Alice Doesn't Live Here Anymore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alice Doesn't Live Here Anymore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2011

Dokuz buçuktan on


Ne oluyoruz? "Scarecrow/Korkuluk"tan iki buçuk sene sonra bir filme on vermeyi düşündüm. Gaza gelmeyeyim diye bekletiyorum, biraz sakinleşince notumu vereceğim. Bir önceki yazıda anılan Serdar Turgut yazısında geçtiği için merak uyandı içimde ve "All That Jazz/Bütün O Caz" hayal kırıklığından sonra işte gerçek bir 70ler Amerikan filmi. Mükemmel bir açılış sahnesine sahip. Texas'ta toz toprak içinde kalmış, estetikten yoksun bir Amerikan taşra kasabası. Çalışmayan bir araba, kötü country müzikleri çalan sıkıcı bir radyo kanalı ve zevksiz bir kafe. Sırp asıllı Amerikalı yönetmen Peter Bogdanovich'ten hayatın bogdanlığı üzerine mükemmmel ötesi bir film. 1971'te çekilen ve 15-20 yıl öncesini anlatan bir filme dönem filmi diyebilirsek bir dönem filmi "The Last Picture Show/Son Gösteri". Adından başlayalım. Filmin genel teması olan elimizden akıp yiten güzel şeylerden biri olan kasabadaki film gösterimlerinin sonuncusuna vurgu yapıyor "The Last Picture Show". Artık televizyonlar olduğu için kimse sinemaya gitmek istemiyor ve bir zamanlar kasabanın tek eğlencesi olan sinema salonu kapanıyor. İkinci Dünya Savaşı ve Kore muharebeleri arasında geçen durgun dönemde Amerikan halkının psikolojik dünyası filmde en çok tahlil edilen tema. Soğuk savaş yavaş yavaş başlıyor ve dünya kutuplara ayrılıyor. 70lerde Vietnam ve Kore savaşının getirdiği psikolojik yıkıma, Watergate skandalı ve Kennedy suikastıyla artan güvensizlik ortamına nasıl gelindiğinin çok başarılı bir tahlili olarak değerlendirebiliriz filmi. Filmin çok sağlam bu toplumsal yanının yanında bir de kadın erkek ilişkileri üzerine ilginç tezler sürmesi de başka bir artısı. Her iki cinsten veya her yaş grubu insandan kaynaklanabilen cinsel sömürü ve ikiyüzlülük çok başarılı bir şekilde teşhir ediliyor. Her biri çok başarılı olan oyunculardan bahsetmek istiyorum:
Jeff Bridges (Duane): Daha önce başıma geldiği üzere, Bridges'ı 20 yaşındayken bile izlesem bana Dude'ı hatırlatıyor. Bu filmde de saf ve biraz kaba delikanlı rolünde döktürüyor Bridges.
Cybill Shepherd (Jacy): "Taxi Driver"ın donuk Betsy'si rolünden tanıdığım Shepherd, bu filmde terbiyemi bozmadan bir sıfat bulamayacağım bir genç kızı canlandırıyor. Imdb'den araştırmalar yapınca ve bazı ettiği sözleri öğrenince sıradan bir hayatı olmadığını öğreniyoruz. Bir şey ima etmek istemedim.
Ellen Burstyn (Lois): "Alice Doesn't Live Here Anymore/Alice Artık Burada Oturmuyor" filmiyle bahsettiğim Burstyn kısa rolüne rağmen muhteşem bir komposizyon çiziyor. O kasabada yaşayan ve herkes kadar namuslu olan evli bir kadını canlandırıyor.
Timothy Bottoms (Sonny): Daha önce bir filmde izlemişim kendisini ama dikkatimi çekmemişti. Bazı seyirciler filmdeki en dürüst karakter diyebilirler ama ben katılamayacağım. Herkes kadar o da sıradan ve dürüst. Çok başarılı.
Bunlar dışında Aslan Sam, dilsiz Billy ve bayan garson Genevieve gibi kısa ama çok başarılı canlandırılmış karakterler de var filmde. Katıksız bir başyapıt diyebilirim "The Last Picture Show" için ve her şeyine sonuna kadar kefilim. En kısa zamanda "Texasville" adlı devam filmini izlemek istiyorum. Imdb notu beş küsür olan bir filmi bu kadar çok izlemek isteyeceğim aklıma gelmezdi.

26 Eylül 2010

The worst f**king job in the world


Yaptığım bir gözleme Woody Allen'ın da katıldığını görmek beni mutlu etti. Kadın garsonlarla ilgili bir yazı yazmıştım. Amerikan filmlerindeki kadın garsonların, sıklıkla birer kaybeden (loser) stereotip olarak yansıltıldığını iddia etmiştim. O yazıdan sonra izlediğim Martin Scorsese'nin "Alice Doesn't Live Here Anymore/Alice Artık Burada Oturmuyor" (1974) adlı filminde de kaybeden bir bayan garson görmüştüm. Woody'nin "Deconstructing Harry/Yaramaz Harry"sinde de benim fikirlerimi destekleyen bir diyalog var. Kadın düşkünü, növrotik, New York'lu yazar ile siyahi fahişe arasında geçiyor. Fahişe soruyor "Niye bunalıyorsun?", yazar "Bunalıyorum işte, sen hiç bunalmaz mısın, işinden bunalmaz mısın?", fahişe baklayı çıkartıyor ağzından "İşim iyidir, garsonluk yapmaktan bin kat iyidir.". Bunun üzerine Woody "
Çok komik. Tanıdığım bütün fahişeler garsonluktan bin kat iyi diyor. Garsonluk dünyanın en kötü mesleği olmalı. İnanılmaz." diyor. Garsonluk, fahişeliğe tercih edilmeyecek bir meslek olarak algılınıyor Cookie adlı karakter tarafından. Bu durumu şablonlar çıkarmayı ve stereotip yaratmayı çok seven Amerikan sinemasının bir hatası ve bu hatayı farkeden Woody'nin itirazı olarak algılıyorum. Tüm konuşma metni aşağıda:

Woody- Cookie, sen tam bir sanatçısın. Dudaklarını Smithsonian'a koysalar yeridir.
Cookie-Biraz zorlandın. Beceremeyeceksin sandım.
Woody-Biraz odaklanma sorunum var. Ama sonunda doğru fantaziyi buldum. Altıncı caddede görüdüğüm bir kadını... Ve Svetlana Stalin'i beraber düşündüm. Şu diktatörün kızını. İşe yaradı.
Cookie- Bu haplar ne için?
Woody-Onlar mı? Bunalım.
Cookie-Niye bunalıyorsun?
Woody-Bunalıyorum. Sen hiç bunalmaz mısın? İşinden sıkıldığın olmaz mı?
Cookie-İşim iyidir. Garsonluk yapmaktan bin kat daha iyi.
Woody-Çok komik. Tanıdığım bütün fahişeler garsonluktan bin kat iyi diyor. Garsonluk dünyanın en kötü mesleği olmalı. İnanılmaz.
Cookie-Niye üzgünsün bakayım?
Woody-Manen iflas ettim. Bomboşum.
Cookie-Nasıl yani?
Woody-Korkuyorum. Ruhum yok. Anlıyor musun? Bak, gençken Lefty'i beklemek... Godot'yu beklemekten daha az korkutucuydu.
Cookie-Ben kaçırdım.
Woody-Evrenin parçalanmakta olduğunu biliyor musun? Karadelik nedir bilir misin?
Cookie-Elbette. Paramı onun sayesinde kazanıyorum.

26 Ocak 2010

"Alice Doesn't Live Here Anymore" (1974)

Benim 70ler Amerikan sinemasını ne kadar sevdiğimi takipçilerim bilirler. Sağ tarafta yer alan etiketler kısmında "70ler" bölümüne tıklarsanız, 70lerle ilgili önceki yazılarıma bakabilirsiniz. Bu döneme karakterini veren, onu etkileyen yönetmenlerden biri ve meşhur "neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk" sözünün sahibi Martin Scorsese (Sıkorsaysi okunur) Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976) filmiyle bilinir en çok. Yönetmenin hayranları, Taxi Driver'dan önce Mean Streets (Arka Sokaklar, 1973) adlı çok güzel bir filminin de olduğunu bilirler. Bu filmdeki başarısı kendisine Alice Doesn't Live Here Anymore'u (Alice Artık Burada Oturmuyor, 1974) çekme şansını getirmiştir. Kariyeri boyunca maço erkek dünyasını anlatan Scoresese'nin kahramanı kadın olan tek filmidir Alice. Yönetmen seçimi aşamasında "Kadınlar hakkında ne biliyorsun?" sorusunu: "Hiçbir şey, fakat öğrenmek isterim" diye yanıtlamıştır Scorsese. Film, o dönemin genel ruh hali içerisinde yine bir kaybeden Amerikan rüyası kurbanını konu alıyor. Alice'i Ellen Burstyn canlandırıyor. Requiem for a Dream'deki (Bir Düş İçin ağıt, Darren Aronofsky, 2000) Sara rolüyle hatırlansa da çok, Alice rolüyle Oskar aldığı, ondan önce de The Exorcist'te (Şeytan, William Friedkin, 1973) Linda'nın annesini oynadığı çok bilinmez. İşte resimleri...


Evlenmeden önce şarkıcılık yapan, evlenince bu hayatı bırakan, 12 yaşında sorunlu bir evlat sahibi, aradığını bulamamış, erkeklerden yana şansız; ancak yine de onlarsız yapamayan bir kadındır Alice. Filmde Alice'in hayatına giren erkeklerden ilki tabi ki kocası. Resimde de görüldüğü üzere ayı karakterli bir adamdır kocası. Yatak odasında bile sigara içer ve şiddete meyillidir. Aralarında her türlü iletişim de sıkıntılı bir vaziyettedir. Filmin hemen başlarında adam bir trafik kazası sonucu ölür ve Alice eski kariyer yaptığı yere doğru oğluyla gitme işinde koyulur. Ağlasa, zırlasa da bu ölüme çok da üzülmez Alice; çünkü bir bakıma o eski güzel günler tekrar gelecektir.

Hedefe varmak için paraya ihtiyaç vardır. Yolda bir kasabada kendine bir şarkıcılık işi bulur Alice. Bir motele yerleşirler oğluyla. Amerikan filmlerinde, şu motellerin nasıl işlendiklerine dair de bir yazı yazmalıyım. Amacına ulaşma yolunda güçlü bir kadın portresi çizmek isteyen Alice, İki üç dakika direnç göstermesine rağmen, hayatına yine bir erkek sokar. Gencecik bir Harvey Keitel, Ben rolüyle harikalar yaratır filmde. Bu adam da hayırsız çıkınca, çok zor bulduğu şarkıcılık işini bırakıp kasabadan ayrılmak zorunda kalır Alice ve oğlu.

Yol üstündeki bir kasabada bir garsonluk işi bulur Alice. Bayan garsonlarla ilgili yazımı haklı çıkarır derecede bir hayat geçiren Alice, yine hayatına bir erkeği sokar. Çiftçi David onun için sakalını kesecek kadar ona değer veriyor gibi gözükse de sonuçta yine Alice'e kendi düşündüğü hayatı yaşatmaya heveslidir.

Çok sevdim bu filmi. İsmi zaten "ben iyi bir filmim" diye bağırıyor. Çok iyi bir karakter çözümlemesi. Olağanüstü başarılı diyaloglar barındırıyor. Oyunculuklar destansı bir yalınlıkta. Yaşasın Scorsese bakış açıcı, yaşasın Actor's Studio elemanları. Filmde hoş sürprizler de var. Mesela 12 yaşında bir Jodie Foster.

Kısacık rolüne rağmen, filmdeki en sempatik karakterlerden biri Audrey rolüyle Jodie Foster. Bir oğlan çocuğu gibi giyinmesi acaba ilerideki...

Şu arkadaki gözlüklü kızı tanıdınız mı?

Başta Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986) olmak üzere bir çok David Lynch filminden tanıdığımız Laura Dern de bu filmde çok kısa gözükerek, filmi daha çok sevmeme sebep oldu.