağmen, Giovanni Scognamillo'nun "Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler" kitabında kendisine neden çok az yer bulduğunu filmi izledikten sonra iyice anladım. Bir sahnede adam kadına Türk lokumu ikram ediyor, onun dışında filmin Türklerle hiçbir alakası yok. Arşivciyseni izleyin, değilseniz boşverin gitsin. Zwartboek'i izleyin ama..
20 Şubat 2010
En iyi 10 korku filmi
Bir önceki yazımda söz verdiğim üzere en sevdiğim 10 korku filmini yazıyorum. Gün itibariyle arşivimde, korku türünden 79, gerilim türünden ise 58 adet film mevcutmuş. Bunlar arasından seçim yapmak zor olmadı. Puanlama sistemime göre filmleri süzünce dokuzuncu ve onuncu filmlerin yedi aldığını; sekizinci, yedinci ve altıncı filmlerin sekiz aldığını, beşinci, dördüncü ve üçüncü filmlerin dokuz, ikinci ve birinci filmlerinse on puan aldıkları görülmüştür. Bu bir kişisel listedir, sizlerin de önerilerinize, itirazlarınıza açığım. Buyrun liste:10- Peeping Tom (Röntgenci, Michael Powell, 1960)
Rear Window (Arka Pencere, Alfred Hitchcock, 1957) etkisinin en güzel örneklerinden biri. Görselliğiyle korkutan bir film. İngiltere'nin korku film çekmek için çok uygun bir yer olduğunu bize kanıtlıyor. Psycho'ya aynı yıl çekilmiş olması ilginç bir detay bana göre.
9- One Missed Call (Cevapsız Arama, Takashi Miike, 2003)
İlk izlediğimde sinemada insanlar "bu ne ya" tavrı içerisindeydi, fakat böyle hastalıklı bir ruh hali barındıran filme başarısız demek haksızlık bence. Çok başarılı bir atmosfer filmi. Hele o melodi yok mu?
8- The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973)
Best Horror Movies sitesinin birincisi bende sekizinci sırada yer alıyor. Bir önceki yazımda fikirlerimi yazmıştım.
7- Profondo Rosso (Derin Kırmızı, Dario Argento, 1975)
Zamanında bir şeyler yazmıştım. Kısaca Hitchcock'un çekmediği en iyi Hitchcock filmi.
6- The Thing (Şey, John Carpenter, 1982)
Aslında bir yeniden çevrim olan bu Carpenter filmini ilk kez askerde nöbetteyken cnbc-e'de izlemiştim. Sonra bir de evde izledim. Duyuyorum ki bunun da yeniden çevrimini çekmeyi planlıyorlarmış. Çok saçma bir durum olur bana göre. Bu filmi izlerken kuzey kutbunun soğuğunu iliklerinizde hissedeceksiniz. Tekinsiz atmosfer yaratımında 10 numara bir filmdir. Carpenter filmleri zaten kandan ziyade, tekinsiz atmosfer yaratımı üzerine odaklanır. En başarılı örneklerinden biri, belki de birincisi de The Thing'dir.
5- Dressed To Kill (Öldürmeye Hazır, Brian De Palma, 1980)
Fragmanlı yazı burada.
4- Apartman Üçlemesi (Roman Polanski)
Bu maddede biraz esnaflık yaptım. Her biri ayrı birer başyapıt olan Polanski'nin apartman üçlemesini tek maddede ele aldım. Repulsion (Tiksinti, 1965) Londra'da, , Rosemary's Baby (Rosemary'nin Bebeği, 1968) New York'da, Le locataire (Kiracı, 1976) Paris'te çekilmiştir. Bunun sebebi Polanski'nin hayatında meydana gelen köklü değişikliklerdir. Üçlünün en iyisi burun farkıyla Rosemary's Baby'dir bana göre. Le locataire'de yönetmen kendisi başrolü oynamıştır ve unutulmaz bir performans sergilemiştir. Repulsion tezleriyle zamanının ötesinde bir filmdir ve günümüzde bile bir şeylerin altını çizebilmektedir. Her biri atmosfer yaratımında kusursuz denilebilecek filmlerdir. Sadece korku türünün değil, gelmiş geçmiş en iyi üçlemelerden biridir. İzlemeyenler varsa ölmeden önce mutlaka seyretsinler derim.
3- The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı, Tobe Hooper, 1974)
Bu filmle ilgili bir yazı yazmadığıma hala inanamıyorum. Bin yıl geçse de unutulmayacak bir film diye düşünüyorum bu film hakkında. Korku filmlerinin altın çağını başlatmıştır desem abartılı olmaz sanırım. Diğer filmlerde ne kadar da çok taklit edildiğini izledikten sonra çok net bir şekilde görebilirsiniz. Yatağa yatıp uykuya dalmak ve dolayısıyla yeni, temiz bir güne başlama isteği uyandıran filmlerden. Devam filmleri de olmuştur ve şu şekilde soytarılıklar gözlemlenmiştir.
2- The Shining (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980)
Bir önceki yazımda değinmiştim. Sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri.
1- Psycho (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960)
Aslında Hitchcock'un tv ekibiyle, bir milyon doların altında ucuz bir eğlencelik çekme isteğinden ortaya çıkan film, dünya tarihine yön vermiştir. Kendisi bu filmi en iyi filmi olarak düşünmez (Rebecca'yı düşünür), bence de bundan daha iyi bir filmi vardır (Rear Window); ancak bunlar Psycho'nun en korkutucu, en manyak, en zekice çekilmiş korku filmi olması gerçeğini değiştirmez. Devam filmleri de mevcuttur ve beni çok şaşırtan bir şekilde soytarılıklar yaşanmamıştır. Şok eden bir film mi arıyorsunuz? Psycho sizi bekliyor.
18 Şubat 2010
Best Horror Movies
Bir önceki yazımda bahsettiğim Let's Scare Jessica to Death'i (Hadi Jessica'yı Ölümüne Korkutalım, John Hancock, 1971) araştırırken rastladım bu siteye. Link burada. Korku filmleriyle ilgili ilginç yazılar, resimler, bilgiler var. Tüm zamanların en iyi 100 korku filmini de seçmişler. İlk 10'u aktarmak istiyorum. 10- The Evil Dead (Şeytanın Ölüsü, Sam Raimi, 1982)
Gerçekten tekinsiz bir atmosefer sahiptir. Korku filmlerinde mizahın bu kadar ön planda olduğu ilk filmlerden biridir. Bu seriyi sevmeme rağmen, ben olsam ilk 10a koymazdım. Korku filminde mizah çok riskli bir unsurdur. Bu riski iyi yönetmek maharet ister. Bu film bunu iyi başarır; ancak benim korku filmi tercihlerimde mizah unsuru, en azından bu kadar mizah unsuru barındıran filmler yer almıyor.
9- Friday the 13th (13. Cuma, Sean S. Cunningham, 1980)
Bu da 80lerin kült filmlerinden biri ve sayısını şu anda hatırlayamayacağım kadar devam filmi çekildi. Devam filmlerini izlemedim ama hiçbirinin ilk film kadar değerli olduğunu sanmıyorum. Aslında bu filmin de çok değerli olduğunu sanmıyorum. Yine de eh işte. Bu filmi ilk kez Kanal D'nin ilk günlerinde izlemiştim, o zaman gölden çıkan çocuk imgesi beni bayağı korkutmuştu. Cem Yılmaz gösterilerinde bu filmi referans alarak sanki 80lerdeki bütün korku filmleri böyleymiş gibi dalgasını geçer.
8- Psycho (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960)
Bu film aslında dünya siyasetinin gidişatını etkilemiştir desem abartır mıyım? Tabi ki öyle değil ama on yıllardır insanların, toplumların, rejimlerin sahip olduğu paranoyak hali bu kadar iyi yansıtan bir film daha bilmiyorum. Hatta her hangi bir şeyi bu kadar iyi yansıtan başka bir film de bilmiyorum. Tüm zamanların en iyilerinden. Bu filmi ilk kez izledikten sonra artık hayat sizin için eskisinden farklı olacak.
7- Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kabusu, Wes Craven, 1984)
Bu da devam filmleriyle işin cılgının çıktığı filmlerden ve yine hiçbiri ilk film kadar etkili olamıyor. Gencecik bir Johnny Depp izliyorsunuz. Tipik bir 80ler teen-slasher (gençlik-seri katil) filmi. Bu listeye girecek kadar bir mahareti olmadığını düşünüyorum.
6- The Shining (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980)
Arşivimde 10 üzerinden 10 verdiğim 18 filmden biri. Bu filmi izlerken ciddi anlamda tırstım. Evde üç kişi daha vardı, eğer yalnız olsaydım hemen yatıp uyurdum herhalde. Böyle filmlerle birlikte hayat çok daha eğlenceli. Sinema tarihinin en başarılı oyuncu performanslarından birini barındırmasına rağmen, tam bir yönetmen şaheseri. Şapka çıkarmak yetersiz kalır.
5- Night of the Living Dead (Yaşayan Ölülerin Gecesi, George Romero, 1968)
Zombilerin altın çağını başlattığı için, bu listeyi hazırlayanlar esnaflık yapmışlar ve bu filmi listeye almışlar. O dönemdeki sinema seyircisini mutlaka korkutmuştur da sekiz sene önce o insanlar zaten Psycho'yu seyretmişlerdi. "They are gonna get you Barbara.." çok meşhur bir cümledir sinefiller arasında.
4- Halloween (Cadılar Bayramı, John Carpenter, 1978)
Carpenter tam bir auteur yönetmendir. Filmi bir anında yakalayın hemen Carpenter filmi olduğunu anlarsınız. Filme gelince, kötü mü? Hayır değil ama en iyilerden biri de değil.
3- Dawn of the Dead (Yaşayan Ölülerin Şafağı, George Romero, 1978)
Hiçbir zombi filmi beni korkutmadı. Sevimli bulurum, izlerim ama korkmam. Bu da öyle bir film benim için. Listeyi hazırlayanlar sanırım bu filmde yer alan alışveriş merkezi dolayısıyla kapitalizm eleştirisi felan ayağına...
2- Alien (Yaratık, Ridley Scott, 1979)
Çok beğendiğim bu film bence bilim-kurgu türüne daha yakın. Bilim-kurgu öyle yutan bir tür ki ona birazcık bulaştı mı filmi bilim-kurgudan başka bir etiketle anmak çok zorlaşıyor. Korku filmi dedin mi ete bıçak girmeli.
1- The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973)
Saygı duyuyorum. Filmin ne kadar büyük bir etki yarattığını, kitleleri uzun yıllarca nasıl etkilediğini biliyoruz. Listede birinci sırada olması bence normal.
Burada kendi fikirlerimi belirttim. Benim en sevdiğim 10 korku filmini ilerleyen günlerde yayınlayacağım.
14 Şubat 2010
İki adet geren film
Aslında bu filmleri izleyeli bir iki hafta oldu; fakat teknik sorunlar yaşadığım için ancak şimdi yazıyorum bu iki film hakkında.

Türkiye'de "Evdeki Yabancı" adıyla gösterime giren Orphan (Jaume Collet-Sera, 2009) geçtiğimiz yılın en beğenilen korku filmleri arasındaydı. Yetim veya öksüz gibi bir adla vizyona girseydi hiç şansı olmazdı, bu sebeple dağıtımcı şirketi kutluyorum. Psikopat çocuk teması sayısız kez işlenmiş olmasına rağmen, özgün olmayı başarabilen bu yapıt, seyirciyi şaşırtarak hedefi vurmayı amaçlamış. Film en başından itibaren çocuk da bir arıza olduğunu belli ediyor ama ne olduğunu merak merak merak ediyorsunuz. Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, bu sefer ben amcamın oğlu Haydar'a "bu film nasıl bitecek merak ediyorum" dedim. Çünkü filmin dörtte üçü bittiğinde, bütün bildik korku filmi tripleri formülü artık çözemez hale gelmişti. Daha sonra film, mantıklı ve kaliteli bir sonla bitti. Başlıkta belirttiğim üzere germeyi başardı. Fikirlerine önem verdiğim Atilla Dorsay da bu filmi beğenenler arasında.

Let's Scare Jessica to Death (Haydi Jessica'yı Ölümüne Korkutalım, John Hancock, 1971) 70lerden gelen bir kült korku filmi. Filmin kahramanıyla seyirciyi özdeşleştirerek korkutma formülünü kullanıyor. Bunu da hakkıyla yerine getiriyor. Başroldeki Zohra Lampert'in üzerine cuk oturan, başarılı performansı bu formülün işlemesinde önemli bir katkıya sahip. Filmin sessiz, sakin, çığlıksız ilerleyen temposu başarılı bir geren atmosfer yaratıyor. Soru işaretleriyle biten film, Jessica'nın bir ruh hastası mı yoksa bir kurban mı olduğu sorusunu seyirciye sorduruyor. İki filmi de başarılı bulmama rağmen; Jessica'nın, Orphan'dan daha fazla gerdiğini belirtmeliyim. Yaşasın 70lerin geren korku filmleri...

Türkiye'de "Evdeki Yabancı" adıyla gösterime giren Orphan (Jaume Collet-Sera, 2009) geçtiğimiz yılın en beğenilen korku filmleri arasındaydı. Yetim veya öksüz gibi bir adla vizyona girseydi hiç şansı olmazdı, bu sebeple dağıtımcı şirketi kutluyorum. Psikopat çocuk teması sayısız kez işlenmiş olmasına rağmen, özgün olmayı başarabilen bu yapıt, seyirciyi şaşırtarak hedefi vurmayı amaçlamış. Film en başından itibaren çocuk da bir arıza olduğunu belli ediyor ama ne olduğunu merak merak merak ediyorsunuz. Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, bu sefer ben amcamın oğlu Haydar'a "bu film nasıl bitecek merak ediyorum" dedim. Çünkü filmin dörtte üçü bittiğinde, bütün bildik korku filmi tripleri formülü artık çözemez hale gelmişti. Daha sonra film, mantıklı ve kaliteli bir sonla bitti. Başlıkta belirttiğim üzere germeyi başardı. Fikirlerine önem verdiğim Atilla Dorsay da bu filmi beğenenler arasında.

Let's Scare Jessica to Death (Haydi Jessica'yı Ölümüne Korkutalım, John Hancock, 1971) 70lerden gelen bir kült korku filmi. Filmin kahramanıyla seyirciyi özdeşleştirerek korkutma formülünü kullanıyor. Bunu da hakkıyla yerine getiriyor. Başroldeki Zohra Lampert'in üzerine cuk oturan, başarılı performansı bu formülün işlemesinde önemli bir katkıya sahip. Filmin sessiz, sakin, çığlıksız ilerleyen temposu başarılı bir geren atmosfer yaratıyor. Soru işaretleriyle biten film, Jessica'nın bir ruh hastası mı yoksa bir kurban mı olduğu sorusunu seyirciye sorduruyor. İki filmi de başarılı bulmama rağmen; Jessica'nın, Orphan'dan daha fazla gerdiğini belirtmeliyim. Yaşasın 70lerin geren korku filmleri...
"2012" (2009)
Amcamın oğlu Haydar'la sinemada 2012'yi (Roland Emmerich) izliyorduk. Haydar, film arasında "bu filmin sonu nasıl bitecek merak ediyorum" dedi. Ben de "üvey baba ölecek, öz baba aileyi ve insanlığı kurtaracak, mutlu ve tekrar bir araya gelmiş bir şekilde yaşamlarını devam ettirecekler" dedim. Dediklerim aynen çıktı; fakat bu yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. 2012'ye kötü bir zanaat eseri diyeni cin çarpar.
12 Şubat 2010
"Hayatımızın En Güzel Yılları" (1972)
Bu film dışında, batı sinemasına ait bazı çok bildik film adlarının Türk sinemasında araklanmasına örnek teşkil eden birkaç film daha biliyorum. Mesela Billy Wilder'ın Seven Year Itch (1955) filmi "Yaz Bekarı" adıyla Türkiye'de gösterime girmişti. Osman Seden'in Tarık Akan'lı, Gülşen Bubikoğlu'lu bir filminin adı Yaz Bekarı'dır (1974). Rock Hudson, Elizabeth Taylor, James Dean'li meşhur film Giant (George Stevens, 1956) Türkiye'de "Devlerin Aşkı" adıyla oynamıştır ve yine Osman Seden; Türkan Şoray'lı, Kadir İnanır'lı Devlerin Aşkı'nı (1976) çekmiştir. The Best Years of Our Lives diye bir film olduğunu biliyoruz. Süreyya Duru'nun aynı adlı bir dram-aksiyonu var. Ben bu filmi 14-15 yaşındayken izlemiştim ve çok etkilenmiştim. En çok izlemek istediğim filmlerden biriydi. Bugün bir daha izleme şansı buldum. Aslında bayağı kötü bir filmmiş, pek yazacak bir şey yok; ancak bu filmdeki tema şarkısına dikkat çekmek istiyorum. O yıllarda beni etkileyen, filmin dram yüküymüş meğer ve bu şarkı da bu yüke epeyce katkıda bulunuyor. Youtube linki burada.
Youtube'a giremeyenler için Yasaktube linki de burada.
Bu arada, bu nasıl bir pantolondur abiciğim?
Rocky tarzı dayak yeme de mevcut filmde. İtalyan tribününde, en altta oturan bıyıklı dayıya dikkat edin lütfen. Kötü oyunculuklar serime ekliyorum onu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)