2007'nin en iyi filmlerinden biri olan Ratatouille'yi (Ratatuy, Brad Bird) altı kez izlemezdim; fakat okulda öğrencilerime film izleteceğim diye söz verdiğimden dolayı, her sınıfla takrar izlemek zorunda kaldım. Ratatouille garanti filmlerden biridir. Yani birisine bir film tavsiye edecekseniz ve küfür yemek istemiyorsanız Rataouille'yi korkmadan tavsiye edebilirsiniz. Tıpkı Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım, Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) gibi..Bir kere bir başarı öyküsüdür Ratatouille ve başarı öyküleri öykünmenin (gişe başarısının sırrı) en kolay gerçekleşebileceği öykülerdir. Kendini aşmaya çalışan bir kahraman olması da işin cabası. Filmin diğer artıları teknik özelliklerinin, senaryosunun, temposunun, seslendirmesinin çok iyi olması . "Haa, şu filim!. Bi fare ahçı olmaya çalışıyo". İşte halkın yorumu bu. Benim yorumum ise: limitleri olan ve bu limitlerinin farkında olan bir kahraman adayının, hayatını istediği şekle sokmak için yeteneklerinin de yardımıyla nasıl doğru zamanda doğru yerde olması gerektiğini seyirciye gösterdiği ve bunu yaparken tüm komplekslerinden arınarak, klasik Yunan trajedilerindeki amaç olan zihinsel arınmayı seyirciye yaşattığı, olağanüstü animasyon.. 08 Temmuz 2009
"Ratatouille"yi altıncı kez izlemek
2007'nin en iyi filmlerinden biri olan Ratatouille'yi (Ratatuy, Brad Bird) altı kez izlemezdim; fakat okulda öğrencilerime film izleteceğim diye söz verdiğimden dolayı, her sınıfla takrar izlemek zorunda kaldım. Ratatouille garanti filmlerden biridir. Yani birisine bir film tavsiye edecekseniz ve küfür yemek istemiyorsanız Rataouille'yi korkmadan tavsiye edebilirsiniz. Tıpkı Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım, Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) gibi..Bir kere bir başarı öyküsüdür Ratatouille ve başarı öyküleri öykünmenin (gişe başarısının sırrı) en kolay gerçekleşebileceği öykülerdir. Kendini aşmaya çalışan bir kahraman olması da işin cabası. Filmin diğer artıları teknik özelliklerinin, senaryosunun, temposunun, seslendirmesinin çok iyi olması . "Haa, şu filim!. Bi fare ahçı olmaya çalışıyo". İşte halkın yorumu bu. Benim yorumum ise: limitleri olan ve bu limitlerinin farkında olan bir kahraman adayının, hayatını istediği şekle sokmak için yeteneklerinin de yardımıyla nasıl doğru zamanda doğru yerde olması gerektiğini seyirciye gösterdiği ve bunu yaparken tüm komplekslerinden arınarak, klasik Yunan trajedilerindeki amaç olan zihinsel arınmayı seyirciye yaşattığı, olağanüstü animasyon.. 07 Temmuz 2009
"Stigmata" (1999)
Dini gerilim filmleri her zaman ilgi gören bir tür olmuştur. Angels & Demons (Melekler ve Şeytanlar, Ron Howard, 2009) veya The Da Vinci Code (Da Vinci Kodu, Ron Howard, 2006) gibi dandirik filmleri izlemek çok sıkıcı oluyor maalesef. Elimde; The Passion of the Christ (Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi, Mel Gibson, 2004) , Name of the Rose (Gülün Adı, Jean-Jacques Annaud, 1986), The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı, Martin Scorsese, 1988) gibi kaliteli filmler vardı. Özellikle Mel Gibson'ın filmi çok tartışmalı olsa da, izleyenlerden bazılarını öldürse de izlemiş olanların bildiği üzere dehşet bir filmdi. Yeni bir kaliteli dini gerilimle karşı karşıyayız. Amcamın oğlu Haydar'ın (!) tavsiyesi üzerine izledim bu filmi. Vatikan yine filmde dejenere olmakla itham ediliyor ve bir şeyleri örtbas etmeye çalışıyor. Kafası karışık papaz rolünde Gabriel Byrne ve 155 cm boyunda ve apartman topuk takıntılı olmasına rağmen, her zaman çok iyi ve çok güzel bir oyuncu olan Patricia Arquette çok iyi oynuyorlar. Kırbaçlanma sahneleri her zaman ilgimi çekmiştir -ki bunların babası Glory (Zafer, Edward Zwick, 1989) adlı filmdedir- Stigmata'daki kırbaçlanma sahnesi ve diğer şiddet sahneleri gerilime gerilim katıyor. Buradan hemen başka bir konuya zıplıyorum. Yine IMDB sitesinin puanlama sistemine değineceğim. Bu sitede bazı iyi filmlerin çok az puan aldığından veya bazı çok kötü filmlerin yüksek puan aldığından bahsetmiştim. Elbette ki iyi film-kötü film göreceli bir şeydir, ve bana göre iyi olan filmlere herkesin bayılmasını beklemiyorum; ancak bazı filmlerin puanlamasında etnik-dinsel ögelerin rol oynadığını düşünüyorum. Bu filme 6.0 gibi düşük bir puan verilmesinde Katolik hislere sahip insanların önemli ölçüde rol oynadığını düşünüyorum. Aynı şekilde Hitler'i mahallenin delikanlısı kadar sempatik göstern Der Untergang (Çöküş, Oliver Hirschbiegel, 2004) gibi bir filmin de 8.1 gibi bir puanla en iyi 81. film olmasında da Nazizm düşüncesine sahip insanların rol oynadığını düşünüyorum. Bir zamanlar, bir internet sitesinde Tosun Paşa'yı (Kartal Tibet, 1976) imdb top250 listesine sokalım gibi bir kampanya başlatılmıştı. Birkaç günlüğüne soktular da sanırım. Böyle şeylerin ancak bizim gibi aşağılık kompleksi olan toplumlarda olabileceğini düşünmüştüm. Şimdi senden özür diliyorum sevgili halkım.
01 Temmuz 2009
Ade due damballa!
İtiraf edeyim ki annemi en çok etkileyen korku filmi olan Chucky serisini izlememiştim. Bu beş filmi zevkle izledim. Chucky alaycı tavırlarıyla en sempatik seri katillerden birisi bence. Her seride olduğu gibi arada sırada saçmalamalar olmasına rağmen, mizahi bir tutumla korku filmi dünyasını başarılı bir şekilde oluşturuyor. Bela getiren obje teması korku filmlerinde sıkça kullanılır zaten, burada da hepimizin bildiği gibi benim diyen arıza insana kök söktürecek bir oyuncak bebek işe girişiyor. Kesiyor, biçiyor her fimin sonunda da layığını buluyor; ancak bir sonraki filmde bakıyoruz kaldığı yerden icraatlarına devam ediyor. Chucky aynı zamanda 80li yıllar için de bir ikon, hatta serinin son filmlerinin birinde kendisiyle, 80li yıllarla ve bıçaklama olayıyla dalga bile geçebiliyor. Bıçaklama olayının 80li yıllara ait bir tutum olduğu ve demode olduğu falan ima ediliyor. 2009 yılı için bir yeniden çevrim projesi var. Nasıl olacak merak ediyorum. Seri her ne kadar çocuklar tarafından sevilse de bence çocuklara uygun değil. Şiddet sahneleri kaldırılacak türden değil. Varsa eğer, izlemeyen kalmasın derim. 24 Haziran 2009
"Trilogy: the Weeping Meadow" (2004)
Theo Angelopoulos ile olan ilişkimde sona geliyorum. Elimde bir tane filmi kaldı. O da 230 dakika olduğu için ne zaman izlerim hiç bir fikrim yok. Trilogy: The Weeping Meadow (Üçleme: Ağlayan Çayır, 2004) uzun soluklu bir hikaye anlatımı, yerel motiflerin kullanımı, olağanüstüötesi görüntüleri, etkileyici tema müziğiyle tipik bir Angelopoulos filmi. Film Angelopoulos'un en iyi filmi olmamasına rağmen, içerisinde sinema tarihine geçebilecek sahneler barındırıyor. Resimdeki sahne örneğin. Koyunların ağaca asılıdığı sahne de çok etkileyici. Son 20 dakikada uyukladım ve filmin sonuna doğru uyandım. Sahne o kadar etkileyiciydi ki o 20 dakikayı bir daha izledim. Üçlemenin ikinci ayağı 2008 yılında çıktı ve izlemek için sabırsızlanıyorum.
20 Haziran 2009
"The Chaser" (2008)
Her ne kadar uzakdoğu sinemasının handikaplarını sık sık gündeme getirsem de, bu sinemadan kopamıyorum. İşte yine kaliteli bir çalışma. The Chaser (Takipçi, Hong-jin Na, 2008) temposuyla, ilginç karakterleriyle, başarılı atmosfer yaratımıyla kendisini zevkle izlettiriyor. Anti-kahraman yaratımında oldukça başarılı. Polis eskisi bir beyaz kadın tacircisini (!!!???) kahramana dönüştürürken hiç de zorlanmıyor. Filmdeki şiddet sahneleri dozunda ve de başarılı. Filmin Amerika'da yeniden çekileceğini ve başrolünü Leonardo Di Caprio'nun oynayacağını duydum. Umarım daha önce Caprio'nun oynadığı uzakdoğu yeniden çevrimi kadar başarılı olur. The Departed'dan (Köstebek, Martin Scorsese, 2006) bahsediyorum. Filmi genel olarak beğendim; ancak burada bana yanlış gelen bir tutumu tartışmak istiyorum. Uzakdoğu filmleri vizyona çıkarken filme isim verme konusu çok tartışmalı. Bu filmlerin bir uluslararası isimleri (international title) oluyor; fakat nedense filme isim verirken, Amerikalılar filmin orjinal dilindeki ismini nasıl algılıyorlarsa öyle isim veriyorlar. The Chaser'in da ismi "Chugyeogja". The Host (Yaratık, Joon-ho Bong, 2006) adlı süper filmin ismi de aslında "Gwoemul". "Bin jip", "Hwal", "Ringu", "Ju-on", "Mou gaan dou" gibi örnekler çoğaltılabilir. Bu tutumu mantıksız buluyorum. Uluslararası isim kullanılmalı diye düşünüyorum. Uzakdoğu isimleri filme ayrı bir hava katıyor diye mi düşünülüyor acaba?
16 Haziran 2009
Klasik sahne 3
Klasik sahne serisini başlatırken aklımda bana göre klasik olan sahneler vardı. Elbette bunlardan bazıları herkesçe klasik olarak kabul edilen sahneler olacaktı; ancak üstteki videoda izleyeceğiniz sahneyi sanırım yeryüzünde kimse klasik bir sinema sahnesi olarak değerlendirmez. Nazmi Özer adlı yönetmenin 1982 yılında çevirdiği Arkadaşım adlı bir film var. Televizyonlarda beş milyon kere gösterildi, mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu filmdeki kavga sahnesinde çok gülerim. Amelelik literatüründe beş-on diye adlandırılan bir odun türü vardır. Kenarları beş ve on santim uzunluğunda olduğu için bu adı almıştır. Videonun 56.-59. saniyeleri arasında İbrahim Kurt (sarışın kavga figüranı) Fikret Hakan'a beş-onla öyle bir vuruyor ki gülmekten kırılıyorum. Bu darbeleri yiyen bir insanın tekrar ayağa kalkması da zor bir iş. İşte benim için klasik bir sinema sahnesi...
13 Haziran 2009
Nerede o eski terminatörler?
Hollywoodun devam filmlerine bakış açısı hiç değişmiyor. Nerede kar eden bir film varsa, işin suyunu çıkarana kadar üzerine gidiyorlar. Terminator Salvation (Terminatör Kurtuluş, McG, 2009) olmamış. Serinin ikinci filmi o kadar iyi bir filmdi ki birinci filmi bile gölgede bırakmıştı. Bu filmi sadece Matrix serisinin aşabildiğini düşünüyorum. Üçüncü filmi de zorlama bulmuştum ve öğrendim ki bu McG(?) denilen adam beşinci filmi de çekmeyi düşünüyormuş. Tadında bırakın demeleri lazım birilerinin bu adamlara.
02 Haziran 2009
Sekiz gün üçlemesi
Sinemamızdaki Zeki etkisi iyice hissedilmeye başlandı. İletişimsizlik sorunu olan ve suça bulaşan kaybeden karakterler sıkça görülmeye başlandı filmlerde. Sekiz gün üçlemesinde olduğu gibi belli bir kaliteyi tutturan filmlere itirazım yok tabi ki; ancak karikatürleşmeye başladığı anda itirazım başlayacak. Önceden Zeynep'in Sekiz Günü'nü (Cemal Şan, 2007) izlemiştim. Linki tıkladığınızda göreceğiniz gibi filme bambaşka bir açıdan yaklaşmıştım. Üçlemeyi nihayet tamamlayabildim. Ali'nin Sekiz Günü'nden (Cemal Şan, 2009) başlayayım. Gerçi bu film üçlemenin son filmi; ancak bu filmleri izlemenin sırasının pek bir önemi yok. Filmi 5 dakka bile bir yerde duramayan bir arkadaşımla beraber izledik. O da sıkılmadan izleyebildiğine göre film başarılı olmalı. Değişik, tuhaf bir evreni olan bir film. Çok başarılı bulduğum tema müziğinin de bu oluşuma katkısı yadsınamaz. Sekiz gün üçlemesinin ana karakterlerinin ortak yönü olan, sıkıcı da olsa bir rutinleri varken plansız bir şekilde başlarına iş almaları Ali'yi fena kıstırıyor. Teras sahnesinde kızın monoloğu izlemeye değer. Tam tersi bir şekilde; bakkala gelen bilge adam diyebileceğimiz kişinin monoloğu da bir o kadar inandırıcılıktan uzak, yapay ve sıkıcı. Ufuk Bayraktar'ın oynadığı şerefsiz komşu rolü de filme renk katıyor. İddiasız ama özentili bir görüntü yönetimi var filmin.
Dilber'in Sekiz Günü (Cemal Şan, 2008) ise üçlemenin bence en zayıf halkası. Bu üçleme kent insanını işlemeliydi bence. Kırsal kesim insanını anlatan filmler yapmak biraz riskli bir iş. Doğallık çok kolay kaybolabiliyor. Dil ve şive olaylarını iyi yakalayamazsanız filmin anında klasmanı düşüyor. Dilber'in Sekiz Günü de bence bu noktada biraz eksik. Hiçbir özgün tarafı yok filmin. Yapaylık ve acemilik kokuyor. Diğer iki filmin hatırına ve bütünlüğü bozmamak adına yine de izleyin derim. Üçlemeden bağımsız bir film olsaydı izleyin demezdim.
25 Mayıs 2009
İki Filim Birden
Bir gün içinde iki film izlediğim çok olmuştur. Bugün de öyle oldu. İlk filmimiz İngiliz politik bağımsız filmlerinin duayeni Ken Loach'un It's a Free World...(İşte Özgür Dünya, 2007) adlı filmi. Ben İngiltere'deyken (!) bütün pis işleri göçmenlerin yaptığı dikkatimi çekmişti. Aynı gün içerisinde hem Chelsea hem de Highbury semtlerinde bulunmuştum, aradaki fark çok büyüktü. It's a Free World... de bu temayı işliyor. Her yönüyle bir kaybeden olan Anj günlük işler ayarlıyor göçmenlere. Önceleri yasal olarak bu işi yaparken sonra yasadışı da yapmaya başlıyor. Ve başı belaya giriyor kaçınılmaz olarak. Çok ahım şahım bir film olmasa da seyirlik bir film It's a Free World.... İnsanları sarsmayı amaçlamış belli; ancak bunu hakkıyla yaptığı söylenemez. Zaten şu politik sinema işi bende hep soru işaretleri uyandırmıştır. Galiba sanat sanat içindir diye düşünenlerdenim. Veya şöyle diyeyim: bu konuda taraf tutmamakla beraber, sanat toplum içindir düşüncesine daha uzağım.
İkinci filmimiz Clint babanın yönetmenlik yaptığı ilk film: Play Misty for Me (Ölümün Sesi, 1971). Baba yine döktürmüş. Zaten 70li yılların başarılı crime-thriller'ları (polisiye-gerilim) tadından yenmez. Zampik bir radyo DJyi ve onun saplantılı hayranı arasında geçen gerilim dolu öykü filmin anlattığı. Filmde gerilim hep belli bir seviyenin üstünde tutuluyor, bazı anlarda ise bayağı artıyor. Eastwood'un bugünkü dingin sineması o günlerde de kendini hissettiriyor. Bu tarz bir sinema için Eastwood'un ses tonunun ne kadar da uygun olduğunu farkettim bugün. Ne yazık ki artık oyunculuk yapmayacak. Babaya selam, yola devam...Mutlaka izleyiniz!
20 Mayıs 2009
"Gran Torino" (2008)
Eastwood günümüzün en iyi hikaye anlatıcılarından (storyteller) biridir. Yormayan bir stili vardır. Filmlerde olaylar aktıkça izleyicide kademeli olarak bir büyülenme hissi oluşur. Kahramanları genelde alt-orta sınıf Amerikalılardır. Gran Torino da tipik bir Eastwood filmi. Gran Torino, Ford markasının ürettiği bir araba modeli. Filmde Eastwood canlandırdığı Kovalski karakteri gibi eskiyi, nostaljiyi simgeliyor. Bu filmde, Tarantino'nun çok sevdiği Vanishing Point (1971, Richard Sarafian) adlı unutulmaz filmdeki anti-kahraman Kovalski'ye bir gönderme var. O da tıpkı Gran Torino'daki Kovalski gibi mutsuz bir karakterdi ve bir araba ile gönül bağı vardı. Irkçılık her zaman sinemada iş yapan bir tema olmuştur. Bu film de ırkçılık temalı olduğundan dolayı, Eastwood'un en çok iş yapan filmi oldu. Ayrıca Eastwood'un oyuncu olarak görüldüğü son film. Ne kadar yaşlansa da bu büyük karizmayı izlemekten mahrum kalacağız. Film bende Million Dollar Baby'nin (Milyonluk Bebek, Clint Eastwood, 2004) bıraktığı etki kadar etki bırakmadı. Kovalski karakterinin değişimini çok inandırıcı bulmadım. Yine de Eastwood Eastwood'dur. Yaşayan en iyi yönetmenlerden biri.
18 Mayıs 2009
Destansı sevimlilik
Guiseppe Tornatore'nin Nouvo Cinema Paradiso (Cennet Sineması, 1989) ve Malena (2000) filmlerini izlemiştim. Bir arkadaşın (!) tavsiyesiyle The Legend of 1900'ü (1900 Efsanesi, 1998) izledim. Bu üç filmi izledikten sonra Tornatore'nin stilini destansı sevimlilik koydum. Özellikle Nouvo Cinema Paradiso inanılmaz sevimli bir o kadar da etkileyici (destansı) bir filmdi. Bu filmden etkilenmeyecek bir insan düşünemiyorum. Malena ise biraz daha Fellini tarzına yakındı. 13-14 yaşında bir ergenin çekici bir kadına (Monica Belluci) olan imkansız aşkı, tutkusu üzerine bir filmdi. Fellini'nin Amarcord (1973) filmine benzetiyorum Malena'yı. The Legend of 1900 ise çok iyi piyano müzikleri barındırdığı için maça bir sıfır önde başladı. İlgi çeken hikayesi, özentili görüntü yönetimi, Tim Roth'un döktüren oyunculuğu filmin artılarından. Damakta hoş bir tat bırakan filmlerden biri The Legend of 1900. Yazının başında andığım iki filmin arasında bir yerde duruyor. Hangisi mi daha iyi? Nouvo Cinema Paradiso damakta hoş bir tat ve belleklerde unutulmaz etkiler bırakıyor.
16 Mayıs 2009
Florian Henckel von Donnersmarck
Adam olacak çocuk diye işte buna denir. 2006 yılının en iyi filmi Das Leben der Anderen'in (Başkalarının Hayatı) yönetmeni, Florian Henckel von Donnersmarck en çok umut vaad eden yönetmenlerin başında geliyor. Oxford Felsefe mezunu bu dev adam -2.05'lik boyuyla oskar alan en uzun boylu insan şu anda kendisi- München'de sinema okulu okumuş ve kısa filmleriyle ödül rekortmeni olmuş. Daha sonra ilk filmiyle oskar sahibi oldu. Henüz başka bir film çekmedi ama pırıl pırıl bir kariyer vaad ediyor kendisi. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Rusçayı akıcı konuşabiliyor. Böyle superlative bir yönetmenin çevireceği filmleri düşündükçe şimdiden heyecanlanıyorum. Sahi ne ilk filmdi o? İlki böyleyse olgunluk dönemi filmleri nasıl olur kimbilir!!! Heyecanla bekliyorum yeni filmlerini, Florian Henckel von Donnersmarck.
10 Mayıs 2009
Onibaba (1964)
The Exorcist'in (Şeytan, 1972) yönetmeni William Freidken'e göre (bana göre değil) çekilmiş en korkunç film olan Onibaba'yı (Kenato Shindu, 1964) izledim. Japonca yaşlı ve uğursuz kadın anlamına geliyormuş onibaba. Sinema dergisinde bazen adını duyuyordum; ayrıca filmin afişi de insanda tuhaf bir görme isteği uyandırıyor. Uzakdoğu filmleri içerisinde çok sevdiğim filmler olmasına rağmen, bu insanların dillerindeki melodinin tuhaflığı filmlerin içerisine girmemi zorlaştırıyor. O yüzden bir çok uzakdoğu filmi bende sıkıntı uyandırmıştır. Bunların içerisinde herkesin ayıldığı, bayıldığı filmler de mevcut. Hele Japonca bunlar içerisinde bana en komik gelen dildir. Dünya tarihindeki en büyük dramlardan birini yaşamış olan bu halkı rencide etmek istemem ama Japonca konuşan birisini duyunca gülesim geliyor. Onibaba da bu sebepten dolayı beni ilk başlarda biraz sıktı. Resimdeki maskeli adam ortaya çıktıktan sonra film dördüncü vitese takıyor ve gerilimi adım adım yükselen filmlerden biri oluveriyor. Cinsellik, din, erdem üzerine ilginç altmetinler barındırıyor film. Bu arada filmin cinsellik dozunun zamanının ilerisinde olduğunu da belirtmem lazım. Filmdeki kuyu motifinin de Halka serisine esin kaynağı olduğundan acayip süpheleniyorum. İlginç bir film, denk gelirseniz kaçırmayın derim.
04 Mayıs 2009
"Slumdog Millionaire" (2008)
Şu anda IMDB Top 250'de 54. sırada olan ve geçtiğimiz yılın en iyi film oskarı sahibi filmi izledim. Filmin, birçok sinemaseverin aklına hemen Cidade de Deus'u (Tanrıkent, Katia Lund, Fernando Meirelle, 2002) getirdiğine eminim. O film de slum'da (kenar mahalle) geçiyordu ve bir yükselme hikayesiydi. Slumdog Millionaire (Milyoner, Danny Boyle, 2008) Cidade De Deus'tan bir beden küçük olmasında rağmen; sıkmadan kendini izleten, sürükleyici, iyi bir ritm yakalayabilen, başarılı bir film. Top 250'de 54. sıraya yerleşecek ve en iyi film oskarını alacak kadar iyi bir film değil. Sonu neredeyse başından belli. Özgünlük adına çok tatmin edici bir film değil bence. Ama yine de izlemekte fayda var diyorum.
29 Nisan 2009
"The Wrestler" (2008)
Son zamanlarda hep 2008 yapımı filmler izliyorum. Bunların içerisinde Rıza (Tayfun Pirselioğlu, 2008) ile birlikte en iyisi The Wrestler'dı (Şampiyon, Darren Aronofsky, 2008). Yıllar önce ilk özel televizyon Star1 herkesçe izlenebilir olmaya başladığında dünyalar benim olmuştu. Çünkü Amerikan Güreşi denilen şovu izleyebilecektim. Orada olup bitinlerinse fake (sahte) olduğunu öğrendiğim andan itibaren ise beni pek cezbetmedi Amerikan Güreşi. The Wrestler da 80lerin efsanevi bir güreşçisinin 20 sene sonra yaşadıklarını anlatıyor. Randy the Ram katıksız bir kaybeden. Hayata karşı olan sorumluluklarını yerine getirmemiş. Evet, bir trailer-parkta (karavan tipi evler) yaşıyor ve kirasını ödemekte zorlanıyor. Bir vani (işlevsel minibüs) var. Bir kızı var ve kızı kendisine asshole diye hitap ediyor. İçki, uyuşturucu, casual realtionships de cabası. Yani tam bir Amerikan rüyası fakiri. Bu adamın başarabildiği tek şey kurmaca olan güreşler. O da elinden alınınca neler oluyor acaba? Müthiş bir film. 80li yılların en yakışıklı ikonlarından Mickey Rourke oyunculuğun kitabını yazıyor. Dövüş sahneleri barındıran bu tür filmler çok risklidir benim için. Dövüş sahneleri groteskse hemen sıkılıyorum filmlerden. The Wrestler'daki dövüş sahneleri ise çok gerçekçi. Hele bir tanesi var ki akıllara ziyan. Kaçırmayın derim.
26 Nisan 2009
"Gitmek My Marlon and Brando" (2008)
İşte bağımsız film ruhunu iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bir film. Hüseyin Karabey'in ilk kurgusal uzun metrajlı film Gitmek My Marlon and Brando (2008) iyi bir bağımsız, yol, imkansız aşk filmi. Kuzey Iraklı Kürt erkekle, Türk kızının imkansız aşkının imkansızlığını film boyunca hissediyorsunuz. Kızın çaresizlik içindeki mücadelesini takdir ediyor, kavuşamayacaklarını bile bile kavuşmalarını istiyorsunuz. Fantastik-gerçekçi diye bir tür yok; ama ben bu filmin türü için bu kelimeyi icat ediyorum ve kullanıyorum. Gerçekten çok başarılı bir ilk film. Ajitasyon tuzağına düşmeden, imkansız aşkın imkansızlığını çok fantastik gerçekçi bir şekilde anlatıyor.
"Righteous Kill" (2008)
Bile bile lades diye buna denir. Hadi okuduğum olumsuz eleştirileri es geçelim, Pacino ile De Niro bir filmde işbirliği yapıyorlar ve yer yerinden oynamıyorsa o filmde iş yok demektir. Çünkü bu ikili daha önce The Godfather Part II (Baba II, Francis Ford Coppola, 1974) ve Heat (Büyük Hesaplaşma, Michael Mann, 1995) adlı filmlerde işbirliği yaptılar ve bırakın yer küreyi uzay bile sallandı. Her ne kadar yaşlanmış da olsalar hala yürüyen karizmalar. Gerçi Al Pacino kırkından sonra cazibesinden çok şey kaybetti ama Robert De Niro bana göre yaşayan en büyük oyuncu. Bir de bonus olarak Carla Gugino var. Film dandirik. İki büyük oyuncu olmasa hiç bir şansı yok. Ben filmi, bu iki büyük oyuncunun bir araya gelmesinin bir olay olduğunu düşündüğüm ve bu olaya tanıklık etmek istediğim için izledim. Sahi, The Godfather Part II ve Heat ne mühteşem filmlerdi değil mi?
23 Nisan 2009
"The Reader" (2008)
Nihayet benim de okumuş olduğum bir kitabın filmi yapıldı. Bernhard Schlink'in "Okuyucu" adlı romanını okumuştum. Ünlü bir romanın filme aktarılmasıyla ilgili eleştirmenlerden; "aslına sadık kalmış", "romanın hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı", "romana yeni bir boyut getirdi", "romandan daha güzel" gibi beylik laflar duyarız. Ben böyle bir laf etmeyeceğim. Benim düşüncem, bir romandan yola çıkarak film çekerken illa da romana sadık kalmak gerekmez. Yönetmenin veya senaristin yaratıcılığı ölçüsünde yeni ufuklara yelken açmanın sakıncası olmadığını düşünüyorum. Yazın ve sinema çok farklı iki sanat dalı. Ve sinema yazının sahip olamayacağı sınırsız olanaklara sahip. Bunları değerlendirmek varken neden senarist kendisini sınırlasın. Bazı çok kötü uyarlamaları bunun dışında tutuyorum; ancak biliyoruz ki Stephen King, The Shining'i (Cinnet, Stanley Kubrick, 1980) gördüğünde Kubrick'i aslına sadık kalmadı diye acımasızca eleştirdi. Hatta mahkemeye de mi vermişti? Romanın filme aktarılacağını duyunca Oscarlık bir proje olduğunu düşünmüştüm; çünkü Nazilere giydiren ve 50 milyon doların üstünde bütçesi olan her film bir Oscar procesidir. Genelde alırlar da. The Reader (Okuyucu, Stephen Daldry, 2008) Oscarı alamadı ama Kate Winslet en iyi kadın oyuncu Oscarını bu filmdeki rolüyle nihayet alabildi. Gerçekten de Winslet'ın performansı çok iyi. Ralph Fieness'ınsa biraz yaşlandığı gözlerden kaçmıyor. Hikaye o kadar etkileyici ki bu hikayeyi yüze göze bulaştırmak gerçekten çok zor. The Reader'a ben eli yüzü düzgün bir film diyebilirim. Filmin başındaki yağmur sahnesi Se7en'daki (Yedi, David fincher, 1995) yağmur sahnesi kadar etkileyiciydi örneğin. Ve fakat filmin bence en büyük kusuru İngilizce çekilmiş olması. Bunun sebeplerini hepimiz biliyoruz; ancak Almanya'da Almanlar arasında geçen bir hikayenin İngilizce filme çekilmesi benim hoşuma gitmiyor. Fever'a "fiivaa" demek, Polizei yazılı arabalar veya VW, Mercedes arabalar göstermek de olayı daha absürd yapıyor. Filmin bir yerinde Hannah Michael'dan, Almanca dersinde okuduğu bir şeyi sesli okumasını istiyor, Michael da başlıyor İngilizce okumaya. Bu sahnede koptum.
18 Nisan 2009
"Im Juli"yi (2000) yeniden izlemek
Bazen de böyle olabiliyor işte. İlk izlediğimde aşık olduğum Im Juli'yi (Temmuzda, Fatih Akın, 2000) tekrar izlediğimde aynı etki gerçekleşmedi. Bu sonucun ortaya çıkmasında filmi çok bölük pörçük izlememin de büyük etkisi var. Bazı bölümlerini izlemedim bile. Okulda nöbet esnasında izlenen filmlerden pek bir şey anlamıyorum zaten. Yine de bu filmi ilk defa izleyecek olanların çok hoş duygular tadacağına olan inancım geçmedi. Filmdeki Hamburg- İstanbul tabelasının saçmalığını ilk izlediğimde fark etmemiştim. O zamanlar blog yoktu, belki de o yüzdendir. Tekrar izlemek istediğim filmler listemde yokmuş Im Juli; ancak iyi oldu diyebilirim. Çok hoş bir yol hikayesi Im Juli..
13 Nisan 2009
"The Suspended Step of the Stork" (1991)
Dayanamıyorum yine Angelopoulos filmleri izliyorum. Bu arada sizden habersiz, Days of 36 (36 Günleri,Thedoros Angelopoulos, 1972) adlı bir filmini de izledim. Dandikti. The Suspended Step of the Stork (Leyleğin Havada Kalan Adımı, Thedoros Angelopoulos, 1991) ise nefes kesici bir film. Bir insanın her şeyi bırakıp gitmesi gibi oldukça ilginç bir temaya sahip. Şimdi burada gitmek-kalmak üzerine büyük laflar etmek isterdim de benim tercihim işin ameleliğini yapmak. Filmleri tanıtmak, yermek, teknik özelliklerinden dikkat çekenleri tanıtmak, ilginç resim ve videolar yüklemek...Mesela, üç beş ay önce Türkiye'de "Issız Adam'ı (Çağan Irmak, 2008) izleyip ilişkiler üzerine büyük büyük laflar etme mahalle baskısı" vardı. Ben bunu yapmak istemedim. Yapamayacağımdan değil. Altı üstü kurgusal bir eser olan bir filmle hayatın anlamanın çözülemeyeceğini düşündüğüm için kaçındım böyle bir şeyden. O yüzden bu filmle ilgili büyük laflar, hele de şiirsel büyük laflar etmek istemiyorum. Halkın deyimiyle manyak bir film.
07 Nisan 2009
Belki de sadece tesadüftür 4
Tesadüf olması bana pek olası gelmiyor. Quentin Tarantino'yu dahi ilan edenler olduğu gibi, hırsız ilan edenler de var. Filmlerinde eski olan birçok şeye gönderme bulursunuz. Kendisi "When people ask me if I went to film school I tell them, 'no, I went to films.'" demiştir. Yani "insanlar bana film okuluna gidip gitmediğimi sorduklarında, onlara 'hayır, ben filmlere gittim' derim". Bu gittiği, izlediği filmleri asla unutmaz ve onlara bir şekilde kendi filmlerinde yer verir. Kill Bill Vol:1'da (Quentin Tarantino, 2003) ilginç bir replik vardır. "My name is Buck, and I am here to f**k"...Bu replik, Tobe Hooper'ın (evet, Teksas Katliamı'nın yönetmeni) 1977 tarihli Eaten Alive adlı korku filmine ait. Demek ki filmi unutamamış olmalı ki gönderme yapmış. Tuhaf bir film olarak değerlendirilebilecek bir film olan Eaten Alive, bence öyle unutulamayacak bir film değil. Ama bir önceki yazımda değindiğim The Unborn (Doğmamış, David S. Goyer, 2009) adlı sirk gösterisinden kat kat üstün bir film...
06 Nisan 2009
"The Unborn" (2009)
Bir kolaj çalışması ile karşı karşıyasınız. Hollywoodun yaratıcılık konusunda ne kadar büyük bir kısırdöngü içerisinde olduğunu kanıtlayan bir film The Unborn (Doğmamış, David S. Goyer, 2009). Neler yok ki filmde? Olmazsa olmaz Ring (Halka, Hideo Nakata, 1998), babalar babası The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973), çok orijinal bir proje olmayan The Grudge (Garez, Takashi Shimizu), orjininal bir proje olan The Eye (Göz, Oxide Pang Chun, Danny Pang, 2002), bütün bunların bir parodisi olan Scream (Çığlık, Wes Craven, 1996)...Yuh diyorum artık! Bir korku filminde; merdiven parmaklıklarından bakan bir çocuk, bir video kaydı, kemikleri takır tukur hareket ederek yaklaşan bir yaratık, cinsellikten bahsedip ölen bir genç kız görmek istemiyorum artık. Bu filmin yapımcısı kim? Tabi ki Michael Bay. Bu adama taktığımı zannedebilirsiniz. Doğrudur taktım. Kazandığı para ona ömür boyu yeter, bıraksın artık bu işleri..
04 Nisan 2009
Bu hayat hiç değişmeyecek
Bazı filmlerle izlemeden gönül bağı kurarsınız. Rıza (Tayfun Pirselimoğlu, 2008) da benim için öyle bir filmdi. Uzun zamandır izlemeyi istediğim filmi dün izleyebildim. Yine bir kaybedenler klübü filmiyle karşı karşıyayız. Rıza, ipotek altında olan arıza çıkarmış kamyonu için 10 milyar arayan tam bir loser (kaybeden); Aysel ise berbat bir işte çalışan, yatalak bir kocaya sahip, hüzünlü Türkiye yüzlerinden biri. Şu oturdukları kaaveye bir bakar mısınız? Şu çayın dem oranına, tabağın klasikliğine, kültablasının kitschliğine...Çok gerçekçi bir film Rıza. Filmdeki gömlekler, diyaloglar, minibüsler, kanepeler, duvar boyaları, umumi tuvalet gişeleri, oyunculuklar, görüntü yönetimi ve rendeler inanılmaz geçekçi. Mekan kullanımı da çok başarılı bu filmde. Trainspotting (Danny Boyle, 1996) filminin bir yerinde tuvaletin üstünde "the worst toilet in Scotland" (İskoçya'daki en kötü tuvalet) yazar. Bu filmdeki otel için de "the worst hotel in Istanbul" diyebiliriz. Filmin kasvetli havasına nasıl da katkıda bulunuyor. Diğer mekan kullanımları da çok başarılı. Minibüs sahneleri, işyeri sahneleri, büfe sahneleri..Hepsi dikkat çekici düzeyde başarılı. Rızayı bir anti-kahraman olarak değerlendirebiliriz. Yüz kızartıcı bir suç işlemesine ve geçmişinin olumsuz kayıtlarla dolu olmasına rağmen, mücadelesini takdir ediyorsunuz. Sempatik bir karakter Rıza. Bunu ilginç buluyorum. İnsanın karmaşıklığını çok iyi anlatıyor film. Çölde vaha gibi geldi bu film.
01 Nisan 2009
"Güz Sancısı" (2009)
Aynı yönetmenin benzer temalı Salkım Hanımın Taneleri (Tomris Giritlioğlu, 1999) filmini beğenmiş biri olarak umutla gittim sinemaya. Ancak hayal kırıklığına uğradım. Ben de yanımdaki arkadaş da oldukça sıkıldık filmden. Dandirik desem anlarsınız herhalde. Film, aslında dönem filmi olmaya çalışırken ne tam olarak bir aşk filmi olmayı ne de tam olarak bir dram olmayı başarabiliyor. Diyaloglar etkileyici değil. Kostümler, saç traşları tam olarak dönemi yansıtmıyor. Merakla beklediğiniz 6-7 Eylül olayları sahnesi hemencecik bitiveriyor. Bu anlamda Michael Bay filmlerine benziyor. Bir iki etkileyici sahne için 80 dakika zırvalar Michael Bay. Bu filmde o sahneler de etkileyici değil. Bir de artık şu dublaj işinden vazgeçin be kardeşim! Dublajlı bir filme rast geldiğim zaman kokteylimi alıyorum ve uzaklaşıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
