İran Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ekim 2011
Jafar Panahi'nin yasaklı filmleri
Jafar Panahi'nin İran'da yasaklı olan iki filmi var. Biri 2000 tarihli "The Circle/Daire" diğeri de 2003 traihli "Crimson Gold/Kanlı Altın". Bu filmlerden birincisi Panahi'nin çok duyarlı olduğu kadın hakları konusuyla ilgili. Bir kadının kız çocuğu doğurmasıyla başlayan film, birbirine bağlı kadın hikayeleriyle devam ediyor ve yine başladığı yerde yani doğumhanede biterek adının hakkını veriyor. Kadınlar, erkek egemen toplumda birçok faktör tarafında sıkıştırılmış ve bir daire içerisinde dönüp dolaşıyorlar demek istiyor. Daire dışına çıkmak isteyenlerin başınaysa, Panahi'nin mezarını ziyaret ettiği için tutuklandığı Neda Agha Soltan'ın başına gelenler geliyor. Daire dışına çıkmak isteyen erkekse de başına bir şeyler geliyor. En canlı örneği de yönetmenin kendisi. Şu ana kadar izlediğim İran filmlerinde gerçekçilik konusunda sorun yaşayan bir filme rastlamadım. "The Circle"da da sanki Tahran sokaklarında olayları kenardan izleyen bir seyirci gibisiniz. Kadınların İslam dininin de ebedi ve ezeli desteğiyle nasıl kişiliksizleştirilmeye çalışıldığını yerinde görüyorsunuz. Gerçi bunu görmek için İran'lara gitmeye gerek yok. Çok yakınımızda zaten. Bu, dini yanlış yorumlayanların suçu demeyin bana; din bu işte, fazlası değil. Sen kadının dövülebileceğini ayet düzeyinde onaylarsan sonra da beni yanlış anladınız diyemezsin. Sigara içmeye çalıştığı için başına bir şeyler gelme olasılığı olan bir kadın karakterin olduğu filmin İran'da yasaklanmasını anlamak zor değil. Tıpkı kadın sorunlarına da değinen ama asıl artısı sınıfsal çelişkileri orataya çıkaran "Crimson Gold"un da neden yasaklandığını anlamanın zor olmaması gibi. Çok enteresan bir pizza dağıtıcısı karakteri var "Crimson Gold"da. Hüseyin. Bir amatör oyuncu. Gerçekte de pizza dağıtıcılığı yapıyormuş ve şizofren biri. Bu şizofren olma halini filmi izledikten sonra öğrendim ama filmde de o kadar iyi hissediliyor ki anlatamam. Hüseyin'in her an kontrolden çıkabileceği hissediliyor. Motoruyla gece vardiyasında pizza dağıtıcılığı yapan Hüseyin her gittiği mekanda sınıfsal farklılıklarla karşılaşıyor. Askerdeyken komutanlığını yapan bir subayı görüyor örneğin. Komutanının kendisine sergilediği umursamaz tavırlar ve nihayet başından savmak için verdiği yüklüce miktardaki bahşiş Hüseyin'i etkileyen olaylardan biri oluyor. Sonrasında bir parti mekanına gidiyor ve burada dans edip eğlenen kızlı erkekli grubun nasıl da askerler tarafından göz altına alındıklarına şahit oluyor. Hüseyin'i raydan çıkartansa gittiği ultralüks bir rezidans oluyor. Burada havuzlu ve spor salonlu bir eve giriyor. Sınıfsal çelişkileri en iyi gözlemlediği yer burası oluyor. Sonrasındaysa kendisini adam yerine koymayan mücevher dükkanı sahibine cezayı kesmeye gidiyor. Filmin senaryosu Kiarostami'ye ait. Kendi filmlerinde açıkça sistem eleştirisi yapmaktan kaçınan ama evrensel mesajlar vererek yol gösteren Kiarostami'ye. Hiçbir İran filminde göremediğim bazı şeyler var bu filmde. Mesela bir kadının bir erkeğe gündelik hayat içerisinde bile olsa dokunması. Bir içki içme sahnesi. Evlilik dışı cinsel ilişki iması. Bazı argo ifadeler. Ve nihayet Humeyni'den önce kadınların tesettürsüz dışarıya çıkabildiği zamanlara duyulan özlem. Ve bütün bunların üzerinde sınıfsal farklılıkların altının çizilmesi. Yasaklanma dışında hiçbir şansı yoktu. Öyle de oldu. Bazı amatörlükler barındırımıyor değil film ama yine de bu cesaretinden ötürü övgüyü hak ediyor.
01 Ekim 2011
İki acemi film
Tayfun Pirselimoğlu’nun hiçbir yerde bulamadığım “Hiçbiryerde” (2002) adlı ilk filmini Mithat Alam Film Merkezi’nde bulunca izledim. Gerçekleştirmiş olduğu Ölüm Üçleme’siyle zihnimi epeyce meşgul eden Pirselimoğlu’nun, çok iyi bir film olmadığını adeta bağırsa da ilk filmini izlemek benim için şart olmuştu. En başta filmin adının yazılışını araştırdım. Afişte ve jenerikte hiçbir ve yerde kelimeleri beraber yazılmış. TDK’nın sitesinden sorguladım ve bu kullanımın yanlış olduğunu tescil ettim. İyi oldu, bir bakıma bilgilerimi tazelemiş oldum. Sizler de yazım yanlışıma rastlarsanız lütfen bildiriniz. Bu konuda elimden geldiğince ve bilgim kadar hassas olmaya çalışıyorum. Şu anda aklıma geldi. Bazı işletmeler, vitrinlerine asortik görünmek için “Eleman Aranıyor” değil de “Bizimle Çalışmak İstermisiniz?” yazıyorlar. Sanki daha bi çağdaş, demokratik ve laik bir işletme havası veriyorlar kendilerine ama öyle olmadıklarını ve bizi sömürmek için sıraya giren onlarca işletmeden biri olduklarını bu imla hatasıyla afişe etmiş oluyorlar, haberleri yok. Neyse, filmin adındaki bu özentisizlik sanki filmin kaderi olmuş gibi. Aslında ticari sinemanın dışında bir yerlerde duran ve bir şeyler anlatma derdi olduğunu seyirciye hissettiren “Hiçbiryerde” ne yazık ki bazı acemiliklere kurban gitmiş. Bu acemiliklerden kastım; bazı oyuncuların rolün hakkını verememesi, bazı saçma diyaloglar, dikkat dağıtıcı durağanlıklar falan. Filmin en önemli acemiliğiyse, konunun üzerine cesaretle gidememesi. Konu 90larda yaşanan gözaltı kayıpları. Yani faili meçhuller. Bunlardan yaklaşık 10 bin tane olduğu düşünülüyor. Beyaz Toros marka arabalarla götürülen ve bir daha haber alınamayan insanlardan bahsedilir. Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”daki polis arabalarından birinin beyaz Toros olması tesadüf eseri mi gerçekleşmiş acaba diye kendime sormadan edememiştim. “Hiçbiryerde” bu kayıp olma olgusunun üzerine cesaretle gideceğine Zuhal Olcay’ın canlandırdığı anne karakterinin ruh hallerine seferler düzenlemeyi tercih etmiş. Yani etliye sütlüye dokunmayan bir yol seçilmiş. Pirselimoğlu gibi büyük bir sinemacının doğuşunu sezdirmeyecek kadar kötü bir film değil ama ilk film olması dolayısıyla eksiklikler gözden kaçmıyor.
Şu anda hapiste olan Jafar Panahi’nin hikayesinden bahsetmiştim. “Offside/Ofsayt” (2006) kendisinin son uzun metraj filmi. Berlin’de Gümüş Ayı ödülü almış. Bütün filmleri gibi İran’da yasak. Feminist bir bakış açısı var. 2006 Dünya Kupası grup elemeleri maçlarından biri olan 8 Haziran 2005 tarihli İran (1) – Bahreyn (0) maçının öncesinde ve sonrasında yaşananları konu alıyor. Öğreniyoruz ki İslam Devrimi’nden sonra İran’da kadınların futbol maçlarına gitmeleri yasaklanmış. “Offside”ın kahramanları da içlerindeki futbol aşkı yüzünden bu yasağı delerek stada girmek için erkek kılığına giren genç kızlar. Film stadyuma taraftar taşıyan bir otobüsün içinde başlıyor. Burada maça girmek için kılık değiştiren kızlardan biriyle karşılaşıyoruz. Sonra gerçek zamanlı çekimler başlıyor. Tahran’daki stadyumun önündeyiz. Kızlar bir bir enseleniyorlar ve tribünün kenarında bir güvenlik bölgesine getiriyorlar. Başlarında askerler var. Bu arada yine öğreniyoruz ki İran’da da genç erkekler hayatlarının en verimli ve en önemli döneminde zorla silâhaltına alınıyorlar ve hayattan birçok şeyi ıskalıyorlar. Filmin önemli bir bölümü bu güvenlik çemberi içerisinde gerçekleşiyor. Bu kızlar ve askerler arasında geçen diyaloglar sayesinde, yine Panahi’nin izlediğim bir önceki filmi “The Mirror/Ayna”da (1997) meydana geldiği gibi, İran toplumunun kadına bakışını tüm detaylarıyla görebiliyoruz. Fotoğraf pek iç açıcı değil elbette. Yine çok zekice kurgulanmış bir Panahi filmi var elimizde. Mizahi bir tonda geçen ama çok önemli mesajları olan bir film. Acemilikler derken de bazı oyuncuların tekleyen performanslarını kastediyorum. Bu teklemeler filmin inandırıcılığını zedeliyor. Ayrıca gerçek zamanlı çekimler yapıldığı için de bazı sıkıntılar oluşmuş. Mesela stadyum çevresindeki insanlar kameraya bakıyorlar. Yaratıcılıkta fena olmasa da yedi puan verilir bu filme. Bu arada bir önceki yazımda bahsettiğim, filmler hakkında fikir veren ilginç bir karenin afişte kullanılmasına örnek olarak “Offside” filminin afişini verebilirim.
Offside from Unohdettu Elämä on Vimeo.
11 Eylül 2011
İki harika İran filmi
"A Separtion/Bir Ayrılık"ı izledikten sonra yönetmen Asghar Farhadi'nin diğer filmlerini izleme isteği oluştu bende. Beş adet filmi var Farhadi'nin. Ben bunlardan ikisini izledim ama sanırım çok büyük bir sanatçıyla karşı karşıyayız. Sinemanın edebiyatla ilişkisini çok iyi kuruyor ve Rus klasikleri gibi filmler yapıyor. En azından son iki filmi öyle diyebilirim. "About Elly/Elly Hakkında" (2009) birçok açıdan "A Separation"la benzerlik içeriyor. Her iki film de İran orta sınıf refleksleriyle yakından ilgileniyor. Her iki film de suç ve ceza temasını sorguluyor. Her iki filmde de faillerinin bulunması gereken bir adli vaka var. Bu filmdeki adli vaka şu: İran orta sınıfa mensup üç çift, bunların çocukları, dul bir adam ve bekar bir kadın hafta sonu tatili için bir araya geliyorlar. Amaç biraz da dul adamla bekar kadının arasını yapmak. Bekar kadın yani Elly gizemli bir şekilde ortadan kayboluyor. Denizde boğulduğu sanılıyor. Şimdi bu adli vakanın sorumlularının bulunması lazım. Bu aşamadan sonra karakterler müthiş bir samimiyet testine maruz kalıyorlar. Film artık kadının boğulup boğulmadığıyla ilgilenmezken karakterlere odaklanıyor ve herkesin maddi manevi sorumluluktan kaçmak için ne kadar da iki yüzlü olabildiğini gözler önüne seriyor. Filmi izlerken insanların ne kadar da kolay yalan söyleyebildiğine hayret ediyorsunuz. Çok tanıdık, bildik bir ruh halini sanki ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlıkla izliyorsunuz. Farhadi seyirciyi yönlendirmiyor. Evleri gezdiren bir emlakçı misali sürekli bir karakterden bir karaktere atlıyor ve yargılamayı seyirciye bırakıyor. Bu dünyada adalet mümkün mü, suç nedir, ceza nedir, vicdan var mıdır gibi soruları size sorduruyor. Yani sizi düşünmeye yönlendiriyor hem de çok önemli meseleler üzerinde. Bu yüzden çok büyük bir sanatçı (olacak umarım). En yakın zamanda yönetmenin diğer filmlerini de bulmalıyım. İnsan doğasını anlamaya çalışan ve suç ceza temaları üzerinde çok beyin jimnastiği yapan Zeki Demirkubuz'un bu filmleri görmesini ve yorumlamasını çok isterdim.
"The Mirror/Ayna" (1997) da harika bir film. Farhadi bir demecinde İran'daki sansür uygulamalarının yaratıcılıklarını çalıştırdığını söylemişti. Hak vermemek elde değil. Yine kısıtlı imkanlarla zaman-mekan ötesi bir film var karşımızda. Bu filmin yönetmeninden "A Separation" filmiyle ilgili araştırmalar yaparken haberim oldu.
Şu aşağıdaki videoda Juliet Binoche bu filmin yönetmeni için gözyaşı döküyor.
Jafar Panahi Kiarostami filmlerinde asistanlık yapmış ve bugüne kadar beş uzun metraj yönetmiş bir isim. Neda Agha Soltan adlı bir kadın İran'da protesto eylemlerine katılıyor. Keskin nişancılar tarafından vuruluyor. Videosu Youtube'da mevcut. Kaldırabilenler baksınlar. Panahi bu kadının mezarını ziyaret ettikten sonra tutuklanıyor. Daha sonra Ahmedinejad rejiminin muhalifi olduğu gerekçesiyle altı yıl hapis ve 20 yıl film çekmeme cezasına çarptırılıyor. Düşünebiliyor musunuz? 20 yıl film çekmeme cezası. Bir sinemacı için bundan daha kötü bir ceza olabilir mi? Cannes'da jüri üyeliği yapması planlanan Panahi için ağlıyor Binoche. Bu durumu birçok sinemacı protesto etti. Ben de iki gündür bu inanılmaz cezanın etkisi altındayım. Yönetmenin filmlerini izlemek istedim. "The Mirror" ilgimi çekti. Çok özgün bir film. 90 dakikalık filmi yarısı Mina adlı bir kız çocuğunun hikayesi olarak geçiyor. Her zaman okul çıkışında onu almaya gelen annesi o gün gelmiyor ve Mina'nın eve ulaşma macerası başlıyor. Bir kolu da alçıda. Tıpkı Kiarostami'nin muhteşem "Where is the Friend's Home/Arkadaşımın Evi Nerede" filminde olduğu gibi bir çocuk kendisi için çok zor bir maceraya atılıyor. Bir türlü yetişkinlerin dünyasına girememek, ciddiye alınmamak her iki çocuğun da ortak noktası. Kıza ait çok sempatik durumlar meydana geliyor. Bu arada kız yetişkinlerin diyaloglarına fazlasıyla tanık oluyor. Bu diyaloglar İran toplumu ve de özellikle İran toplumunda kadının yeri hakkında alt metinler barındırıyor. Derken filmin ortasında kız kameraya bakıyor ve oyunculuk yapmaktan sıkıldığını artık oynamayacağını bildiriyor. İşte bu aşamada gerçekle kurgu birbirine giriyor. Bir türlü kızı ikna edemiyorlar ve gerçek olduğu var sayılan filmin ikinci bölümü başlıyor. Bu aşamada Panahi'nin nasıl bir sinema istediğini anlıyoruz. Filmin adının "Ayna" olması da anlamını kazanıyor. Sinema ve genel anlamda sanat gerçeklikten kopmamalı diye düşünüyor Panahi. Bu tartışmaya girmeye niyetim yok ama fikrini böyle yaratıcı bir yolla ifade ettiği için Panahi'yi tebrik etmemek olmaz diye düşünüyorum. Kiarostami'nin asistanlığı esnasında ondan çok etkilendiği bu filmde gayet açık. Ustasının birçok filmi de film çekmeyle ilgilidir. Gerçekle kurgu birbirine girmiş durumdadır. Bir yönetmen karakter görme olasılığımız oldukça fazladır. Bu harika filmi sinema anlayışı arayışları süren insanlar mutlaka görmeli diye düşünüyorum.
Aşağıdaki videoda kızın oynamayı reddetmesi sahnesini görüyorsunuz. Çok sempatik.
06 Şubat 2011
"Copie Conforme" (2010)
Sinemada bir Abbas Kiarostami filmi izlemek hoş bir deneyim oldu benim için. Yakın zamanda keşfettiğim bu büyük sanatçının İran dışında çektiği ilk film "Copie Conforme/Aslı Gibidir" isminin akıllara getirdiği üzere gerçekle kopya arasında gidip gelen düşsel bir film. Blogda özet vermeyi sevmiyorum ama bu film için kısa bir özet yapmak zorundayım affınıza sığınarak. Sanat eserlerinde gerçek ve kopya üzerine uzmanlaşmış bir İngiliz yazar kitabının tanıtımı için İtalya'nın Toscana bölgesine gelir. Burada kitabıyla ilgilenen sanat tarihi galericisi Fransız kadınla tanışır. Kadın kitap üzerine konuşmak ister. Ve dokuzda kalkacak trene kadar adamla kadın konuşmak üzere turistik bir mekana giderler. Burada kahve içerken mekan sahibi, adamla kadını karı kocaymış gibi algılar. Sohbet geliştikçe ikili karı koca gibi davranmaya başlarlar. Ve film ikilinin gerçekle kurgu arasında gidip gelen diyalogları eşliğinde devam eder. "Copie Conforme" hemen akla "Before"ları özellikle de ikincisi olan sunset'i getiriyor. Gerek yaş yakınlığı gerekse de kitap tanıtım turu açısından ikincisine daha yakın. Kadın erkek ilişkisi üzerine savunduğu tezler açısından da yakınlar. Kadın her zamanki gibi soru işareti erkek de ünlem işareti. Abbas Kiarostami çok duyarlı ve iyi biri olduğu için ve Doğulu mistisizmine sahip olduğu için biraz daha insancıl ve daha az kırıcı olabiliyor ama "Before"lar bence daha sert bir söyleme sahipler. Kiarostami açık bir şekilde kadından yana tavır koymaktadır. Erkeğin ilgisizliğini ve antidemokratik tavrını eleştirir. Kadının bazı fazlaca kaçan talepkar tavrının ise eleştirip eleştirmediği konusunda emin değilim. Juliet Binoche'nin Cannes'de ödül alan destansı oyunculuğunu da övmek farzdır bana göre. Film tipik bir Kiarostami filmi gibi araba içinde geçen sohbet sahnesiyle başlıyor. Onun o arabada geçen hayat üzerine oldukça ilgi çekici diyaloglar barındıran sahnelerine tek kelimeyle bayılıyorum. Bir çok filminde gördüğüm film içinde film veya yönetmen karakter bu filmde yok. Yukarıda bahsettiğim gibi kurguyla gerçeğin birbirine girmesi sahnesiyse fazlasıyla mevcut. Basit hikayelerden evrenseli yakalama yeteneğini de bu filmde gösteriyor ve neden büyük bir sanatçı olduğunu bizlere kanıtlıyor. İran'da sansürde yaşanan gelişmeler umarım kendisini etkilemez ve bu kokuşmuş ortamda çölde vaha diyebileceğimiz filmler çekmeye devam eder.
28 Aralık 2010
"A Time for Drunken Horses" (2000)
Son günlerde devam eden iki dil (Kürtçe) tartışmalarını izleyince uzun zamandır aklımda olan "A Time for Drunken Horses/Sarhoş Atlar Zamanı"nı izlemek istedim. Bu uzun süre, İranlı Kürt asıllı yönetmen Bahman Ghobadi'nin bir başka filmi "Turtles Can Fly/Kaplumbağalar da Uçar"ı beş altı yıl önce izlediğim zamandan günümüze kadar olan bir süreye tekabül ediyor. "A Time for Drunken Horses" İran'da gösterime girmiş ilk Kürtçe film, muhtemelen dünyada da öyledir. Filmin dilinin Kürtçe olması filmin belki de en az önemli olan özelliği; çünkü tıpkı "Turtles Can Fly" gibi "A Time..." da kısıtlı imkanlarla nasıl muhteşem filmler çekilire çok iyi bir örnek. Bu iki film her yerde birlikte değerlendirilir. Kamerasını çevirdiği insanlardan tutun da dayanılmaz dram yüküne kadar bir çok ortak noktası vardır. Daha önce izlediğim Abbas Kiarostami filmlerinin aksine Ghobadi sineması umuttan hiç söz etmiyor. Sınırlı sayıda olan mizah ögeleri bile filmin dayanılmaz dram yüküne katkıda bulunuyor. İnsanların yaşadığı sefalet oldukça çıplak bir şekilde gösteriliyor. Tamamı amatör oyunculardan oluşan kadro kendi hayatlarını kamera önünde yaşamaya devam ediyorlar. "Turtles Can Fly"da olduğu gibi "A Time..."da da oldukça sempatik bir karakter var. "Turtles Can Fly"da Satellite'nin doldurduğu sempatik karakter boşluğunu bu filmde özürlü Madi karakteri dolduruyor.
Gerçekten çok etkileyici bir dram ve çok güçlü bir sinematografi.Tam bir sinema olayı diyebiliriz "A Time..." için.
Gerçekten çok etkileyici bir dram ve çok güçlü bir sinematografi.Tam bir sinema olayı diyebiliriz "A Time..." için.
21 Eylül 2010
"Koker Üçlemesi": Nasıl becerebiliyor?
Önce "Taste of Cherry/Kirazın Tadı" ardından "Close-Up/Yakın Plan" şimdi de "Koker Üçlemesi"...Beş filmini izlediğim Abbas Kiarostami artık benim için gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biridir. Bu kadar etkili yaşama sevinci, insan sevgisi ve umut aşılayan başka bir yönetmen aklıma gelmiyor şu anda. Peki bunu nasıl beceriyor? İran devrimi gerçekleştiğinde Batıya kaçan aydınların aksine İran'ı terketmeyecek kadar, varoluşunu borçlu olduğu unsurları bu kadar tutkuyla seven bir insan becerebilir bunu ancak. Gündelik hayatta hiç de üzerinde durmayacağımız ufak ayrıntılardan öyle evrensel öyküler çıkarıyor ki hayran kalmamak elde değil. "Koker Üçlemesi" de tam da bu tanıma uygun üç başyapıt düzeyinde film. Filmlerin ortak noktası Türkiye sınırına yakın bir yer olan Koker'de geçmesi; ancak Kiarostami son iki film ve "Taste of Cherry"i yaşamın değerini anlatan bir üçleme olarak görüyor. Bu üç filmin yaşamın değerini konu ettiği gerçek fakat benim gibi hiç kimse "Koker Üçlemesi"nin inkarını inandırıcı bulmuyor.
"Where is the Friend's Home/Arkadaşımın Evi Nerede?" (1987)Çocuk oyunculara başrol veren filmleri hep riskli bulmuşumdur ve onlara temkinle yaklaşmışımdır; ancak arşivimin en değerli filmlerinden biri olacağını hiç tahmin etmezdim "Where is the Friend's Home?"un. Film bir ilköğretim sınıfında açılıyor. Öğretmen ödevleri kontrol ediyor ve Muhammed Rıza adlı öğrenci kitabını kuzeninin evinde unuttuğu için öğretmenden azar işitiyor. Burada Rıza'nın bir ağlama sahnesi var ki 40 yıllık oyunculara taş çıkartır. Filmin kahramanı Ahmet yanlışlıkla Rıza'nın kitabını da eve getiriyor ve mutlaka ona geri vermeli diye düşünüyor. Rıza üçlemenin diğer filmlerinde de geçen Poşteh'te ikamet etmektedir ve Ahmet'in ne yapıp edip oraya ulaşması gerekmektedir. Bu bölümde Ahmet'in annesine laf anlatma daha doğrusu laf anlatamama sahnesi var ki bana göre kusursuz bir sinematografisi var. Bir kaç gün sonra yorumlayacağım "J'ai tue ma mere/Annemi Öldürdüm" adlı Fransız filmindeki anneden bile daha gıcık bir anne rolü var. Sonra Ahmet'in nefes kesici yolculuğu başlıyor ve yetişkinlerle çocukların çelişkisi çok hoş bir şekilde perdeye yansıtılıyor. Poşteh'teki yaşlı adam karakteri de unutulmaz bir karakter bence. O on dakikalık rolü boyunca neredeyse hayatın anlamını özetleyiveriyor. Karakterle bu kadar özdeşleşme yaptırabilen çok az film vardır. Ben sinemayla ilgileniyorum diyen herkesin mutlaka görmesi gereken bir film "Where is the Friend's Home?".

Filmin afişi zaten birçok şeyi anlatıyordur. Sizler benim düştüğüm hataya düşmeyin ve bu filmi "Where is the Friend's Home?"u izlemeden izlemeyin. Öyle yapsaydım bu filmi çok daha fazla severdim eminim. 1990 yılında meydan gelen büyük İran depreminde yaklaşık 40.000 kişi hayatını kaybetti. Ve deprem Koker yakınlarında meydana geldi. Bu filmi çekmeye eminim Kiarostami'nin niyeti yoktu fakat böyle büyük bir acıdan sonra mutlaka kendisini bir şeyler yapmak zorunda hissetti ve ortaya bu yarı belgesel yarı kurgusal film çıktı. Film içinde film tekniğini çok kullanır Kiarostami. Burada da kurgusal kahraman üç yıl önce çekilen "Where is the Friend's Home?"un yönetmeni ve Ahmet karakterini bulmak için oğlu ile birlikte arabasıyla Koker'e doğru gidiyor. Tabi yol üzerinde belgeselci gözüyle Kiarostami bize acıdan kareler gösteriyor. Fakat insanların gündemi hiç de öyle korkunç değil. Kimisi evlenme derdine düşmüş, kimisi tuvalet taşı satın alıyor, kimisi de o sırada oynanan Dünya Kupası telaşında. Kiarostami umut her zaman vardır ve hayat güzeldir mottosunu bu filme iyiden iyiye yedirmiş. Filmin adı: "Life, and Nothing More…/Ve Yaşam Sürüyor".
Bu filmi de mutlaka en son seyretmelisiniz. "Through the Olive Trees/Zeytin Ağaçlarının Altında", "Life, and Nothing More…"un çekim hikayesi fonunda mükemmel bir aşk hikayesini işliyor. Yine kurmaca bir yönetmen var, hatta onun Hanım Şiva adlı bir asistanı da var. Bu ikisi Koker'e doğru yola çıkarlar ve "Life, and Nothing More…"daki oyuncuların bulunması hikayesidir "Through the Olive Trees". Artık iyice büyümüş olan Ahmet de vardır bu oyuncular içerisinde. Film "Life, and Nothing More…"daki damat rolünü oynayan Hüseyin ve sevdiği kızın inanılmaz naif aşk öyküsüne yoğunlaşmaktadır asıl. Umut Hüseyin için de var mı acaba? Her halde hiçbir kelime, herhangi bir filmde; selam kelimesinin bu filmde geçtiği kadar geçmemiştir.Tek kelimeyle mükemmel bir sinema örneği. Basit bir kamera ve amatör oyuncularla nasıl başyapıt çekilir Kiarostami bize gösteriyor bu filmde ve üçlemenin diğer filmlerinde.
29 Temmuz 2010
İran sineması beni heyecanlandırıyor
Kiarostami'nin "Taste of Cherry/Kirazın Tadı"nı izledikten sonra İran sinemasına eğilmeliyim demiştim. Abbas Kiarostami'nin filmografisindeki en yüksek puanlı film olan "Close-Up/Yakın Plan" bana bu başlığı yazdırdı. "12 Angry Men/12 Kızgın Adam", "A Few Good Men/Bir Kaç İyi Adam", "Sabotage/Sabotaj", "To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek" gibi mahkeme filmleri izlemiştim daha önce. "Close-Up" uzak ara izlediğim en iyi mahkeme filmi diyebilirim. Filmi böyle bir kategoriye sokmak haksızlık olsa da içeriğinden haberdar etmek için böyle iddialı bir cümle kurdum. Yarı gerçek yarı kurmaca bir dolandırıcılık (fraud) öyküsü "Close-Up". Kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf (onun filmlerine de eğileceğim) gibi tanıtıp bir aileyi dolandıran Hossain Sabzian'ın duruşması ve kurgusal dahilikler eseri olan çekimler filmi oluşturuyor. Gerçek bir mahkeme izler gibi Sabzian'ın yakın plan görüntülerini izliyorsunuz ve insan denen karmaşık yaratığı anlamaya çalışıyorsunuz. Özellikle filmin finali unutulmaz. Kişilik bölünmesini bu kadar iyi anlatan bir sahne çok az vardır. Sadece iki filmini izlememe rağmen Abbas Kiarostami'nin çok büyük ve gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorum ve muhteşem bir sinema duygusuna sahip olduğunu hissediyorum. Bundan sonra Abbas Kiarostami'ciyim. Bu arada filmin sonunda kendisini oynayan ve afişteki motoru süren kişi olan Mohsen Makhmalbaf'ın filmleri de beni şimdiden heyecanlandırıyor. İran dilini de çok melodik ve çok sevimli bulduğumu belirtmeliyim.
18 Mayıs 2010
İran sinemasına eğilmeliyim
Çünkü çok tanıdık. Sanat eserlerini eserin geldiği kültürden gelenler daha bir farklı algılarlar. Özellikle dil bu farklı algıda önemli bir rol oynar. Bir Kubu Zekirdemiz filmini sizin algıladığınız gibi bir Eskimo asla algılayamaz. İnsanoğluna ait evrensel kişilik özelliklerini, mesajları algılayabilir ama yüzde yüz filmin içine giremez. Diye düşünüyorum. Taste of Cherry (Kirazın Tadı, Abbas Kiarostami, 1997) uzun süre arşivimde bekledi durdu. Muhtemelen Sinema dergisi aracılığıyla izlenecekler listesine eklemişimdir. Bir kaç kere bazı sahnelerine baktığımda, Ankara Bala'ya benzeyen yerlerde sürekli bir arabanın dolaştığını gördüm ve o halleriyle film bana çekici gelmemişti. Dün 93 dakika gibi kısa bir süreye sahip olduğundan ve hadi bir de İran sinemasından bir film izleyeyim diye kafama estiği için izledim. Aslında köklü bir sinema geleneğinin olduğunu bilidiğim İran'ın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Abbas Kiarostami'nin bu filminin Bergman filmlerinden aşağı kalır yanı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yaşam ve ölümün, değer ve değersizliği üzerine çok çarpıcı bir gözlem yapıyor. Sonunda tercihini de çok anlamlı bir şekilde yapıyor. Umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyorsunuz film boyunca ve filmin sonunda birisi geliyor sizi buluyor. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim; çünkü dangoz köşe yazarı değilim. 1997 yılında Cannes'de Altın Palmiye (boş filme vermezler) aldığını belirtmeliyim. Bence mutlaka izlenmesi gereken bir film. İran'ın kozmopolit yapısı filmde de çok etkili bir şekilde kullanılmış. Bizim ülkemizdeki milliyetçileri kızdıracak bölümler de mevcut filmde; ancak bunlar dar ufuklu insanların dert edecekleri detaylar bana göre. Kültür, dil, mekanlar o kadar tanıdık ki hemen hemen iki üç sahnede bir günlük hayatınızda kullandığınız bir kelime duyuyorsunuz. İran gibi kapalı bir toplumda çekilen nitelikli eserlere bundan sonra hep var olacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





