
30 Ocak 2009
"Eternity and a Day" (1998)

29 Ocak 2009
"Süt" (2008) 1. bölüm

İtiraf: Recep İvedik'e ben de gittim ve güldüm.
28 Ocak 2009
"The General" (1927)

"WALL-E" (2008)

"Bakamadım geriye, gözlerim yaşlı idi"

27 Ocak 2009
Where the hell have you been?

25 Ocak 2009
Sinema 70
Başlıktaki Sinema 70 ile Amerikan sinemasının 1970lerdeki dönemini kastediyorum, bir dönem Ankara’da var olan Sinema 70’i değil…Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim. Martin Scorsese, 70ler Amerikan sineması için “neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk” demiştir. Bloğumu takip edenler fark etmiştir; benim de hayranı olduğum, çok filmle referans verdiğim bir dönemdir 70ler Amerikan sineması. Bu dönemde büyük prodüksiyon başyapıtlarının yanında, low key (iddiasız) denilen küçük bütçeli başyapıtlar da sıkça gösterime girmiştir. Five Easy Pieces (Bob Rafelson, 1970) da bunlardan biri. Filmin Türkçe adını bulamadım. “Five Easy Pieces”, piyanoya başlayanlar için beş basit parça anlamına gelen bir kitabın başlığıymış. Bu filmden nasıl haberim oldu? Sinema dergisinin Ekim sayısında yaşayan en büyük 20 oyuncu diye bir yazı vardı. 10 erkek ve 10 kadın şeklinde bir sınıflandırma yapmışlardı. Erkeklerde iki numarada yer alan (bir numara tahmin edebileceğiniz gibi De Niro) Jack Nicholson’ın en iyi beş performanslarının içerisinde gördüm bu filmi. Nicholson bu filmde gerçekten inanılmaz iyi bir performans gösteriyor. En iyi yaptığı şeyi; yani anti-kahramanı, arıza tipi canlandırıyor. O’nun The Departed’da (Köstebek, Martin Scorsese, 2006) yaptığı fare taklidiyle ne kadar büyük oyuncu olduğu hep söylenir. Videodaki play sekmesine tıkladığınızda O’nun çok iyi köpek taklidi yaptığını da göreceksiniz.
Filme gelecek olursak; (spoiler!!!) Robert Eroica Dupea (!) geçmişine sırt çevirmiş, burjuvazi kökenli bir müzisyen ama arayış içerisinde. Sınıf atlama hayalleri kuranların aksine sınıf düşürüyor, amelelik yapıyor. Giydiği kıyafetler, içtiği içkiler (bira vs. şarap), takıldığı insanlar, konuşma şekli yani kısacası dıştan görünen her şeyi değişirken, erdemden yoksun bir insan olması değişmiyor. Filmden illa ki bir mesaj çıkaralım dersek, sadece burjuvazi sınıfının bir parçası olmak veya sadece işçi sınıfının bir parçası olmak erdemli bir insan olmaya yetmeyecektir diye bir mesaj çıkarabiliriz. Ama Five Easy Pieces, toplumcu (?) bir filmden çok daha fazlası bana göre. Mutlaka görülmesi gereken (a must see) bir film. Nicholson hayranları izlemezlerse ayıp ederler zaten.
23 Ocak 2009
"America America" (1963)
Elia Kazan'ın hikayesini hepimiz biliyor muyuz? Benim kendisiyle ilk tanışmam çocukluğumda elime geçen "Duvar Yazıları" adlı bir kitap sayesinde olmuştu. Orada "Elia Kazan ben kepçe" yazıyordu. Tabi bunu okuduğumda ben, karikatürlerdeki düşünme balonu içerisinde soru işaretleri olan adamlar gibiydim. Daha sonraları üç beş filmini izledikten sonra, 700 sayfalık otobiyografisinin 100 sayfasını okudum ancak sıkılarak gerisini okumadım. 1909 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Kazan'ın ailesi Kayserili Rumlardandı. 1913 yılında "huzursuzluk" nedeniyle ailesi Amerika'ya göç etti. Yale Tiyatro Okulu mezunu Kazan ünlü bir tiyatro yönetmeni oldu. Kısa zamanda tiyatro oyunları sahnelemeyi başardığı için kendisine gadget (kullanışlı alet edevat) lakabı takıldı. Aynı zamanda klasik Amerikan sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri oldu. 1952 yılında Savcı McCarthy'nin meşhur House UnAmerican Activities Committee'sine (Amerika Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komisyonu) komünist arkadaşlarını ihbar etti. Hayatı boyunca hiçkimseye ve hiçbir şeye sadık kalmadı, sevgisiz bir insan izlenimi bıraktı. İzlemeden önce en çok merak ettiğim filmlerden biri olan America America (1963), Kazan'ın Kayseri'den Amerika'ya sancılı bir yolculuk yapan amcasının öyküsünü anlatıyor. Kusursuz bir filmografiye sahip olmayan America America, sürükleyici ve çarpıcı bir film. Mantık hataları ve ani geçişler barındırıyor. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki eğer milliyetçi duygulara sahipseniz isyan edeceğiniz sahnelerle dolu bir film America America. Türkler barbar ve zulüm getiren insanlar olarak sunulmuş. Fakat itiraf etmeliyim ki etkileyici bir film.
22 Ocak 2009
Türk sinemasının medarı iftiharı: Fatih Akın

Not: Visidicideki aynı bölümde Ferzan Özpetek filmleri de vardı.
"Dirty Rotten Scoundrels" (1988)

20 Ocak 2009
"Ulysses' Gaze" (1995)
Theodoros Angelopoulos, uzun zamandır üzerinde durulması gereken yönetmenler listemde yer alıyordu. Nihayet bugün ilk Angelopoulos filmini izledim. Ama ne film...Ulyses's Gaze (Odesanın Bakışı, 1995) 90lı yıllardın en iyi filmlerinden biridir desem fazla itiraz eden çıkmaz herhalde. Aslında yanılıyorum, çıkacaktır. Aşağıda saydığım filmler sizin favori filmlerinizdense Ulyses' Gaze'den uzak durunuz: Armageddon (Armageddon, Michael Bay, 1998), Mr. & Mrs. Smith (Bay ve Bayan Smith, Doug Liman), The Perfect Storm (Kusursuz Fırtına, Wolfgang Peterson, 2000), Cannibal Holocaust (Ruggero Deudato, 1980), Hababam Sınıfı Üç Buçuk (Ferdi Eğilmez, 2006), I Am Legend (Ben Efsaneyim, Francis Lawrence, 2007) vs. vs...Olağanüstü güzel bir işçiliği var filmin. Her anlamda üstün bir eser. Bu kadar uzun planları bu kadar ustalıkla çekmek benim diyen yönetmenin yapabileceği bir şey değil. Videoda filmin en çok ses getiren sahnelerinden birisini göreceksiniz. Tema müziği dağlayan cinsten. Hikaye anlatımı açısından da on numara bir film. Adı bile belli olmayan bir adamın eşsiz sekanslar eşliğinde Balkanlarda yaptığı acı veren bir yolculuk filmde anlatılan. Her planda karakterin ruh halini siz de yaşayacaksınız. Daha ne desem...Halkın deyimiyle "böyle bi filim yok abijiim!". Filmi izlerken, Harvey Keitel'ın filmdeki en zayıf halka olduğunu düşünüyordum, keşke Al Pacino'yu oynatsaymış diye içimden geçirmiştim. Film bittikten sonra internette yaptığım araştırmada, yönetmenin aslında Pacino'yu oynatmayı düşündüğünü sonradan Keitel'da karar kıldığını öğrendim. Pacino oynasaydı eminim film çok daha klas olacaktı. Angelopoulos'la ilişkimiz daha yeni başladı, henüz birbirimizi tanıma aşamasındayız (:P) ancak hislerim bana diyor ki çok büyük bir sanatçıyla karşı karşıyayım. Haneke'de de aynısı olmuştu.
19 Ocak 2009
Nihayet

Yazın bir hayli yaygara koparan The Dark Knight (Kara Şovalye, Christopher Nolan, 2008) nihayet imdb Top 250 listesinde Il Buona, Il Brutto, Il Cattivo'ya (İyi, Kötü, Çirkin, Sergio Leone, 1966) geçildi. Gönlüm razı gelmiyordu fenomenin The Dark Knight'ın gerisinde kalmasına. Gönlümün razı gelmediği daha çok şey var da, olsun bu da bir gelişmedir. Çok iyi bir film olan The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli, Frank Darabont, 1994) çekilmiş en iyi film mi?
18 Ocak 2009
Lamba

17 Ocak 2009
"Kadın Hamlet" (1976)

"İyi Seneler Londra" (2007)

Berkun Oya'nın iyi seneler üçlemesinin ilk filmi İyi Seneler Londra (2007) İngilizlerin televizyon filmleri kıvamında başlayıp, öyle devam edip, sonradan açılan başarılı sayılabilecek bir ilk film. İzlenmeden önce çok şey vadetmiyor gibi görünen bir film. Vadetmeyen görünüp de sonradan şaşırtan bir film de olmayan ancak bir şey vadetmeyen gibi görünüp izledikten sonra ayırdığınız vakit için üzüleceğiniz bir film de değil. İlerleyen günlerde değineceğim, Türkiye'de sistemli bir şekilde işleyen olumlu önyargı müessesesinin favorilerinden biri olan Zuhal Olcay ve çocukluğumdaki Cumartesi Cumartesi programının sunucusu, Kaygısızlar dizisinin kahramanı Memnun'un ikinci karısını oynamış Ülkü Duru beni oyunculuk performanslarıyla şaşırttı. Üçlemenin diğer ayaklarını izleyeceğiz (kendisinden biz diye bahseden insanlar e.g: İbrahim Tatlıses, Yılmaz Güney...) tabi ki.
16 Ocak 2009
The Party (1968)

13 Ocak 2009
Woody Allen'ın Paris aşkı
Bu yazı, Hollywood Ending (Hollywoodvari Bir Son, Woody Allen, 2002) adlı filmi anlatmak zorunda kalmaktadır. Filmi sağlıklı bir şekilde izlemek isteyenler için yazıyı okumak iyi sonuçlar doğurmayacaktır. 25 Aralık tarihli Sabah gazetesinde, Woody Allen'ın Paris'te bir film çekmeyi çok istediği yazılmıştı. New York'u iyice boşlayan yönetmen Avrupa turnesine Paris'te devam etmek niyetindeymiş. Yönetmenin başka röportajlarını okuduğumda Paris'i bayağı övdüğünü, New York ile boy ölçüşebilecek tek yerin Paris olduğunu söylediğini gördüm. Videodan da anlaşılacağı üzere Hollywood Ending'in sonunda Woody Allen Fransızlara, Paris'e ve Fransızların sinema beğenisine sağlam giydiriyor. Giydiği şapka, karısına olan tutumu Fransızlara atılan taştan başka bir şey değil. Kısaca filmi hatırlamak gerekirse, Woody yine bir loser (kaybeden) yönetmen rolünde. Uzun zaman sonra hasbelkader bir film çekme fırsatı eline geçiriyor. Bunun son şansı olduğunun farkında ancak çekimler esnasında aksilikler peşini bırakmıyor ve kör oluyor. Yılmayan kahramanımız filmi kimseye belli etmeden kör bir şekilde tamamlamayı başarıyor. İşte Fransızlar bu filmi yere göğe sığdıramayıp Allen'ı dahi ilan ediyorlar. Allen da başlıyor Fransızlara giydirmeye. Filmi izlemeyip de yazıyı okuyanlar, bu muhteşem Woody Allen komedisini kaçırmayın derim. Bu arada diyalogda geçen, "here I am a bum, but there I am a genius" (burada bir serseriyim ama orada bir dahiyim) sözünün sahibinin John Carpenter olduğunu hatırlatmak isterim. Kendisi, "In France, I am an auteur; in the States, I am a bum" (Fransa'da bir auteur, Amerika'da bir serseriyim) demiştir.
Çeviri hatası 3

12 Ocak 2009
Biyografisini bekliyorum

"2 Genç Kız" (2005)

2 Genç Kız (Kutluğ Ataman, 2005) adından da anlaşılacağı gibi...
2 genç kızdan bahsediyor...
Ama...
İyi bahsediyor...
Bu filme...
Neden bu kadar önyargıyla yaklaşmışım...
Anlamakta...
Zorlanıyorum...
Bir de şu var...
Hülya Avşar...
Ki kendisini Fatmagül'ün Suçu Ne (Süreyya Duru, 1986), Çil Horoz (Süreyya Duru, 1987) ve Berlin in Berlin (Sinan Çetin, 1993) filmlerinde...
Çok beğenirim...
O kadar popüler bir figür olmuş ki...
Bir filmde oyandığı zaman...
Kesinlikle inandırıcı olmuyor...
En son inandırıcı olduğu film...
Salkım Hanımın Taneleri'ydi (Tomris Giritlioğlu, 1999)...
Orada da zaten diyaloğu yoktu...
Oylar ceepeye...
"All the President's Men" (1976)
11 Ocak 2009
"Psycho II" (1983) & "Psycho III" (1986)
Raising Cain ile ilgili yazımda şakayla karışık Psycho'nun (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960) devam filmlerini izlemeyi düşündüğümü ve de endişelerim olduğunu belirtmiştim. Bu endişelerimin iki sebebi vardı. Birincisi böylesine riskli bir işe daha önce girmiştim ve sonuç hezimetti. The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı, Tobe Hooper, 1974) da Psycho gibi beni derinden etkilemiş bir korku filmiydi ve O'nun da devam filmleri vardı. Sonucu biliyorsunuz. İkinci sebep ise daha önceden Gus Van Sant'in bire bir aynı planlarla çektiği Psycho'yu (Sapık, 1998) izlemiş olmam ve de sonucun yine çok kötü olmasıydı.
Ve nihayet geçtiğim Cuma akşamı okulda yurt nöbetçisi iken bu iki filmi izledim. Cuma günü olduğu için etüd yapılmıyordu, fazla da öğrenci yoktu. Psycho II'yi (Sapık 2, Richard Franklin, 1983) izlerken, film arada sırada çeşitli sebeplerle bölünüyordu ve ben filmi durdurup sorunu çözmeye gidiyordum ama aklım hep filmde oluyordu. Şunu söylemeliyim ki endişelerim yersizmiş. Genelde devam filmlerinde rastlanılan, senaryoyu zorlamaktan kaynaklanan handikaplar bu filmde yoktu. Tıpkı O'nun yaptığı gibi, film sizi eline geçiriyor ve sarstıkça sarsıyordu. Yerinizde duramıyorsunuz ve bir dakika size rahat bir nefes aldırmıyor. Stilist görüntü yönetimi ve ilki kadar olmasa da yine de ürkütücü bir müzik eşliğinde Bates'in ve annesinin hezeyanlarını izliyorsunuz.
Psycho III (Sapık 3, Anthony Hopkins, 1986) ise Hıncal Uluç'un deyimiyle "ı Ih, olmamış. Kral çıplak!". Fakat buradaki olmamışlık diğer iki filme göre bir olmamışlık. Bağımsız olarak değerlendirildiğinde türünün kalbur üstü örnekleri arasında rahatlıkla girebilecek bir film. Bu filmin bana anlatmayı başardığı şey, Psycho'nun müzikali bile yapılsa izleyebileceğimdir. Sonuçta Psycho, izledikten sonra ömür boyu etkisinden kurtulamayacağınız bir film. Bazı fantastik filmlerde olduğu gibi hafıza sildirmek mümkün olsaydı, hafızamdan sildirip tekrar tekrar izlemek isterdim.
Bu arada, tamamen kendi imkanlarımla Psycho II'nin bir fragmanını (trailer) yaptım. Filmde Bernard Herrmann'ın o muhteşem film müziğinin kullanılmadığını tekrar hatırlatayım.
İştah açan sahneler 3
Sıradaki sahnemiz Korkusuz Korkak'tan (Natuk Baytan, 1979). 90lı yıllarda bu filmi televizyondan defalarca izlerken bu sahne hep dikkatimi çekerdi. Şimdilerde pek nadir bulunan o şişe ayranlar, o rol çalan salatalar ve kışkırtıcı Adana kebap insanın ağzını sulandırıyor. Bu arada garson rolünü oynayan kişinin Actors Studio mezunu olmadığı kesin. Gerçekçilik tuzağına düşmeden yabancılaşma efekti uyguluyor ve bunun aslında bir film olduğunu ısrarla vurguluyor.
Anticipation (önsezi)

10 Ocak 2009
Ankara'daki modern insanın iletişim sorunu

08 Ocak 2009
Filmlerde burunların kırılmaması
Hep dikkatimi çekmiştir. Filmlerdeki kavga sahnelerinde, burunlara atılan çok sert yumruklara rağmen burunlar kırılmazlar. Dövüş kareografları bu konuda çok özentili davranmazlar genelde. İstisnai bir örneği sizinle paylaşmak istedim. Film Wild at Heart (Vahşi Duygular, David Lynch, 1990). Nicholas Cage kavga esnasında yüzüne cepheden çok sert bir yumruk alıyor. Sonrasında da gerçekte olabilecekler oluyor. Bu arada, bu blogda hala David Lynch'ten veya bir filminden bahsetmediğim için kendimi kınıyorum (Acast kent bıliv it meen).
İştah açıcı sahneler 2
İştah açıcı sahneler devam ediyor. Şimdiki sahnemiz kusursuz filmden. Rear Window (Arka Pencere, Alfred Hitchcock, 1954). Hitchcock filmlerinde yiyecekler ve yemek sahneleri sık gösterilir. Her ne kadar kısa sürse de, Rear'da da böyle bir sahne var. Ne zaman izlesem kendilerini (sık izlerim), bu sahnede filmi durdurup gidip bir bardak süt koyasım gelir. Sandviç de cabası. Zaten ben İngiltere'deyken (:P) en çok sandviçler hoşuma gitmişti. Film Amerika'da çekilmiş olsa da benim orada yediğim sandviçlerin aynısı. Olsa da yesek.
Çeviri hatası 2

07 Ocak 2009
"Casino Royale" (1967)

06 Ocak 2009
"Yer Demir Gök Bakır" (1987)

İştah açıcı sahneler 1
Bazen filmlerde o kadar iştah açıcı yiyecekler görürsünüz ki onları o anda yemek için can atarsınız. Benim başıma sık sık geliyor. Niyetim on filmlik bir liste hazırlamaktı ama sonradan düşündüm ki bu seçkileri de çeviri hataları veya tesadüfler gibi bir seriye dönüştürebilirim. Listenin başında hep, benim sinema nedir sorusuna vereceğim yanıt olan, Il Buono, il Brutto, il Cattivo'nun (İyi, Kötü, Çirkin, Sergio Leone, 1966) başlarında yer alan sahneyi düşünüyordum. Bu sahnedeki patatesli, bezelyeli yemek çok iştah açıcı görünüyor. Patateslerin rengi, üzerinde dengeli yer tutmuş yağlar, bezelyelerin kıvamı süper. Az sonra bir katliam gerçekleştirecek olan Il Cattivo'nun nasıl iştahla yediğine bakar mısınız?
Gene Hackman

Unutulmaz beş performans:
1- Unforgiven (Unutulmayan), Clint Eastwood, 1992.
2- Scarecrow (Korkuluk), Jerry Schatzberg, 1973.
3- Mississippi Burning (Mississippi Yanıyor), Alan Parker, 1988.
4- The French Connection (Kanunun Kuvveti), William Friedkin, 1971.
5- The Conversation, Francis Ford Coppola, 1974.
05 Ocak 2009
Kendine iyi bak

Bir tanıdığım kendisine "kendine iyi bak" denmesinden hoşlanmazdı. Bu sözün hem bir daha görüşmeyeceğiz elveda hem de iyi olup olmaman umrumda değil anlamına gelebildiğini düşünürdü. Bu şekilde yorumlama konusunda yalnız değilmiş. Çağan Irmak da son filmi Issız Adam'da (2008) tam da bu şekilde yorumlanacak (birinci şık) şekilde kullanıyor kib'i. Dillerdeki selamlaşma sözcükleri her zaman ilgimi çekmiştir. Mesela İtalyanlar karşılaşınca da ayrılınca da ciao diyorlar. İtalyanca'da "kendine iyi bak"ı bu içerikte veren bir kullanım var mı acaba? Neyse biz filme dönelim. Şunu belirtmeliyim ki ben filmlerde neyin işlenip neyin işlenmeyeceği konusunda ahkam kesenlere karşıyım. Hayatta herşey olabildiği gibi, filmlerde de suç unsuru taşımayacak şekilde herşey işlenebilir. Benim için nasıl işlediği daha önemlidir. Bu bağlamda, Issız Adam'ın neyi anlattığını tartışmayı gereksiz buluyorum. Bana çok ters gelen bir yaşam tarzı olsa da bu şekilde bir yaşam tarzı İstanbul'da, Ankara'da, Niğde'de, Manisa'da, Giresun'da var. Dolayısıyla filmde işlenmesinde de hiçbir sakınca yok. Gelelim biçimsel özelliklere.. Çağan Irmak şu anda Türkiye anaakım sinema içerisinde ne yaptığını en çok bilen yönetmen gibi görünüyor. Bu filmde, yönetmenlerde en çok hayran olduğum özellikler olan gözlem yapma, ayrıntı yakalama yeteneğini çok iyi kullanıyor. Oyunculukların ve diyalogların çok iyi olduğunu söylemeye gerek var mı? Evet, bu şarkıları ben de bilmiyordum. Yazımı Turgay Şeren gibi bitirmek istiyorum. Aferin Çağan'a (Google'a tırnak içerisinde turgay şeren boşluk aferin yazın ne demek istediğimi anlayacaksınız).
04 Ocak 2009
Belki de sadece tesadüftür 3

Söz konusu kişi Brian De Palma olunca tesadüf olmadığını Moğolistan ÖSYM Başkanı da biliyor ama ben yine de belgelemek istedim. Psycho'daki (Sapık, Alfred Hitchcock, 1960), içinde kadın cesedi bulunan arabayı bataklığa atma sahnesinin aynısı Raising Cain'de (İçimizdeki Şeytan, Brian De Palma, 1992) de var. Brian De Palma'daki Hitchcock esinlenmelerine itirazım olmadığını belirtmiştim. Bu arada kendisinden son zamanlarda ne kadar çok bahsettim değil mi? Neyse; Raising Cain, O'nun merak ettiğim son filmiydi. Fazlasıyla tatmin olduğumu söylebilirim. Bu adam bölücü. Ekranı bölüyor, kişilikleri bölüyor, cinsiyetleri bölüyor, yapışık ikizleri bölüyor ve bunu çok iyi yapıyor. Psycho içinse çok çılgın projelerim var. Devam filmlerini izleyeceğim, bana şans dileyin. Kan grubum B Rh -.
03 Ocak 2009
Auteur olmak veya olmamak

Zeki Demirkubuz'u keşfettiğimde her gün bir filmini izliyordum. İçerideki odadan sadece sesleri duyan annem "oğlum deli misin sen her gün aynı filmi izliyorsun?" diye sormuştu. Auteur olmak işte böyle bir şey. Kendine ait bir tarzı olmak, kolayca ayırt edilebilen bir farkındalık yaratmak, nevi şahsına münhasır bir film grameri oluşturmak anlamına geliyor auteur olmak. en.wiktionary.com sitesindeki tanımı: An artist, often a film or theatre director, whose complete control over all aspects of a production give the end result a recognisable feel. Bu tanımdan, auteur denebilecek bir yönetmenin aynı zamanda senaryoyu da yazmış olması gerekmektedir anlamı da çıkabilir. O zaman en baba auteur Charlie Cahplin'dir. Çünkü kendisi yazar, yönetir, oynar hatta müzikleri de besteler. Günümüzde auteur olmak için illa da senaryoyu da yazmış olmanın şart olmadığını biliyorum. Hemen aklıma gelen auteur yönetmenler; John Carpenter, Woody Allen, Sergio Leone, Federico Fellini, Krzysztof Kieslowski vb. İyi bir sinema izleyicisi jenerik gösterilmeden bir teste tabi tutulsa dahi bu yönetmenlerin filmlerini kolaylıkla ayırt edebilir. Auteur olmak tabi ki her baba yiğidin harcı değil, başarabilenlere saygım sonsuz ama bence iyi bir yönetmen olmanın olmazsa olmaz şartı da değil. Örnek mi? Elbette ki Stanley Kubrick. Komedi filmi çek dediler, bana göre değil ama imdb.com’a göre kralını yaptı: Dr. Strangelove (1964). Bilim-kurgu yap bakalım dediler, yine daniskasını yaptı: 2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Yolu Macerası, 1968). Toplumun insanı bozması, herkes doğuştan masumdur cart curt filmi yap dediler. Yine kralını yaptı: A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971). Alın lan size dönem filmi deyip: Barry Lyndon’ı (1975) yaptı. Korku filmi çek dediler, kilometre taşını çekti: The Shining (Cinnet, 1980). Savaş karşıtı film isteriz dediler, hele siz durun bi deyip alasını yaptı: Full Metal Jacket (1987). İlişkiler üzerine bir thriller kem küm dediler: Eyes Wide Shut (Gözü Tamamen Kapalı, 1999). Büyük adamdı..
02 Ocak 2009
Terrence Malick
36 yıllık kariyeri boyunca sadece dört film yapmasına rağmen, Terrrence Malick birçok sinemasever tarafından yaşayan en iyi yönetmenlerden biri olarak kabul edilir. Bana sorarsanız sadece The Thin Red Line'ı (İnce Kırmızı Hat, 1998) yapmış olsaydı bile bu sıfatı hakederdi. Tarif etmekte kelime bulmakta oldukça zorlandığım bu filmi görmeyen varsa şiddetle tavsiye ederim. Savaş filmi kavramına tamamen yeni bir boyut kazandıran bu film, Türk basının ilgili ilgisiz konularda başlık olarak atmayı sevdiği film adlarından da birisine sahiptir (Diğerleri için bkz. Paris'te Son Tango, Kurtlarla Dans, Bazıları Sıcak Sever, Altına Hücum). Terrence Malick'in bir diğer ilginç özelliği de röportaj vermemesi ve resim çektirmemesi. Google görsellerden aratırsanız sadece üç dört resminin mevcut olduğunu görürsünüz. Nasıl bir ses tonuna sahip olduğu da bilinmez. Fakat ilk filmi Badlands'te (1973) jenerikte adı geçmemesine rağmen ufak bir rolde gözüküyor Terrence Malick. Muhtemelen şapkayı kel olduğu için takıyor. Bu büyük sanatçının ses tonunu ve tipini merak edenler yukarıdaki videoyu izlesin lütfen. Senin için hizmetlerim devam edecek halkım...(Bu arada, bir aksilik olmazsa 2009 yılı içerisinde yeni filmi gösterime girecek.)
Seth Rogen

Judd Apatow ve ekibi

01 Ocak 2009
Belki de sadece tesadüftür 2
The Party'ye (Parti, Blake Edwards, 1968) ilerleyen günlerde değineceğim. Sivri Akıllılar'a (Zeki Alasya, 1977) ise değineceğimi pek zannetmiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)