Ingmar Bergman ile tanımlanamaz dostluğumuz devam ediyor. Kendisini dahi mi buluyorum yoksa evrenine girmekte zorlanıyor muyum emin olamıyorum. Evet Persona (1966) olağanüstü bir filmdi benim için ama Tystnaden (Sessizlik) ve izlediğim diğer bir kaç filmi benim için zorlayıcı filmler oldular. İzlediğim tüm filmlerinin teması ortaktı: iletişimsizlik, mutsuzluk, umutsuzluk, yerleşik değerlere saldırı vb. İsveç kültürü de bayağı bir yabancı olunca, onun filmlerini izlerken kolaylıkla olaydan kopabildim. Tystnaden de Sinema dergisinde dvd klasik bölümünde tanıtılmıştı ve yazı o kadar güzeldi ki hayatımın filmi olacağını düşünüyordum. Öyle olmadı. Ölüm üzerine bir film Tystnaden. Ölüm karşısında insanoğlunun ne kadar çaresiz ve ikiyüzlü olabileceğini sergilemeye çalışıyor. 60lı yılların siyah beyaz filmlerine özgü süper bir görselliği var filmin. Türkiye'de gösterime giren ilk Bergman filmiymiş aynı zamanda.
Aslında benim de kabahatim var. Pek fazla araştırma yapmadan gittim filme. Robin Hood'un (Ridley Scott, 2010) nasıl Robin Hood olduğunu anlatıyor film. Bir sürü gereksiz diyalog ve tarihin arka odaları. Kimin umrunda? Gladyatör tarzında bir filmi izlemek istemiştim ben. Umduğumu bulamadım. "Ve efsane böyle başladı" diye yazıyor jenerikte. Devam filmi çekilsin diye neredeyse seyirciye yalvaracak. IMDB'den kontrol ettiğimde Scott için böyle bir şey şu anda söz konusu değil. Üç sene önceki ortaklık yani American Gangster (Amerikan Gangsteri, 2007) nefesimi kesmişti; fakat eleştirilere katılıyorum: Russel Crowe Robin Hood rolü için epeyce yaşlı ve inandırıcılıktan uzak. Bu yan sanayi Braveheart'lardan artık gına geldi. Lider kişilik muhabere öncesi gaz konuşması yapar ve okçular yüzlerce ok gönderirler (fiuü fiuü) sonra da atlılar ve piyadeler Allah ne verdiyse. Böööoa!
Dünyanın En Yaratıcı Cinayeti | video.mynet.com
Madem embed olayını keşfettim, uzun zamandır bloğuma taşımayı planladığım bu videoyu da paylaşayım. Hangi filmdir bilmiyorum...En iyisi yorum yapmamak.
(Not: Redingot, esnaf blog yazarlığı işte böyle olur.)
Bayılırım böyle filmlere. Indie'ler yani. Sıradan insanların sıradan hikayeleri. IMDB'de bir Hollandalı yorum yapmış: bazen bir film karesi 1000 kelimeden daha etkilidir. Tatil Kitabı (Seyfi Teoman) ise 1000 karede bir kelime söylüyor. Çok doğru bir yorum. Silifke'li bir ailenin kendileri için trajik ama kimsenin ilgisini çok da çekmeyecek sıcacık hikayesi, Tatil Kitabı'nda anlatılan. Filmin merkezinde üçüncü sınıf öğrencisi Ali var, zaten filmin adı da kendisinin tatil kitabıyla ilgili yaşadığı hayal kırıklığına vurgu yapıyor. Çok sevimli, sahici bir hüznü var Ali'nin. Subay olmak istemeyen askeri lise öğrencisi abisi, kasaplık yapan yarı-entellektüel amcası, iletişim sorunu çeken ebeveynleri de hikayeye yön veren diğer kişiler. Çok sıradan ayrıntıları gösterme cesaretine de sahip film. Rıza'nın (Tayfun Pirselimoğlu, 2008) Rızasının filmlerde sık sık sürpriz yapmaya başlaması benim adıma sevindirici. Rıza demişken, amatör oyuncularla çalışmak riskli bir iştir. Rıza'da çok iyi sonuç vermişti; ancak Tatil Kitabı'nın tek aksayan yönü baba ve serseri çocuk rollerindeki amatör oyuncuların çok kötü oynamaları. Bu gibi handikapların filmi sabote etmesi beni çok üzüyor. Bu arada embed olayını çözmüş bulunmaktayım. Bundan sonra filmlerin fragmanlarını da yorumlarımın altında izleyebileceksiniz.
Mükemmel bir reklam filmi. Aldığım kaynak HBBA (Her Boku Bilen Adam). Rooney'in karavan hayatı The Wrestler'ın (Şampiyon, Darren Aronofsky, 2008) Randy'sini hatırlattı.
Lars von Trier'ın bu filmi çekmeden önce iki ay kadar tımarhanede kaldığını ve Cannes'te ekümenik jüri tarafından kadın düşmanlığı suçlamasıyla kınandığını öğrenince içimde izleme isteği depreşti. Lars von Trier'ın çok çok önemli bir yönetmen olduğunu düşünenlerden değilim. Ses getirmemiş bir film çekseydi izler miydim bilmiyorum. Çok sevdiğim bir oyuncu olan Willem Dafoe, Scorsese'nin The Last Temptation of Christ'ında (Günaha Son Çağrı, 1988) Hz. İsa'yı başarılı bir şekilde canlandırmıştı. Yıllar sonra adı Antichrist olan bir filmde oynuyor, acaba antichrist o mu başkası mı? Kadın düşmanlığı suçlamasını hak ettiğini düşünüyorum filmin. Pornografi ve şiddet barındıran içeriği sebebiyle Türkiye'de vizyona girmesi zor gibi görünüyor; ancak öyle abartıldığı gibi aşırı bir şiddet içerdiği falan yok. Antichrist'a varana kadar ne filmler var. Sürekli depresyonda olduğu için ikide bir oyuncularından özür dilemek zorunda kalan bir adamın filmi ilginç olabilir diye düşünmüştüm fakat çok ilgimi çekmedi.
Çünkü çok tanıdık. Sanat eserlerini eserin geldiği kültürden gelenler daha bir farklı algılarlar. Özellikle dil bu farklı algıda önemli bir rol oynar. Bir Kubu Zekirdemiz filmini sizin algıladığınız gibi bir Eskimo asla algılayamaz. İnsanoğluna ait evrensel kişilik özelliklerini, mesajları algılayabilir ama yüzde yüz filmin içine giremez. Diye düşünüyorum. Taste of Cherry (Kirazın Tadı, Abbas Kiarostami, 1997) uzun süre arşivimde bekledi durdu. Muhtemelen Sinema dergisi aracılığıyla izlenecekler listesine eklemişimdir. Bir kaç kere bazı sahnelerine baktığımda, Ankara Bala'ya benzeyen yerlerde sürekli bir arabanın dolaştığını gördüm ve o halleriyle film bana çekici gelmemişti. Dün 93 dakika gibi kısa bir süreye sahip olduğundan ve hadi bir de İran sinemasından bir film izleyeyim diye kafama estiği için izledim. Aslında köklü bir sinema geleneğinin olduğunu bilidiğim İran'ın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Abbas Kiarostami'nin bu filminin Bergman filmlerinden aşağı kalır yanı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yaşam ve ölümün, değer ve değersizliği üzerine çok çarpıcı bir gözlem yapıyor. Sonunda tercihini de çok anlamlı bir şekilde yapıyor. Umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyorsunuz film boyunca ve filmin sonunda birisi geliyor sizi buluyor. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim; çünkü dangoz köşe yazarı değilim. 1997 yılında Cannes'de Altın Palmiye (boş filme vermezler) aldığını belirtmeliyim. Bence mutlaka izlenmesi gereken bir film. İran'ın kozmopolit yapısı filmde de çok etkili bir şekilde kullanılmış. Bizim ülkemizdeki milliyetçileri kızdıracak bölümler de mevcut filmde; ancak bunlar dar ufuklu insanların dert edecekleri detaylar bana göre. Kültür, dil, mekanlar o kadar tanıdık ki hemen hemen iki üç sahnede bir günlük hayatınızda kullandığınız bir kelime duyuyorsunuz. İran gibi kapalı bir toplumda çekilen nitelikli eserlere bundan sonra hep var olacağım.
Kıskanmak'la ilgili araştırma yaparken, Demirkubuz'un kişisel sitesinde bu röportajı okudum ve ilgincime gitti. Paylaşmak istedim.
Neşe Düzel. Hayat, Yürekle Düzenin Çatışmasıdır. Yeni Yüzyıl. 1997.
Hayat, yürekle düzenin çatışmasıdır
1964 doğumlu Zeki Demirkubuz, “Sinemaya Zeki Ökten’in kapısını çalarak girdim. Kendimi hep onun asistanı olarak tarif ediyorum,” diyor. 1994’te çektiği ilk filmi C Blok ile ödüller alan Demirkubuz, ikinci filmi Masumiyet’le de bu yıl Altın Koza’yı aldı ve Antalya’da, en iyi 2. film başta olmak üzere, ödülleri topladı. 1980–84 arasında TİKKO davasından üç yıl hapis yatan Demirkubuz, liseyi dışarıdan bitirip İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.
Masumiyet filminin hikâyesi aklınızda var mıydı?
Vardı. Öyküsünü dört yılda yazmıştım. Senaryosunu ise karar verir vermez, üç ayda bitirdim.
Masumiyet filmindeki tipleri, yani başka bir erkeği seven kadına aşık olan ve bu uğurda bütün hayatını yakan bir erkeği, sevdiği erkek uğruna fahişe olan bir kadını, bütün bu insanları ya da bunlara benzerleri hiç tanıdınız mı?
Çok. Özellikle 12 Eylül’de siyasi yönüm gelişmeden önce ben bayağı o dünyadaydım. Yaşım küçüktü ama tombalacılarla, pezevenklerle beraberdim.
Filmdeki Uğur ve Bekir gerçek mi?
Filmdeki Yusuf (Güven Kıraç) aslında yüzde yetmiş benim. Uğur (Derya Alabora) ve Bekir (Haluk Bilginer) ise belli ölçülerde yaşadığım iki kahraman. Kısaca anlatayım. 12 Eylül’de yakalanmadan bir yıl önce bir triko atölyesinde ütücüydüm. Bir gün oraya Güngören’in overlokçu kızlarına hiç benzemeyen anarşist ruhlu bir kadın işçi geldi. Bu kadının bir dostu vardı. Adam kadını çok kıskandığı için bir arkadaşının atölyesine gözaltında olsun diye makastar olarak getirip koymuştu. Kadın bir gün bana “Ben seni götüreceğim,” dedi. Ben o sıralarda 16, 17 yaşındayım. O da otuzunda. Bana “Az sonra özel arabamız gelecek, bekle,” dedi. Biraz sonra bir Dodge kamyonet geldi. Şoför sakin bir adamdı. Kadın, “Bu benim aşığım. Salak, 15 senedir benim peşimde, ben herkese veriyorum ama bir tek buna vermiyorum. O zaman iyice kışkırtılıyor. Eskiden çok zengindi. Bütün parasını yedi. Ailesini terk etti. Beni bırakması için çok uğraştım ama bırakmıyor. Madem böyle mutlu oluyor, ben de izin veriyorum,” dedi. Filmde Bekir’in anlattığı hikâye bu işte. “Abla sen niye böylesin,” diye sordum ben.
Niye böyleymiş?
Hayatındaki tek insanın kardeşi olduğunu, ama askerdeyken öldürüldüğünü, artık hayatta başka hiçbir şeyin onun için önemli olmadığını söyledi. Bizim aramızdaki ilişki duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ama ben aranmaya başladım ve yakalandım. Metris cezaevinde iki buçuk yıl yattıktan sonra davam açıldı. İlk mahkemede tribünlerde annemi ararken bu kadını, Nihal’i gördüm. Çok kötü oldum. O ağlamaya başladı, ben de ağladım. Fakat koğuşlara dönerken beni nasıl bulduğu aklıma takıldı. Hemen gittim iddianameyi okudum. Meğer kardeşi benim yargılandığım örgütün eylemlerinden birinin sonucu öldürülmüş. Filmde Orhan’la Zagor’un aynı insan oluşunu işte böyle yaşadım ben. Türkiye buydu. İnanılmaz bir kurgu vardı ortada. Zaten bu kurguyu fark edince başka kurguları da fark ettim. Ve Türkiye’deki anlamıyla Marksizm’den uzaklaştım. Hayatın insan kalbiyle düzen arasındaki bir çatışma olduğunu gördüm. Dolayısıyla Muazzez Abacı’nın Hasan Heybetli’nin peşindeki serüvenine de daha farklı bakmaya başladım.
Siz filminizde hayatın kenarındakileri anlatıyorsunuz. Fahişeler, pezevenkler, yoksullar, sabıkalılar, Yeşilçam’ın yok ettiği insanlar… Kıyıda yaşayan insanlar bir tutku uğruna hayatlarını daha mı rahat harcıyorlar sizce?
Evet. Bizim mahallede bir çocuk vardı. Karşılıksız olarak bir kıza âşık oldu. Aşırı uyuşturucu kullanmaktan ve veremden öldü sonunda. Son sözü de “yaktı beni” oldu. Yaşanıyor bunlar. Ferdi Tayfur’un şarkısı gibi bu. Orhan Gencebay’ın, Müslüm Gürses’in müritleri veya alt popüler kültürle böyle bir bağ kurmuş olan insanlar potansiyel olarak hayatı yok saymaya, feda etmeye adaylar. Sadece tutku uğruna da değil, daha düzeysiz, fedai boyutunda da bu böyle. Ülkemizin politik tarihine baktığımızda da devletle bu insanların karşılıklı olarak birbirlerini beslediklerini görürsünüz. Yani yok etmenin, öldürmenin bir nedeni devletse, diğer nedeni de buna hazır olan insanlar.
Film, insanların hayatlarında zaman zaman içine kısılıp kaldıklarını, bir kapandan kurtulamadıklarını olağanüstü bir başarıyla ve duyarlılıkla anlatıyor. Siz böyle bir kuşatılmışlık duygusunu yaşıyor musunuz peki?
Evet. Samimi olarak söylüyorum. İnsan zaten ne yaşarsa, ne hissederse, neyi biliyorsa, neyin peşindeyse ve neyin kaygısını duyuyorsa onu anlatır. Kuşatılmışlık duygusunu hayatımın her döneminde giderek daha fazla yaşadım ben. Bugün de, üç yıl öncesine göre daha fazla kuşatıldığımı hissediyorum. Çünkü her sözün, her ilginin, her bilginin anlamı size biraz daha kuşatılmışlık olarak geri geliyor. Bugün Doğu’daki savaşı, kayıplar meselesini, evi yıkılmış bir insanın durumunu gördüğüm, buna ilgi duyduğum zaman bu bana biraz daha huzursuzluk, kuşatılmışlık, kıskaca alınmışlık olarak geri geliyor.
Filmin kahramanlarının dramlarını, hiç melodrama düşmeden çok insani ve inandırıcı bir biçimde anlatırken, bir yanda da hep fonda eski Türk filmleri ve onların inandırıcı olmayan diyalogları duyuluyor. Niye hayatın gerçeği ile Türk filmlerinin gerçek dışılığını çarpıştırdınız filmde?
Bunun birkaç nedeni var. Türk filmleri benim büyümemin bir parçası. Beş yaşından başlayarak bilmem kaç yaşına kadarki serüvenimde annem, babam kadar bir gerçek onlar.
Ama filminizde de Türk filmlerini fonda kullanış tarzınız sanki biraz bir öfkeyi de içinde barındırıyordu. Yeşilçam’a karşı biraz öfkeli misiniz?
22 yaşındaydım, o sokağa bir yönetmeni aramak için geldim ilk. Bir kere Yeşilçam hiç hayalimdeki gibi değildi. Arap Celal diye filmlerden tanıdığım bir yardımcı oyuncuya aradığım yönetmeni sordum. Bana küfretti, cevap vermedi. Zaman geçti Yeşilçam’da çalışmaya başladım. Tugay Toksöz’ün bir hastane köşesinde, Yadigâr Ejder’in Taksim Parkı’nda öldüğünü gördüm. Oradaki yoksulluğu, sömürüyü gördüm. Bana perdede gösterdiği dünyaya ait, hayallerime ait hiçbir şey göremedim. Meğer bir imajinasyonmuş. Bu kadar yok edicilik bana çok fazla geldi.
Hâlâ öyle mi?
Evet, yok edicilik devam ediyor. Ama bu karşılıklı bir şey. Buna sinema emekçileri de göz yumuyorlar. Sömürü, sömüren kadar sömürülenin de buna izin vermesiyle gerçekleşen bir eylem.
Türk sinemasının Türk insanının hayatında nasıl bir rolü var? Niye hepsi seyrediyorlar?
Kendi hayatlarında bulamadıkları ilişkileri gösteriyor. Bence bütün Türkiye, Yeşilçam filmlerindeki drama benzer bir dram yaşıyor. Yeşilçam nasıl gerçek hayatı görmüyorsa, halk da kendi gerçek hayatını, kendi gerçeğini görmüyor. Halk da imajinasyonu görmeyi seçiyor. Yeşilçam senaryoları seyircinin bu beklentisiyle hep uzlaşıyor. Bu uzlaşma telaşı bugün daha da düzeysizce sürüyor. Çünkü eskiden o filmleri yapan yapımcılar ve işletmeciler son derece ticari olduklarını biliyorlardı ve bunu başka türlü gösterme eğilimini taşımıyorlardı. Ama bugün Türk sineması kendisinin başka türlü algılanmasını istiyor. Daha sorgulayıcıymış gibi lanse ediliyor. Oysa bu birkaç yönetmen dışında doğru değil.
Filminize geri dönersek… Filmdeki oyuncular, en küçük rolde olandan başrolde olana kadar hepsi çok başarıyla oynuyorlar. Oyuncularınızı hangi ölçülere göre seçtiniz?
Türkiye’de oyuncu seçmek zor. Çünkü yetenekli oyuncu sayısı çok kısıtlı. Sinemayı bir yere atlamak için kullananlar var bunlar ortada.
Taşra otellerinin ıssızlığı ve yalnızlığı, o otellerin bekleme salonları da sanki filminizin oyuncularından biri. Böyle otelleri daha önceden biliyor muydunuz yoksa filmi kurarken mi bu otelleri keşfettiniz?
Taşra otellerinin bekleme salonlarındaki nedensizlik, ürkeklik, içe dönüklük, yalnızlık benim çok iyi bildiğim bir şey. Çünkü hapisten çıktıktan sonra bir yıla yakın Anadolu kasabalarında işportacılık yaptım ve mallarımla birlikte bu tür üçüncü sınıf otellerde kaldım.
Filmi çok az bir parayla çektiğiniz söyleniyor. Kaç paraya mal oldu bu film?
75 bin dolara çıktı. Üç yıl dizi çektim, minimal yaşayıp 50 bin dolar kazandım ve bunu sinemaya yatırdım.
Bir Amerikan filminin tanıtımının kaçta kaçıdır bu?
Amerikan filmini boş verin. Ağır Roman’ın reklâm bütçesi, yapımcısı söylüyor, 200 bin dolarmış.
Az paramız olduğu için iyi film çekemiyoruz görüşlerine katılıyor musunuz?
Genel anlamda katılmıyorum. Teknik araçların fonksiyonunu reddetmiyorum ama birinci sorun hiçbir zaman para olmadı. Bence birinci sorun samimi olarak söyleyecek bir sözünün olmasıdır. Ancak böyle bir sözü olanlar doğru düzgün filmler çekerler. Doğru düzgün romanlar, şiirler yazar. Benim söyleyecek sözüm var ve sinema yapıyorum. Ama birçokları neden yaptıklarını değil, neden yapamadıklarını anlatıyorlar. Para yok, devlet yardım etmiyor diyorlar.
Peki Türk sineması, dünyanın da kabul edeceği kendine özgü bir anlatım dili bulabilir mi sizce?
Ben böyle bir arayışın olduğundan şüpheliyim. Zaten Türk sineması diye bir olgu benim için yok. Hayatımızda Türk sineması diye bir şey var tamam ama bunun ne anlama geldiğini kimse açıklamıyor. Türk sineması dediğim zaman gözümün önüne bir şey gelmiyor. Yapım, anlatım, dil ve estetik geleneği olmayan bir şey var ortada. Oysa bir ülke sinemasından söz ettiğimiz zaman bütün bunların olması gerekiyor. Türkiye’de sinema yapanlar var sadece benim için.
Tekrar Masumiyet filmine dönersem, filmdeki karakterlerin hayat hikâyeleri çok çarpıcı. Hatta neredeyse fantastik hikâyeler. Ama bunları çok inandırıcı bir biçimde anlatmışsınız. Bunu nasıl becerdiniz?
Bu insanlar gerçek. Filmin gerçekliği de oradan geliyor. Bir şeye siz inanıyorsanız, anlatacağınız şey ne kadar bilinmeyen ve ne kadar ekstrem olursa olsun inandırırsınız. İnanıyorsanız, inandırırsınız. Bekir’in hikâyede Uğur’un gençliği olarak pırlanta diye anlattığı bir kız var. Ben Tozkoparan’da işportacılık yaparken bu kızı tanıdım. Alkolik bir zabıtanın kızıydı bu. 17 yaşındaydı. İnanın her cumartesi semt pazarına inerdi. Bir ritüel gibiydi bu onun için. Saat üç civarında ki, pazarın en yoğun olduğu zamandı, bu kız pazara girerdi, nasıl bir ifade ve yüzse, önüne bakarak ama herkese bakarak şöyle bir yürürdü, pazarda on beş dakika hayat dururdu. Bütün satıcılar bu kıza bakardı. Aylarca bu kız benim hayallerimde yaşadı.
Peki, filminizde bir de pezevenk ve fahişe var. Filminizde sevdiği kadını satan erkek zorlanıyor ama kendini satan kadın sanki pek zorlanmıyor. Kendini satmak başkasını satmaktan daha mı kolay sizce?
Değil. Gerçi bu Uğur’la Bekir’in kişilikleri arasındaki farkla ilgili bir şey ama tabii bir de erkekle kadına yüklenen anlam farkının ortaya çıktığı bir durum bu. Bu ülkede kadının fahişelik yapması kabul edilmiş bir olgudur. Ama erkeğin kadını satması pek normal değildir. Toplum erkeği kınar. Fahişelik pezevenklikten daha normaldir. Çünkü fahişeliği kadın, pezevenkliği erkek yapar.
Ayrıca filminizde erkekler acı çekiyorlar hep. Kadınlar ise durumlarını kabullenmiş görünüyorlar. Kadınlar acı çekmiyorlar mı sizce?
Elbette çekiyorlar. Aşk meselelerinde de kadın erkekten daha güçlü ve tutarlı. Kadın acısına boyun eğiyor ve bu boyun eğişi bir karşı duruş şeklinde de yaşıyor. Acısını çok fazla etrafına bulaştırmıyor. Erkek ise bulaştırıyor, acılarını daha göstererek yaşıyor.
Siz henüz iki film çektiniz. Yeni bir isim olarak ortaya çıktınız. Türk sineması size nasıl davranıyor?
Bir kısım yaptıklarımı gerçekten takdir ediyor. Ama bir kısım var ki, şu anda ciddi bir şekilde söz sahibi olanlar bunlar, meseleyi sanki bir iktidar çatışması içinde ele alıyorlar. Zamanında yanında çalışıp ofis boyluğunu yaptığım, emeğim geçmiş bazı yönetmenler bugün beni görünce selam bile vermiyorlar. Oysa ben onların alanlarına da, kaynaklarına da karışmıyorum. Alıştığım, bedelini çokça ödediğim bir dünya benim bu.
Filminizin oyuncusu Güven Kıraç, Tanju Gürsu’yu dublajlı oynamakla suçladı. Bir oyuncunun dublajlı oynaması onun oyunculuğunu eksiltir mi?
Hayır. Eğer cesaretleri varsa bunu Tanju Gürsu’nun bir sorunu olarak tartışmasınlar. Bunu Türk sinemasının bir sorunu olarak tartışsınlar. Bu insanlara bu oyunculuk yöntemini dayatanlar yönetmenlerdir, prodüktörlerdir. Eğer cesaretleri varsa sorunu buradan deşsinler. Ama eğer sorun Tanju Gürsu’nun aldığı ödülse, o zaman da çıksınlar açık açık düşüncelerini söylesinler.
Bundan sonraki film projeniz ne?
Gene feragat ve arınma temasıyla ilgili bir yolculuk öyküsü olacak. Şubat, Mart ayında çekeceğim.
Zeki Demirkubuz'a eğilmeye karar verdiğimde, her gün bir Demirkubuz filmi izliyordum. İçeriden sadece filmlerin seslerini duyan annem "manyak bu la, her gün aynı filmi izliyo" demişti kardeşime. Auteur olmakla ilgili yazımda bundan bahsetmiştim. 23 Aralık 2008'de de şöyle bir yazı yazmıştım. Bir buçuk sene sonra bugün nihayet Kıskanmak'ı izleyebildim. İtiraf etmek gerekirse filmi izlerken acaba laflarımı yutuyor muyum yoksa yutmuyorum diye gidip geldim. Hala karar veremedim. Evet bu, kesinlikle iyi bir film ama bir Demirkubuz filmi mi değil mi karar veremiyorum. Hiç yapmadığı şeyleri yaptı Zeki Demirkubuz Kıskanmak'ta. 1- İlk defa bir dönem filmi çekti. Çok da ayrıntılı düşünmeyerek, Türkiye'de çekilmiş başarılı bir dönem filmi hatırlamıyorum ben. Belki biraz Salkım Hanımın Taneleri. İstanbul Kanatlarımın Altında'da kocaman tuvaller boyanarak eski İstanbul havası verilmeye çalışıldığını düşünürsek, bu durumu kolaylıkla teşhis edebiliriz. Zeki Demirkubuz'un da en önemli özelliği günümüz dünyasında geken, gerçekçi, sert filmler çekmek. Hala bir dönem filminin bir Demirkubuz filmi olamayacağını düşünüyorum. Çünkü bir dönem filmi Zeki Demirkubuz'un karşı olduğu "sinema hilelerine" çok başvurur. Etkileyici olmak için -mış gibi yapmak zorundadır, bu da Demirkubuz'un sinema anlayışına ters düşer.
2- İlk defa müzik kullandı. Müziği de sinema hilelerinden biri olarak görür ve bugüne kadar hiç kullanmamıştır. Burada kasttettiğim müzik kullanımı sahne içerisinde bir dekor gibi kullanılan müzik değil; bir duyguyu ifade etmek, seyirciyi alıp başka diyarlara sürüklemek için arka fonda çalan müzik kullanımı.
3- Sevişme sahnesi. Sanırım Yazgı'da ima yoluyla bir şeyler vardı. C Blok'u da kendi deyimiyle yol haritasını aradığı bir film olarak kabul edersek, ilk defa sevişme sahnesi kullandı Zeki Demirkubuz.
4- Kıyıda köşede kalmış insanları değil, şehrin ileri gelenlerini işledi. Burjuva ahlakını masaya yatırdı.
5- Görsellik numaralarına başvurdu.
6- İlk defa afişte photoshop uygulamasına yer verdi. Görüldüğü gibi Demirkubuz için bir çok ilki barındırıyor Kıskanmak. Amacım onu yargılamak, niye böyle yaptın demek değil. Herkes ve herşey gibi Demirkubuz da değişiyordur muhakkak. Teknik unsurlar göz önünde bulunduruluduğunda bir Demirkubuz filmi olmadığını düşündüğüm Kıskanmak, hissiyatta katıksız bir Demirkubuz filmi. Bundan sonra sinema yazılarında sıkça okuyacağımız üzere Kıskanmak'ın Senihası tam bir Demirkubuz karakteri. Kuşatılmışlıkla yaşıyor. Demirkubuz filmlerinde olduğu gibi kötülüğü temsil ediyor, ama infaz edilmiyor.
Mitolojide kişinin kendini keşfetmesi, bir şeylere karşı farkındalık yaşaması anlamına gelen Pandora'nın Kutusu hikayesi Yeşim Ustaoğlu'na ilham kaynağı olmuş ve bu iyi film ortaya çıkmış. Daha önce Yeşim Ustaoğlu filmi izlememiştim. Pandora'nın Kutusu'nun ilk sahnelerini geçenlerde TRT 2'de (şimdilerde TRT HABER oldu) gördüm ve bu filmi izlemeliyim dedim. Televizyonda filmi izleme özürlü olduğumu, filmleri bilgisayarda izlediğimi söylemek istiyorum bu arada. Farklı bir film olduğu o izlediğim ilk sekanslardan belliydi. Bir kendini keşfetme, gerçeklerle yüzleşme, arınma filmi olarak görülebilir Pandora'nın Kutusu. Bunu insanı rahatsız ederek (midesine sıkı bir yumruk vuraraka değil yani) yapmıyor, aksine güzellikleri, hoşlukları göstererek yapıyor. Aslan payı Karadenizli bir köy kadının oldukça başarılı bir şekilde canlandıran Fransız oyuncu Tsilla Chelton'nın. 90 yaşında hiç bilmediği bir ülkede ve hiç bilmediği bir dilde bu performans oldukça etkileyici diye düşünüyorum. Alzeimer hastası olan bu kadın ve çocuklarının-ve torunlarının- yaşadıkları düşündürücü olduğu kadar etkileyici de. Herkes kendini buluyor ve insanoğlunun aslında ne kadar acımasız ve ikiyüzlü olduğu yüzümüze farkettirilmeden tokat olarak iliştiriliyor.
Bu arada son zamanlarda ne kadar çok iyi Türk film izledim böyle..
Bir önceki yazımda bahsettiğim, bazı karakterlerin düzgün Türkçe konuşması filme zarar veriyor dediğim film Bal (Semih Kaplanoğlu). Aynı handikap Sonbahar'da (Özcan Alper, 2008) da vardı. Doğu Karadeniz dağ köyünde doğup büyüyen biri nasıl İstanbul Türkçesi konuşur? Benim gibi bu tür şeylere önem veren insanlar var; fakat sayımızın fazla oluğunu düşünmüyorum. O yüzden de yönetmenler bu tür detayları atlayabiliyorlar. Bu ince ayrıntı filmin kusursuz olmasını engelliyor, çok iyi bir film olmasını değil. Bu blog, izlediğim en iyi üçlemeler arasına rahatlıkla koyabileceğim Yusuf Üçlemesinin son iki ayağına denk geldi. Her biri sanat filmi diye burun kıvrılan bu üçleme, evet gerçek bir sanat eseriydi. Zaten Bal, hepinizin bildiği gibi, Berlin'den Altın Ayı'yla döndü. Bu tür ödülleri kolay kolay vermezler, bunun da farkında olmamız lazım. IMDB ortalaması 7,07 olan 18 adet filmin arasından birinci seçildi. Üçlemenin her biri ayrı ayrı da izlenilir; fakat bütünlük açısından tarih sırasına göre izlenilirse daha fazla keyif alınır. Üçlemenin ortak teması iletişimsizlik, hayatın anlamsızlığı, küçük ayrıntılarda gizli olan derinlikler diye sıralanabilir. Ben artık bu tür filmlere burundan nefes alma filmleri diyorum. Filmin afişini beğenmedim.
Hayat Var'la ilgili yazı yazarken "bütün filmlerine yedi verdiğim Reha Erdem'den nihayet sekizlik bir film" demiştim. Sekizlik filmleri devam ediyor Reha Erdem'in. Oldukça tuhaf bir film. Filmlerinde her daim mevcut olan o mistisizm bu sefer filmde başrolde. Bir adet biri gelir ve bir yeri değiştirir filmi. Anadolu taşrasının iki yüzlü samimiyeti bu filmde de belirgin bir şekilde kendini hissettiriyor. Xenophobia (yabancı düşmanlığı veya korkusu) Kars'ta kendisine vücut buluyor. Anlayamadığını hemen mitleştirip işin içinden sıyrılıvermek istiyor Anadolu insanı. Çıkarı çatıştığındaysa hemencecik mitini yıkıveriyor. Kosmos adındaki tuhaf kişiliğinin rutin yolculuğundan bir kesit Kosmos. Türk sinemasındaki mistik film ihtiyacını bu toprakların motiflerini başarılı bir şekilde kullanarak dolduruyor bana göre. Bazı karakterlerin çok düzgün Türkçe konuşması bana göre filmin tek handikapı. Bir sonraki yazımın konusu olan filmin de benzer bir handikapı var.
Doğma büyüme Ankara'lı olduğum için Ankara'da geçen filmleri severim. Çok az vardır bunlardan. En iyilerinde Zeki adında olanların imzası vardır: Ökten'den Düttürü Dünya (1988) ve Sürü (1979), Demirkubuz'dan Masumiyet (1997). Bu filmden önce Siyah Beyaz barın varlığından haberim yoktu. En yakın zamanda sosyolojik bir kısa ziyaret gerçekleştirmeyi düşünüyorum; kısa çünkü fiyatlar abartılıymış. Bir dostluk filmi, bir kaybedenler klübü filmi, bir Türk indie'si. 70ini geçmiş artık yavaş yavaş ulusalcı olmaya başlamış bir kömünist eskisi, sağlık ve saplantı sorunları olan 50lilerinde bir avukat, başarılı ama terk edilmiş bir doktor, kişilik sahibi barın sahibi ve cinsel özgürlükçü orta yaşlı kadın... Ortak özellikleri orta-üst sınıfa mensup olmaları ve kaybeden olmaları. Her akşam bu barda bir araya gelme rutinini icra ediyorlar ve iyi arkadaşlar. Bazıları bayağı iyi arkadaş. Beş adet çok iyi oyuncu (Kurtiz, İşler, Birsel, Can, Alabora) ve çok güzel bir kadın olan Şevval Sam. Maça 1-0 galip başlıyor Siyah Beyaz. Ahmet Boyacıoğlu'nun bu ilk filmini sevdim. Dingin, düşündüren bir yapıya sahip Siyah Beyaz. O yüzden filme araştırmadan geldiği belli olan iki üç lavuk, film bittiğinde "şikayet dilekçesi yazacam, ombir milyon bu filme verilirmi lan" diye yorum yaptılar. Aynı adamlar eminim delpiero_58 veya zlatan_88 rumuzlarıyla youtube'da ırkçı, küfürlü yorumlar yazıyorlardır. Ne olacak bu Türkiye'nin hali?
29 Ocak'ta bundan sonra Jim Jarmusch'cuyum diye yazmıştım. Bütün kurgusal filmlerini izledim. Bir tanesi hariç hepsine bayıldım. Bir tek Coffee and Cigarettes'leri izlemedim; çünkü o filmin bir çok kısa versiyonu bir de uzun versiyonu var. Bu filmleri bulmak için uzun bir mesai harcamalıyım. Bir de son filmini izlemedim. Onun da canlılığı halen devam ettiği için, Jim Jarmusch'un bütün filmlerini izledim diyebiliyorum kendime. Bu filmleri ilerleyen günlerde antoloji şeklinde sizlere tanıtacağım. Gelelim Jim Jarmusch'a. Kendisi o kadar bağımsız bir yönetmen olduğunu iddia ediyor ki filmlerin üzerine yapıştırılan "bağımsız" kelimesinden bile rahatsız; çünkü bu etiketin bir pazarlama hilesi olduğunu düşünüyor, fakat bazıları da onun Japonlara satılmış olduğunu ve dolayısıyla bağımsız olmadığını söylüyorlar. Geç keşfettiğim bu bağımsız yönetmenin sinemasının özelliklerine bakalım: *Filmleri diyalog filmi sınıfına giriyor. *Karakterler boşvermiş gibi görünen ama derinliği olan karakterler. *Yolculuk teması her filminde var. *Hiçbir filminde bir tek dille yetinmiyor. *Müzik kullanımı filmlerinde çok başarılı. *Hayatın anlamsızılığı en büyük derdi. *Bazı filmlerini siyah-beyaz çekiyor ve bence hiç de iyi etmiyor. *Parayı genelde Japonlardan buluyor. *Yıldız oyuncuları bile anlamsız hayatın bir parçası gibi gösterebilmeyi başarıyor. *Umursamaz, güvenilmez, çok kolay satışfekşın yapabilecek karakterler filmlerinde bolca bulunuyor. *Filmlerinin dublajına izin vermiyor. *Görsellik hilelerinden uzak duruyor. *Kara mizahı çok iyi kullanıyor. Çok çok iyi bir sineması var Jarmusch'un. Yukarıda anlatmaya çalıştığım özellikler size hitap ediyorsa Jarmusch'dan iyisini bulabileceğinizi sanıyorum.
Sevdiğim bir futbol bloğu olan klasikfutbol.blogspot.com sayesinde haberim oldu Johan Cruiff - En Un Momento Dado (Ramon Gieling) filminden. Futbol severler iyi bilir: Real Madrid ve Barcelona rekabeti futbol dünyasının en önemli rekabetidir. Siyasi, toplumsal bir altyapısı vardır bu rekabetin. Barcelona'nın stadyumunda mes que un club (bir klüpten de öte) yazar kocaman. Yani bu klüp Katalan halkı için bir kimlik ifade eder. Johan Cruiff tüm zamanların en iyi futbolcularından biri kabul edilir ve Barcelona klübüne çok şey katmıştır. Futbolcuyken dört yılda bir şampiyonluk, teknik adamlığı esnasında da sekiz yılda dört şampiyonluk (üç tanesi son hafta son maçla, tesadüfi) kazandırmıştır. Bu istatistiklerden öte kalıcı bir futbol felsefesi kazandırmıştır Barcelona'ya ki bunun örneğini futbolseverler geçen haftasonu izlediler. Bu belgesel film onun Katalan halkı için ne ifade ettiği üzerine yoğunlaşan bir belgesel. Maradonabelgeselini izlerken hissetiklerime benzer şeyler hissettim bu filmi izlerken.Bu insanlar o kadar özel insanlar ki kendileriyle ilgili her şeyi izlettiriyorlar. Üstüne üstlük bir de arşiv görüntüleri varsa, bayağı seyirlik oluyor bu tür belgeseller. Bu film de Cruiff çok az konuşuyor, onun yerine halktan insanlar onunla ilgili anı ve düşüncelerini paylaşıyorlar. Bir Cruiff belgeselinde Beckenbauer, Neeskens, Guardiola, Romario, Stoichkov, Bakero, Hiero, Keoman falan konuşsaydı bence daha etkili olabilirdi. Ama dedim ya film Cruiff'un Katalan halkı için ne ifade ettiği üzerine.
Vavien (Yağmur Taylan, Durul Taylan) bana hep Blood Simple'ı (Joel Coen, Kansız, 1984) çağrıştırıyordu. Filmin türüyle ilgili hep "kara-mizah" diye söz edildiği ve Blood Simple'ın en iyi kara-mizahlardan biri olduğu için. Vavien'in yönetmenlerinin kardeş oluşu da bir benzerlik konusuydu. Gerçi Blood Simple'ın jeneriğinde Joel Coen yazar ama filmleri kardeşi Ethan Coen'le beraber yönettikleri bilinir. Sanırım ilke defa The Ladykillers'da (Kadın Avcıları, 2004) ikisinin adı yönetmen olarak geçti. Bu konuyu fotoğraflı motoğraflı bir yazı konusu yapabilirim. Taylan biraderler de sinema dünyamızda böyle tanınıyorlar. Ayrıca filmde Coenlerin favori konusu, suçu yüzüne gözüne bulaştırmış (botching a crime) aptal karakter de mevcuttu. İşte bu yüzden film bana hep Blood Simple'ı hatırlatırdı. İzlemeden önce çok iyi bir film olduğundan emin olduğum bir filmdi Vavien. Beni yanıltmadı da. Türklerin aksiyon ve korku çekemeyeceklerini; ancak iyi komedi ve dram çekebileceklerini söylemiştim. Tek başına komedide yine sorunlar var demiştim. Vavien de bildiğiniz üzere bir kara-komedi. Benim en sevdiğim türlerden biri. Üstüne bir de gerilim sosu ve taşra hayatı eklenince tadından yenmez oldu açıkçası. Başta Engin Günaydın olmak üzere bütün oyuncular olağanüstü iyi performans sergiliyorlar. O montofol oğlan rolü ne kadar başarılı öyle. İç Anadolu aksanı ne kadar da sırıtmıyor. Sadece bu bölgeye özgü melodisiyle "kardaş" kelimesi çok başarılı kullnılmış. İşlevsel küfürler ne kadar da yerinde. Kısacası çok emek verildiği her karesinden belli olan, pırıl pırıl bir film Vavien. Taylan biraderlerin ve Engin Günaydın'ın sinemamızda her daim var olmalarını diliyorum.
Show Tv'iyle ilgili bir şeyler yazmıştım. Fahriye Abla (Yavuz Turgul) da showda izleyip beni derinden etkileyen Türk filmlerinden biriydi. Nereden icap ettiyse bir daha izlemek istedim. Youtube'da film mevcut, meraklısı varsa oradan izleyebilir. Yavuz Turgul'un ilk filmi olmasının yanında Şener Şen'siz de tek filmidir Fahriye Abla. 80li yılların mahalle kültürüne dair arabesk, devrimci bir güzellemedir. Gidiş gelişleri eksik olmayan tipik bir mahalle aşkı ve 12 Eylül etkileri...(özür dilerim şiirsel laf ettim). Vasat olanları bile bayağı sürükleyici olan bu filmler, teknik olarak ne kadar da güdük kalıyorlar! Sanki müzelik nadide bir eşya gibiler. Anlaşılmaz filmler bunlar. Wim Wenders'ın olağanüstü filmi Paris, Texas ile aynı sene çekildiğine inanmak gerçekten güç. Yazıdan anlaşıldığı üzere bu filmlerle ilgili kafam çok karışık. Paris, Texas beni koltuğa çivilemişti, ama bu filmleri de kollektif hafızadan silip atmak imkansız gibi.
90lı yıllarda Galatasaray Afrikalı bir futbolcu transfer etmişti. Geldiği günün ertesi günü bir spor gazetesi "Cim Bom'un Afrikalısı geldi ve süper çıktı" yazmıştı. Nedense çok komiğime gider bu başlık. O başlığa benzer bir cümle de ben kurayım: Fransız Hitchcock'u olarak adlandırılan Henri-Georges Clousot'dan ilk filmi izledim ve süper çıktı. Benim Mr. H hayralığım malumdur. O yüzden döneminde Fransız Hitchcock'u olarak anılan ve ona rakip olarak gösterilen bu kişinin filmlerine kayıtsız kalamazdım. En iyi filmi de Les diaboliques (Şeytan Ruhlu İnsanlar) kabul ediliyor. Filmin Türkçe adı sanki adi bir b filmiymiş gibi algılanıyor, fakat öyle değil. İlginç bir hikayesi var filmin. Henri-Georges Clousot, Alfred Hitchcock'tan yalnızca bir kaç saat önce kitabın yazarlarıyla görüştüğü için film haklarını satın alıyor. Bunun üzerine Hitchcock yazarlara (iki kişiler) bir kitap sipariş ediyor ve o sipariş sonucunda Vertigo (Ölüm Korkusu, 1958) ortaya çıkıyor. Filmi izlemeden önce internette araştırma yaptım. İlk defa tanık olduğum bir şekilde filmin sonunda yönetmen seyirciye "burada gördüklerinizi lütfen kimseye anlatmayın" diye not düşmesine rağmen, Ekşi Sözlük'te dangozun biri uyarı yapmadan çok önemli bir spoiler (filmin sağlıklı bir şekilde izlenmesine engel olan bilgi) verdiği için filmden maksimum tadı alamadım. Yine de son yıllarda izlediğim en iyi gerilim filmlerinden biriydi diyebilirim. Özellikle sonlara doğru filmde gerilim tavan yapıyor. Filmi Hitchcock çekseydi acaba daha çok sever miydim? İngiltere'de değil de Amerika'da çekseydi sanırım daha çok severdim. Fransızca filmlerle pek aram yok.
Bu aralar gündemi meşgul etmesi dolayısıyla, Ermeni sorunuyla ilgili çekilmiş en çok ses getiren filmi izlemek istedim. Bu konuda çok iyi araştırma yapmadığım için bir fikrim de yok. Filmi izledikten sonra şunu anladım ki Türkiye Ermeni soykırımı olmadığı konusunda kimseyi ikna edemez. Filmi izlerken bunu açıkça seziyorsunuz. Çok fazla sinematografik bir değeri olmayan Ararat (Atom Egoyan) tam bir propoganda filmi. Enterans sekanslar da barındırmıyor değil. Yönetmen ne yaparım da dünyanın ilgisini Ermeni soykırımına çekerim diye düşünmüş. Bunu yaparken anlatacak bir hikayesi olması zorunluluğunun da farkında. Çok başarılı olduğunu düşünmüyorum, vasat bir film Ararat.
Adında iki nokta üst üste olan filmleri sevmediğimi yazalı bir iki gün olmuşken, laflarımı yutmak gibi olacak ama ben Precious: Based on the Novel Push by Sapphire'ı (Acı Bir Hayat, Lee Daniels) çok sevdim. Aslında tam olarak yuttum sayılmaz; çünkü filmi herkes Precious diye anıyor. Bağımsız filmlerin en önemli festivali olan Sundance'da jüri özel ödülü alıp da oskara aday olan ilk film Precious. Bunda ünlü Amerikalı sunucu Opray Winfrey'in payı çok büyük. Onun programında andığı bir kitap için bir milyon satış garanti gibi bir şey. Doğal olarak yapımcısı olduğu bu filmi de programında tanıttı ve film buralara geldi. Filmin Türkçe adına bakar mısınız? Acı Bir Hayat... Precious; 16 yaşında, obez, babasından olan ikinci çocuğuna hamile (birincisi hayatta ve zihinsel özürlü), kendisi de zihinsel olarak geri, annesinden inanılmaz bir psikolojik yer yer de fiziksel şiddet gören, okuldan atılmış, okuma yazma bilmeyen, AIDSli, Harlem'li bir genç kız. Gerçekten çok acı bir hayat. Precious'a hiçbir güzel şey vaadetmeyen bir sistem ve bunun perdede yansıması. Dayanılmaz bir hüznü var filmin, Precious'un tuhaf ve komik hayalleri de olmasa zor izlenirdi herhalde. İzlemeden önce bu kadar etkileyici bir film olduğunu tahmin ediyordum. Bu arada oyunculuklar da olağanüstü diyebiliriz.
Dün kendimi bitkin hissettiğim için beni yormayacak bir film izlemek istedim. Bu gibi durumlarda Romance diye adlandırdığımız romantik komediler imdada yetişir. Bu filmde çok sevdiğim iki büyük oyuncu olması da diğer bir tercih sebebiydi. Gerçekten de De Niro en rahat ettiği oyuncunun Meryl Streep olduğunu söylemişti. İkilinin oynadığı başyapıt The Deer Hunter'dır (Avcı, Michael Cimino, 1978). Bu film bir başyapıt değil, çiftler paket taşırken tanışıyor ama yine de sürükleyici tanımını sonuna kadar hakediyor. Falling in Love'ı Ulu Grosbard yönetti ve Türkçe adı Geç Gelen Aşk. Aslında filmin İngilizce adı aşkın geç gelmesine değil gelmesine vurgu yapıyor. Türkiye'deki dağıtımcılarsa ülkedeki iki yüzlü muhafazakarlığı hesaba katarak böyle bir isim vermişler bence. Yine Meryl Streep'in oynadığı iyi bir film olan The Bridges of Madison County (Yasak Aşk, Clint Eastwood, 1995) gibi evlilik dışı bir ilişkiyi aklamaya çalışıyor. Görünürde evlilikleri sorunsuz gibi olan ama tatminsizlik problemi olan bir kadınla bir erkeğin kar topu olması hikayesi Falling in Love. Bir darbeci kendini meşru kılmak için nasıl altyapıyı hazırlarsa Falling in Love da bu iki kahramanı haklı çıkarmak için her türlü hileye başvuruyor. Antipatik iki çocuk, dallama bir koca, hasta bir baba, lavuk arkadaşlar gibi. Ama onlarda bunalmıştı ki...(-de eki bilerek bitişik yazılmıştır, cümle bilerek -ki ekiyle bitirilmiştir).
Şimdi ben bu filmi 2010lar diye mi etiketleyeceğim? Nihayet ben de yönetmen olan biriyle e-posta yoluyla da olsa iletişime geçtim diyebileceğim. Ada: Zombilerin Düğünü'nün yönetmenlerinden Murat Emir Eren'le (diğeri Talip Ertürk) bir dönem birkaç kez mailleşmiştik. Kendisi Sinema dergisinde eleştirmendir. Çok da çalışkan, çok yönlü bir eleştirmendir. Ben kendisini biraz fazla Türk sineması hayranı buluyorum. Yaşayan en büyük on yönetmen listesi hazırlanırken kendisinin Metin Erksan'ı listeye koyacağından adım gibi emindim ve de yapmıştı. Bunun üzerine kendisine bir e-posta göndermiştim, o da bir şeyler yazmıştı. [Rec] ile ilgili yazımda el kamerasıyla çekilen filmlerle sorunum olduğunu yazmıştım. Türk korku filmleriyle de sorunlarım var, adında iki nokta üst üste olan filmlerle de sorunlarım var. 1- Türklerin iyi dram ve komedi yaptıklarını düşünüyorum. Sadece komediyi de iyi yapamıyorlar ama dramı ve dram içinde komediyi iyi yapabiliyorlar zaman zaman; ancak korku ve aksiyon için biraz daha beklemek gerekiyor herhalde. 2- Başlığında iki nokta üst üste olan filmlerse genelde kötü devam filmleri veya bazen de yapımcılarla yönetmenler arasında ikiliğe sebep olan filmler oluyorlar. Bu yüzden bu filmlere baştan ısınamıyorum. Film adlarının benim için önemli olduğunu yazmıştım. Bu yüzden filme temkinli yaklaştım. Zaten sırf Murat Emir Eren yüzünden izledim filmi. Peki o kadar çok iyi film izlemiş biri, sinemayı avucunun içi gibi bilen biri nasıl oluyor da bu kadar sıradan bir film yapabiliyor. Gerçekten efsanevi bir yönetmen olabilmeyi düşündü mü acaba? Godard gibi eleştirmenlikten gelip de çığır açan biri olmayı düşledi mi? Bence aklına geldi, ama şu anda Türkiye'deki prodüksiyon şartlarının da etkisiyle bunun olmayacağını anladı. Bir de zombiler ağır çekim gibi yürümezler mi? Bunlar resmen koşuyorlar.
Bu yazıyı Ankara Selanik caddesindeki bir internet kafeden yazıyorum. Google'dan "marlonbarando" diye arama yapınca, benim siteye buradan 12 ziyaret yapıldığını gördüm. Karşılaştırma yapmak için bir örnek vermek gerekirse, en çok okunan blog olan "acetoblog" için altı kez tıklanmış. Tesadüfün böylesi..Benim günde aldığım tık sayısı 20-30 falanken, burada 12 tık görmek sempatiğime gitti ne bileyim. Wristcutters: A Love Story (Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi, Goran Dukic) Migros'ta rafta gördüğümden beri, afişi ve adıyla hafızamdaki izlenecekler listesinde kendisine yer bulmuştu. Indie (bağımsız) olması da cabasıydı. Bu arada Indie diye bir etiket yaratma ihtiyacı içerisindeyim, zira bu filmler artarak daha ilgincime gitmeye başlıyorlar. Ama her indie sizde arınma, mutlu olma, tebessüm etme gibi etkilere sebep olmuyor. Çok beğenilen bir film olmasını gerçekten afiş çalışması ve filmin adının ilginç olmasına bağlıyorum. Fantastik bir konuyu işlemesi dikkatimi fazlasıyla dağıttı diyebilirim. Fantastik film düşmanı mıyım? Elbette hayır, hatta dostu bile sayılabilirim; ancak bu afiş çalışması ve bu ilginç film adı bende farklı bir "olumlu önyargı" oluşturdu herhalde. Filmde ilginç bulduğum, sempatik sahneler yok değil ama 7,4 imdb puanını ben fazla buldum. Sağlam bir altı adlı benden, eh o kadar da çok fark yok.
İyi korku filmleri genelde Anglo-Saxon ve uzakdoğu kültürlerinden gelir. Bazı Akdeniz ülkeleri de böyle zaman zaman arz-ı endam ederler. Şöhretini hep duyardım da el kamerası filmlerine mesafeli olduğum için izlemeyi ertelerdim. Hata yapmışım. Çok zekice kurgulanmış, özgün ve etki bırakan bir potansiyele sahip bir film [Rec] (Ölüm Çığlığı, Jaume Balaguero, Paco Plaza). Her daim insanı diken üstünde tutmayı başarıyor. İnsanların izlerken nasıl tepki verdiklerini şuradanizleyebilirsiniz. Devam filmi de çekilmiş, izleyeceğim ama bu hikaye daha nasıl devam ettirilebilir merak ediyorum. Klostrofobi görüldüğü üzere korku türünün en çok başvurduğu ruh hallerinden biri. Ben bunları Rear Window Etkisi olarak adlandırıyorum. Yıllardır kullanılıyor ama tazeliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.
İngiltere'nin fotoğrafını çeken filmleri anlamak biraz zordur. Yakın ve uzak tarihi iyi bildiğiniz varsayılır ve dil oyunlarına da hakim olduğunuz düşünülür. Ben bu ikisinde de çok iyi olmamama rağmen Mike Leigh'in olağanüstü güzel kara mizah eseri Naked'ı (Çıplak, 1993) sevdim. Filmin kahramanı sinema tarihinin en başarılı anti-kahramanlarından Johnny. Kendisi Manchester'li bir flaneur. Yani kentlerde aylak aylak gezen filozoftoropiko tip. 95li yıllarda Ankara Yüksel caddesinde takılan saçlı, sakallı bir evsiz tip vardı. Yok ODTÜ felsefe bölümünde doktora yaparken kafayı yemiş de evsiz olmuş, çok zenginmiş falan. Onun gibi biri. Aslında ben bir İngiliz flaneur'la tanışmıştım. Sinop'ta yaşarken, tip olarak aynı Johhny'ye benzeyen Quint adlı biri şehre gelmişti. Onunla felsefik sohbetler yapmıştık. Aynı onun gibi nihilist ve beleşçi bir tipti. Dolaşmayı seviyordu. Ne zaman mail yazsam cevap yazar. Favori filmi de Apocalypse Now'du (Kıyamet, Francis Ford Coppola, 1979). Hitchcock'tan Marnie'yi (1964) tavsiye etmişti bana. Johnny, Manchester'da birisine defalarca değil bir kez tecavüz eder ve dayak yememek için Londra'ya kaçar. Eski sevgilisi Louise'in evine gider, oradan sıkılıp sokaklarda aylak aylak dolaşmaya başlar. Bu gezinti sırasında deve yüküylen ilginç kişiyle karşılaşır, en sonunda her arayanın bulacağı gibi mevlasını bulur ve bir araba dayak yer. Senaryoyla çalışmayı sevmeyen Mike Leigh bu filmde oyuncularını varoluşçuluk üzerine doğaçlama konuştururken filmini tam bir diyalog filmi yapmayı başarıyor. Hem nihilist hem de her şeye saldıran bir film Naked. Bazı gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpma niyetinde. İyi yönetmenlik nedir diye soran varsa bu filmi izlesin. Bir de film boyunca çalan, tedirgin edici müziğe dikkat çekmek istiyorum. Gerçekten filme çok şey katıyor. İzlediğiniz için kendinizi şanslı sayacağınız bir film Naked.