Çok merak ettiğim bir film olan Taçsız Kral'ın (Atıf Yılmaz, 1965) www.hasbitv.com sitesinde izlenebildiğini farkedince hemen izledim. Aslında uzun zaman önce televizyonda bir kere izlemiştim ama yine de çok arzu ediyordum tekrar izlemeyi. O dönemde Türkiye'de çekilen filmler ne kadar iyiyse Taçsız Kral da o kadar iyi; ancak benim gibi futbola ve stadyumlara meraklıysanız filmde ilginç bölümler bulacaksınız. Gönül Yazar ve Ajda Pekkan'ı femme fatale rolünde izlemek de enteresan. Metin Oktay'ın da çok aksamadığını belirtmeliyim.25 Şubat 2009
"Taçsız Kral" (1965)
Çok merak ettiğim bir film olan Taçsız Kral'ın (Atıf Yılmaz, 1965) www.hasbitv.com sitesinde izlenebildiğini farkedince hemen izledim. Aslında uzun zaman önce televizyonda bir kere izlemiştim ama yine de çok arzu ediyordum tekrar izlemeyi. O dönemde Türkiye'de çekilen filmler ne kadar iyiyse Taçsız Kral da o kadar iyi; ancak benim gibi futbola ve stadyumlara meraklıysanız filmde ilginç bölümler bulacaksınız. Gönül Yazar ve Ajda Pekkan'ı femme fatale rolünde izlemek de enteresan. Metin Oktay'ın da çok aksamadığını belirtmeliyim.22 Şubat 2009
"Eastern Promises" (2007)
Merak ettiğim onlarca film varken, vakit ayırıp da izlemeyeceğim bir film olan Eastern Promises'ı (Şark Vaatleri, David Cronenberg, 2007) "mejburen" izlemek zorunda kaldım. Yavan, güdük, dandirik gibi sıfatları hak eden filmin tek olumlu yanı oyuncularının ışıltısı. Hollywoodun en alımlı kadın oyuncularından biri olan Naomi Watts ki bu sıfatı bir kaç yıl içerisinde kaybedecek, yürüyen karizma Viggo Mortensen, yürümeyen ama yerinde duran karizma Armin Mueller-Stahl ve sırıtmayan Vincent Cassel kalburüstü bir iş çıkarıyorlar; ancak yine de filmde özgün hiçbir şey yok. Bazı filmlerin adları bana izlemeden fikir veriyor ve genelde de bu filmler hakkında yanılmıyorum. Eastern Promises için de hep, Hıncal Uluç'un "vallahi ben izlerken keyif aldım" diyeceği filmlerden biri olduğunu düşünmüştüm, yanılmamışım.20 Şubat 2009
"The King of Comedy" (1982)
İşte size değeri yeterince anlaşılamamış, hakkı teslim edilmeyen filmlere örnek bir eser. The King of Comedy (Komediler Kralı, Martin Scorsese, 1982); Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976), Goodfellas (Sıkı Dostlar, 1990), Raging Bull (Kzıgın Boğa, 1980) gibi en iyi filmler listelerinde her daim en üstlerde yer bulan filmlerin yönetmeni Martin Scorsese'nin ikinci sınıf bir filmi olarak kabul görür. Bence de öyledir. Bu filmlerin klasında olmasa da The King of Comedy, çok iyi bir mizah potansiyeline sahiptir. Rupert Pupkin'in bir loser (kaybeden) olması kaçınılmazdır. İsmi ofsayttır en başta. Türkiye taşrasında çok sık görülen, nüfus memurunun ismi yanlış anlayıp kayıtlara yanlış geçirmesi mi söz konusu acaba? Etrafta binlerce Rubert varken neden adı Rupert, aynı şekilde soyadı neden pumpkin (balkabağı) değil de Pupkin? Hayatının özeti isminde gizli. Ömrü boyunca ciddiye alınmayacak, alay edilecek ve kaybedecek. Gerçekten öyle mi acaba? Bu garip saç tıraşlı, garip kıyafetli, garip isimli adamın da başaracağı bir şeyler yok mu? Mutlaka görün bence.18 Şubat 2009
17 Şubat 2009
Klasik sahne 1
Klasik sahne adında yeni bir seri başlatmak niyetindeydim. Bu seriyi, Il Buono, il Brutto & il Cattivo'daki (İyi, Kötü, Çirkin, Sergio Leone, 1966) düello sahnesiyle başlatmayı düşünüyordum. Nereden estiyse uzun zaman sonra Yılmaz Güney'in Arkadaş (1974) filmini izlemek geldi içimden ve seriyi bu filmdeki klasik sahneyle başlatmaya karar verdim. Filmin son sahnesi unutulmazdır. Bu film, sinema seyircimizin belleklerinde yaşattıkları filmlere bir örnektir. Bunun sebebi de biçimsel olarak o dönemde çağdaşlarından oldukça farklı olması, Yılmaz Güney ile Melike Demirağ'ın perdedeki uyumlu elektriği ve Yılmaz Güney'in karizmasıyla, sempatikliğiyle diğer oyuncularla birlikte unutulmaz bir kompozisyon sergilemesidir. Close-up denilen yakın çekimlerle, zoom denemeleriyle, başarılı ışık yakalanmasıyla bu film biçimsel olarak o dönemki filmlerin bayağı bir ilerisinde. İnsanlığın kurtuluşu için yol gösterdiğini düşünen filmin eksileri; sürekli slogan atar gibi mesaj vermesi ve toplumsal sınıfları yanlış değerlendirmesi bana göre. Burjuva sınıfını tamamen düşkün, işçi köylü sınıfını da tamamen erdemli olarak gösteriyor. Ben hayatta böyle bir matematiğin olmadığını düşünüyorum, bu sebeple filmi eksik olarak nitelendiriyorum.
15 Şubat 2009
"Fellini Roma" (1972)
İki gün süren Roma seyahatim, pasaport ofisinde iki saat çocuk kaçakçısı şüphesiyle alıkonma şeklinde bir başlangıç yapmama rağmen ilginçti. Uzun zamandır aklımda olan Fellini Roma (Fellini'nin Roma'sı, Federico Fellini, 1972) filmini izlemeye karar verdim. Film ne tam olarak bir belgesel ne de tam olarak bir kurgusal eser. İkisi arasında gidip geliyor. Aslına uygun bir şekilde; filmde sürekli bir keşmekeşlik hali, bitmek bilmeyen yüksek sesli diyaloglar ve bir düzensizlik mevcut. Roma sokaklarında geçen sahnelerden daha fazla bekliyordum. 81/2'yi (Sekiz Buçuk, Federico Fellini, 1963) izlediğimden beri, umutla Fellini filmine başlayıp hayal kırıklığına uğramaktan yoruldum artık.
"Lady Snowblood" (1973) & "Lady Snowblood: Love Song of Vengeance" (1974)
Kimilerine göre Kill Bill (Quentin Tarantino, 2003-2004) 21. yüzyılın en önemli sanat eserlerinden biri, kimilerine göre ise bir ucube. Ben mi? Kill Bill beni sinemasever yapan filmlerden biridir. Bu arada ben filmi tek film olarak görüyorum, iki film hikayesi bence çok inandırıcı durmuyor. 70li yılların istismar sinemasına bir saygı duruşudur Kill Bill. Tarantino esinlendiğini hiçbir zaman gizlemiyor zaten. Kill Bill'in esin kaynağı da 1973 tarihli Lady Snowblood (Toshiya Fujita) adlı bir film. Kill Bill film müzikleri albümünü dinlerken, Meiko Kaji adlı bir Japon sanatçının "The Flower of Carnage" adlı bir şarkı söylediğini duydum, aynı sanatçının bir de "Urami Bushi" adlı bir şarkısı da var albümde. İkisi de youtubeda mevcut, dinleyebilirsiniz. İnanılmaz güzel şarkılar. Araştırdığımda, şarkıyı söyleyen kişinin Japonya'nın en meşhur aktristlerinden biri olduğunu ve Lady Snowblood'ın başrolünü oynadığını öğrendim. Hemen izledim filmi. Çok iyi bir film olduğunu söyleyebilirim. Şiddet sahneleri tatmin edici. Kill Bill'i sevenler mutlaka bayılacaklardır. Destancı bir havası var filmin. Sarsıcı bir hikayesi..Bir de devam filmi var. Lady Snowblood 2: Love Song of Vengeance (Toshiya Fujito, 1974). Boşuna vaktinizi ayırmayın derim. Beklentilerin hiçbirini karşılamıyor. Tıpkı Vol 2'nin Vol 1'den sonraki beklentileri karşılayamaması gibi. İnsan istismar filmi çeker de bir tane mi boğazdan fışkıran kan sahnesi koymaz? Seyirciye hiç mi saygınız yok? Bu arada bir tanıdığımın Kill Bill'i izlerken uyuya kaldığını söylemek isterim.
14 Şubat 2009
"Landscape in the Mist" (1988)
Thedoros Angelopoulos'un üçüncü filmini de izledim. Landscape in the Mist (Puslu Manzaralar, 1988) bazı yerlerde okuduğuma göre Angelopoulos'un en iyi filmi değil bana göre. Yine birileri, mükemmel görüntüler eşliğinde bir arayış içerisinde. Bu sefer arayış içerisinde olanlar iki çocuk. Almanya'daki kimliği meçhul babalarını arıyorlar. Bir cuma akşamı nöbetinde izlediğim için filmi, içine girmek çok mümkün olmadı. Angelopoulos filmleri mümküse sakin bir yerde, sakin bir kafayla izlenmeli. Bir de çocuklardan biri şiir okumaya başlayınca iyice koptum filmden. Evet gizlemiyorum, şiiri ve şiirsel lafazanlıkları sevmiyorum. Mesela benden şöyle bir yazı asla okuyamazsınız:Ve hayatın çatık kaşlı yüzü bakıyordu sığınacak sıcacık bir liman arayan iki zavallı çocuğa...Puslu manzaralarda kaybediyorlardı umutlarını, hayallerini ve gelecek adına güzel olan ne varsa...Uzanmış bir eli geri itmek midir hayat yoksa...Dönmüş bir sırtı sıvazlayarak ve...Aslında bütün gülücükler sahte miydi?..Neden?..et cetera et cetera...
Romantik Komedi
Yarışmalara katılan veya arkadaşlarıyla sohbet ortamlarında bulunan bayanlardan çok sık duyarız: ben duygusal filmleri severim. Peki nedir bu duygusal filmler? İngilizce romance şeklinde tanımlanan bu filmlere Türkçede romantik komedi diyoruz. Woody Allen'ın Annie Hall'uyla (1977) romantik komedi hem altın çağına adım atmış oldu hem de başlı başına bir tür olarak anılmaya başlandı. Tabi ki sözü edilen film o dönemde gerçekleştirdiği yapı bozucu etkisiyle bir romantik komediden çok daha fazlasıydı; ancak türün klişelerini belirleme açısından da önemli bir görevi yerine getirdi. New York'lu yazar Nora Ephron da bu türün matematiğini belirleme açısından çok önemli işler yapmıştır. Meg Ryan, Sandra Bullock, Hugh Grant bu filmlerin favori oyuncularıdır. Hatta Meg Rayan'ın filmografisini genelde bu tür filmler oluşturur. Bu oyuncuların filmlerinde zırıl zırıl ağlamaları ve Ephron'un sabun köpüğü anlatımı diğer bazı filmlerde alaya da alınır. Örneğin, Scream 2'nin (Çığlık 2, Wes Craven, 1997) açılış sahnesinde kız bir Sandra Bullock filmine gitmek ister, erkek de o filmi Sandra Bullock shit (Sandra Bullock **ku) olarak adlandırır. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir romantik komedi izlemeye her zaman varım; ancak bu filmlerin çoğu vasat seviyesine bile yaklaşamıyor. Yeşilçam da bu türe sınırsız prim tanımıştır. Sev Kardeşim, Mavi Boncuk, Ah Nerede Vah Nerede gibi Tarık Akan'ın "Ferit" adıyla, kadın oyuncunun da "Alev" adıyla boy gösterdiği filmler katıksız romantik komedilerdir. Asıl bahsetmek istediğim konu, bu tür filmlerin "bayanlara" daha çok hitap ettiğidir. Elbette bu bir sır değil biliyorum; ancak bazı belgelerle bunu size yansıtmak istedim. Akla gelebilecek en tipik romantik komedilerden biri olan Sleepless in Seattle (Sevginin Bağladıkları, Nora Ephron, 1993) IMDB'deki puanlamasına bir bakar mısınız? (female kadın, male erkek demek).
Bir diğer tipik romantik komedi de When Harry Met Sally...'dir(Harry Sally İle Tanışınca, Rob Reiner, 1989). Bu filmin puanlama dağılımında da "bayanlar" hep önde.

Durum böyle. Bu yazıyı yazmamdaki maksadım kadın erkek ayrımı üzerine büyük laflar etmekten ziyade bazı somut bilgiler sunmaktı.
11 Şubat 2009
www.imdb.com

Eveet (konuşmalara böyle evet diye başlamak çok sıkıcıdır gençler, sakının) imdb dosyasının açıyorum. Internet Movie Data Base, sanal alemde en kapsamlı bilgiye sahip sinema sitesidir. Amerikan menşeili bu sitenin, her önemli hizmet veren kurum ve kuruluşta olduğu gibi, destekleyicileri ve taşlayıcıları bulunmaktadır. Lafı dolandırmadan söyleyeyim ben destekleyenler arasındayım.Neden? Çünkü aradığınız her türlü bilgiye ulaşabiliyorsunuz, gerçekçi bir şekilde size filmler hakkında fikir veriyor, ayrımcılık yapmıyor ve çok kullanışlı bir yapısı var. Verdikleri hizmetin yarısını bile veren bir sinema sitesi ben göremiyorum.
Desteklemeyenlerin en çok tartışmaya açtıkları konu puanlama sistemidir. Imdb puanlama sisteminin nasıl yapıldığını gizli tutuyor fakat şu biliniyor ki yaptığınız oylamanın değerlendirmeye katılması için regular voter (düzenli oy veren) olmanız gerekiyor. Yani önce emek vermeniz, kendinizi göstermeniz gerekiyor. Aksi takdirde bazı Türk sitelerinde ve forumlarında olduğu gibi ipini koparan oy verir ve bu da pek gerçekçi sonuçlar doğurmaz. Genç nesilde de her gördüğünü başyapıt ilan etme eğilimi vardır maalesef. Yaşlı nesilde de yeni yapılan işlere önyargıyla yaklaşma eğilimi var teziyle gelebilirsiniz, doğrudur böyleleri vardır ama yine de tecrübe ile cehalet arasında seçim yapmanız istenirse hangisini seçersiniz? Benim beğenilerimle imdb'nin puanları genelde birbirine yakındır. İstisnalar vardır elbette. İki adet liste hazırladım. Önce benim yüksek puan verdiğim fakat imdb puanları düşük olan filmler:
1- The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat, Terence Malick, 1998) 7,4 - 10.
2- The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover (Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı, Peter Greenaway, 1989) 7,2 - 9.
3- Tess (Roman Polanski, 1979) 7.2 - 9.
4- Body Heat (Ateşli Vücutlar, Lawrance Kasdan, 1981) 7.2 - 9.
5- Yumurta (Semih Kaplanoğlu, 2008) 6,5 - 8.
6- Dust Devil (Richard Stanley, 1992) 6,4 - 8.
7- The Missouri Breaks (Arthur Penn, 1976) 6,3 - 8.
8- 8 MM (Joel Schumacher, 1999) 6,2 - 8.
9- Snake Eyes (Yılan Gözler, Brian De Palma, 1998 ) 5,8- 8.
Görüldüğü gibi liste için on adet film bulamadım. Bir de çok yüksek oy oranına sahip ama benim düşük oy verdiğim filmler var. Bu derecelendirmede film izlerken etki eden bir çok faktörün rol oynadığını düşünüyorum.
1- Shichinin no samurai (Yedi Samuray, Akira Kurosawa, 1954) 8,8 - 6.
2- Touch of Evil (Bitmeyen Balayı, Orson Welles, 1958) 8,4 - 5.
3- Dr. Strangelove (Stanley Kubrick, 1964) 8,7- 6.
4- Donnie Darko (Richard Kelly, 2001) 8,3 - 6.
5- Yojimbo (Akira Kurosawa, 1961) 8,3 - 5.
6- Blade Runner (Bıçak Sırtı, Ridley Scott, 1982) 8,3 - 6.
7- The Hunt for Red October (Kızıl Ekim, John McTiernan, 1990) 7,6 - 5.
8- L'avventura (Macera, Michalengelo Antonioni, 1960) 7,9 - 6.
9- South Park: Bigger Longer & Uncut (Trey Parker, 1999) 7,8 - 5.
10- The Maltese Falcon (Malta Şahini, John Huston, 1941) 8,4 - 6.
Bu listedeyse on adet filmi çok rahat belirledim; ayrıca listeye almadığım bir dolu film de mevcut. Ben imdb.com'un verdiği hizmetten fazlasıyla memnunum. Seyir zevkimi belirleme konusunda siteyi kullanıyorum. Ancak listelerden de görüleceği üzere bazen çelişkiler yaşıyoruz kendileriyle. Normaldir.
09 Şubat 2009
"Crna macka, beli macor" (1998)
Yeni Fellini olarak anılan Emir Kusturica; Goran Bregovic müzikleri eşliğinde, Balkanlardaki yerel motiflerin yoğun olarak kullanıldığı, sürekli bir cümbüş havası içinde geçen filmler çeker; fakat filmlerinde tuhaf bir kara mizah da vardır. Akılalmaz imgelerle seyirciyi şaşırtmayı sever ve beklenmedik anda sert bir kroşe indirebilir seyircinin suratına. En tipik filmi, Crna macka, beli macor'dır (Ak Kedi Kara Kedi, 1998). Kaotik bir ortamda geçen acayip bir aşk hikayesi anlatılır filmde. Bu filmin mizahı oluşturulurken sergilenen zekayı çok az filmde görebilirsiniz. Bu filmi izlemeye başlarsanız, zihninizi meşgul eden neler varsa hepsini geri dönüşüm kutusuna atarsınız. Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak (2002) filmini izlerken sıkılanlar, tam size göre.
02 Şubat 2009
Ciao
"Filim Bitti" (1989)
Türk sineması için en verimsiz ve en başarısız dönem 80li yılların sonu ile 90lı yılların ortalarına kadar devam eden dönemdir. Kabaca bir hesapla bu dönem, bir Yavuz Turgul-Şener Şen işbirliği olan Muhsin Bey (1987) ile başlar yine bir Yavuz Turgul-Şener Şen işbirliği olan Eşkiya'yla (1996) sona erer. Elbette ki aralarda çok iyi filmler tek tük de olsa görülmüştür. Örnek mi dediniz? Yine bir Yavuz Turgul-Şener Şen işbirliği olan Gölge Oyunu (1992) mesela (smile). Benim izlediğim bütün Yavuz Özkan filmleri bu döneme denk geliyor maalesef. Filim Bitti'yi (1989) ben aslında Ömer Kavur'un filmi zannediyordum ve o niyetle izlemeye başladım. Filmleri yarım bırakmak gibi bir huyum da olmadığı için mecburen izledim Filim Bitti'yi. Aslında büyük bir felsefesi varmış havalarına giren bu filmde pek bir felsefe, melsefe falan yok. Dönemin genel eğiliminde olduğu gibi; anlamsız ve uzun diyaloglar (gibberish talk), anlaşılmaz kadın erkek ilişkileri (playing couples), acı çeken aydın görünümlü insanlar (suffering from meaninglessness of life) filmi doldurup taşırıyor. Güya o dönemin entel dantel filmlerini eleştiriyor gibi görünse de kendisi öyle bir film olmaktan kurtulamıyor. Bir daha Yavuz Özkan filmi izlememe kararı almaya doğru gidiyorum; ancak benim çok sevdiğim bir yer olan, Bolu, Gölcük'te geçen bir filmi var İki Kadın (1992) adında. Bir tek O'nu izleyeceğim.
01 Şubat 2009
"Zwartboek" (2006)
Bir arkadaşım sürekli "Elinde iyi İkinci Dünya Savaşı filmi var mı, Barancığım?" der durur. Var...Ama almak için hiçbir çaba sarfetmediği için henüz kendisine Zwartboek'i (Kara Kitap, Paul Verhoeven, 2006) izlemek nasip olmadı. Paul Verhoeven, Basic Instinct'den (Temel İçgüdü, 1992) sonra nihayet, o da ülkesinde, iyi bir film çekiyor. Yahudi bir genç kızla, bir Nazi subayının aşk hikayesi fonunda mükemmel bir savaş filmi Zwartboek. Tam olarak bir savaş filmi olmasa da, savaş Zwartbeok'de başrollerden birinde. Diğer başrollerde ise, kızı canlandıran Carice van Houten ve 2006'ın en iyi filmi Das Leben der Anderen'deki (Başkalarının Hayatı, Florian Henckel von Donnersmarck) oyun yazarı rolüyle de hatırlanan Sebastian Koch var. İkisi de mükemmel işi çıkarıyor. Sonuç: iyi savaş filmi arıyorsanız Zwartboek, iyi Doğu Almanya dönemi filmi arıyorsanız Das Leben der Anderen..
F5
Çok sık şehirlerarası otobüs yolculuğu yaptığımı ve bu yolculuklarda sık sık Taxi ve Transporter serisi filmlerin yayınlandığını gözlemlediğimi yazmıştım. Bir iki gün önce yine bir şehirlerarası otobüs yolculuğu yaparken inanılmaz bir olaya tanık oldum. Bu olay medyada yer almadığı için ilk olarak burada okuyosunuz. Önceden söyleyeyim kalp veya tansiyon hastası olanlar bu haberi okumasın. Kimsenin vebalini üstüme almak istemem. Diyarbakır'lı mahalli sanatçı Celal Güzelses'in lakabı olan şark bülbülü; Kemal Sunal'ın oynadığı, Kartal Tibet'in yönettiği, 1977 tarihli bir filmin de adı olmuştur. "Mazlum'u getirin bana" repliğiyle hatırlanan bu filmin kaç kez televizyonda verildiğinin kabaca bir hesabını yaptım. 1993 yılında özel televizyonların hızla kurulmaya başlanmasıyla beraber, 2000li yılların ortalarına doğru neredeyse haftada bir kez verildiğini hesaba katarsak, haydi abartmayalım en az üç yüz kere verildi desek yanlış olmaz. Ben bunların yüz tanesini izlemişimdir o dönemlerde. Bazen farklı iki kanalda, aynı Kemal Sunal filminin aynı anda yayınlandığına bile şahit olmuşuzdur. Peki ne yaptı özgün düşünceleriyle dünyayı kasıp kavuran Türk girişimicisi? 30 Ocak 2009'da otobüste bu filmi yayınladı. Düş mü görüyorum diye kendimi bir çok kez dürttüm (pokeledim). Evet düş değildi, Şark Bülbülü'nü yayınlıyorlardı. Kelimelerin tükendiği bir andı. Bu halkı F5'le yenilemek istiyorum.30 Ocak 2009
"Eternity and a Day" (1998)
Angelopoulos'la birbirimizi tanıma sürecimiz devam ediyor. 125 dakika gibi, bir Angelopoulos filmi için kısa sayılabilecek uzunluktaki Eternity and a Day (Sonsuzluk ve Bir Gün, 1998); hayatı bir arayış içerisinde geçmiş olan ve son gününü yaşadığını bilen bir yazarın, flashbacklerle düşsel bir şekilde anlatılan anıları eşliğinde bu son gününde yaşadıklarını anlatıyor. Bu yazarın hayatı boyunca aradığı şeyin ucu buraya da dokunuyor. Bir Yunan şairin, Osmanlıya karşı ayaklanan Yunan halkına ilham vermek için yazdığı fakat bitiremediği bir şiirin kaybolan satırlarını arıyor filmin kahramanı. Fakat bu durumun filmde ajitasyon olacak bir şekilde verilmediğini söylemek isterim. Brahms'ın Macar danslarını andıran müziği unutulacak cinsten değil. Bu kadar başarılı bir çocuk oyuncu gördüğümü de hatırlamıyorum. Veya hatırlamak için çok düşünmem lazım diyeyim. Ve görüntü yönetimi...Diyecek söz yok. Adam bu işi biliyor. Fotoğrafa bakınız ve filmde bunun gibi sayısız olağanüstü güzel görüntüler olduğunu hesaba katınız, ne demek istediğimi o zaman anlayacaksınız. Spike Lee'nin 25th Hour (25. Saat, 2002) adlı filmiyle hikaye açısından benzerliğini de ilginç buluyorum.
29 Ocak 2009
"Süt" (2008) 1. bölüm
Bugün Süt (Semih Kaplanoğlu, 2008) filmine gitmek istedim. Bir saat öncesinden sinemaya vardığımda bana; henüz kimsenin bilet almadığını, bir kişi için filmi oynatamayacaklarını, filmin başlama saatinde tekrar gelmemi söylediler. O saatte gittiğimde bir kişinin daha filmi izlemek için geldiğini fakat bu sefer de salonda bazı sorunlar olduğu için gösterim yapamayacaklarını söylediler. Recep İvedik'i (Togan Gökbakar, 2008) dört küsür milyon kişi izlerken, geçen senenin en iyi Türk filmlerinden biri olan Yumurta'nın (Semih Kaplanoğlu, 2008) dahil olduğu üçlemenin ikinci filmi Süt'e koskoca Ankara'da iki kişi gitmek istiyor. "Sinema bir eğlence midir yoksa bir sanat mıdır" sorusu tekrar aklıma geldi. Bizim toplumumuzca bir eğlence olarak algılandığı bir gerçek. Sonbahar'ı (Özcan Alper, 2008) gösterime girdiği ilk gün yedi sekiz kişiyle izlediğimi söylemiştim. Üç Maymun'da (Nuri Bilge Ceylan, 2008) da fazla kişi yoktu. Sinemaya gidenlerin çoğu eğlenceli bir iki saat geçirmek ve fazla düşünmeden stres atmak istiyor. O yüzden gerçek film izlemek isteyenler artık evde film izlemeyi tercih ediyorlar. Ev sineması sistemlerinde ve DVD satışlarında gözle görülür bir yükselme var. Bazı filmler gösterime bile girmeden direkt olarak DVD piyasasına sunuluyor. Yani sinema salonları artık birer sosyalleşme mekanı olmaya başladı. Eskiden de çoğunlukla öyleydi ama yine de başk yerde film izleme imkanı olmadığı için adam gibi film izlemek isteyenleri de sinema salonlarında daha sık görebiliyordunuz. Bu durum toplumdaki genel gelişmişlik düzeyiyle doğrudan alakalı. Fakat hiçbir şeyin yerinde saymadığı gerçeğine bağlı olarak bu konuda az da olsa bir ilerleme gerçekleştirildiği yadsınamaz bir durum. Kız Kulesi Aşıkları'ndan (İrfan Özüm, 1993), Sarı Tebessüm'den (Seçkin Yaşar, 1992); Süt'lere, Yumurta'lara, Sonbahar'lara geldik. Türk sineması Recep İvedik'ler, Çılgın Dershane'ler, Muro'lar sayesinde sanayileşmeye başlayınca mutlaka ve mutlaka adam gibi film çekmek isteyenlerin ellerine daha fazla fırsatlar geçecektir.İtiraf: Recep İvedik'e ben de gittim ve güldüm.
28 Ocak 2009
"The General" (1927)
Sinema dünyasında hep bahsedilir. Charlie Chaplin, çağdaşı Buster Keaton'ı kıskanıp yolunu kesmiştir. Aslında Buster Keaton O'ndan çok daha yetenekli bir sinema insanıymış falan... Okuduğum birçok kaynakta, Charlie Chaplin'in kişiliği hakkında olumsuz görüş bildiren çok sayıda insan var. Bu konuda fazla yorum yapamayacağım. Elimdeki tek Buster Keaton filmi, 1927 tarihli The General (General, Buster Keaton, Clyde Bruckman) adlı film. Şarlo'nun filmleriyle beraber izlediğim en iyi komedi filmlerinden biri. Yine; kapasitesinin üstünde bir işe girişen, girişmek zorunda kalan, sakar, kırılgan, duygusal, azimli bir adamın bir görevi (task) ifa etmek için verdiği inanılmaz mücadele ve bu mücadele esnasında meydana gelen akıl almaz absürtlükleri anlatıyor The General. Çok eski zamanlardan unutulmaz bir film mi bakmıştınız? The General tam size göre öyleyse. Elimde başka bir Buster Keaton filmi yok, fakat Sunset Blvd.'da (Sunset Bulvarı, Billy Wilder, 1950) bir cameosu (ünlü kişilerin filmlerde görünmesi) olduğunu hatırlıyorum.
"WALL-E" (2008)
Son on yılda animasyon türünün katettiği mesafeyi hiçbir tür katedemedi. Sessiz sedasız bir devrim yaşandı animasyon filmlerinde. Animasyonu küçümseyen insanlara karşı hep savunmuşumdur bu türü. Geçtiğimiz yılın son aylarında fırtınalar koparmış bir film var biliyorsunuz. Bu film şu anda imdb Top 250 listesinde 35 numarada yer alıyor. O'ndan daha önde başka bir animasyon yok. Peki gerçekten de WALL-E (Vol.i, Andrew Stanton) çekilmiş en iyi animasyon filmi mi? Benim fikrimi sorarsanız, görüntü yönetimi açısından evet ama komple bir animasyon filmi olarak hayır. Herhangi bir Türk forumuna girip "manyaq görüntü qalitesi var abijiim" yazabilirim ama biraz daha seviyeli sitelere girip "this is the best animation movie i have ever seen" yazamam. Temiz bir yedi alır benden. Bazen derslerim esnasında öğrencilerime animasyon filmleri izletirim. Bu yüzden geçen sene Ratatouille'yi (Ratatuy, Brad Bird, Jan Pinkaya, 2007) beş kere izlemek zorunda kaldım. WALL-E; biraz fazlaca yetişkinlere hitap etmesinden dolayı, bir Ratatouille kadar, bir Monsters, Inc. (Sevimli Canavarlar, Pete Docter, David Silverman, Lee Unkrich, 2001) kadar, bir The Incredibles (İnanılmaz Aile, Brad Bird, 2004) kadar, bir Toy Story (Oyuncak Hikayesi) filmleri kadar, bir Shrek (üçüncüsü hariç) filmleri kadar, bir Bee Movie (Arı Filmi, Steve Hickner, Simon Smith, 2007) kadar çocukların ilgisini çekmez. Bu filmler farklı sınıflar üzerinde test edilerek tarafımdan onaylanmıştır. Çocukların ilgisini çekmek zorunda mıdır? Tabi ki hayır, zaten animasyon türü yetişkinlere de hitap etmeyi başardığı için son on yılda büyük aşama katetmiştir. Fakat benim dikkat çekmek istediğim konu, yukarıda saydığım filmlerin çocukları etkilediği kadar WALL-E asla etkileyemez.
"Bakamadım geriye, gözlerim yaşlı idi"
Sonbahar (Özcan Alper, 2008) Fransa'nın Angers kentinde düzenlenen festivalde en iyi film müziği ödülünü aldı. Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen ve Onok Bozkurt adlı dört kişi hazırlamış film müziklerini. Filmin fragmanındaki yapı bozucu kemençe açışını takiben Hey Gidi Karadeniz adlı türküyü söyleyen kişi Gökhan Birben'e dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu türküyü duyduğumda kısa süreli bir şok geçirdim. Dört sene Karadeniz bölgesinde (Sinop) yaşadığım için Karadeniz müziklerine karşı özel bir ilgim var. Kazım Koyuncu öldükten sonra kaliteli Karadeniz müziği yapan kalmadı diye düşünüyordum. Bu sebeple, bu türküyü söyleyen kişiyi araştırmaya başladım. Gökhan Birben; Gülbeyaz dizisine yaptığı müziklerle tanınmış ve akabinde üç adet solo albüm çıkrmış, Rize Pazar'lı bir sanatçı. Oldukça yerel bir sesi var ve anladığım kadarıyla tecimsel kaygıları olmayan bir sanatçı. www.gokhanbirben.com resmi internet sitesi. Kendisinin de ifade ettiği üzere müzikalitesini Kemal Sahir Güler'e borçlu. Altyapı düzenlemeleri konusunda Türkiye'deki en iyi müzisyenlerden biri olan Kemal Sahir Güler, Giresun Görele'li olduğu için Karadeniz müziklerine karşı kulak aşinalığı ve gönül bağı da var. Benim için çölde vaha gibi oldu Gökhan Birben. Şu düzenlemelerin güzelliğine, türkünün duygusal yoğunluğuna bakar mısınız?27 Ocak 2009
Where the hell have you been?
Amerikan sinemasında yoğun olarak kullanılan stereotiplerden biri de loser (kaybeden) bayan garsonlardır. Sahi, herhangi bir filmde kişiliğinde saygınlık (dignity) barındıran veya çok mutlu bir bayan garson hatırlıyor musunuz? Ben şu anda hatırlayamıyorum. Bu garsonlar iki tip olarak yoğun bir şekilde filmlerde karşımıza çıkarlar. Birinci gruptakiler herkesin sevgilisi rolünde, güler yüzlü, onla bunla muhatap olan bayan garsonlardır; ancak kesinlikle yırtmış, Amerikan rüyasını gerçekleştirmiş falan değildirler. İkinci grupta yer alanlar ise anlaşılmaz tavırlar içerisine giren, bitse de gitsek der gibi görünen bayan garsonlardır. Menüdeki yiyecekleri sayarken suratlarında garip bir ifade belirir. Müşterilerle sorun yaşarlar. Çoğu zaman nikahsız bir birliktelik içerisindedirler. Veyahut eşleri tarafından terk edilmiş ve çocuğuyla yaşam mücadelesi içerisinde olurlar. Erkekler onlara kolay elde edilebilir gözüyle bakarlar. Trailer Park denilen, mobil evlerden oluşan yerleşim yerlerinde yaşadıkları görülür. Korku filmlerinde, barda tanıştıkları yabancıyı my place dedikleri evlerine davet edip öldürülürler. Toplumun bu kişilere bakış açıları da çok iki yüzlüdür. Jodie Foster'ın The Accused (Sanık, Jonathan Kaplan, 1988) filminde sırf garson olduğu için başına gelenleri hatırlayın. Peki gerçekte durum böyle midir? Halkım için araştırdım. Bazı filmlerde insanların çaresiz kaldıklarında yöneldikleri bu meslek fazla bir nitelik gerektirmediği için Amerika'da ve diğer gelişmiş ülkelerde genellikle göçmenler tarafından yapılıyor. Amerika'da saatlik ödeme yapılıyor bayan garsonlara. Bu ücrette yerine göre 2.50 ile 5 dolar arasında değişiyor. Asıl kazancı ise bahşişten elde ediyorlar. Yıllık kazançları 20.000 ile 25.000 dolar arasında değişiyor. Aylık ortalama 2000 dolar desek bugünki kurla 3200 TL, halkın terminolojisiyle üç milyar ikiyüz milyon yapıyor. Amerika'daki ev kiraları ve vergi ödeme koşulları hakkında bilgim yok. O yüzden yorumu sizlere bırakıyorum. Bu yazıda hiçkimseyi rencide etme amacını gütmedim sadece filmlerde yaptığım gözlemleri paylaşmak istedim.
25 Ocak 2009
Sinema 70
Başlıktaki Sinema 70 ile Amerikan sinemasının 1970lerdeki dönemini kastediyorum, bir dönem Ankara’da var olan Sinema 70’i değil…Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim. Martin Scorsese, 70ler Amerikan sineması için “neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk” demiştir. Bloğumu takip edenler fark etmiştir; benim de hayranı olduğum, çok filmle referans verdiğim bir dönemdir 70ler Amerikan sineması. Bu dönemde büyük prodüksiyon başyapıtlarının yanında, low key (iddiasız) denilen küçük bütçeli başyapıtlar da sıkça gösterime girmiştir. Five Easy Pieces (Bob Rafelson, 1970) da bunlardan biri. Filmin Türkçe adını bulamadım. “Five Easy Pieces”, piyanoya başlayanlar için beş basit parça anlamına gelen bir kitabın başlığıymış. Bu filmden nasıl haberim oldu? Sinema dergisinin Ekim sayısında yaşayan en büyük 20 oyuncu diye bir yazı vardı. 10 erkek ve 10 kadın şeklinde bir sınıflandırma yapmışlardı. Erkeklerde iki numarada yer alan (bir numara tahmin edebileceğiniz gibi De Niro) Jack Nicholson’ın en iyi beş performanslarının içerisinde gördüm bu filmi. Nicholson bu filmde gerçekten inanılmaz iyi bir performans gösteriyor. En iyi yaptığı şeyi; yani anti-kahramanı, arıza tipi canlandırıyor. O’nun The Departed’da (Köstebek, Martin Scorsese, 2006) yaptığı fare taklidiyle ne kadar büyük oyuncu olduğu hep söylenir. Videodaki play sekmesine tıkladığınızda O’nun çok iyi köpek taklidi yaptığını da göreceksiniz.
Filme gelecek olursak; (spoiler!!!) Robert Eroica Dupea (!) geçmişine sırt çevirmiş, burjuvazi kökenli bir müzisyen ama arayış içerisinde. Sınıf atlama hayalleri kuranların aksine sınıf düşürüyor, amelelik yapıyor. Giydiği kıyafetler, içtiği içkiler (bira vs. şarap), takıldığı insanlar, konuşma şekli yani kısacası dıştan görünen her şeyi değişirken, erdemden yoksun bir insan olması değişmiyor. Filmden illa ki bir mesaj çıkaralım dersek, sadece burjuvazi sınıfının bir parçası olmak veya sadece işçi sınıfının bir parçası olmak erdemli bir insan olmaya yetmeyecektir diye bir mesaj çıkarabiliriz. Ama Five Easy Pieces, toplumcu (?) bir filmden çok daha fazlası bana göre. Mutlaka görülmesi gereken (a must see) bir film. Nicholson hayranları izlemezlerse ayıp ederler zaten.
23 Ocak 2009
"America America" (1963)
Elia Kazan'ın hikayesini hepimiz biliyor muyuz? Benim kendisiyle ilk tanışmam çocukluğumda elime geçen "Duvar Yazıları" adlı bir kitap sayesinde olmuştu. Orada "Elia Kazan ben kepçe" yazıyordu. Tabi bunu okuduğumda ben, karikatürlerdeki düşünme balonu içerisinde soru işaretleri olan adamlar gibiydim. Daha sonraları üç beş filmini izledikten sonra, 700 sayfalık otobiyografisinin 100 sayfasını okudum ancak sıkılarak gerisini okumadım. 1909 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Kazan'ın ailesi Kayserili Rumlardandı. 1913 yılında "huzursuzluk" nedeniyle ailesi Amerika'ya göç etti. Yale Tiyatro Okulu mezunu Kazan ünlü bir tiyatro yönetmeni oldu. Kısa zamanda tiyatro oyunları sahnelemeyi başardığı için kendisine gadget (kullanışlı alet edevat) lakabı takıldı. Aynı zamanda klasik Amerikan sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri oldu. 1952 yılında Savcı McCarthy'nin meşhur House UnAmerican Activities Committee'sine (Amerika Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komisyonu) komünist arkadaşlarını ihbar etti. Hayatı boyunca hiçkimseye ve hiçbir şeye sadık kalmadı, sevgisiz bir insan izlenimi bıraktı. İzlemeden önce en çok merak ettiğim filmlerden biri olan America America (1963), Kazan'ın Kayseri'den Amerika'ya sancılı bir yolculuk yapan amcasının öyküsünü anlatıyor. Kusursuz bir filmografiye sahip olmayan America America, sürükleyici ve çarpıcı bir film. Mantık hataları ve ani geçişler barındırıyor. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki eğer milliyetçi duygulara sahipseniz isyan edeceğiniz sahnelerle dolu bir film America America. Türkler barbar ve zulüm getiren insanlar olarak sunulmuş. Fakat itiraf etmeliyim ki etkileyici bir film.
22 Ocak 2009
Türk sinemasının medarı iftiharı: Fatih Akın
Bir visidicide Türk filmleri bölümüne bakarken Fatih Akın'ın Solino'sunu (2002) gördüm. Fatih Akın'ın filmografisi içerisinde, birilerinin Almanya'dan İstanbul'a yolculuk yapmadığı ve içerisinde Türkiye veya Türkçe veya Türk hiçbir öge barındırmayan tek film olan Solino'yu. Bizim ülkemizde çok yaygın bir tavır olan emek vermeden sahiplenme tavrı Fatih Akın örneğinde çok tipiktir. Kastettiğim kişiler o visidiciler değil elbette. Fatih Akın'ı hemencecik kendilerine benzetmeye çalışanlar, O'nu Türk sinemasının medarı iftiharı ilan edenleri kastediyorum. Sonra da; Fatih Akın askerliğe karşı olduğunu, Türkiye'de askerlik yapmayı düşünmediğini ilan ettiğinde, bu kişiler çeşitli internet sitelerde en basit dilbilgisi kurallarının bile kafasını gözünü yararak içerisinde küfür ve slogan barındıran yorumlar yapıyorlar. Merak ediyorum, Fatih Akın acaba ne kadar Türk sineması içerisinde? Bana sorarsanız, filmlerinde Türkçe kullanılsa da Türk karakterler başrolleri paylaşsa da Fatih Akın tam olarak Türk sineması içerisinde değil. Yani bir Yeşilçam figürü değil Fatih Akın. Festivallere Türkiye adına katılmıyor, Almanya adına katılıyor. O yüzden klasik bir Türk filmine veya Türk yönetmene yaklaştığımız gibi yaklaşmayalım lütfen O'na ve O'nun eserlerine.Not: Visidicideki aynı bölümde Ferzan Özpetek filmleri de vardı.
"Dirty Rotten Scoundrels" (1988)
Bir kaç gün önce Serdar Turgut'un yazısında geçince, sanal alemde araştırma yaptım ve "çekilmiş en iyi komedi filmi" gibi yorumlar gördüm. Umutla izlemeye başladım. Katıksız bir İngiliz olan (Sir) Michael Caine ile katıksız bir Amerikan olan (bum) Steve Martin çok iyi seçim. Yer yer güldürse de Dirty Rotten Scoundrels (Kirli Çürük ve Adi, Frank Oz, 1988) öyle çok ahım şahım bir komedi filmi değil. Amerikan yaşam tarzıyla İngiliz yaşam tarzı bir con movie'de (üçkağıtçı filmi) karşılaştırılarak, aralarındaki çelişkiler bulunmaya ve bu çelişkiler üzerinden bir komedi yaratılmaya çalışılmış. Biraz da aşk sosu(?) katılmış. Filmlerde çok sık rastlanılan; Almanların, İngilizcedeki -th sesini -za şeklinde telafuz etmeleriyle de dalga geçiliyor. Yani çok özgün bulmadım filmi. Bana sorarsanız çekilmiş en iyi komedi filmi olmayla uzaktan yakından alakası yok Dirty Rotten Scoundrels'ın. Benim için bu film hala The Big Lebowski'dir (Büyük Lebowski, Joel Coen, 1998).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

